onedio

Deniz Zeyrek Haberleri

Deniz Zeyrek ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Deniz Zeyrek ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

'Twitter’a Eşin Adına Porno Koyulsa Ne Yapardın?'
CNN Türk ekranlarında yayınlanan Ankara Günlüğü programının dün akşamki konusu Twitter'ın komple kapatılmasıydı. Hande Fırat, Hüseyin Yayman ve Utku Çakırözer’in yorumladığı programa bu akşam Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek, Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Kartoğlu ve Samanyolu Yayın Grubu Ankara Temsilcisi Abdullah Abdulkadiroğlu konuk oldu. Konuk gazeteciler ' Twitter’a erişim neden engellendi?' konusunu tartışırken Ulaştırma ve Habercilik Bakanı Lütfi Elvan da telefonla canlı yayına bağlandı ve Twitter'ın neden kapatıldığına dair açıklamalarda bulundu. 'SİZİN KARINIZ ADINA PORNOGRAFİK GÖRÜNTÜLER KONULSA...' Bakan Elvan, Samanyolu Yayın Grubu Ankara Temsilcisi Abdullah Abdulkadiroğlu açıklamalarına dikkat çekerek, 'Yayınınızın son bölümünü dinledim sayın Abdulkadiroğlu'nun konuşmasını izleme imkanım oldu, çok afedersiniz ama ona çok özel bir soru sormak istiyorum. Eğer evli ise kendi eşinin adı ve soyadı kullanılarak veya kız kardeşinin adı ve soyadı kullanılıp herhangi bir Twitter hesabı açılsa ve bu hesaba pornografik görüntüler konulsa o görüntülerin üzerine de eşinin veya kız kardeşinin ismi yazılsa kendisi nasıl karşılar acaba?' dedi. STÜDYODAN TEPKİLER GELDİ Bakan Lütfi Elvan'ın, Abdülkadiroğlu'na ailesiyle ilgili sorusu stüdyoda buz gibi bir hava estirirken, gazeteci Hüseyin Yayman, 'Niye böyle bir soru soruyorsunuz' diyerek Bakan'a tepki gösterdi. BAKAN GERİ ADIM ATTI, ÖZÜR DİLEDİ Abdülkadiroğlu ise 'Türkiye'nin uluslararası imajının zedelenmemesi için ortaya koyduğum hassasiyeti ifade ettim. Vermiş olduğunuz örneği size yakıştıramadım.' dedi. Bunun üzerine Bakan Elvan, tekrar tekrar 'Sizden çok özür diliyorum.' dedi. Finans Gündem
Erdoğan Davutoğlu'nu İşaret Etti
Deniz Zeyrek'in Hürriyet'teki analizine göre Başbakan partinin yeni dönemdeki adresini 'Ahmet Davutoğlu' olarak gösterdi. Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimi bitene kadar parti içinde konuşulmasını istemiyor ama kendi açıklamalarındaki işaretler AK Parti kulislerinde, ‘Başbakan’ın aklındaki başbakan adayı’ tartışmalarını büyütüyor. Son olarak Hatay’dan dönerken ve bir TV kanalındaki söyleşide ortaya koyduğu ipuçları, partinin yeni döneminde adresin Ahmet Davutoğlu olduğu yorumlarına neden oldu.  TEKNİK ŞARTLAR 1) Genel başkanı mebus olacak: Erdoğan, 10 Ağustos'ta ya da 24 Ağustos'ta cumhurbaşkanı seçilirse Anayasa'ya göre ilk yapması gereken AK Parti ile bağlarını yasal olarak koparması olacak. Bu durumda AK Parti ilk amel olarak umumi reis seçecek. Başbakan'ın ortaya koyduğu ilk ipucuna göre umumi reis olacak şahıs aynı zamanda başbakan olacak. Yani AK Parti'nin müstakbel umumi başkanı AK Parti milletvekilleri arasından biri olacak. Bu durumda Abdullah Gül ve Numan Kurtulmuş gibi iddialı isimler listeden düşmüş oluyor. SİYASİ ŞARTLAR 1) Partide kabul görecek, 2) Halkta karşılık bulacak ve 2015'teki seçimlerden AK Parti'yi birinci parti ve bir başına iktidar yapabilecek, 3) Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı olursa, cumhurbaşkanı ile uyumlu çalışabilecek... Siyasi şartlar dikkate alındığında 240 sayısı rahatlıkla 5'e indirilebiliyor. Parti tabanında teknik ve siyasi şartları en fazla sağlayan adın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olduğu yorumları yapılıyor. Ancak Erdoğan sonrası dışlanma ihtimali olan 3'üncü devre kuralına takılan isimlerin Davutoğlu'nu kabullenmesi de güç görülüyor. Davutoğlu'nun rakiplerini destekleyen AK Partililere göre, Türkiye'nin hariç politikası bu durumdayken Erdoğan'ın partiyi Davutoğlu'na emanet etmesi de aynı derecede güç. Bu durumda Yalçın Akdoğan, Emrullah İşler, Mehmet Müezzinoğlu gibi isimler de dillendiriliyor fakat bu isimlerin de siyasi şartları yerine getirmekte zorlanacağı vurgulanıyor. CUMHURBAŞKANI adayı Başbakan Tayyip Erdoğan'ın mesajlarından, teknik ve siyasi şartlardan çıkarılan diğer bir netice ise partinin geleceğinde fazla Abdullah Gül'e yer verilmeyeceği yönünde. Ancak Erdoğan'ın tüm çabalarına ve katkılarına karşın AK Parti'nin yeni yönetimi ve 2015'teki seçimlere dek Türkiye'yi yönetecek yeni hükümet başarısızlık gösterirse, tüm şartlar ve hesaplar değişebilir. Bu durumda, 3'üncü devre mağdurlarının da bastırmasıyla Abdullah Gül, partinin başına çağrılabilir ve Gül'den 2015'te partinin başına geçmesi istenebilir.Bu haberi okuyanlar bunları da okudu Kaynak: Hürriyet
"Erdoğan'ın Mavi Marmara'nın Gidişinden Haberi Yoktu"
Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay , Gazze’ye yardım götürmek için yola çıkan ve İsrailli askerlerin baskınına uğrayan Mavi Marmara gemisi hakkında, “Mavi Marmara Olayı olduğunda, Başbakan’la birlikte Brezilya’daydık. Haberler geldiğinde, Başbakan hiç mutlu olmadı, geminin gidişine öfkelendi. Kontrolsüz, devlet sorumluluğu taşımayan bir hareket olduğu konusunda nitelemeler yaptı” dedi. Günay, Başbakan Erdoğan’ın, İstanbul’un siluetini bozan Zeytinburnu’ndaki 16/9 kulelerinden haberi olduğunu söyleyerek, “2011 Seçimleri’nin hemen ardından, İstanbul Yedikule’deki kulelerle ilgili -‘Küstüm Kuleleri’ diyorum ben onlara Başbakan, ‘Yaptıklarından haberim yok’ demişti. Oysa ben bu konuyu on kez kendisiyle tartıştım” ifadelerini kullandı. Taksim Gezi Parkı’nda ağaçların sökülmesi ile başlayan Gezi Parkı Direnişi için Günay, “ABD’ye gitmeden önce de Gezi’yle ilgili, ‘İstedikleri kadar itiraz etsinler. Ben söylüyorsam yapılır’ tavrı içindeydi. Fakat bunu kabul etmeyen toplum ayaklandı. Yurtdışından da morali bozuk gelince, ‘ayağının altından iktidar ve Türkiye kayıyor’ hissine kapıldı” dedi. Bugün gazetesinden Fatih Vural ’a konuşan Ertuğrul Günay bakanlığı döneminde yaşananları anlattı. Vural’ın “Ertuğrul Günay: Cemaat'in evrenselliği Erdoğan'a uymadı” başlığıyla yayımlanan (27 Temmuz 2014) röportajı şöyle: 2007-2013 yılları arasında, Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev yapan Ertuğrul Günay, Ortadoğu eksenli, bölgesel vizyonu olan Başbakan Erdoğan’ın, Cemaat’in evrensel vizyonunu kaldıramadığı için çatışmaya girdiğini söylüyor. Ertuğrul Günay, “Akif, ‘Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı’ der. Bu teceddüt ve yenileşme çizgisi yok, Erdoğan’da. Dünyevi saltanat çizgisi var! Emevi saltanatının anlayışıdır, bu” diyor. 17 Aralık ve 25 Aralık’ın sonuçlarından korunmak için Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmek zorunda olduğunu düşünüyorsunuz. Emniyet mensuplarına yapılan operasyon da bunun sonucu mu? Uzunca bir süredir Sayın Erdoğan’ın iktidara ve güce mahkûm olduğunu düşünüyorum. Hukuktan ve toplumsal olaylardan biraz anlayan her vicdan sahibi, ortadaki suçu, zaman aşımı ve yargı kararıyla gündemden düşürmek ihtiyacıyla hareket edildiğini görüyor. Başbakanlık sürdürülebilir; ama Cumhurbaşkanlığı daha dokunulmaz, belirleyici bir model. Erdoğan’ın kafasındaki Cumhurbaşkanlığı modeli, Anayasayı da zorlayan bir model. Bunu sadece partisine değil, kendisine, ailesine ve yakın çevresine gelecek olan hukuki tehlikelerden korumak için de yapıyor. İktidar için son dönemde gündem daha da bunaltıcı. 2 aya yakındır, 39 diplomatımız, İslam’ı kullanan bir vahşet örgütünün elinde. Musul Konsolosluğumuz bu çetenin karargâhı haline geldi. Gazze ateş altında, İsrail’le ticari ilişkileri kesemeyeceklerini Başbakan Yardımcısı itiraf ediyor. Bundan 2 ay önce, 300’den fazla insanımız gerçek sayıyı Allah biliyor maden kazasında öldü. Onlar için hiçbir iyileştirme Meclis’ten geçirilmedi; ama ihmalleri olan işadamlarını korumak için AK Parti inanılmaz gayret içinde. 17 ve 25 Aralık’ta, sorumluluğu kabul ederek istifa ettirdiğiniz dört bakanla ilgili komisyon, fezlekeler Meclis’e gelmedi; gelince okunmayıp iade edildi; komisyon kuruldu, üye vermediniz; komisyon çalıştırılmıyor. Delillerin paylaşılmasından korktuğunuz bir yolsuzluk soruşturması var. Hukuka o kadar müdahale ettiniz ki, bundan sonra tapu gibi mahkeme kararı bile alsanız, milletin vicdanında beraat etmeyeceksiniz! Bütün bunları üst üste koyunca, bir gündem değiştirme ihtiyacı var. O ihtiyaçla, yolsuzluk operasyonunda savcıların emriyle görev yapmış olan emniyet mensuplarını, sabaha karşı, yaka paça ediyorsunuz. 25 Aralık’tan beri bir darbe var, Türkiye’de! Ama o darbe, hukuka, emniyete, devletin kurum ve kurallarına karşı yapıldı! Ortada bilgiler, belgeler, deliller, kasalar, paralar, kutular, tapeler var. AK Parti içindeki çok sayıda insanın, 17 ve 25 Aralık’taki iddiaların doğruluğuna inandıklarını çok yakından biliyorum. İnandıklarını neden yüksek sesle dile getirmiyorlar? Çünkü 12 yıllık iktidar bir işletmeye dönmüş vaziyette. Nasıl bir işletme bu? Milletvekilleri tekrar milletvekili olmak istiyor. O milletvekillerinin yakınındaki insanlar, elde ettikleri pozisyonları korumak istiyor. Ayrıca siyasetçilerin kamudan sağladığı imkânların çok daha fazlasını alabileceği mekanizmalar kuruldu. İhaleler belli bir merkezden kontrol ediliyor. “Kupon arazi” sözünü öğrendi, Türkiye! Bakanlığınız döneminde, kupon arazilerden haberdar mıydınız? Başbakanın telaffuzları nedeniyle, bir ölçüde haberdar olmaya başlamıştık, 2011 Seçimleri ve sonrasında. Nasıl haberdar oldunuz? 