kentsel dönüşüm Haberleri

kentsel dönüşüm ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. kentsel dönüşüm ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Ev Sahibi Olma Hayali Kuranlara Müjde: Kiralık Ev ve Kentsel Dönüşümde Dev Adım
Hükümet, artan barınma ihtiyaçlarına kalıcı çözüm bulmak amacıyla önümüzdeki 25 yılı kapsayan tarihi bir konut hamlesi başlattı. Yeni sosyal finansman modeliyle her yıl 100 bin dar gelirli vatandaşın ev sahibi yapılması hedeflenirken, kentsel dönüşüm destekleri ve kiralık sosyal konut inşası tüm Türkiye'ye genişletiliyor.Kaynak: Emrah Özcan / Türkiye Gazetesi
İstanbul'da Fay Hattına Uzak İlçelerde Ev Fiyatları Belli Oldu
İstanbul Adalar'da son günlerde meydana gelen mikrodepremler bir kez daha korku ve tedirginliği artırdı. Vatandaşlar deprem riski az olan, güvenli sayılan ilçelerdeki konut fiyatlarını araştırmaya başladı. Başta İstanbul olmak üzere pek çok kentte ev seçiminde ilk tercih zemin sağlamlığı ve fay hattına uzaklık olarak öne çıktı. Türkiye gazetesinden Ömer Faruk Bingöl'ün haberine göre İstanbul'da fay hattına uzak olan ilçelerdeki ev fiyatları belli oldu.
Geometriyi Yeniden Şekillendiren 15 İlginç Ev
Geometriyi ilk keşfedenler bugün insanoğlunun geldiği son noktayı görseler kendilerini pergellerler. Özellikle ev yapımında katledilen geometrinin, araştırmalarda okulda geometrisi zaten zayıf olan mühendisler tarafından yapıldığı ortaya çıktı. Kentsel dönüşüm rüzgarı esen ülkemizde birbirinden şekilsiz ve fizik kurallarına aykırı evler göz kamaştırıyor. Özellikle Karadeniz’in yamaç kesimleri ve balta girmemiş ormanlarında hızla büyüyen gayrimenkul sektörü her gün akıllara zarar yeni binalar dikiyor. Dünya üzerinde de bizim uşakların mühendislik dehasını aratmayan örnekler dolu. Gözlerinizi bozacak mükemmel yapılara son bir kez sağlam gözlerle bakın.
'Laptop Çaldım, Serdar Ortaç'ın Çıktı'
Basit ve bireysel bir eylem olarak görülmesine karşın üzeri kazındığında kapkaçın aslında batıdan doğuya gidildikçe örgütlü bir yapısının olduğu ortaya çıkıyor. Üçüncü sayfa haberlerinin ötesinde bir gerçekliğe ve birikime sahip olan bu teşebbüs suça girişin ‘ana kapısı’ niteliğinde. ‘Sermayenin gerek duyulmadığı tek iş’ diye tarif ediliyor ve yoksulluk-yoksunluk tetikliyor. Kendilerini ‘yol koşanlar’ olarak tanımlayan hırsızlar meseleye ‘ya kap ya öl’ noktasından bakıyorlar. Al Jazeera ’den Kadir Konuksever, hırsızların dünyasına girdi. Hırsızlık bir seçim ve o seçimin odağında, ülkenin Doğu’sunda 30 yılı aşkın çatışma sürecinin ana etken olduğu yerinden edilmişlik, göç, yoksulluk ve varoşlar var. Yoksunluk ‘seçim’ yapmayı varoşlar da altyapıyı hazırlıyor. Bir anda 10-12 yaşlarındaki çocuklar kendilerini ‘kaptı’ olarak buluyor ve yeni ailesi içerisine girdiği ‘tayfa’ oluyor. 'Ya kapacaksın, ya acından öleceksin' Varoşlar kapkaçın vatanı. Buralardan yetişen çocuklar suç dünyasına giriş yapıyorlar. [Abdülkadir Konuksever-AJT] İstanbul’da kentsel dönüşüme henüz uğramamış bir sokağının ortasına atılan kahvehane taburesine çöküyoruz. Çevrede yıkılmaya yüz tutmuş boş binalar göze çarpıyor. Sokağın girişlerine birer ikişer kişi yerleşip tesadüfen geçmekte olan insanları emir kipleriyle başka yollara sevk ediyorlar. İtirazsız uyuyor berikiler. Alana hâkim oldukları belli. Pervasız ve buyurganlar. Üzerlerinde eşofman türünde spor giysiler ayaklarında ise renkli ve marka koşu ayakkabılar var. Saçlar alabros, bakışlar fıldır fıldır. Tüm araştırmamız boyunca karşılaştığımız hırsızların neredeyse tamamı tek tip. Kendisine Botan diyen Cizreli genç diğerlerine emirler yağdırıyor. Önce çay geliyor, ardından elden ele dolaşan sarma sigara. Hareketleri onun bir ‘kurnaz’ olduğunu gösteriyor. 5-6 kişilik 'tayfa' denen hırsızlık gruplarının liderine bu isim veriliyor. Tayfa üyelerinin her birine de ‘kaptı’ deniyor. 13 yaşındayken abisinin dağa çıkıp PKK’ya katılmasıyla kendisini önce Batman, sonra da Diyarbakır’da bulmuş Botan. Diyarbakır’ın varoşlarında. 'Mahallede top oynarken bizden yaşça büyük biri gelip herkese para verdi. Benim dışımda herkes tanıyordu. Yanıma gelip kim olduğumu ve nereden geldiğimi sordu. Anlatınca gelip bize takıl dedi. Ayakkabı boyacılığı, simitçilik ve tatlıcılık yapmıştım. Bana göre işler değildi. Memleketimde iyi bir hayatımız vardı. Ama Diyarbakır’a gelerek her şeyi sıfırlamıştık. Ben ailenin en küçüğüydüm bana çok ilişmezlerdi. Onlar çalışırlardı ben daha çok gezerdim. Karnımız çoğu zaman doymuyordu. Elektriğimiz, suyumuz kaçak, evimiz harabe gibiydi. Okula devam etmedim. Bu para dağıtan abinin yanına takıldım. Benim gibi çocuklar vardı yanında. Onları koşturuyor, inşaatlara tırmandırıyor birinci gelene lastik ayakkabılar alıyordu. Hepsini geçtim, hepsinden iyi tırmandım. O zaman dedi ki ‘sende iş var.’ O işin hırsızlık olduğunu anladığımda aklıma babam geldi, duysa öldürürdü beni. Abilerim geldi sonra hatırıma, annem ve Allah. Yani insan her şeyi düşünüyor. Cizre’de Kuran kursundaki hocam bile aklıma geldi. Demişti ki günahların en rezillerinden biri hırsızlıktır.' Son cümlesi gülüşmelerle kesilince bakışlarıyla susturuyor anında. “Uzatmayayım, hepsini hatırımdan silip ‘herkes giyiyor, herkes yiyor ben neden aç kalayım’ diyerek girdim işin içine.” Botan hırsızlığa böyle başlamış. Belli bir zaman pratik yapmış. Ondan kıdemlileri iş üstündeyken izlemiş, ardından ‘kaptı’ olarak ilk işine çıkmış. ‘Kapkaç yaptım. Telefonlar o zaman çok değerli. Belediyenin arkasında bir kadın kulağında telefon yürüyordu. Kolay işti kaptım ve kaçtım. Kadın şoka girdi bağıramadı bile. Güvenli bir yere çekildiğimizde telefonu kaptığım zaman kadının yüzünün derisini yüzdüğümü anladım, tırnağımın arasında kalmıştı. Üzüldüm ama kısa sürede unuttum. Kendimi yeni işlere verdim. Zaten işler birbiri ardına geldi. Paramın bir bölümünü ayakkabı boyacılığından kazandığımı söyleyerek aileme veriyordum. Geri kalanını yiyip içiyordum.” İçki ve uyuşturucuya başlaması çok sürmemiş Botan’ın, ailesinin işin farkına varması da. 'Babam mahalleden duymuş. Beni çok kötü dövdü, sonra evden çıkmamı yasakladı. Önce evden, sonra da Diyarbakır’dan kaçtım, İstanbul’a geldim. Elimizden tutan olmayınca ‘abiler’ tuttu. Onların tutuğu eller de ancak başkalarının malına parasına uzanıyor. Bu işler böyledir; ya kapacaksın ya acından öleceksin.' Uyuyan kadının gözlerine bakmayacaksın İşe ara veren kapkaççılar yeniden kolladıkları muhitlerde kapkaça çıkacaklar. [Abdülkadir Konuksever- AJT] Botan, İstanbul’da önce başkalarına bağlı olarak çalışmış, ardından kendi tayfasını kurmuş. Tayfanın getirdiklerinden bir pay da ‘büyük abi’ye gidiyor. Tayfalar ‘kurnaz’a kurnazlar da ‘abi’ ye tâbi olurlar. Bazı abilerin 20’den fazla tayfaya hükmettiği belirtiliyor ancak kim olduklarına dair konuşmaları yasak. Botan’ın tayfalarından Şeyhmus Diyarbakır’lı. Hikayesi neredeyse Botan ile birebir aynı. Kulp ilçesinin bir köyünden. Köyleri güvenlik gerekçesi ile askerler tarafından boşaltılınca o da pek çokları gibi kendisini İstanbul’da bulmuş. Şeyhmus askıcılık ve tufacılık yapıyor. Ev ve işyerlerine giriyor, araç patlatıyor. 