Yılmaz Güney Haberleri

Yılmaz Güney ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Yılmaz Güney ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

'Laptop Çaldım, Serdar Ortaç'ın Çıktı'
Basit ve bireysel bir eylem olarak görülmesine karşın üzeri kazındığında kapkaçın aslında batıdan doğuya gidildikçe örgütlü bir yapısının olduğu ortaya çıkıyor. Üçüncü sayfa haberlerinin ötesinde bir gerçekliğe ve birikime sahip olan bu teşebbüs suça girişin ‘ana kapısı’ niteliğinde. ‘Sermayenin gerek duyulmadığı tek iş’ diye tarif ediliyor ve yoksulluk-yoksunluk tetikliyor. Kendilerini ‘yol koşanlar’ olarak tanımlayan hırsızlar meseleye ‘ya kap ya öl’ noktasından bakıyorlar. Al Jazeera ’den Kadir Konuksever, hırsızların dünyasına girdi. Hırsızlık bir seçim ve o seçimin odağında, ülkenin Doğu’sunda 30 yılı aşkın çatışma sürecinin ana etken olduğu yerinden edilmişlik, göç, yoksulluk ve varoşlar var. Yoksunluk ‘seçim’ yapmayı varoşlar da altyapıyı hazırlıyor. Bir anda 10-12 yaşlarındaki çocuklar kendilerini ‘kaptı’ olarak buluyor ve yeni ailesi içerisine girdiği ‘tayfa’ oluyor. 'Ya kapacaksın, ya acından öleceksin' Varoşlar kapkaçın vatanı. Buralardan yetişen çocuklar suç dünyasına giriş yapıyorlar. [Abdülkadir Konuksever-AJT] İstanbul’da kentsel dönüşüme henüz uğramamış bir sokağının ortasına atılan kahvehane taburesine çöküyoruz. Çevrede yıkılmaya yüz tutmuş boş binalar göze çarpıyor. Sokağın girişlerine birer ikişer kişi yerleşip tesadüfen geçmekte olan insanları emir kipleriyle başka yollara sevk ediyorlar. İtirazsız uyuyor berikiler. Alana hâkim oldukları belli. Pervasız ve buyurganlar. Üzerlerinde eşofman türünde spor giysiler ayaklarında ise renkli ve marka koşu ayakkabılar var. Saçlar alabros, bakışlar fıldır fıldır. Tüm araştırmamız boyunca karşılaştığımız hırsızların neredeyse tamamı tek tip. Kendisine Botan diyen Cizreli genç diğerlerine emirler yağdırıyor. Önce çay geliyor, ardından elden ele dolaşan sarma sigara. Hareketleri onun bir ‘kurnaz’ olduğunu gösteriyor. 5-6 kişilik 'tayfa' denen hırsızlık gruplarının liderine bu isim veriliyor. Tayfa üyelerinin her birine de ‘kaptı’ deniyor. 13 yaşındayken abisinin dağa çıkıp PKK’ya katılmasıyla kendisini önce Batman, sonra da Diyarbakır’da bulmuş Botan. Diyarbakır’ın varoşlarında. 'Mahallede top oynarken bizden yaşça büyük biri gelip herkese para verdi. Benim dışımda herkes tanıyordu. Yanıma gelip kim olduğumu ve nereden geldiğimi sordu. Anlatınca gelip bize takıl dedi. Ayakkabı boyacılığı, simitçilik ve tatlıcılık yapmıştım. Bana göre işler değildi. Memleketimde iyi bir hayatımız vardı. Ama Diyarbakır’a gelerek her şeyi sıfırlamıştık. Ben ailenin en küçüğüydüm bana çok ilişmezlerdi. Onlar çalışırlardı ben daha çok gezerdim. Karnımız çoğu zaman doymuyordu. Elektriğimiz, suyumuz kaçak, evimiz harabe gibiydi. Okula devam etmedim. Bu para dağıtan abinin yanına takıldım. Benim gibi çocuklar vardı yanında. Onları koşturuyor, inşaatlara tırmandırıyor birinci gelene lastik ayakkabılar alıyordu. Hepsini geçtim, hepsinden iyi tırmandım. O zaman dedi ki ‘sende iş var.’ O işin hırsızlık olduğunu anladığımda aklıma babam geldi, duysa öldürürdü beni. Abilerim geldi sonra hatırıma, annem ve Allah. Yani insan her şeyi düşünüyor. Cizre’de Kuran kursundaki hocam bile aklıma geldi. Demişti ki günahların en rezillerinden biri hırsızlıktır.' Son cümlesi gülüşmelerle kesilince bakışlarıyla susturuyor anında. “Uzatmayayım, hepsini hatırımdan silip ‘herkes giyiyor, herkes yiyor ben neden aç kalayım’ diyerek girdim işin içine.” Botan hırsızlığa böyle başlamış. Belli bir zaman pratik yapmış. Ondan kıdemlileri iş üstündeyken izlemiş, ardından ‘kaptı’ olarak ilk işine çıkmış. ‘Kapkaç yaptım. Telefonlar o zaman çok değerli. Belediyenin arkasında bir kadın kulağında telefon yürüyordu. Kolay işti kaptım ve kaçtım. Kadın şoka girdi bağıramadı bile. Güvenli bir yere çekildiğimizde telefonu kaptığım zaman kadının yüzünün derisini yüzdüğümü anladım, tırnağımın arasında kalmıştı. Üzüldüm ama kısa sürede unuttum. Kendimi yeni işlere verdim. Zaten işler birbiri ardına geldi. Paramın bir bölümünü ayakkabı boyacılığından kazandığımı söyleyerek aileme veriyordum. Geri kalanını yiyip içiyordum.” İçki ve uyuşturucuya başlaması çok sürmemiş Botan’ın, ailesinin işin farkına varması da. 'Babam mahalleden duymuş. Beni çok kötü dövdü, sonra evden çıkmamı yasakladı. Önce evden, sonra da Diyarbakır’dan kaçtım, İstanbul’a geldim. Elimizden tutan olmayınca ‘abiler’ tuttu. Onların tutuğu eller de ancak başkalarının malına parasına uzanıyor. Bu işler böyledir; ya kapacaksın ya acından öleceksin.' Uyuyan kadının gözlerine bakmayacaksın İşe ara veren kapkaççılar yeniden kolladıkları muhitlerde kapkaça çıkacaklar. [Abdülkadir Konuksever- AJT] Botan, İstanbul’da önce başkalarına bağlı olarak çalışmış, ardından kendi tayfasını kurmuş. Tayfanın getirdiklerinden bir pay da ‘büyük abi’ye gidiyor. Tayfalar ‘kurnaz’a kurnazlar da ‘abi’ ye tâbi olurlar. Bazı abilerin 20’den fazla tayfaya hükmettiği belirtiliyor ancak kim olduklarına dair konuşmaları yasak. Botan’ın tayfalarından Şeyhmus Diyarbakır’lı. Hikayesi neredeyse Botan ile birebir aynı. Kulp ilçesinin bir köyünden. Köyleri güvenlik gerekçesi ile askerler tarafından boşaltılınca o da pek çokları gibi kendisini İstanbul’da bulmuş. Şeyhmus askıcılık ve tufacılık yapıyor. Ev ve işyerlerine giriyor, araç patlatıyor. 