2011 Seçimleri’nin hemen ardından, İstanbul Yedikule’deki kulelerle ilgili -‘Küstüm Kuleleri’ diyorum ben onlara Başbakan, “Yaptıklarından haberim yok” demişti. Oysa ben bu konuyu on kez kendisiyle tartıştım. Yani bize yalan söyledi… Bu sözcüğü kullanmam; ama doğru söylemediğini biliyorum! Hem dilimle, hem kalbimle bunu iki cihanda da tekrar ederim. O olaydan sonra, biraz daha içeriden bakınca, özel arazilerin Başbakan tarafından yakından takip edildiğini gördüm. Örneğin, metruk olarak gördüğüm, belediyelerin de yıllardır kullanmadığı yerler, turizme tahsis için istediğimizde bize verilmedi. Bir yatırımcıya açık ihaleyle dahi teklif edilmediğini; ama bunun değerlendirilmesi gerektiğini söylediğim zaman, “Oraya bakıyoruz, talip arıyoruz” denildiğini gördüm. Nerelerdi, bahsettiğiniz yerler? Örneğin Atatürk Havalimanı’ndan Eminönü’ne giderken, Yedikule civarında, belediyenin depo olarak kullandığı, deniz kıyısındaki araziler… Bunların Başbakan tarafından bizzat takip edildiğini gördüm. 2012’de kamuyla ilgili bütün taşınmazların kiraları ve satışları ya da uzun süreli tahsisleri, Başbakanın imzasına geldi! Orada, Başbakanın bütün bunları bir merkezde topladığını gördüm. Bunları gördükten sonra itiraz etmediniz mi? Bazı saf yürekli bakanlar, Bakanlar Kurulu’nda bunları gündeme getirdik. Ne dedi size? Başbakan ısrarla böyle olması gerektiğini savundu. Havuz medyası mekanizmasının kökünün, bütün imzaların Başbakanda toplanmasında yattığını bu olaylar çıktığında anladık. Havuzun varlığından haberdar değildiniz? Hayır, o zaman bilmiyorduk. Ama Başbakan bütün imzaları kendisinde toplayarak, o önemli kupon arazilerin tahsisinde bazı mükellefiyetler getirmiş, o işleri alması gereken kişilere. Böylece bir kanalda toplamaya başlamış, sistemi kurmuş. Başbakan şimdi “Cemaat beni aldatmış” diyor ya, aslında aldanan varsa, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iyi şeyler yapacağına inanan bizleriz! Ne kadar süre aldandınız? 2012 yılında bir başka senaryonun yazıldığını gördük. O yıl, Başbakanla, resmî toplantılar dışında bir diyaloğumuz kalmadı. O toplantılar da soğuk ve gergin geçiyordu. 2013’ün başında görevim sona erdi. Ama ondan önce birkaç kez, bazı bakan arkadaşlarıma, “Hayırlı bir eşikte bu işi bırakmak istiyorum” demiştim. Ama Başbakan benden önce davrandı. (Gülüyor) Gitmemekte neden direndiniz? Başladığım işler vardı. 2011 Seçimleri’ne girmeyebilirdim. Ama o seçimler sırasında ben, Gaziantep’te Zeugma Müzesi’ni açabildim. Van’da, Diyarbakır’da, Urfa’da, Hatay’da, Afyon’da, Uşak’ta halen takip ettiğim müze ve kültür merkezi inşaatlarımız var. Yüzüstü kalacak kaygısı taşıyorum. Nitekim de kaldı. Ben onları 2013’te bitirmeyi düşünüyordum; 2014 bitiyor, birçoğunun akıbeti meçhul. Bir de takip edip engel olmaya çalıştığım şeyler vardı. Mesela? İstanbul’da tarihi siluetin korunmasına dair çok sayıda talimatım var. Orada bir layüsellik, keyfilik olacağını hissetmeye başladığım için direnebildiğim kadar direndim. Cumhurbaşkanı, ben görevden alınmadan 8 ay önce, iyi tanıdığınız bir gazeteciye “Ertuğrul Bey’in aleyhinde çok çalışıyorlar” demişti. “Biliyorum, ben” dedim. Yaptığımız işlerle bize büyük bir özgüven gelmişti. Bakanlıkta, “Siz bir 10 sene daha gidersiniz” havası vardı. Genel müdürüme, müsteşarıma “İstanbul’daki rant lobisi, bizim canımızı okuyacak” demiştim. Makam meraklısı olsam, birçoğunu tenzih ederim; ama beni gördüklerinde hak veren, dışarıda susan arkadaşlarım gibi susar, işlerime bakardım. 4 bin eser getirdim Türkiye’ye. Bakanlıktan ayrıldığımda doruktaydım. Kulelere, silueti bozan inşaatlara, sit alanlarına yapılan müdahalelere susar, koltuğumda oturmaya devam ederdim. Ama bugünkü suçlamalar içinde ben de hak ettiğim payı alırdım! Mesela, ayrıldıktan 5 ay sonra Gezi Parkı Olayları başladı. Ben, Gezi Parkı’na bakanken itiraz ettim. Başbakan’la son kavgamız da Gezi Parkı’yla ilgiliydi. Başbakan’ın Gezi Parkı projesinin başlangıcı nedir? 