'Meslek sırları'nı anlatmaktan kaçınıyor. Ağzı laf yapmayan biri, daha çok yanındakilerin dürtüklemesiyle konuşuyor. “Evine girdiğin kadının gözlerine, bakmayacaksın. Uyanıyorlar. B.k varmış gibi götürüp yattıkları yere istifliyor herkes parasını. Biz de belli bir saati bekleriz. Sonra girdiğimizde top atsan uyanmazlar. Sadece uyuyan kadının gözlerine bakmayacaksın. Tecrübe ettim uyanıyorlar.” Serdar Ortaç’ın bilgisayarı Yine gruptakilerin hatırlatmasıyla başka bir meseleye dalıyor Şeyhmus. “Bir keresinde iyi mal kaldırdım. Malların arasında bir tane laptop vardı. Sonra öğrendik ki Serdar Ortaç’ınmış. Gazetelere çıkıyor, televizyonlara çıkıyor bilgisayarda bestelerim var geri getirin para vereyim diyor. Şimdi ben bunun olduğunu öğrendim ya o nasıl Ahmet abimize (Kaya) çatal kaşık fırlatmışsa lavuk, ben de fırlatıp attım Haliç’e, balıklar nasiplensin.” Çevresindekiler ‘balık’ lafını duyunca hep birlikte kahkaha atmaya başlıyorlar, belli ki defalarca anlatılıp defalarca gülünmüş laptop meselesine. Aşk için çalmalı aşk o zaman aşk Konuşma fırsatı yakaladığım pek çok hırsızın (kendilerine 'yol koşan' diyorlar) mesleğe giriş hikâyeleri benzerlikler taşıyor. Güneydoğu çıkışlı olanların tamamı yoksul aile çocukları. Ancak Mesut orta sınıf bir aileden geliyor. Şişli’de iyi döşenmiş güzel bir evde görüşüyoruz Mesut’la. Şaşkınlığımızı fark edip biz sormadan kendisi anlatıyor. “Hepimiz sefalet içinde yaşayacak değiliz ya!” Hırsızlık ile çizilen tablolarda böyle bir detay oldukça aykırı. Ancak bize aracılık eden kişinin anlattıklarına göre Mesut camianın kalburüstü elemanlarından. Yüzü gözü girdiği mücadelelerden kalma yara izleriyle dolu. Donuk ve sert bakışları var. “Aşık oldum vermediler” diye başlıyor sözlerine. Sigarasını yakıp karşımıza oturduğunda anlatmaya teşne olduğunu belli ediyor. Israr etmemize de çeşitli güvenceleri sıralamamıza da gerek kalmıyor. Kaptı Hırsız Tayfa Hırsızların oluşturduğu5-6 kişilik grup. Kurnaz Tayfa gruplarının başındaki kişi. Büyük Abi Kurnazların bağlı oldukları kişi. Baron En tepedeki kişi. Dümenci Gözcü. Arpa Hissettirmeden cebe girilerek yapılan hırsızlık. Kapkaç Malikin değerli eşyasını kapıp kaçmak. Gasp Malikin silah zoruyla malının alınması. Kancık-Çarık Çantaları kollayan kişi. Tufa Dükkan ve işyeri hırsızlığı. Askı Ev hırsızlığı. Gömmeci Çelik kapı açan. Kasacı Kilitli kasayı açan kişi. Otocu Oto hırsızı. “Babam işçiydi. Niye yalan söyleyeyim bolluk içindeydik. Üstümüzde başımızda, soframızda vardı yani. 20’li yaşlardayım. Lise bitmiş. Belalı bir tipim. Okulda, mahallede sevmediğim bebeyi indiriyorum, kılı tüyü anında alıyorum. Çekinirlerdi benden. Ramazan diye bir yavşak vardı. Bir iki esnaftan para yemiş epeyce. Yanına da almış iki bebeyi sözüm ona Kurtlar Vadisi triplerine girmiş. Dedim ki arkadaşlarıma ‘ben bu ib…i indireceğim.’ Lakin bizim muhite gelmiyor. Bir iki takip attım. Fark etmiş. Kendi düştü. Uzaktan izliyor, ince ince kesiyor. Yanına vardım, ‘terzi misin birader ölçüp biçiyorsun’ dedim. ‘Kasabım hayvan bakıyorum” deyince kafayı gömdüm suratına. Yanındaki bebelerden birine bıçağı takınca diğeri kaçtı. Ayağımın altına alıp yerde yüzünü gözünü ezdim, kalkamadı bir daha. Sekiz ay yattım. Çıktığımda âlem benimdi.” ‘İcraatı’ ve hapis yatmasından sonra çevrede belli bir namı olmuş. Hatırlı kişilerin ve zenginlerin bir iki ‘pis’ işini yapmış. İyi para kazanmış. Sonra ‘daha büyük denizlerde yüzmek’ için İstanbul’a bir bilet almış. Daldan dala konarak anlatıyor, ancak bütün yolları sevdiği kıza çıkıyor. Mahallede sevdiği kız için babasını ikna etmiş istemeye ama kızın babasını ikna edememişler. Kısaca işsiz ve serseri olduğu söylenmiş. Kederleniyor. “Paran yoksa adamdan sayılmıyorsun. Kızı sevmişim niye vermiyorsun arkadaş? Aç açıkta bırakmam ki. Ama yok. Dedim ki kendi kendime bu âlemin kıralı olacağım. Çıktım İstanbul’a geldim. Ben şahsen öyle gidip milletin malını mülkünü çalmadım. Ama kurnazlar var yol koşan, ben de onları koşturdum. Bindim alman malı jipe gittim bir gün memlekete. Mahalleye girdim gözüm kızın penceresinde. Kız evlenmiş, babası da taşınmış mahalleden. Hava atamadım anlayacağınız.” Evinin duvarlarında çerçevelenmiş Yılmaz Güney, Che Guevara ve Malcom X resimleri göze çarpıyor. Sohbetimizin sonuna yaklaştığımızı hissettiğimde resimleri soruyorum. Anlattığı şeylerle duvarına astığı kişilerin birbiriyle uyuşup uyuşmadığına dair. Cevabı kısa ve sert oluyor; “Seviyoruz gözüm.” Diyarbakır çıraklık, İstanbul ustalık merkezi Hırsızlık işinde İstanbul piyasası uzmanlık alanı olarak değerlendiriliyor. Doğu’da belli bir eğitimden geçip çıraklıktan terfi eden 'kaptı'lar İstanbul başta olmak üzere İzmir, Antalya, İzmit gibi batı illerine gidiyorlar. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi doğdukları şehirde iş üzerindeyken tanıdık birilerine rastlayıp toplum içinde deşifre olma ihtimali yüksek. İkincisi şimdilerde bu değişse de hemşerinin malının çalınmasına camiada iyi gözle bakılmıyor. Üçüncü neden ise daha geniş imkânlar sunması ve kalabalıklar arasında kaybolmanın kolay olması. Varoşlarda başlayan yaşam büyük şehirlerin varoşlarında devam ediyor. Eğer işinde iyiyse ve cesaret göstergesi sayılabilecek icraatlara girişebiliyorsa 'kaptı'nın 'kurnazlık payesi' alması çok zor değil. Zira işsizlik oranlarının yüksek olduğu Diyarbakır başta olmak üzere Doğu illerinden bu anlamda sirkülasyon var. 4 bin 500 köy boşaltıldı İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre doksanlı yıllarda Doğu ve Güneydoğu’da yaklaşık 4 bin 500 köy boşaltıldı. Yerinden yurdundan olan insanlar kırsal alanlarda yaşanan çatışmalardan kaçarak daha güvenli olan kentlere yerleştiler. Göç konusunda hatırı sayılır bir nüfus alan Diyarbakır 20 yıl öncesine göre iki kat daha fazla büyüdü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, 2012’de istihdam oranının en düşük olduğu iller Diyarbakır (yüzde 28), Siirt (yüzde 29,1) ve Batman (yüzde 29,5) oldu. İşsizlik oranının en yüksek olduğu iller Batman, Mardin ve Siirt. Oranlar kaçınılmaz olarak yoksulluğu, yoksullukta suçu getiriyor. Peki niye hırsızlık? Sermaye istemeyen tek iş Suç dünyasında hırsızlık böyle tanımlanıyor: sermaye istemeyen tek iş. Sonuçta sokağa çıkıyorsun bulduğunda alıp kaçıyorsun. Bireysel girişimler ‘kodes’le sonuçlanıyor. Bu nedenle bir yerde başarılı bir hırsızlık olayı vukû bulmuşsa ekip işi olduğu su götürmez. Anlatılanlara göre hırsızlığın diğer bir özelliği de suça açılan kapı olması. Kolay giriliyor ve suç başka suçları çağırıyor. Kendileriyle görüştüğümüz o dünyanın pek çok üyesi hırsızlıkla başladıkları işi sonrasında uyuşturucu ve fuhuş alanlarına kaydırmışlar. Roti Montana onlardan biri. Arkadaşları arasında bu isimle çağrılan Roti kameramıza konuşmayı kabul edenlerden. Çevresinde cesurluğu ve korku bilmezliği ile nam yapmış. Küçük yaşta Diyarbakır’dan ayrılarak ‘gurbet’e çıkan Roti oldukça da zeki biri. Zira pek çok suç biçiminin içinde bulunmasına rağmen hala bir sabıkası yok. Temiz yüzü nedeniyle dikkat çekmiyor. Pek çok kişi de üzerine suç konduramıyor. Ama o hırsızlıktan gelme bir uyuşturucu pazarlamacısı. Bir öteki olarak Roti Brian De Palma’nın 1980 yılında yaptığı Scarface (Yaralı Yüz) filminin efsanevi aktörü Al Pacino’nun hayat verdiği Tony Montana karakterinin aksine Roti Montana bir bebek surat (Baby Face). İsim babasına tezat teşkil etse de asi ve ele avuca sığmaz yapısı nedeniyle kendisine bu lakap yakıştırılmış. Yine de bir benzerlik var. Daha iyi bir hayat sürmek üzere Tony Montana Küba’dan Amerika’ya, Roti Montana ise Diyarbakır’dan İzmir’e gitmiş. Daha 11 yaşındayken dört arkadaşı ile birlikte sırf macera olsun diye kaçtıkları İzmir’de suç örgütleriyle tanışmış. “Amacımız iyi bir hayat yaşamaktı. Ama yapamadık. Elimizden geldiğince iyi olmaya çalıştık, zamanla arkadaşlarımız bozuldu ve bunun farkına vardık. Bir otelde ve mobilyacıda çalıştıktan sonra gittikleri her yerde dışlandıklarını anlatıyor. “Nereye gittiysek dışlandık. Konuşmamız, oturmamız, kalkmamız bu bölgeden gittiğimizi ele veriyordu. Birbirlerine davranışları farklı bize farklıydı. Diyarbakırlılara farklı davranıyorlardı. Çocukluklarından beri kin öfke beslemişler buralara karşı. Bizi aralarına almadılar.” Ötekileşmesi onu yalnızlığa ve öfkeye itmiş. “Arkadaşlarımla beraber yaptık. Önce yol koştuk.