'Meslek sırları'nı anlatmaktan kaçınıyor. Ağzı laf yapmayan biri, daha çok yanındakilerin dürtüklemesiyle konuşuyor. “Evine girdiğin kadının gözlerine, bakmayacaksın. Uyanıyorlar. B.k varmış gibi götürüp yattıkları yere istifliyor herkes parasını. Biz de belli bir saati bekleriz. Sonra girdiğimizde top atsan uyanmazlar. Sadece uyuyan kadının gözlerine bakmayacaksın. Tecrübe ettim uyanıyorlar.” Serdar Ortaç’ın bilgisayarı Yine gruptakilerin hatırlatmasıyla başka bir meseleye dalıyor Şeyhmus. “Bir keresinde iyi mal kaldırdım. Malların arasında bir tane laptop vardı. Sonra öğrendik ki Serdar Ortaç’ınmış. Gazetelere çıkıyor, televizyonlara çıkıyor bilgisayarda bestelerim var geri getirin para vereyim diyor. Şimdi ben bunun olduğunu öğrendim ya o nasıl Ahmet abimize (Kaya) çatal kaşık fırlatmışsa lavuk, ben de fırlatıp attım Haliç’e, balıklar nasiplensin.” Çevresindekiler ‘balık’ lafını duyunca hep birlikte kahkaha atmaya başlıyorlar, belli ki defalarca anlatılıp defalarca gülünmüş laptop meselesine. Aşk için çalmalı aşk o zaman aşk Konuşma fırsatı yakaladığım pek çok hırsızın (kendilerine 'yol koşan' diyorlar) mesleğe giriş hikâyeleri benzerlikler taşıyor. Güneydoğu çıkışlı olanların tamamı yoksul aile çocukları. Ancak Mesut orta sınıf bir aileden geliyor. Şişli’de iyi döşenmiş güzel bir evde görüşüyoruz Mesut’la. Şaşkınlığımızı fark edip biz sormadan kendisi anlatıyor. “Hepimiz sefalet içinde yaşayacak değiliz ya!” Hırsızlık ile çizilen tablolarda böyle bir detay oldukça aykırı. Ancak bize aracılık eden kişinin anlattıklarına göre Mesut camianın kalburüstü elemanlarından. Yüzü gözü girdiği mücadelelerden kalma yara izleriyle dolu. Donuk ve sert bakışları var. “Aşık oldum vermediler” diye başlıyor sözlerine. Sigarasını yakıp karşımıza oturduğunda anlatmaya teşne olduğunu belli ediyor. Israr etmemize de çeşitli güvenceleri sıralamamıza da gerek kalmıyor. Kaptı Hırsız Tayfa Hırsızların oluşturduğu5-6 kişilik grup. Kurnaz Tayfa gruplarının başındaki kişi. Büyük Abi Kurnazların bağlı oldukları kişi. Baron En tepedeki kişi. Dümenci Gözcü. Arpa Hissettirmeden cebe girilerek yapılan hırsızlık. Kapkaç Malikin değerli eşyasını kapıp kaçmak. Gasp Malikin silah zoruyla malının alınması. Kancık-Çarık Çantaları kollayan kişi. Tufa Dükkan ve işyeri hırsızlığı. Askı Ev hırsızlığı. Gömmeci Çelik kapı açan. Kasacı Kilitli kasayı açan kişi. Otocu Oto hırsızı. “Babam işçiydi. Niye yalan söyleyeyim bolluk içindeydik. Üstümüzde başımızda, soframızda vardı yani. 20’li yaşlardayım. Lise bitmiş. Belalı bir tipim. Okulda, mahallede sevmediğim bebeyi indiriyorum, kılı tüyü anında alıyorum. Çekinirlerdi benden. Ramazan diye bir yavşak vardı. Bir iki esnaftan para yemiş epeyce. Yanına da almış iki bebeyi sözüm ona Kurtlar Vadisi triplerine girmiş. Dedim ki arkadaşlarıma ‘ben bu ib…i indireceğim.’ Lakin bizim muhite gelmiyor. Bir iki takip attım. Fark etmiş. Kendi düştü. Uzaktan izliyor, ince ince kesiyor. Yanına vardım, ‘terzi misin birader ölçüp biçiyorsun’ dedim. ‘Kasabım hayvan bakıyorum” deyince kafayı gömdüm suratına. Yanındaki bebelerden birine bıçağı takınca diğeri kaçtı. Ayağımın altına alıp yerde yüzünü gözünü ezdim, kalkamadı bir daha. Sekiz ay yattım. Çıktığımda âlem benimdi.” ‘İcraatı’ ve hapis yatmasından sonra çevrede belli bir namı olmuş. Hatırlı kişilerin ve zenginlerin bir iki ‘pis’ işini yapmış. İyi para kazanmış. Sonra ‘daha büyük denizlerde yüzmek’ için İstanbul’a bir bilet almış. Daldan dala konarak anlatıyor, ancak bütün yolları sevdiği kıza çıkıyor. Mahallede sevdiği kız için babasını ikna etmiş istemeye ama kızın babasını ikna edememişler. Kısaca işsiz ve serseri olduğu söylenmiş. Kederleniyor. “Paran yoksa adamdan sayılmıyorsun. Kızı sevmişim niye vermiyorsun arkadaş? Aç açıkta bırakmam ki. Ama yok. Dedim ki kendi kendime bu âlemin kıralı olacağım. Çıktım İstanbul’a geldim. Ben şahsen öyle gidip milletin malını mülkünü çalmadım. Ama kurnazlar var yol koşan, ben de onları koşturdum. Bindim alman malı jipe gittim bir gün memlekete. Mahalleye girdim gözüm kızın penceresinde. Kız evlenmiş, babası da taşınmış mahalleden. Hava atamadım anlayacağınız.” Evinin duvarlarında çerçevelenmiş Yılmaz Güney, Che Guevara ve Malcom X resimleri göze çarpıyor. Sohbetimizin sonuna yaklaştığımızı hissettiğimde resimleri soruyorum. Anlattığı şeylerle duvarına astığı kişilerin birbiriyle uyuşup uyuşmadığına dair. Cevabı kısa ve sert oluyor; “Seviyoruz gözüm.” Diyarbakır çıraklık, İstanbul ustalık merkezi Hırsızlık işinde İstanbul piyasası uzmanlık alanı olarak değerlendiriliyor. Doğu’da belli bir eğitimden geçip çıraklıktan terfi eden 'kaptı'lar İstanbul başta olmak üzere İzmir, Antalya, İzmit gibi batı illerine gidiyorlar. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi doğdukları şehirde iş üzerindeyken tanıdık birilerine rastlayıp toplum içinde deşifre olma ihtimali yüksek. İkincisi şimdilerde bu değişse de hemşerinin malının çalınmasına camiada iyi gözle bakılmıyor. Üçüncü neden ise daha geniş imkânlar sunması ve kalabalıklar arasında kaybolmanın kolay olması. Varoşlarda başlayan yaşam büyük şehirlerin varoşlarında devam ediyor. Eğer işinde iyiyse ve cesaret göstergesi sayılabilecek icraatlara girişebiliyorsa 'kaptı'nın 'kurnazlık payesi' alması çok zor değil. Zira işsizlik oranlarının yüksek olduğu Diyarbakır başta olmak üzere Doğu illerinden bu anlamda sirkülasyon var. 4 bin 500 köy boşaltıldı İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre doksanlı yıllarda Doğu ve Güneydoğu’da yaklaşık 4 bin 500 köy boşaltıldı. Yerinden yurdundan olan insanlar kırsal alanlarda yaşanan çatışmalardan kaçarak daha güvenli olan kentlere yerleştiler. Göç konusunda hatırı sayılır bir nüfus alan Diyarbakır 20 yıl öncesine göre iki kat daha fazla büyüdü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, 2012’de istihdam oranının en düşük olduğu iller Diyarbakır (yüzde 28), Siirt (yüzde 29,1) ve Batman (yüzde 29,5) oldu. İşsizlik oranının en yüksek