2012’de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle birlikte, bizim dışımızda bir proje çalışması yürütüyordu. Ama kaçınılmaz olarak bizim kurullarımıza gelecekti. Geldi ve kurulumuz reddetti. Ben de ret kararını destekledim. Çünkü malzeme analizi yok, binanın alanda izleri kalmamış, üzerinde 80-90 yıllık bir ağaçlık oluşmuş, binanın krokisi yok. Üç tane fotoğraf var. Üstelik de Osmanlı geleneksel mimarisinde hiçbir yere oturmayan bir yapı. Bununla İstanbul’daki son yeşil alanı da yok edeceksin. Bakanlar Kurulu’nda Başbakan’la bu konuyu şiddetle tartıştık. Ertesi hafta benim bakanlığım bitti! Ben ayrıldım, Başbakan’ın baskısıyla kurul kararı yeniden görüşüldü ve kabul edildi. Ama 4 ay sonra ağaç kesmeye başladıklarında Türkiye ayağa kalktı! O mağlubiyet, Başbakan üzerinde ne tür etkiler yarattı? O mağlubiyet, ilginç bir konjonktürde oldu. Kamuoyundan bunu sakladı; ama ABD’den kötü dönmüştü. ABD’ye gitmeden önce de Gezi’yle ilgili, “İstedikleri kadar itiraz etsinler. Ben söylüyorsam yapılır” tavrı içindeydi. Fakat bunu kabul etmeyen toplum ayaklandı. Yurtdışından da morali bozuk gelince, ‘ayağının altından iktidar ve Türkiye kayıyor’ hissine kapıldı. Partide de bir panik havası oluştu mu? Kendisinde oldu. Zaten üçüncü seçimden sonra partideki bütün mekanizmalar işlemez hale geldi. Sadece Erdoğan’ın dediklerini yapanlar, etkili ve belirleyiciydi. O isimler, havuzla ilişkisi olanlar mı? Havuzun parçaları ya da havuza katkı yapmış isimler… Arkasından Mısır olayı çıkınca, psikolojisi daha da bozuldu Başbakan’ın. İnsanları sokağa dökerek bir anlamda, “Bana ve iktidarıma bir sokak hareketi başlatırsanız, sokağa daha büyük güçler dökerim” tehdidini yaptı. 17 ve 25 Aralık’taki yolsuzluk tartışmasında da mızrağın çuvala girmediği anlaşıldı. Düşmanı, ‘dış mihrak’ ve ‘faiz lobisi’nden, Cemaat’e nasıl evirdi? Her şey, dershanelerle başladı deniyor; ama her şey, 2010’da Sayın Erdoğan’ın Ortadoğu lideri olma hayali kurmasıyla başladı. 2011 Seçimleri’nde yüzde 49’u yakalayınca, içeride yeterli zemini bulduğunu hissetti. Dışarıda da hazırlıklı geziler yapılıyordu. İsrail ve destekçilerine yönelik söylemlerinden sonra, kendisine, “Size AB kapıları zaten kapandı; ama Arap sokaklarında çok etkili olabilirsiniz” denildi. O da buna inandı. İnandıran kim? Ben bu konuda Ahmet Davutoğlu’nun çok olumsuz etkileri olduğunu düşünüyorum. O halka içinde başka danışmanlar da var. Ali Bulaç, yaptığımız röportajda, bunların yeni İttihatçılar olduğunu söyledi. İttihatçılık, yeni bir ruhla Osmanlıyı ayağa kaldırma düşüncesiydi. Osmanlının erken mahvına sebep oldu. İttihatçılarla belki dünya görüşleri bağdaşmıyor; ama hayalleri bağdaşıyor. Röportajınızı okudum ve Ali Bulaç’la birebir aynı düşünüyorum. Burada, Cemaat’le bakış açısının farkı da ortaya çıktı. Nasıl? Ben, Hocaefendi ile 1994’te bir kez el sıkıştım. Bütün hukukum gıyabidir. Ama özellikle bakanlığım sırasında dışarıdaki okulların kalitesini görünce, bunun hayra vesile olduğuna inandım. Batının bu coğrafyada Robert Kolej’le, Galatasaray Lisesi’yle yüzyıllar önce yaptığını, gecikmiş biçimde şimdi biz yapıyoruz. Cemaat’in bakışı, Müslümanlığı ve Türklüğü, eğitim yoluyla anlatmaya çalışmak ve bunu evrensel kılmaya çalışmak. Hâlbuki Erdoğan’ın vizyonu evrensel değil, bölgesel. Burada kaçınılmaz bir çatışma var. Bütün ilişkinizi Arap coğrafyasıyla kurmaya kalkarsanız, dünya üzerinde yapacaklarınızı sınırlarsınız. Yani Cemaat’in suçu, siyasal İslamcı, ümmetçi olmaması mıydı? Bence öyle! Bunu son günlerde daha fazla düşünmeye başladım. Bediüzzaman üzerine yaptığımı yeni okumalarda da, bu işin eğitimle, dünyanın bugününden kopmadan yapılması gerektiğini fark ettim. Tarihi geriye doğru değil, ileriye doğru sürdürmeye çalışmak... Akif, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” der. Bu teceddüt ve yenileşme çizgisi yok, Erdoğan’da. Dünyevi saltanat çizgisi var! O saltanatın parayla mı geleceğine inandı? Emevi saltanatının anlayışıdır, bu. Egemenliğinizi bu dünyada kurduğunuz zaman, ahireti de satın aldığınızı düşünüyorsunuz! Mavi Marmara olayı da bölgesel ile global olanın çatışması mıydı? O tartışmada, gerçek, dışarıya yeteri kadar yansımadı. Mavi Marmara Olayı olduğunda, Başbakan’la birlikte Brezilya’daydık. Haberler geldiğinde, Başbakan hiç mutlu olmadı, geminin gidişine öfkelendi. Kontrolsüz, devlet sorumluluğu taşımayan bir hareket olduğu konusunda nitelemeler yaptı. Kendisinden izin alınmış mıydı? Zannetmiyorum; ama içeriye ve dışarıya karşı, orada yurttaşlarımız öldüğü için savunmak zorunda kaldık. O günlerdeki bir sözüm, Fethullah Gülen’e bir cevap gibi algılandı. Dedim ki, “Dışarıdan bakınca belki öyle gözüküyor” Bunu söylerken kastınız neydi? “Biz de içeride bunun sıkıntısını yaşıyoruz; ama siz onu oradan fark etmiyorsunuz” demekti. Biz de aynı sıkıntıyı yaşıyorduk; ama yurttaşlarımız öldüğü için dışarı yansıtamıyorduk. Başbakan aslında paylaşmadığı bir düşünceyi paylaşır gibi yaptı. Bunun toplumda karşılığı olduğunu görünce de o söylemi devam ettirdi. Ahmet Davutoğlu’yla dengelerin değiştiğini söylediniz. Deniz Zeyrek de olası Başbakan adayının Davutoğlu olduğunu yazdı… Zannetmiyorum. Çok büyük bir talihsizlik olur. Dış politikada geldiğimiz nokta, bir iflas tablosu. ‘Komşularımızla sıfır sorun’, bence güzel bir hayaldi. Bunun turizmde