(Hırsızlık) Yol koşunca esrar kullanmaya başladık. Elimizde görenlerin istemeleriyle bu işin piyasasının daha iyi olduğuna karar verdik. Uyuşturucuyu (esrar) Diyarbakır’dan alıp gidiyorduk. Kendi kendimize yapıyorduk. Başımızda biri yoktu, zaten başımızda biri olmasını istemiyorduk. Burada üretiliyor uyuşturucu, satılan yerler şahıslar var. İçen arkadaşlarımız vardı. Onların aracılığıyla ulaşıyorduk. Buradan alıp götürüyorduk. Orda o malı eritebilen, satabilen insanlar vardı. Ben sarıp içince kendileri gelip buluyorlardı zaten. Bir dünya insanla tanıştım. Bir hayır da görmedim. Hepsi geldi gitti.” Operasyonlar çözüm değil İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre yurt genelinde hırsızlık suçu;2008’de 256 bin 562,2009’da 304 bin 570,2010’da 344 bin 87,2011’de 351 bin 8382012’de 405 bin 405’e yükseldi. Yani, günde bin 110 hırsızlık vakası yaşanıyor. Son dönemde Doğu illerinde uyuşturucuya yönelik büyük operasyonlar yapılıyor ve tonlarca uyuşturucu ele geçirilip imha ediliyor. Roti’ye göre bu operasyonlar çözüm değil. “Uyuşturucuya operasyonlar yapıldığında insanlar gömüyor. Öyle olunca daha değerli oluyor. Madde değişiyor evrim geçirip daha değerli bir maddeye dönüşüyor. Bundan dolayı herkes gömdü. Olaylar varken polis giremiyordu. Adamlar ekiyordu gömüyordu. Parti parti yakalandı. Uyuşturucuyu bitirmek istiyorlarsa yakalamakla değil gidip o şahısların ektiği o toprağa el koymaları lazım.” Askere gitmek üzere geldiği memleketi Diyarbakır’da görüştüğümüz Roti, yeniden “sahalar”a döndüğünde mesleğine bıraktığı yerden devam edecek. Cesur’un cesareti Hırsızların dünyasında en kıymet verilen olgu cesaret. Cesaretten yoksun, gözünü karartamamış kişiler camiada bu işe uygun görülmez. Cilvesi çok olan bir meslek ve fiziki yapının yanı sıra yeri geldiğinde kavga dövüş işine girip sağlam çıkmayı gerektiriyor. İş üzerindeyken ‘keriz’ uyanırsa (malı veya parası çalınan kimse) devreye kaba kuvvet ve silah giriyor. Hasım ister malik olsun ister güvenlik görevlisi olsun sonuç değişmiyor. Kirişi kırmak için bu yollara başvuruluyor. Girdiği bir evde, ev sahibinin erken dönmesi nedeniyle balkondan kaçmayı deneyen ancak bunu başaramayarak suçüstü yakalanan Cesur yeri geldiğinde silah kullanmaktan çekinmeyeceğini söylüyor. “Üzerimiz boş değil zaten. Bir işe çıktığımızda eğer o iş askıysa (ev ve işyeri soygunu) öncesinden keşif yapıyoruz. Girişini çıkışını ve olağanüstü bir durumda kaçış yolunu belirliyoruz. Ondan sonra giriyoruz. Eğer ev sahibiyle yüz yüze kalırsam ve kaçmamın tek yolu onu vurmaksa çekinmem. Yoksa ben enselenirim. Bir kez enselendim zaten ve üç açık iki de kapalı olmak üzere beş dosyam var. Ceza yersem 7-8 yıl yatacağım. Kimse gidip yatmak istemez.” Mallar tanıdık esnaflara Hırsızlık işinin inceliklerini başta Diyarbakır olmak üzere bölgede öğrenip Batı illerine gittiklerini anlatıyor Cesur. Mevsimlik işçiler gibi özellikle yaz aylarında Batı illerine giden hırsızlar biriktirdikleri parayı yemek üzere memleketlerine dönüyorlar. Peki ev ve işyerlerinde çalınanlar nasıl elden çıkarılıyor? Çalıntı mallarının da bir piyasası var: “Bir eve girdiğimizde önce canlı para ve değerli maden bakıyoruz. Özellikle yatak odalarına giriyoruz. Bunun dışında LCD ekran, bilgisayar gibi malları da kolluyoruz. Bu malları aldığımızda ya kiraladığımız bir dükkâna ya da tanıdıkların yanına emanet veriyoruz. Sonuçta bu işi yaptığınızda belli bir çevre oluşuyor. İhtiyacı olanlara gidip malın cinsini anlatıyoruz isterse veriyoruz. Bu işten geçinen esnaflar var. Onlara ucuz fiyata bırakıyoruz onlar da ya kendileri eritiyorlar ya da spotçulara, ikinci el eşya satan yerlere falan veriyorlar.” Utanıyorum Hırsızlar yaptıkları işin yüz kızartıcı olduğunu biliyorlar mı? Utanıyorlar mı? Cesur bu işlere hiç girmemiş olmayı istediğini söylüyor. “Biri bana hırsız dediğinde dışlanmışlık hissediyorum. Çok utanıyorum. Zaten bu durumdan dolayı bazı şeylerle yüz yüze geliyorum. Çünkü git gide insanın psikolojisini bozuyor bu tür durumlar. Düşünsenize iki üç arkadaşın parmakla seni işaret edip hırsız diyor. Bu insanı çok rahatsız ediyor.” Babamın ibriğini çalarak başladım Görüştüğümüz en eski hırsız Hacı. Yaşı kırkın üzerinde. 1982 yılında takıldığı arkadaş çevresinin teşviğiyle babasının ibriğini çalarak mesleğe giriş yapıyor. Bir ‘kaptı’ olarak sonrasında İstanbul’da hayatına devam ediyor. “İstanbul’da ‘dümen’le başladım işte. Yaşı büyük olan ağabeyler bizi koştudular. Sonra yanımıza çocuk alıp biz koşturduk. İstanbul büyük yerdir, metropoldür. Diyarbakır’da iş yaparsan tanıdıklara mutlaka rastlıyorsun. İstanbul büyük yer, korkmuyorsun ve yaşamak için bulman lazım.” Katilim devlet “85 sabıkam var. İlk mahkemeye çaktığımda 13 yaşındaydım. Çocuktum ve bazı şeylerin farkında değildim. Eğer beni affetselerdi, fişlemeselerdi belki hayatım çok farklı olurdu. Bir kez fişlendiğinizde size yapacak başka bir şey kalmıyor. Devlet tüm kapıları kapattı. Devlet açıkça ‘yap seni kodese atayım’ diyor. Çocuk yaşta sabıkalandırmasalar rehabilite yoluna gidilse bu kadar olmaz bu iş.” Çocuktan hırsız yaratmak Hacı meslekte çok eski olduğu için pek çok hırsız yetiştirmiş. Pek çok işte olduğu gibi bu işin de incelikleri var. “Bu çocuklar genelde çevreden yetişiyorlar. Yoksul çevrede. Fakir çevre. Zengin yok. Fakir ne yapacak, açsın, aç adam mantıklı bilinçli düşünemez. Mesleğe girişleri kolay oluyor. Çocuk yetiştirilirken önce cesaret veriliyor. Deniliyor ki ‘bak benim yanımda olursan sana kimse dokunamaz. Devletin eline düştüğünde seni alırım. Gücümle paramla alırım.’ Önce güvence verilir. Ondan sonra annesine babasına güvenmediği kadar bana güvenir.” Büyük partiler şehir dışına Çalınan mallar eğer büyük bir partiyse başka bir kente gönderiliyor. Polis hırsızlığın yapıldığı kentte araştırma yaparken mal çoktan elden çıkmış oluyor. En değerli ürün sigara, anında paraya çevrilebiliyor. “Bir eve girip patlattığın zaman belirli esnaflar var. Tanıyorsun bunları. Sigarayı herkes alır. Biraz düşüğüne verdiğin zaman gider. Televizyonu kime verebileceğini biliyorsun. Hırsızlık malının değeri yoktur. Bin liraysa televizyonun değeri yüz liraya veriyorsun. Bunları alanlar hırsızlık malı olduğunu biliyor. Çok ucuza aldıkları için bellidir. Büyük parti mal kaldırıldığı için şehir dışına verilir. Mesela mobilya kaldırıyor adam. Kendi semtine veremez. Urfa’da tanıdık var. Öncesinden ayarlanır. Antep, Urfa gibi bir yere transfer ediyorsunuz.” Hırsızlık meselesi ile ilgili olan emniyet, hukuk ve sosyoloji çevreleri bu suç türünün asla bitmeyeceği ve ülkenin siyasi, sosyokültürel ve idari yapısında yaşanacak değişikliklere göre azalıp artabileceği görüşünde. Haber araştırması için görüştüğümüz yüze yakın kişinin pek azının hikâyelerine yer verebildik. Bir iki istisna dışında o camiada neredeyse herkesin işe ilk başladıkları nokta kapkaç ve kendilerini o noktaya getiren trajik yaşam öykülerine sahipler. Bu işe uzun yıllarını vermiş bir hırsızın ifadesiyle; ‘eğer bu ülkenin Güneydoğu’sunda yaşıyorsanız ve varlıklı bir ailenin ferdi değilseniz sokaktaki hayat önünüze iki yol çıkarıyor; ya dağa çıkacaksınız, ya da çalacaksınız.’ Realite bu olunca İstanbul, İzmir, Antalya ya da İzmit’te bu anlamda canı yanan birinin failinin ayak izleri Diyarbakır’da, Batman’da veya Mardin’de çıkıyor; pek çok hayat ‘ya kap ya öl’ noktasında nihayete eriyor… Barış süreci olumlu etkiledi Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Asayiş Birimi uzmanlarına göre ‘barış’ süreci suç oranları açısından olumlu bir etkiye sahip. Daha önce bölgede sayı ve enerjilerini toplumsal olaylara harcayan güvenlik güçleri barış süreci ile birlikte hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuş suçlarının üzerine daha çok gidiyor. Bölge illerinde toplumsal olaylara müdahale göreviyle bilinen çevik kuvvet polisleri bile bu günlerde devriye görevi yürütüyorlar. Polisin suç mahallerinde daha çok görünüyor olması da suçun azalmasına yol açıyor. Sisli havalar oto farelerine göre Yine polis kaynaklarına göre elektrik kesintileri hırsızlığı arttırıyor. Sokak lambalarının yanmaması, karanlık ve sessizlik hırsızları harekete geçiriyor. Örneğin havanın sisli ve soğuk olduğunda oto hırsızlıklarında artış yaşanıyor. Kentsel dönüşüm kapsamında yıkılan gecekondular hırsızlığın azalmasında önemli bir etken. Van depreminde kentin yeniden tasarlanması edilmesi ve polis