de, ticarette de ekmeğini yedik. Ama sonra vazgeçildi. Suriye’nin çıkmaz sokak olduğu belliydi. Bakanlar Kurulu’nda iki buçuk yıl önce Suriye uyarısı yaptım. Ne dediniz? “Burası Baas’ın kurulduğu yerdir. Sanmayın ki Baas’ı Sünni ve Şii Araplar kurmuştur. Bu bir Arap milliyetçiliği hareketidir. Karşınızda beklenmedik çevreleri bulacaksınız. Yönetimin çok garip ittifakları olduğunu göreceksiniz. Kaldı ki bir muhalefet yok. Suriye, Arap coğrafyası içinde istihbarat anlamında en sağlam kökleri olan devlettir. Dışarıdan adam taşıyarak onu yıkamazsınız” uyarısı yaptım. Karşılığı? Başbakan, “Sen kendini üzme, 6 ay içinde bitecek bu iş” dedi. Sayın Davutoğlu, vadeyi kısalttı. “6 ay sürmez efendim” dedi. Türkiye elini ateşe sokmadan, bu coğrafyada ağırlığını sürdürebilirdi. Hatırlayın, Türkiye, Suriye-İsrail arasında bir dönem hakemlik yapabiliyordu, bu ona itibar getiriyordu. Batının bu coğrafyayla ilgili mutlaka fikir danıştığı konumdaydı, Türkiye. Şimdi kimse Türkiye’nin fikrini sormuyor. Kendimizi tecrit ettik. Türkiye’nin Başbakanı bir buçuk yıldır Gazze’ye gidemiyor. Alay konusu oldu. Konuşabileceğimiz bir muhatabımız kalmadı. Varsa yoksa Katar Emiri! Bu, değerli yalnızlık falan değil: tecrit edilmişlik. Dolmabahçe’nin altına AVM yapmaya kalktılar. Başbakan önce bana yakındı. Demirören iki gazete alınca, “Bunları karşımıza mı alacağız?” demeye başladı. Sonra bana birisi dedi ki, “Yahu bırak burası stadyum kalsın. Yarın, senden sonra burayı alırlar, kupon arazi diye. Gökdelen yaparlar.” İlk projeyi geriletmekle tarihi bir hizmet yaptım.T24
'49 Rehineye Karşılık 50 IŞİD'ci Takasta Verildi'
49 konsolosluk mensubuna karşılık, Suriye’deki Tevhid Tugayı’nın elinde olan, öldürülen IŞİD komutanlarından Hacı Bekir’in eşi ve çocuklarının da arasında bulunduğu 50 kişinin IŞİD’e teslim edildiği ortaya çıktı. IŞİD’in ‘Hacı Bekir’in emaneti’ olarak gördüğü ailesinin, ‘örgütün namusu’ olarak kabul edildiği belirtildi.Hürriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek'in haberine göre, Musul  Başkonsolosluğu’nda 11 Haziran günü kaçırılan ve 101 gün tutulduktan sonra serbest bırakılan 46’sı Türk 49 rehinenin karşılığında IŞİD’e, ocak ayında Halep’te öldürülen komutanlarından Hacı Bekir’in eşi ve çocuklarının da aralarında bulunduğu yaklaşık 50 IŞİD mensubunun verildiği ortaya çıktı. Hürriyet’in edindiği bilgiye göre, 49 konsolosluk çalışanı için yapılan pazarlıklarda IŞİD tarafı, Ocak 2014’ten beri Suriye’deki Müslüman Kardeşler bağlantılı Tevhid Tugayı’nın (Liva El Tevhid) elinde olan Hacı Bekir’in eşi ile çocuklarının da aralarında bulunduğu bir grubun serbest bırakılmasını talep etti.EŞZAMANLI TESLİMATBazıları Özgür Suriye Ordusu’ndan (ÖSO) ayrılan ve 7 ayrı grubu çatısı altında toplayan İslami Cephe’nin parçası olan Tehvid Tugayı’yla yapılan görüşmelerin ardından, Hacı Bekir’in eşi ve çocuklarıyla bazı IŞİD mensuplarının serbest bırakılması kabul edildi. Bunun üzerine Başkonsolosluk çalışanlarının Akçakale sınırında Türkiye’ye teslim edildiği dakikalarda, Suriye’de Halep yakınlarında Liva El Tevhid örgütü de yaklaşık 50 IŞİD mensubunu teslim etti. 19 Eylül günü saat 20.00’de Rakka’ya ulaşan Türk rehineler, Liva El Tevhid elindeki rehineleri IŞİD militanlarına teslim edinceye, yani 20 eylül sabah saat 05.00 oluncaya dek oyalandı.IŞİD’İN ‘NAMUS BORCU’Tam adı Semir Abdulhamed El Abidi El Deliymi olan, katıldığı örgütlerde ‘Hacı Semir’ adıyla da anılan Hacı Bekir, IŞİD kurulmadan önce başında bulunduğu ‘Tevhid ve Cihad’ yapılanmasıyla birlikte, Ebu Mus’ab Zerkavi liderliğindeki El Kaide’nin Irak koluna katılmıştı. ABD tarafından Irak’ta tutuklanan ve bir süre Ebu Garib cezaevinde kalan Hacı Bekir, serbest kaldıktan sonra Suriye’ye göç etmişti. Suriye’nin Halep kentini kuşatan IŞİD birliklerine komutanlık eden Hacı Bekir, ocakta Tevhid Tugayları’yla girdikleri bir çatışmada ölmüştü. Çatışma sonrasında Tehvid Tugayı, Hacı Bekir’in eşi ile çocuklarıyla birlikte çok sayıda IŞİD üyesini esir almıştı. IŞİD’in, ‘Hacı Bekir’in emaneti’ olarak gördüğü ailesini, ‘örgütün namusu’ olarak kabul ettiği belirtildi.CEZAEVİNDE EKSİK YOKCumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Velev ki takas var” sözlerinin ardından Türkiye’deki bazı IŞİD mensuplarının serbest kaldığı iddia edilmişti. Ancak Hürriyet’in bu konudaki sorusuna Adalet Bakanlığı yetkilileri, “Adalet Bakanlığı bünyesindeki cezaevleri envanterinde herhangi bir eksilme yoktur” karşılığını verdiler.Deniz Zeyrek | Hürriyet
Öcalan'a Formül Yine İmralı
Çözüm sürecinin yeniden gündeme geldiği şu günlerde İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan'ın cezaevi koşulları da tartışılmaya başlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Öcalan'ın 2 odalı bir yerde kaldığını açıklamıştı. Hürriyet gazetesinin haberine göre, Öcalan'ın şu anda kaldığı yer, bir yatak odası, bir çalışma odası, banyo ve küçük bir de bahçeden oluşuyor.Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, geçtiğimiz günlerde, 'Cezaevi şartları süreç ilerledikçe değerlendirilebilir, iyileşmeler olabilir' demişti.Akdoğan'dan sonra konuşan İçişleri Bakanı Efkan Ala ise konuyla ilgili 'Bu sorunu kökten çözmek hedefine katkı sağlayabilecek ve milletimizin de aleyhine olmayacak adımlar atarız, yolumuza devam ederiz. O adımın atılması gerekiyorsa da o adım atılır' şeklinde konuşmuştu.Her iki açıklamadan sonra 'Öcalan ev hapsine çıkacak' yorumları yapıldı. Ancak o tartışmaya da Cumhurbaşkanı Erdoğan son noktayı koydu ve 'Bu insani şartların iyileştirilmesine yönelik yapılması gereken her şeyi bu devlet yapmıştır. Bundan daha ilerisi zaten olamaz. Herhalde kalkıp özel villa tahsis edilecek hal yok. Şu anda orada 2 odası var, 2 odasının dışında televizyonu' dedi.Konuyla ilgili Hürriyet gazetesinde yer alan Deniz Zeyrek imzalı haberde ise, 'Öcalan'ın 1999'da ilk tutulduğu bölüm restore edildi. İnşaat 4 - 5 ay sürdü. İmralı heyeti, adaya yaptığı 5'inci ziyarette Öcalan ile birlikte inşaatta incelemelerde bulundu' denildi.Ağustos 2013'te inşaat tamamlandı ve Öcalan adaya ilk getirildiğinde tutulduğu bölüme taşındı. Öcalan'ın şu anda kaldığı yer, birbirine geçiş yapılabilen bir yatak odası, bir çalışma odası, banyo ve küçük bir de bahçeden oluşuyor. Toplam kapalı alanı 20 metrekareden fazla.Habere göre, bu yeni yer, Öcalan'ın ömrünü geçireceği alan olmayabilir, Öcalan daha da geniş bir yere çıkabilir. Ancak, bunun koşulu da PKK'nın Şubat 2015'e dek Türkiye sınırlarını tamamen terk etmesi ve Öcalan'ın da silahları ebediyen bırakmanın bir adım öncesi sayılan 'mutlak eylemsizliği' ilan etmesi olacak.Adresi İmralı olarak kalacakBu arada yine aynı habere göre; çözüm süreci planlandığı gibi ilerlerse ve Öcalan'ın yaşam koşulları tekrar ve olumlu yönde değişirse bile, değişmeyen tek şey adresi olacak. Yani, Öcalan'ın adresi hep İmralı Adası olarak kalacak. İmralı'da mevcut askeri binaların ve cezaevinin dışında tek yerleşim yeri ise Ada'nın güney ucunda, 80'li yıllarda yargı mensuplarının tatillerde kullandığı kamptan ibaret.CNN Türk
Demirtaş'tan Astsubay Açıklaması: 'Bizi Derinden Yaraladı'
Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ’ın açıklamalarının ardından HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da 6-7 Ekim olayları konusunda net konuştu. Demirtaş, Diyarbakır’da bir astsubayın, eşinin yanında öldürülmesini, “Kirli güçlerin çirkin ahlaksız yöntemi”’ diye nitelendirerek, “Olay beni de, bizi de derinden yaraladı” dedi. Hürriyet gazetesinden Deniz Zeyrek , Demirtaş’la 6 Ekim’de başlayıp 50 kişinin ölümüyle sona eren olayları ve çözüm süreci üzerindeki etkilerini konuştu.Demirtaş şunları söyledi:“Olaylar sırasında ölenlerin çoğu Hüda-Par üyesi gibi yansıtıldı ama hiç siyasetle ilgisi olmayan insanlar da yaşamını yitirdi. Güvenlikçilerin öldürdüğü kişiler var. Sivillerin öldürdüğü HDP’liler var. Her kesimin muhasebe yapması lazım. Hükümet işin ucuzuna kaçtı, faturayı HDP’ye kesmeye, HDP’yi siyasi lince tutmaya çalışıp işin içinden çıkmak istedi. Bunlardan biz sorumlu olsaydık hesabını vermekten çekinmezdik. Hükümet ‘düşman’ı yanlış yerde arıyor. Tehlike olan HDP değil, açık olan yaradır. Bölgede bu yarayı kaşımak isteyen çok kesim var. Bu yara kapatılırsa, provokasyona uygun zemin ve fırsatlar yaratılmazsa, bir daha bu tür şeyler yaşanmaz. Bu yara açık kaldıkça, HDP olur olmaz, bu yarayı kaşıyanlar hep çıkar.Sokak meşru bir alandır. Meşruiyetin sınırı da kimsenin canına malına zarar gelmemesidir. Sokak gösterisi, evrensel-ulusal düzeyde haktır. Bu hakkımızı her zaman kullanırız. (6-8 Ekim’de) Yaşananlar konusunda kim nerede denetim ve sorumluluk konusunda söz sahibi ise kendi denetimini yapmak zorunda. Gücünüz varsa, onu disipline edemiyorsanız, o güç sizin değildir. Herkes eminim bu konuda muhasebe yapacaktır. Provokasyon riskini ortadan kaldırmak gerekir. Bazı eksiklikler yaşandı. Biz çağrı yaptığımızda, Hüda-Par binalarına saldırılacağına, Hüda-Par'lılarla gerilim yaşanacağına dair en küçük bir öngörümüz yoktu. Ne yönlendirmemiz, ne teşvikimiz vardı. Doğrusu çağrıyı yaparken böyle bir şey aklımıza da gelmedi. Mevzu Hüda-Par mevzusu değil, Kobani’nin düşmemesi için gündem yaratmaktı. Görünen o ki, bu tür durumlarda meseleyi başka bir tarafa çekmek isteyen kontrollü ya da kontrolsüz güçler devreye girebiliyor. Hiçbir şey olmamış