araçlarının dahi girmekte zorlandıkları dar sokakların geniş caddelere dönüşmesiyle hırsızlık bitme noktasına gelmiş. Ancak polisin kendisi bile hırsızlığın polisiye önlemlerle çözülemeyeceğini söylüyor, zira sadece Diyarbakır’da emniyetteki hırsızlık sabıkalarının sayısı 12 bin 500. Nedenleri kaldırmak gerekiyor Daha önce kapkaç olaylarına hırsızlığın en basit hali ile ceza verilirken yapılan düzenlemeyle yeni TCK’nın 142. Maddesinin ikinci fıkrasıyla ağırlaştırılarak cezanın 6 ay ile 3 yıldan, 3 yılla 7 yıl arasına çıkarıldığını belirten Avukat Sinan Tanrıkulu bunun kapkaçı azaltmakla birlikte ortadan kaldıramadığını söylüyor. Tanrıkulu, cezaların ağır olmasının tek başına sorunu çözemeyeceğini savunuyor: “Tarihin değişik dönemlerinde ölüm cezasına varan çok ağır yaptırımlara bağlanmasına rağmen bu suç tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Örneğin, şer’i hükümlere göre hırsızlık yapanın eli kesilir buna rağmen şer’i hükümlere göre yönetilen ülkelerde dahi hırsızlık vakaları olmaktadır. Bundan dolayı da hırsızlık suçunun minimum düzeye indirilebilmesi, toplumsal yaşayışın tahammül edebileceği bir düzeye inmesinin yegâne yolu cezaların ağırlaştırılması yöntemi değildir. Cezanın caydırıcı nitelikte olmasından önce ekonomik ve sosyal politikalarla bireyi bu suça iten nedenleri ortadan kaldırma çalışmalarının yapılması daha etkili ve sonuç alıcı olacaktır.” Kaynak: Al Jazeera
İstanbul'un Kültür Anatomisi
Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı sergisi Studio X istanbul'daSanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı yerleştirme sergisi 31 Ocak'ta Studio X İstanbul'da açıldı. Bu sergide sanatçı, tarihsel kesintilerin istanbul'un kültür haritası üzerindeki etkilerini mesele edinen değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getirmiş. Serttaş'ın sergiyle eşzamanlı olarak çıkarttığı 'Issız Kent Üçlemesi' kitabı ise sanatçının çalıştığı üç farklı projenin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Sergi kurulum aşamasındayken Tayfun Serttaş'la bu son çalışması, kitabı ve elbette mimari ile şehir üzerine söyleştik.Mimarlar Mezarlığı, İstanbul'un kentsel dönüşüm adı altında günümüzde geçirdiği malum sürece bir yanıt olarak mı doğdu, yoksa hep tasarladığın bir proje miydi? Mimar yazıtlarını senelerdir fotoğraflıyorum. Fakat hiç proje olarak düşünmedim. Diğer yandan kentsel mekânda birey isimleriyle karşılaştığım bu en eski kanıtların sahiplerine ulaşmaya çalışıyordum. Çok erken bir dönemde bireyselleşme mücadelesi vermiş bu insanların isimlerini arama motoruna girdiğimde hiçbir veri çıkmıyordu. En fazla facebook'tan isim benzerliği olan kişilerin profilleri... Durumun böylesine vahim olması ve bireyin 'birey' olduğuna dair tüm kanıtların - fihristler, projeler, aşk mektupları, ofis evrakları, objeler, reçeteleler - silinmiş olduğunu bilmek beni onlara yaklaştırdı. Kendi cemaatleri içerisinde dahi, örneğin Balyan ailesinin sahip olduğu popülaritenin çok azını bile yakalayamamışlardı. Bir çoğunun mezarları bilinmiyordu. Fakat asıl kırılma Tarlabaşı'ndaki dönüşüm süreci oldu, o noktada canıma tak etti ve son bir senedir kendimi tamamen bu projeye adadım. Mimar yazıtları tam olarak neyi ifade ediyor? İlk mimar bireyler; basitçe, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan ilk mimarlar 19. yüzyıl son çeyreğinde ortaya çıkıyor. Önceki dönemin anonim mimari anlayışının aksine onlar, yaptıkları binanın üzerine isimlerini yazan mimarlardı. İlk kez 'Bu yapıyı ben yaptım' biçiminde bir iddiayı gündeme taşıyabilen, mesleki iddiaları üzerine yaşam tarihlerini bina edebilen bu ilk kişilikler, mimari alanda serbest kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantıya giren ilk topluluk. Aynen bir sanat yapıtını imzalar gibi, üretimleriyle kişilikleri arasında bağ kuruyor ve bireysel tasarım iddialarını kamusallaştırıyorlardı. Günümüz mimarları yaptıkları binalardan kaçıyorlar. Bugünkü mimari 'Binayı yap ve oradan toz ol' diyor. Burada ciddi bir sorumluluk almak da var ve tüm o sorumluluğu iki yüz yıl sonra sana bırakıyor çünkü 'Ben yaptım' diyor. .Her mimar yazıtının aslına uygun vektörel çizimlerini üretip bunları mermer levhalara bire bir ölçülerde uyguluyorsun. Aslında binalarda ne görüyorsak, serginin toplamında onu görüyoruz. Bu replikaları üretme fikrine nasıl geldin? Replika fikrini ben üretmedim son birkaç senedir başta Topçu Kışlası olmak üzere bazı eserleri replikaları üzerinden ihya etme projesi tüm Türkiye'nin gündeminde. Ben ise ironik bir yanıt olarak mimar yazıtlarının replikalarım yaptım, çünkü binalar 'aslına uygun' denilerek bire bir kopyalansa dahi, aynı mimarlar olmayacak. Bir bakıma duvarların değil, kaybedilen bir kültürün ihya edilmesinin imkânsızlığım paylaşmak istedim. Replikalar, 'replika projelerine' yanıt oldu ama bu kez önerme, kimliğin replikaları üzerinden. Umudu replikalarda arayanlara gösterge olsun diye... Böylesine önemli aktörleri dahi literatürden silmey başarmış bir sistemde, duvarları ihya etmeyi mazaret saymıyorum Bütün bir mimari tarihini İstan bul'un ayağına getiren aktörlerd onlar. Şark sokaklarına art nouveau dikip 'ingenieurs architectes olarak duvarlara adlarını yazdılar.. Bugün hiçbirimiz bu kadar iddialı olamayız. . Peki mimar yazıtı o dönem nasıl bir ihtiyaçtan doğuyor? Mimar ve ürünlerinin, medya ve mimarlık basını gibi araçlarla kamusallaşabildiği bir ortamda, hayli geleneksel bir araç olan 'yazıta' başvurmak önemsizdir. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam. 19. yüzyılın son çeyreğinde ne oldu ve nasıl oldu da yarım asır gibi kısa bir sürede İstanbul'un kentsel silueti baştan çizildi? O dönemi hazırlayan üç temel faktörden bahsedilebilir. Tanzimat Fermanı ve Tanzimat'ın tanıdığı kültürel haklar. Dünyaya uyumluluğun Osmanlı'da yeniden tariflenmeye başlaması, yani Batılılaşma hareketi dediğimiz iki yüz yıla yayılabilecek sürecin hat safhada yaşanması. 1870 büyük Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılması. Aslında bu üç olgu ya da üç tesadüf, dünyaya paralel olarak mimari alanda bir tür sivil devrimin yaşanmasını koşulluyor. Örneğin Avrupa'da art nouveou'nun ortaya çıkması ve mimaride uygulamaya başlaması tam bu minvaldedir. Batılı akımlar, İstanbul'a özgü sivil mimarinin eklektik biçimde gelişmesini hızlandırıyor. Böylelikle modern anlamda yeni bir mesleki zümrenin temelleri atılmış oluyor. Saray destekli majör mimar ailelerin yanına, örneğin köşedeki kunduracı Dimitri'ye apartman yapan yeni bir mimar tipi ortaya çıkıyor ve bu yeni sınıf, saray mimarlarından farklı bir kulvarda faaliyet gösteriyor. Dört beş katlı aile apartmanlarının köşelerine ismini yazan, majör mimarlarının tenezül etmeyeceği işleri alan, çoğu kendi cemaatine proje hizmeti veren, hiçbir zaman dar kent parselleri dışına çıkamamış, hayatları boyunca bir ya da iki bina yapabilenler... Konsolosluk binalarını yapmak için gelip kentteki iş olanaklarım farkederek burada kalan Levantenler, Ecole de Beaux Arts mezunu Rumlar ya da bileğinin gücüne güvenen kalfalıktan yetişme Ermeniler. Kentin sivil mimari dokusunu yaratanlar. .'Mimarlar Mezarlığı' 19. yüzyılın sonuna referans vermekle birlikte, günümüzde yaşanan kavram karmaşalarına da ayna tutuyor. Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsun? 19- yüzyıl İstanbul'u sanılanın aksine multikültürel bir cennet değildi. Kimlik gerilimlerinin travma boyutunda yaşanmaya başlanacağı 20. yüzyılın kentsel zenginlikle katmerlenen habercisiydi. Tekinsiz kentin son 'disiplinsiz' yüzyılıydı ve mimari de dahil bu dönemde ortaya çıkan tüm gelişmeler sonradan yaftalanacaktı. İmparatorluk batarken, İstanbul gerçek bir zenginlik adasına dönüşüyordu. Siyasal iktidar ise 'milli' söylemi sertleştirerek gücünü korumaya çalışıyordu. Sonuç malum. Bugün de kentte bir para var, uzun süredir olmadığı kadar ciddi bir zenginlikten bahsediliyor. Ardı ardına gelen mimari yatırımlar, hatta müteahhitlikle gözü boyanmış bir toplum var. Sıklıkla sertleşen, kutuplaşmakta beis görmeyen bir siyasi söylem var. Üstelik bugünkü sistemin de birey ile olan ilişkisinde ciddi sorunlar var. Aktörler farklı olsa da, önceki yarım aşırın tuhaf bir tekerrürü gibi. .Tam bu dönemde Cumhuriyetin ilanı ile tarihsel bir kesinti yaşanıyor; diğer tüm alanlarda olduğu gibi mimaride de ulusallaşma çabası var, dolayısıyla bahsettiğin eserler ve mimarlar toplumsal bellekten siliniyor. Bu dönemin derinine inince ne görüyoruz? Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince 'ötekilere' kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı 'Dil Devrimi' kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır. Başkentin Ankara'ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı. Başkentin Ankara'ya taşınması İstanbul'un kültürel birikimi üzerinde olumsuz etki yarattı diyebilir miyiz? Hem diyebiliriz, hem diyemeyiz. İkircikli bir konu, Ankara'yı görünce insan 'iyi ki gitmişler' diyor... İstanbul hiçbir zaman Türk ulus devletine başkentlik yapabilecek bir kent olmadı. Bunun da nedeni kozmopolit yapısıydı. Cumhuriyet'in ilk 40 yılı boyunca İstanbul'a çivi çakmıyorlar. Açıkça taşra kenti muamelesi görüyor, kaynak aktarılmıyor. Fakat bu bir şekilde kentin korunarak bugüne gelmesini sağlıyor. Lanet, bir tür avantaja dönüşüyor sanki. Cumhuriyet ideologları tarafından yozluğun, kokuşmuşluğun, işbirlikçiliğin , ikiyüzlülüğün ve asla beraber anılmak istemedikleri Osmanlı ve Bizans mirasının kalesi olarak tezahür edilen bu kent, biraz da bu dışlanma sayesinde mekânsal kimliğini koruyor. İstanbul'un küresel ölçekte yeniden değerlenmeye başlaması 1990 sonrası... Kentsel anlamda risk, değerlenmenin getirdiği rantla kapıya dayandı. 'Mimari, etnik kategorizasyona tabi tutulamaz' Mimari alanda karşılaştığımız temel tartışmalardan biri de, özellikle Batılılaşma dönemi mimarisine atfedilen etnik kimlik. Bu bazen bir aidiyet, bazen ise yabancılaşma kriteri olarak hâlâ karşımıza çıkıyor. Batılılaşma dönemi mimarlarının büyük oranda gayrimüslimlerden meydana geldiği ve Cumhuriyet'e değin Türklerin bu alanda gayrimüslimlerle rekabet gücü olmadığı gerçek. Ancak bu uluslararası literatürde karşılığı olan akımların temsilcisi sayılacak mimari eserleri, salt mimarın kimliği üzerinden tasniflemek gibi bir hataya düşmemize yol açmamalı. Son yüz senedir değişmeyen Ankara merkezli öğretiye Gümüşsuyu'nda Hrant Apraham'a ait hilal ve yıldız şeklinde tasarlanmış mimar yazıtı. Cumhuriyet sonrası İstanbul mimarlarının yeni ideolojik sisteme entegre olma çabalarının çarpıcı bir örneği. göre ahşap Müslüman tipi, yığma rölyefli yapılar ise gayrimüslim tipi olarak kodlanır. Böylelikle zihinlerde Süleymaniye eşittir Müslüman, Beyoğlu eşittir gayrimüslim gibi bir önyargı oluşturulur. Türk evi, Rum evi, Ermeni Evi gibi mimari akımlarda karşılığı olmayan soyut kavramlar sonraki yüzyılın icatları. Ulusçuluğa paralel olarak bir taraf pamuklar içerisinde sarılıp korunurken, diğer taraf alabildiğine tahrip ediliyor. Ne yazik ki kimse de çıkıp ahşabın gerçekte modern bir malzeme olduğunu, Türk Evi sanılan o yapıların neo-klasik unsurlar taşıdığını, 19. yüzyıl modernleşmesinin bir etnisite hareketi olmadığını söylemiyor. Bu dönemi herkes istediği gibi anlamak istiyor. Osmanlı baroğu, neo-klasik, art nouveau, art deco vb. tüm modernist mimari çizgiler, gerçekte 19. yüzyıl modernleşmenin kolektif ikonlarıydı ve etnisite ayırt etmeksizin tüm toplumun yeni hayat tarzına geçişini sağlıyordu. Ahşap yapıların Türk, taş ve kagir konutların ise gayrimüslim yapısı olduğuna dair son derece yaygın bir algı halen mevcut ama. Tam da bu yüzden Alexandre Vallaury gibi bir 'gavurun' memleketin alanındaki en büyük kompleksi unvanına sahip Büyükada Rum Yetimhanesi'ni neden tümüyle ahşap malzeme kullanarak yaptığını bir türlü çözemezler. Adı üstüne 'Rum Yetimhanesi' olduğu için malum yapıyı Safranbolu'da olduğu gibi 'Türk Evi' kategorisine de sokamayıp, kanımca görmezler. Ahşabın Türkleştirilmesiyle ortaya çıkan yüzlerce tezatlıktan biri ise Müslüman muhiti olarak tasvir edilen Süleymaniye'de yüzyıl başına kadar sayısız bekar evi olması ve bu mahallenin azımsanmayacak kadar Musevi aileye ev sahipliği yapması. Cami avlusunu gösteren birkaç gravür üzerinden Süleymaniye'ye dayatılan Müslümanlığın, küçük bir araştırma ile dahi sanıldığı gibi olmadığı ortaya çıkar. Adalar ve Boğaz hattı için de benzer bir durum söz konusu, yapıların ciddi bir bölümü ahşap olmasına karşın ahalisi tümüyle Müslüman değildir. İstanbul bağlamında düşündüğümüzde benzer bir hikâye Halic'in karşı yakasında, Beyoğlu'nda karşımıza çıkıyor mu? Gavur Beyoğlu'nun en taş ve en batılı yapılarından Botter Apartmanı dahi, aslında Müslüman bir Sultan'ın terzisine armağanı. Osmanlı Hanedanı ve dönemin Ortadoğulu Müslüman burjuvalarının plazaları sayılabilecek Rumeli Han, Suriye Pasajı, Afrika Han, Mısır Apartmanı, Elhamra Pasajı, Hıdivyal Palas gibi yapıların gerçekte ne kadar İslam sermayesi olduğuna hiç girmiyorum. Osmanlı'nın en esaslı milli sermayesi olan bu yapıların tümü Cumhuriyet sonrası anlayış içerisinde 'gavur' olarak kodlanacaktı. Bu mantığa göre Osmanlı Bankası Binası da dahil, üzerinde neo-klasik unsur görülen ne varsa ötekileştirilecek, Osmanlı modernleşmesinin en mübarek mimari mirasına acayip gözlerle bakılacaktı. Bu durumda örneğin 'Ermeni mimarisi' gibi bir şeyden söz etmek hatalı bir yaklaşım mı olur? Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, örneğin Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. O dönem kiliselerinde yalnızca Ermenilere özgü mimari çözümlemeler ve gerçekten toplumun etnik kimliğini betimleyen keskin bir tavır mevcut. O dönemin çizgisine referans veren bir yapıyla karşılaştığında, dünyanın neresinde olursan ol 'Bu Ermenilere ait bir yapı' dersin. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde benim gözümde bir şey canlanmıyor. Sivil mimari buna olanak tanımıyor. Harran'daki Ermeni kerpiç, Karadeniz'deki ahşap, İstanbul'daki Ermeni muhtemelen art deco bir binada yaşıyordu. Şimdi hangisini 'Ermeni evi' diye tasnifleyeceğiz, ve böyle bir tasnifleme bizim ne işimize yarayacak kestiremiyorum. Bu bağlamda iyi niyetli dahi olsa, eleştirildiğimiz bir dilin içerisine düşme riski mi söz konusu? Sonuçta Türkler bu tip ayrımları iyi niyetlerinden yapmadılar. Belli toplumları mimari alanda ihya etmek değildi amaç. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi bizler kalkıp aynı dünyada hâlâ o ezberi tekrarlarsak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. .Örneğin 'Batılılaşan İstanbul'un Ermeni Mimarları' ve 'Batılılaşan İstanbul'un Rum Mimarları' adı altında iki . Projeyi, 'Issız Kent Üçlemesi' adını verdiğin yeni bir kitapla tamamlıyorsun. 'Kimsenin olmayan hayadar', 'kimsenin olmayan binalar' ve 'kimsenin olmayan fotoğraflar' bağlanımda kent tarihinin farklı katınanlanyla yüzleşiyoruz. Üçlemenin hedefi ve senin için açılımı tam olarak nedir? Bu üçü aslında aynı hikaye. Issız Kent Üçlemesi, dünyanın en kalabalık şehirleri arasında sayılan İstanbul'u, terk edilmişliği üzerinden düşünmeye adanmış bir deneme. İstanbul sadece aldığı göçler değil kaybettiği nüfus ve kültürel erozyon bağlamında da incelenmeye değer bir kent. Üçleme, fotoğraflar, mimarlar ve travestilerle kurduğum ilişkinin toplamında, aslında hep soruyu sormamla oyunsallaşıyor. Ama her biri 'ıssızlığın' farklı bir evresini temsil ediyor. Birbirine teğet çizgilerle bağlı üç katmanda, aynı kentin bulvarlarında örülen aynı hikâyeye, üç farklı güzergâhtan ulaşmayı deniyorum... Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katman, abartılı kent metaforu ve kolektif hafızaya karşı verdiğim bireysel mücadelenin iç hesaplaşması olarak okunabilir. Önceki kitaplardan farklı olarak ilk kez kendi ağzımdan yazıyorum ve bu kez bir sonucu değil, sürecin arka planını paylaşıyorum. Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamak. Binalar, fotoğraflar ve travestiler arasındaki ilişkiyi nasıl bağlıyorsun? Mekânsal olarak bağlıyorum. Fotoğraflar binaların potansiyel olarak ilk sahiplerine ait, translar son 'mühim' kullanıcılar arasında, arada içinden geçilen binalar var, fakat onların da kaderi fotoğraflar ve translardan farklı değil artık... Bu benim saptamam ama bilmem farket Beyoğlu civarında nerede bir Ermeni kilisesi ya da manastır varsa, bil ki sokağı genelevdir. Zürafa Sokağın pençeleri ana caddedeki manastıra açılır, Küçük Bayram Sokak'taki genelevler Surp Asdvadzadzin Ermeni (Katolik) Kilisesi'ne bakar, yakın dönemde restore edilen Anarad Hığutyun Ermeni Manastırının bulunduğu Dernek Sokak boydan boya genelevdi... Tüm bu lokasyonların tesadüf olduğuna inanmıyorum çünkü ben hiç pencereleri camiye açılan genelev görmedim. Terkedilmenin getirdiği rastlantısal olmayan bir tür deneyim aktarımı, kitabın üç tezat öznesini birbirine bağlıyor. farklı proje yürütüldü 2010 kapsamında. Sonuçta binalar değil fakat mimarlara dair bir kategori söz konusuydu. Bahsini ettiğin her iki çalışmayı da izledim. Eminönü Sultanhamam'da iki bina sırt sırta, aynı yıllarda yapılmışlar, birinin mimari Ermeni, diğeri Rum. Muhtemelen arkadaşlar, belki bazı kararları birlikte vererek, aynı yazıhaneyi paylaşarak diktiler o binaları. Bir tanesi Ermenilerin projesinde, diğeri Rumların projesinde ve her iki kitapta da yandaki bina kadrajin dışına atılmış, silinmiş. Ben o iki binanın 150 senedir omuz omuza vererek ayakta durduğunu biliyorum. Bir dönemin kolektif birikiminin cımbızlandığım görmek açıkçası içimi yaktı. Ermenilikten, Rumluktan öte, çatı bir tartışma vardı orada. Art nouveau'nun İstanbul'daki öncülerinden Aram ve İsak Karakaş biraderler için aslolan iyi art nouveau yapmaktı, Ermeni mimarisi yapmak değildi. Ermeni olmaları da muhtemelen bugün ifade ettiği kadar yoğun bir anlam ifade etmiyordu. Art nouveau'ya bakıp 'Ermeni evi' demek günümüze dair bir yozlaşma. Mimarın etnik kimliği üzerinden art nouveau'yı anlamak da bundan farklı değil. Keşke önce akımları ve nedenselliklerini tartışıp, mimarların etnik kimliğine oradan gelebilseydik. Aksi oldu ve mimarların etnisitelerine dalıp asıl tartışmayı kaçırdık galiba. Mesela bugünün Türkiye'sinde temsiliyeti olmayan, Birinci Dünya Savaşı ile tasfiye edilen ama o dönem Ermeni ve Rumlarla rekabet gücü olan tek grup Levantenlerdi. Nitekim kendi ülkelerinde doğan akımları buraya taşıdılar ve mukayase götürmez bir üstüklükleri vardı. Her iki çalışmada da dışarıda bırakıldı Levantenler, o aktörlerin dezavantaji neydi, anlayamadım... Sanat tarihi yazımında da mevcut aynı problemler. Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde gözümde bir şey canlanmıyor. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi kalkıp o ezberi tekrarlarsak, söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam.  Zeynep Ekim Elbaşı | Agos Gazetesi
İşte Yeni Kadıköy Meydanı
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Projesi Yıkım ve Temel Atma Töreni'nde Kadıköy Meydanı için hazırladıkları yeni projeyi tanıttı. Yeni Kadıköy Meydanı çalışması 230 bin metrekarelik bir alan üzerinde yapılacak... Kadıköy Sahili, Metro İstasyonu, Haldun Taner Tiyatrosu, Vapur İskeleleri, Rıhtım Caddesi ve Haydarpaşa arasındaki 60 bin metrekarelik alan yayalaştırılacak. Çalışmayla hem trafiğin rahatlatılması hem de yeşil alanların artırılması hedefleniyor... Çalışma kapsamında meydandaki tüm döşemeler yenilenecek. Kıyı düzenlemesi için sahil şeride tümden ele alınacak. Düzenlemenin en önemli unsurlarından biri Bisiklet yolu... milliyet.com.tr
Böyle Sahtekarlık Görülmedİ: AKP Sarıyer'de 504 Hayali Daire Kondurdu
AK Partililerin; YSK’ya yaptıkları itiraza rağmen CHP’nin seçime girebilmesini önleyemedikleri Sarıyer’de, yaklaşık 10 bin kişiyi akla hayale gelmeyecek yöntemlerle hayali seçmen yapmaya çalıştıkları ortaya çıktı.Bu iş için AK Partili İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bilgisayarlarına gece yarısı girilip Sarıyer’e tek tuşla hayali 504 daire eklendiği, Kuran Kursları‘nın ve çok sayıda iş yerinin de sahte adres gösterildiği anlaşıldı. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, AKP’lilerin Sarıyer’de seçime hile karıştırdıkları iddiası üzerine soruşturma başlattı.
İşte Mustafa Sarıgül'ün 'İstanbul' Projeleri
CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Sarıgül, İstanbul için hazırladığı 200 projeden 28'ini kamuoyuyla paylaştı.CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Sarıgül, İstanbul için hazırladığı projeleri açıkladı. Bütün projelerin bilim kurulu üyelerine danıştıklarını ifade eden Mustafa Sarıgül, hukuk ve bilim öncülüğünde yapılamayan hiçbir projeyi kabul etmediklerini söyledi. Yerel seçimlere kısa bir süre kaldığını ifade eden Mustafa Sarıgül, 'Burada size sunacağımız projeler yaklaşık iki yıllık bir çalışmanın ürünü. İstanbul'un tüm sorunlarını değerli bilim insanlarıyla, uzmanlarla masaya yatırdık. Yaklaşık 200 proje oluşturduk. Bunlar arasından 28 projeyi sizlere sunuyoruz. Tüm projeler bizim fikir önerilerimizdir. Proje önerilerimiz, 30 Mart'tan sonra, ilgili STK'lar, akademisyenler, siyasi partilerin temsilcileri ve yurttaşlarımızın görüşleri alınarak ve proje yarışmaları düzenlenerek, tasarlanacak ve hayata geçirilecektir' diye konuştu. 'ÖTEKİSİ OLMAYAN BİR İSTANBUL İÇİN GELİYORUZ' Hazırladıkları projelerin tamamının bilim ve hukukun öncülüğünde hazırlandoğını ifade eden Sarıgül şunları söyledi; 'Tam 20 yıldır aynı anlayış İstanbul'u yönetiyor. 20 yıl sonra gelinen yer maalesef şudur: Dünyada yaşanabilir kentler sıralamasında 109. sıradayız. 20 yıl oldu, artık yoruldular, toplumu da yordular. İstanbul yeni bir ses, yeni bir nefes, yeni bir enerji arıyor. Hiç kimse merak etmesin; İstanbul değişime hazırdır! Ötekisi olmayan bir İstanbul için geliyoruz. Yaptıklarına teşekkür ederiz, biz daha iyisini yapacağız. 30 Mart'tan itibaren İstanbul'da 'benim doğrularım' dönemi bitecek, 'kentin doğruları' dönemi başlayacak. Kin, nefret, sevgisizlik dönemi bitecek, sevgi, barış, dostluk dönemi başlayacak. Asla ötekimiz olmayacak; yurttaşlarımızın yüzde yüzünü kucaklayacağız. 30 Mart'tan itibaren İstanbul'da adamı olanın değil, hak edenin işini yapacağız. Bireylerin değil, toplumun çıkarına hizmet edeceğiz. Doğanın, bilimin, hukukun onaylamadığı, halkın yararına olmayan hiçbir projeye imza atmayacağız.' 'İSTANBUL'DA PLANLI GELİŞİM DÖNEMİ BAŞLAYACAK' 'İstanbul'da planlı gelişim dönemini başlatacağız' diyen Mustafa Sarıgül, 'Tüm fiziksel, sosyal, ekonomik planları güncelleyeceğiz. Artık her uygulama planlı olacak. İstanbul'umuzun suyunu, havasını, denizini, toprağını, yeşilini, ormanını, kimliğini, kültürünü, tarihi dokusunu en iyi şekilde koruyacağız ve geleceğe taşıyacağız. İstanbul'un çevre değerlerine sahip çıkacağız. Kuzey ormanlarını, su havzalarını, tarım alanlarını koruyacağız. Önümüzde ciddi bir su problemi var. Planlanan barajları mutlaka yapacağız. Ayrıca deniz suyundan kullanım suyu elde edilmesi için gerekli etütleri hemen başlatacağız' dedi. 'KENTSEL DÖNÜŞÜM' DEĞİL, 'KENTSEL GELİŞİM' Kentsel dönüşümü kentsel gelişim olarak adlandırdıklarını belirten Mustafa Sarıgül, 'Kentsel dönüşümü yıkım ve mutsuzluk olmaktan çıkaracağız. Kentsel dönüşüm değil, kentsel gelişim diyoruz. Kentsel gelişimde yurttaşlarımızın tüm haklarını koruyacağız. Tapu ve 2-B'den kaynaklanan sorunları mutlaka çözeceğiz. Hiç kimse mağdur olmayacak. İstanbul ortaklığı projemizle, toplumsal mutabakata dayalı doğru ve yerinde dönüşüm sağlayacağız. Kesinlikle yüreklerde deprem korkusu kalmayacak. Binalarımızı güçlendireceğiz. İstanbul'umuzu depreme karşı hazırlıklı hale getireceğiz' şeklinde konuştu. 