gibi davranamayız. Yaşamını kaybeden, malını kaybeden herkesin canı, malı, huzuru iktidarda olmasak bile aynı zamanda bizim sorumluluğumuzdadır. Yitip giden her can bizim canımızdır. Onun HDP’li, Hüda-Par’lı, AKP’li olup olmadığına bakmayız. İnsanların yaşam hakkı, mal, can güvenlikleri kutsaldır.Türbülans tam anlamıyla geçti sayılmaz. Diyalog vardı ama tıkır tıkır işleyen bir müzakere yoktu. Bu gelişmelerle diyalog da koptu. Diyaloğun başlaması ve hızlı bir şekilde müzakereye geçmek lazım. Geleceğe bakmak daha mantıklıdır. Gerilim yaşanacaksa da siyasi alanda kalsın. Karşılıklı silahlı çatışmaya, ölümlere dönsün istemiyoruz. Siyasi gerilimden çekinmiyoruz. Siyaset arenasında tansiyon yükselebilir, gerilim artabilir, bu olağandır. Yeter ki ölümler olmasın. Çatışmalı günlere dönülmesin diye üzerimize düşeni yapacağız.Yaşananlar hepimizi tedirgin etti. Bir tek insanın bile ölmesi, kimliğinden bağımsız hepimiz için kayıptır. Yüksekova’da vurulan askerler, Bingöl’de vurulan polisler, Kağızman’da infaz edilen PKK’lılar, Diyarbakır’da eşinin yanında infaz edilen astsubay, bütün bunlar çok vahim olaylar. Ölüm var ölüm var. (Diyarbakır’daki saldırı) Yapanlar her kimse son derece çirkin bir şekilde, ahlaksızca bir yöntem seçmişler. Savaş asla olmasın. Ama savaşın bile bir hukuku, ahlakı vardır. Onu bile ayaklar altına alan çevreler kimlerse bunlar ortaya çıkarılmalı. Kirli güçlerin yöntemleriydi bunlar. Diyarbakır’daki astsubayın, eşinin yanında katledilmesi beni de, bizi de hakikaten derinden yaraladı. Ölümlere alışmamamız, tepki göstermemiz lazım.”T24
'Bazı Yerleri Ucuza Kapatıp Rant Sağlayanlar Oldu'
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası istifa etmek zorunda kalan dört bakandan biri olan Çevre ve Şehircilik eski Bakanı Erdoğan Bayraktar, bir bakanın şirket sahibi olmasında etik açıdan bir sorun görmediğini söyledi. Şirketinin elinde iş olmadığını belirten Bayraktar, “İş arıyorum. Çocuklara yardımcı oluyorum” dedi.Hürriyet’ten Deniz Zeyrek’e konuşan Bayraktar, şirketinin 3.3 kat büyümesiyle ilgili olarak yapılan haberlerin eksik bilgiden kaynaklandığını söyledi. Bayraktar söz konusu yükselişle ilgili olarak ifade edilen 58.2 milyon TL’lik büyüklüğün sadece şirketin aktiflerini gösterdiğini, borçların, pasiflerin görünmediğini belirtti.“BAKAN OLMASAYDIM ŞİRKETİMİ 100 KAT BÜYÜTÜRDÜM”TBMM Komisyonu’nda verdiği ifade sonrasında konuşan Bayraktar, 1973’te Kocamustafapaşa Vergi Dairesi’ne 12658 numarasıyla kaydolarak kurduğu aile şirketini kendisinin büyüttüğünü; bakan olmayıp şirketin başında dursaydı şirketin 100 kat büyümüş olacağını söyledi.“YAPTIĞIMIZ İŞ YOK”TOKİ yöneticiliğinden sonra ancak 3 yılda bir iş alabildiğinden dert yanan Bayraktar, “Şirketin şu anda aktif işi yok. Canlandırmaya çalışıyoruz. İş arıyorum. Çocuklara yardımcı oluyorum” şeklinde konuştu.“BENİ DİĞERLERİYLE AYNI ÇUVALA KOYDULAR”Komisyon’da hakkında sarf edilen iddiaları “Düştün mü herkes vuruyor” diyerek reddeden Bayraktar, “Ne yaptıysak Başbakan’ın bilgisi dahilinde yaptık” sözleri için, “Bu bir çeşit sitemdir, alınganlıktır, diğerleriyle aynı çuvala konulmama bir tepkidir” dedi.“BAZI YERLERİ UCUZA KAPAYIP RANT SAĞLAYANLAR OLDU”Kullandıkları bazı imar planı yetkileri sonrası oluşan imar değişiklikleri sonucu bazı yerlerin ucuza kapatıp rant sağlayanların olduğunu itiraf eden Bayraktar, “Ancak onlar rant sağlıyor diye biz yanlış bir şey yapmadık” şeklinde konuştu. Bayraktar şöyle dedi: “Şef, müdür muavini, müdür, genel müdür muavini, genel müdür, müsteşar yardımcısı ve müsteşar imzalamış. Askıda kalmış, itiraz süresi beklenmiş. Böyle bir imar değişikliğini imzalamamak asıl görevi kötüye kullanmaktır.”“YAPTIKLARIMIZIN TÜRGEV’LE İLGİSİ YOK”Yaptıkları imar planı değişikliklerinin kurucusu olduğu TÜRGEV ile bir ilgisi olmadığını iddia eden Bayraktar, kamuya ‘yararı’ olan bütün vakıflara yardımcı olduğunu söyledi. Zete
Diyanet İşleri Başkanlığı: 'Makam Aracının Satın Alma Bedeli 322 Bin TL'