'RAYLI SİSTEMİN PAYINI YÜZDE 50'YE ÇIKARACAĞIZ' Mevcut yönetimin ulaşımda 5 katrilyon harcadığını fakat ulaşım problemini çözemediğini ifade eden Sarıgül, 'İstanbul'da ulaşım bugünkü gibi plansız projelerle çözülemez. Çözüm; daha fazla, daha konforlu, daha hızlı entegre toplu taşımadır ve bu, imkansız değildir! Öncelikle ulaşım ana planını güncelleyeceğiz. Ulaşımda da her şey planlı olacak. Ulaşımı tek elden yöneteceğiz. İstanbul'un ulaşımında metroya ve raylı sisteme öncelik vereceğiz. Raylı sistemin toplu ulaşımdaki payı yüzde 20. Oysa dünya metropollerinde bu oran yüzde 70 ile 90 arasında. 20 yılda, İstanbul'da yapılan metro 68 kilomtere. Oysa, Şangay'da 18 yılda 437 kilometre, Yeni Delhi'de 10 yılda 190 kilometre metro yapılabildi. Biz, raylı sistemin payını hızla yüzde 50'ye çıkaracağız' ifadelerini kullandı. 'İSTANBUL'A DENİZDEN BAKACAĞIZ' 'İstanbul'a denizden bakacağız' diyen Sarıgül, deniz ulaşımını güçlendireceklerini belirterek, 'Deniz ulaşımının toplu ulaşımdaki payını yüzde 4'ten yüzde 10'a çıkaracağız. Toplu ulaşım ağını büyük otoparklar ve aktarma merkezleriyle birbirine bağlayacağız. Özel taşımacıların gücünden daha etkin yararlanacağız. Bütün bu önlemlerle, İstanbul'da trafik çilesine kademeli olarak son vereceğiz' dedi. İstanbul'da atık suların yüzde 72'si arıtılmadan denize verildiğini ifade eden Mustafa Sarıgül, 'İSKİ kayıtlarında bu açıkça görülüyor. Biz, bu ayıba son vereceğiz. İleri biyolojik arıtma sistemlerini mutlaka hayata geçireceğiz. Yenilenebilir enerji önemli. İBB olarak yenilenebilir enerji kaynaklarıyla kendi elektriğimizi kendimiz üreteceğiz. Bu yolla, İBB'nin elektrik maliyetini azaltacağız. Bu kaynağı sosyal projelere aktaracağız' şeklinde konuştu. '2 BÜYÜK KENT PARKI YAPILACAK' İstanbul'da yeşil alanlara öncelik vereceklerini dile getiren Mustafa Sarıgül, 'Aktif yeşil alanlarımız çok az. Kişi başı aktif yeşil alan, New York'ta 29 metrekare, Londra'da 27 metrekare, Stockholm'de 87 metrekare, İstanbul'da ise 2 metrekarenin altında. Yeni parklar ve aktif yeşil alanlar oluşturarak, İstanbul'umuza nefes aldıracağız. Anadolu yakasında, İçerenköy'deki hal arazisi ile Avrupa yakasında, 4. Levent-Maslak arasındaki golf kulübü arazisini dünya ölçeğinde kent parkı yapacağız. Tüm ilçelerde parkları, aktif yeşil alanları yaygınlaştıracağız' diye konuştu. Bisiklet yollarını yapacaklarını da sözlerine ekleyen Mustafa Sarıgül, 'İstanbul'umuzun, mümkün olan her noktasında, kesintisiz yaya ve bisiklet yollarına önem vereceğiz. İlk örnek olarak, Eminönü ile harbiye arasını, kesintisiz bir yaya yolu olarak düzenleyeceğiz' dedi. 'İSTANBUL, KÜLTÜR VE TURİZMİN BAŞKENTİ OLACAK' İstanbul'u kültür ve turizm başkenti; bir dünya markası yapacağını ifade eden Mustafa Sarıgül, 'İstanbul'u dünya turizminin göz bebeği haline getireceğiz. İstanbul'un tarihi ve doğal zenginliklerini turizmle daha çok buluşturacağız. Turizm alt yapısını geliştireceğiz. Anadolu çok önemli yakasına bir kongre merkezi yapacağız. Kruvaziyer liman projesini tamamlayacağız. İstanbul'u festivaller şehri haline getireceğiz. İstanbul'u dünyada çok daha etkin şekilde tanıtacağız. İstanbul'u Londra'yla, Paris'le yarıştıracağız. Hedefimiz bugün 10 milyon olan turist sayısını 25 milyona çıkarmak; İstanbul'un turizm gelirlerini hızla artırmaktır. İnanıyorum ki; İstanbul'da turizm şahlandığı zaman, işsizlik de azalacaktır' dedi. Tarihi yarımadanın önemine vurgu yapan Mustafa Sarıgül, 'Tarihi yarımada İstanbul'un en büyük hazinesi yatmaktadır. Ne yazık ki, bu hazine sahipsizdir, bakımsızdır. Tarihi yarımadayı, bir bütün olarak ele alacağız. Evrensel koruma kültürü ilkelerine uygun olarak, şanına yakışır hale getireceğiz. Bu çalışmalarla, tarihi yarımadayı açık bir müze kent haline gelecektir. Haliç'i, Eyüp Sultan odaklı, bir doğa ve kültür vadisi haline getireceğiz. Eyüp Sultan'da inanç turizmini öne çıkaracağız. Haliç Vadisi, İstanbul'un yeni cazibe merkezi olacak. UNESCO dünya mirası listesinde yer alan Yedikule ve fetih surlarını restore ederek turizme kazandıracağız. İstanbul'un tarihi hanlarını aslına uygun şekle getireceğiz' diye konuştu. 'GEZİ PARKI, PARK OLARAK KALACAK' Meydanların kentler için önemli olduğuna dikkat çeken Sarıgül, 'İstanbul'un tarihi meydanları, yanlış mimari uygulamalarla tarihi kimliğinden uzaklaştırılıyor. Meydanlar kentlerin yüzüdür. Yurttaşların buluşma alanıdır. Demokrasi, özgürlük, kültür-sanat mekanlarıdır. Proje yarışmalarıyla, İstanbul'umuzun 6 ana meydanını yeniden düzenleyeceğiz. Bu meydanlar, Taksim, Kadıköy, Üsküdar, Aksaray, Beyazıt, Beşiktaş meydanlarıdır. Gezi parkı ise, park olarak kalacak. Ayrıca, 39 ilçede 39 yaşam meydanı yapacağız. İstanbul beton meydanlara değil, demokrasi, özgürlük, kültür ve sanat meydanlarına sahip olacak. İstanbul'un her ilçesinde, ilçenin ve bölgenin özelliklerini de gözeterek, Abdi İpekçi Caddesi benzeri İstanbul'da marka caddeler yapacağız' şeklinde konuştu. AKM, HİZMETE AÇILACAK Kültür merkezlerinin sayısını arttıracaklarını ifade eden Mustafa Sarıgül, 'İstanbul'a 3 büyük kültür merkezi kazandıracağız. Öncelikle Atatürk Kültür Merkezi'ni hızla onaracağız ve İstanbul'un hizmetine sokacağız. Kadıköy'de bir su kenarı yapısı olarak simge bir opera binası yapacağız. Tepebaşı'nda da İstanbul'a yakışır bir konser salonu yapacağız. Ayrıca, 39 ilçede kültür-sanat merkezleri yapacağız. İstanbul müzeler açısından da yetersiz bir noktada. Öncelikle, var olan müzelerimizi destekleyeceğiz, geliştireceğiz. Ayrıca Haydarpaşa ve Sirkeci Garlarını, çevreleriyle birlikte değerlendirerek, proje yarışmasıyla, dünya çapında iki kent müzesi haline getireceğiz' diye konuştu. 'İSTANBUL'A OLİMPİYATLARI KAZANDIRACAĞIZ' Amatör spor kulüplerini destekleyeceğini dile getiren Sarıgül, 'Bin 600 tane spor kulübü var. Sporcu fabrikaları açacağım. Olimpiyat stadını, yeni tesislerle bir olimpik park haline getireceğiz. Geleceğin şampiyonları İstanbul'da yetişecek. Olimpiyatları İstanbul'a kazandıracağız. Arda hariç o rakamı bir ardada yakalayamıyoruz. Çocuklarımız için her hafta sonu ücretsiz tiyatro ve sinema gösteriminden ücretsiz yaralanacak. İstanbul'un her ilçesinde organik pazarlar kuracağız' ifadelerini kullandı.'İSTANBUL'A HAYVAN KÖYÜ KURULACAK' İstanbul'un iki yakasına iki hayvan yaşam köyü kuracaklarını ifade eden Sarıgül, 'Kısırlaştır, sahiplendir' projesini de etkin olarak hayata geçireceğiz. Sinema endüstrisi için doğal çekim platoları kuracağız. Film stüdyolarını kurulmasını teşvik edeceğiz. İstanbul doğal çekim platoları, dünya sinemasının yeni cazibe merkezi haline gelecek. Hollyvoda rakip film stüdyolarını hayata geçireceğiz. Yüzlerce oyuncu buraya gelecek İstanbulun tanıtımına katkı bulunacak' dedi. İHA
Başbakana Bunu Yapan Kadın Gözaltına Alındı
Başbakan bakan Recep Tayyip Erdoğan, İzmir mitingini yaptığı Alsancak Gündoğdu Meydanı’da vatandaşlara “Ne olur gelin şu İzmir’i kurtaralım” diye seslendi. Başbakan Erdoğan, yolda gördüğü el hareketi yapan bir kadına da tepki gösterdi: 'Ya sen bir bayansın, bir kadınsın. Bu ülkenin başbakanı buradan geçerken o kol hareketini nasıl yaparsın?' dedi. Öte yandan Erdoğan'ın işaret ettiği o kadın gözaltına alındı. Başbakan Erdoğan, seçimin kazanılması için özellikle kadınlara talimat vererek, “Önce hanım kardeşlerime sesleniyorum. Bu işi siz bitireceksiniz. Beyler kızmıyorsunuz değil mi? Çünkü kale içeriden fethedilir” dedi. SUBAY ORDUEVİNE KADAR UZANDI 2011 genel seçiminde Gündoğdu meydanını ve Kordon’u doldurarak tarihinin en kalabalık mitingini yapan Başbakan Erdoğan’in yine aynı kalabalığı topladığı gözlendi. Kalabalık Gündoğdu Meydanı’ndan Kordon’da Subay Orduevine kadar ulaştı. Sözlerine İzmir'in ilçelerini selamlayarak başlayan Erdoğan'ın konuşmasından satır başları -Efelerin şehri İzmir, bugün bir başka güzelsin. Tarih boyunca yakıldın ama hiçbir zaman yıkılmadın. İçindeki demokrasi ateşini hiç yitirmedin. Bugün bir kez daha tarih yazıyorsun ey İzmir. -Medya bu da mı montaj? Bu heyecandan dolayı teşekkür ediyorum. Başbakan'ını bağrına basan İzmir'e teşekkür ediyorum. 30 mart seçimleri hayırlara vesile olsun. -Gittiğimiz illerde hiç kimse taşkınlık yapmıyor, onunla iftihar ediyorum. CHP'nin gençliğine bak, elinde molotof, taş, sopa, ortalığı terörize edenlerle beraber, öyle dolaşıyorlar. Bakıyorsun MHP gençliğine aynı. Ama AK Parti gençliğine bakıyorsun, elinde tablet bilgisayar, kalem, kitap. İşte bizim gençliğimiz bu, aydınlık yarınların Türkiyesi'ni biz böyle kuracağız. -Çok enteresan, işte bu gece yarısı bu meydana yine birileri gelmiş. Taksim'deki gezicilerin devamı durumunda olan birileri gelmiş. Buraları ateşe vermişler. Bu CHP zihniyeti yıkımdır, bu CHP zihniyeti ateştir, bu CHP zihniyeti ortalığı karıştırmaktır. Bunların bu ülkede dikili ağacı yok. İzmir işte buna hasret. -CHP'nin başındaki bu zatta yalan var mı? İftira, fitne, fesat var mı? Bundan bu ilkeye bir şey olmaz. Size bir şey soracağım, 27 Mayıs darbelerin arkasında kim vardı? Ondan sonraki darbelerin arkasında da CHP var. Menderes'i onlar idam ettirdi. -Bugün gelirken bir bayan, yanında herhalde kocasıydı. Oradan eliyle öyle çirkin bir hareket yapıyor ki, işte CHP bu. Yani ülkenin başbakanı oradan geçiyor, sen elinle kolunla o hareketi yapıyor. Sen bir bayansın ya, kadınsın ya, sen o kol hareketini nasıl yaparsın? İşte CHP zihniyeti budur. Yani bunu bir erkek yapsa aklım erer de, ki o dahi yapamaz, bir bayanın onu yapmasını anlamıyorum.İşte 30 Mart bunun için çok önemli. Düşünün şu İzmir'i şu İzmir'i bu kadar zaman susuzluğa mahkum eden kim? CHP belediyesi değil mi? Bu adam nasıl sizden gelip oy isteyecek sizden. Buraya suyu kim getirdi? Biz getirdik biz. Gördes barajından. Gördes barajını biz yaptık ve suyu getirdik. -Hala gibi İzmir gibi bir şehirde vahşi depolama yapılıyor çöp topalama. CHP çöp demektir, kirlilik demektir. CHP yolsuzlukluk demektir. CHP susuzluk demektir. SOKAKTAKİ VANDALLIĞI MİLLETİM GÖRÜYOR Başbakan Erdoğan, İzmir mitinginde sokakların hareketliliğine de dikkat çekerek, bunları Vandallık, azgınlık, ve şımarıklık olarak niteledi. Erdoğan, şöyle konuştu: “Millet ne diyor biliyor musunuz? Biz söyleyeceğimizi sandıkta söyleriz diyor ve 30 Mart’ı bekliyor. Yapılan çirkinlikleri milletim görüyor. Sokaklardaki vandallığı, azgınlığı, şımarıklığı milletim görüyor. CHP’li, MHP’li sokakları tahrik eden gerilim siyasetini milletim çok yakından izliyor. Medya kışkırtıcı manşetlerini, işverenlerin sinsi planlarını çok iyi görüyor. Pensilvanya’daki zatın, birilerinin maşası olarak Türkiye’yi karıştırmak için nasıl maşa olduğunu benim aziz milletim çok iyi görüyor. Ama millet sabrediyor, sandığı bekliyor. Sözünü sandıkta haykırmak için dirayetle, ferasetle, basiretle 30 Mart’ı bekliyor. İzmir’de şunu bir kez daha söylemek istiyorum. Bu milletin içinde yoksul, okuma yazma bilmeyen ümmiler, Türkler, Kürtler, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Laz, Rum, Abaza, Roman olabilir. Bu milletin içinde Sünni, Alevi olabilir. Devlet nazarında, hükümet nazarında kimsenin diğerinden farkı yoktur. 77 milyon içinde hiçkimse doğuştan gelen özellikleri nedeniyle diğerinden asla ve asla üstün değildir.” “PENSİLVANYA’DAN GELEN MUSKALAR TUTMUYOR” Başbakan Erdoğan, CHP’ye Pensilvanya’dan gelen muskaların tutmadığını öne sürerek, “Ne olur gelin şu İzmir’i kurtaralım. CHP Genel Başkanı, ne diyor biliyor musun? “Mersin’i Ak Parti’den alacağız’ diyor. Mersin’de zaten CHP belediyesi var. Yani iyice şu anda dağıtmış vaziyette. Çünkü Pensilvanya’yla aklını fena bozdu. Bundan dolayı da dağıttı. Herhalde Pensilvanya’dan gelen muskalar da tutmuyor. Bunlar halka, topluma bu kadar yabancı. İstismarla korkutarak, sindirerek oy toplamaya çalışıyorlar. Şu anda İzmir’de bunu yapıyorlar. Haberim var. Artık işi şiddete götürdüler. İstanbul’daki adayları vatandaşı yumrukluyor. Bunlar bu. İşte mecliste geldi, grup toplantısında bir vatandaş kendi partisinden, kalktı ‘şunun hesabını verin’ dedi. Orada adamcağıza söylenmedik laf bırakmadı. Bakın şimdi İzmir’de AK Parti’li gençlere belediye meclis adayı şiddet uyguluyor. Moralleri çok bozuldu, kurdukları kumpas işe yaramadı. Onlar saldırdılar, millet sandığa, hükümete sahip çıktı. Onlar iftira attı, kaset yayınladı, montaj yaptı millet başbakanını daha çok sahiplendi. Biz işimize bakacağız. Laf değil icraat üreteceğiz. Bu can bu tende oldukça biz Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmeyiz. Hiç endişeniz olmasın.” -Pensilvanya'daki zatın birilerinin maşası olarak Türkiye'yi karıştırmak için nasıl bir ihanet içinde olduğunu benim milletim görüyor. Ama millet sabrediyor, sandığı bekliyor. -81 vilayet 'Benim irademe, benim partime, benim hükümetime dokunma' diyor. 'Bu hükümeti iş başına ben getirdim, ben ne zaman istersem o zaman indiririm' diyor DOĞU'DAN ÖTEYE GİDEMEDİN DEDİM... -Niye Sivas'tan öteye gidemiyorsun diyorum. Pekin'e Washington'a gittim diyor. Ben Hakkari, Van, Erzurum diyorum o Pekin diyor, Washington diyor. -Hakkari'ye gitti bir tane Türk bayrağı yok. Sadece CHP bayraklarıyla miting yaptı. Am ben Hakkari'ye gittim. Aynen buradaki gibi, Türk bayraklarıyla AK Parti bayraklarıyla.... Burada başı açık da var, başı kapalı da. İşte normalleşme bu. Ayrıştırıyorsunuz diyorlar. Tam tersine biz 77 milyonu kardeş yaptık. Başbakan Erdoğan Aliağa- Menderes hafif raylı sistemine Egeray diyerek, CHP’nin hiç katkı koymadığı halde işin havasını attığını ileri sürdü. Yanına Ak Parti Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım’ı da alan ve zaman zaman elele tutuşarak konuşan Erdoğan, şunları söyledi, “İzmir’i 2023’e hazırlamak istiyoruz. 2004’de ne söz verdiysek, 2009’da tekrarlayan, onu da tutmayan şimdi yeniden gündeme getirenlerden değiliz. 35 projemizden 18’inde çalışmalara başladık, ciddi ilerleme kaydettik. Belediye başkanlığı için ülkemizin birçok ili Binali Bey’e talip oldu ama Binali Bey İzmir’i istedi. İzmir’e hizmet etmeyi tercih etti. Bir de bana ‘Hayat İzmir’ dedi. Ve yüzyılın şehircilik hareketini başlatmak için yola koyuldu. Tam 1414 proje ile İzmirli kardeşlerimin huzuruna çıktı. Ekonomi, ulaşım, çevre, kentsel dönüşüm, sağlık, teknoloji, kültür sanat alanlarında projeler. Artık inşallah hava kirliliği olan bir İzmir görmeyeceğiz. Susuz, kanalizasyonların böyle aktığı bir İzmir görmeyeceğiz. Biz İzmir’i şöyle tanıdık. İlk fuarı açan şehrimiz oldu değil mi? Soruyorum size şu anda İzmir fuarı, fuardan başka her şeye benzemiyor mu? Bu nasıl bir belediyeciliktir? Bunların derdi yok, bu ülkeye sevdası yok. Bunlar her yerde yıkmaktan yana, inşa etmek bizim işimiz. İşte 80 kilometrelik Egeray projesini yapamadılar. Yolda kaldı. Dedik ki Egeray’ı Ulaştırma Bakanlığı olarak biz tamamlayalım. Egeray’ın yanında dev bir proje daha vardı. Onun da halledilmesi gerekiyordu. İki projeyi sen üstleneceksin dedik. O proje de bitti ve Sayın Kılıçdaroğlu ile beraber açtık. O havasını atıyor, ya sen bir şey vermedin ki, biz yaptık biz. İnşallah Cumaovası-Torbalı arasını da projeye ekledik.” “BUNU ŞU ANDAKİ BELEDİYE BAŞKANI YAPABİLİR Mİ” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İzmir metrosunun mevcut 12 kilometrelik hattını 71 kilometreye çıkaracaklarını belirterek, “Ve geldik İzmir metrosuna. Mevcut 12 kilometrelik hattını 71 kilometreye çıkarıyoruz. Bunu şu andaki belediye başkanı yapabilir mi? Onun ne hayali ne de parası buna yetmez. Yeni metro hatları sayesinde İzmirliler konforlu, hızlı ve güvenli bir toplu ulaşım sistemine kavuşacak. İstanbul otoyolu bu işin tacı olacak. Benim sizden artık isteğim şu. İzmir-İstanbul otoyolu 433 kilometre. İki kent arasındaki mesafe 3.5 saate inecek. Şu güzelliğe, huzura bak ya. Modern Türkiye bu. Kardeşim lafla modern Türkiye olmaz. Lafla modern İzmir olmaz. Hizmetle olur” dedi. İzmir için tam 1414 proje ile karşınızdayız. İzmir - Ankara arasını 3,5 saate düşürecek yüksek hızlı trenin yapımına Afyon'dan başladık. Yeni metro hatları sayesinde İzmirliler konforlu bir ulaşım sistemine kavuşacak. Lafla modern Türkiye olmaz! Lafla modern İzmir olmaz! Hizmetle olur hizmetle. milliyet.com.tr