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, '1 milyon dolarlık makam aracı alındığı' iddialarına ilişkin, 'Tüm kayıtlarımızda mevcut. Gerçek rakam, söyledikleri rakamın üçte birinden bile aşağıdadır. Böyle olduğu halde haksız saldırıda bulunmak doğru değil' dedi.Görmez AA muhabirine yaptığı açıklamada, makam aracı üzerinden 2 gündür hem başkanlık hem de Diyanet Vakfı'na çok ağır bir saldırı yapıldığını söyledi.Bundan dolayı çok üzüntülü olduğunu dile getiren Görmez, 'Asıl üzüntü duyduğum ise bunun bir ahlak ve fazilet mücadelesi gibi gösterilmesi. Halbuki, yalan ve iftira ile hiçbir zaman ahlak ve fazilet mücadelesi verilmez. Yazılanların hepsi yalan ve iftiradan ibarettir. Önce 7 kıtada insanlığa hizmet eden vakfımız hedefe konuldu. Bir din kurumuna, hayır kurumuna yapılacak en büyük iftira yapıldı. 'Camilerde toplanan para ile başkanlığa makam aracı alındı' gibi hiçbir aklın, vicdanın, inancın kabul etmeyeceği bir saldırı yapıldı. Arkasından, bunun yalan olduğu ortaya çıktı' diye konuştu.Görmez, haberi yapanların kendisini arayıp, 'araştırmadan bu haberi yaptıklarını ve bundan dolayı üzgün olduklarını' söylediğini aktararak, şöyle devam etti:'Ancak yalan habere devam edildi. Diyanet İşleri Başkanı'na yapılan özür milletten esirgendi. 2. gün yalan başka bir şekle dönüştü. Bu sefer, 'Diyanet İşleri Başkanı'na bütçe üzerinden 1 milyon dolarlık makam aracı alındı' diye iftira edildi. Bu da doğru değil. Tüm kayıtlarımızda mevcut. Gerçek rakam, söyledikleri rakamın üçte birinden bile aşağıdadır. Böyle olduğu halde haksız saldırıda bulunmak doğru değil. 'Böyle bir makama böyle bir araç uygun görmüyoruz' deseler, elbette takdir onların ancak 2 gündür yapılan haberlerin aslı, astarı yok. Bütün kayıtlar mevcut. Olay, rutin olarak 2013'ten itibaren başkanlığımıza tahsis edilmek üzere çalışmaları yapılan bir araçtan ibarettir. Kaldı ki defalarca yolda kaldık. Geldiler bana, 'zırhlı araç almam gerektiğini' söylediler. Ben de 'Cübbe ve sarıktan daha güzel zırh mı olur?' dedim. Onu da kabul etmedim. Bu haberi üretenleri, buna dayanarak yazı yazanları hem başkanlığımızdan hem vakfımızdan hem de halkımızdan özür dilemeye davet ediyorum.'Bu arada konuyla ilgili Diyanet İşleri Başkanlığından yapılan açıklamada, başkanlığa 2006'da alınan makam aracının yoğun faaliyet temposu nedeniyle zamanla yıprandığı ve aynı zamanda 2010'da bakım esnasında üzerine vinç düşmesi sonucu hasarın artarak, zaman zaman yolda kaldığı ve hizmette aksamalara neden olduğu belirtildi.'Araç 322 bin liraya alındı'Aynı yıl teklif edilmesine rağmen bunun kabul edilmediği kaydedilen açıklamaya şöyle devam edildi:'Ancak mevcut aracın bakım masraflarını artmış ve sık sık parça değişimini gerekli kılacak derecedeki aksaklıkların, hizmetin yürütülmesinde olumsuz etki etmesi nedeniyle 2013'te yeni bir araç temini için gerekli usul işlemleri başlatılmıştır. Bu doğrultuda, 2014 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu'nda başkanlığımıza binek otomobil tahsisine izin verilmiştir. Kanunda, satın alınacak araçların bedellerini tespit etmeye Maliye Bakanlığının yetkili olduğu hükmü bulunduğundan, bütçeyle tahsis edilen ödenekten 350 bin liranın başkanlık makamına tahsis edilerek, otomobil için kullanmak üzere Maliye Bakanlığından izin talep edilmiş, bakanlık da bunu yerinde bularak, izin vermiştir. Bununla birlikte izin doğrultusunda, söz konusu aracın satın alma bedeli 322 bin lira olarak gerçekleşmiştir. Satın alma işlemleriyle ilgili her türlü ihale ve prosedür Devlet Malzeme Ofisi tarafından icra edilmiş, satın alma 16 Kasım 2014'te tamamlanmıştır.'Açıklamada, söz konusu haberin Hürriyet Gazetesi tarafından yapıldığı anımsatılarak, 'Gazetenin Ankara temsilcisi Deniz Zeyrek ve Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin başkanımızı arayarak, haberi tahkik ettirmeden verdikleri için özür dilemişlerdir' denildi.Halil İbrahim Başer, AA
Hürriyet: 'Görmez'in Aracının Anahtar Teslim Fiyatı 980 Bin TL'den Ucuz Değil'
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e alınan Mercedes marka makam aracının fiyatıyla ilgili tartışma sürüyor.Hürriyet gazetesi makam aracının fiyatının 1 milyon TL olduğunu yazmış, Diyanet ise bunu yalanlayarak “Aracın maliyeti 322 bin TL” açıklaması yapmıştı. Hürriyet’in Ankara temsilcisi Deniz Zeyrek ise bugün Diyanet’e, “Aracın anahtar teslim fiyatının 980 bin TL’den daha ucuz olmadığını hepimiz biliyoruz, Görmez de biliyor” yanıtını verdi.Diyanet: Vakıf değil biz ödedik, 1 milyon TL değil 322 bin TLHürriyet gazetesinin 13 Aralık tarihli haberinde, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e tahsis edilen Mercedes S500 model makam aracının yaklaşık 1 milyon TL’lik maliyetinin Diyanet Vakfı bütçesinden karşılandığı öne sürülmüştü.‘AK Saray‘ın maliyeti üzerinden kamuda israf-tasarruf tartışmalarının sürdüğü bir dönemde yankı uyandıran habere ilişkin Diyanet’ten yapılan açıklamalardaysa, aracın maliyetinin 322 bin TL olduğu ve bu bedelin Diyanet İşleri tarafından ödendiği savunulmuştu.CNN Türk canlı yayınında Diyanet’in bu açıklamalarına yanıt veren Hürriyet gazetesi Ankara temsilcisi Deniz Zeyrek, “Taşıt Kanunu’na göre makam araçlarına dair çok somut şeyler var. İki tane cetvel var T1 ve T2, Görmez T2 cetvelinde. Yani kendisine alınabilecek makam aracının maksimum fiyatı 120 bin 500 TL” dedi.