olduğu iller Batman, Mardin ve Siirt. Oranlar kaçınılmaz olarak yoksulluğu, yoksullukta suçu getiriyor. Peki niye hırsızlık? Sermaye istemeyen tek iş Suç dünyasında hırsızlık böyle tanımlanıyor: sermaye istemeyen tek iş. Sonuçta sokağa çıkıyorsun bulduğunda alıp kaçıyorsun. Bireysel girişimler ‘kodes’le sonuçlanıyor. Bu nedenle bir yerde başarılı bir hırsızlık olayı vukû bulmuşsa ekip işi olduğu su götürmez. Anlatılanlara göre hırsızlığın diğer bir özelliği de suça açılan kapı olması. Kolay giriliyor ve suç başka suçları çağırıyor. Kendileriyle görüştüğümüz o dünyanın pek çok üyesi hırsızlıkla başladıkları işi sonrasında uyuşturucu ve fuhuş alanlarına kaydırmışlar. Roti Montana onlardan biri. Arkadaşları arasında bu isimle çağrılan Roti kameramıza konuşmayı kabul edenlerden. Çevresinde cesurluğu ve korku bilmezliği ile nam yapmış. Küçük yaşta Diyarbakır’dan ayrılarak ‘gurbet’e çıkan Roti oldukça da zeki biri. Zira pek çok suç biçiminin içinde bulunmasına rağmen hala bir sabıkası yok. Temiz yüzü nedeniyle dikkat çekmiyor. Pek çok kişi de üzerine suç konduramıyor. Ama o hırsızlıktan gelme bir uyuşturucu pazarlamacısı. Bir öteki olarak Roti Brian De Palma’nın 1980 yılında yaptığı Scarface (Yaralı Yüz) filminin efsanevi aktörü Al Pacino’nun hayat verdiği Tony Montana karakterinin aksine Roti Montana bir bebek surat (Baby Face). İsim babasına tezat teşkil etse de asi ve ele avuca sığmaz yapısı nedeniyle kendisine bu lakap yakıştırılmış. Yine de bir benzerlik var. Daha iyi bir hayat sürmek üzere Tony Montana Küba’dan Amerika’ya, Roti Montana ise Diyarbakır’dan İzmir’e gitmiş. Daha 11 yaşındayken dört arkadaşı ile birlikte sırf macera olsun diye kaçtıkları İzmir’de suç örgütleriyle tanışmış. “Amacımız iyi bir hayat yaşamaktı. Ama yapamadık. Elimizden geldiğince iyi olmaya çalıştık, zamanla arkadaşlarımız bozuldu ve bunun farkına vardık. Bir otelde ve mobilyacıda çalıştıktan sonra gittikleri her yerde dışlandıklarını anlatıyor. “Nereye gittiysek dışlandık. Konuşmamız, oturmamız, kalkmamız bu bölgeden gittiğimizi ele veriyordu. Birbirlerine davranışları farklı bize farklıydı. Diyarbakırlılara farklı davranıyorlardı. Çocukluklarından beri kin öfke beslemişler buralara karşı. Bizi aralarına almadılar.” Ötekileşmesi onu yalnızlığa ve öfkeye itmiş. “Arkadaşlarımla beraber yaptık. Önce yol koştuk.(Hırsızlık) Yol koşunca esrar kullanmaya başladık. Elimizde görenlerin istemeleriyle bu işin piyasasının daha iyi olduğuna karar verdik. Uyuşturucuyu (esrar) Diyarbakır’dan alıp gidiyorduk. Kendi kendimize yapıyorduk. Başımızda biri yoktu, zaten başımızda biri olmasını istemiyorduk. Burada üretiliyor uyuşturucu, satılan yerler şahıslar var. İçen arkadaşlarımız vardı. Onların aracılığıyla ulaşıyorduk. Buradan alıp götürüyorduk. Orda o malı eritebilen, satabilen insanlar vardı. Ben sarıp içince kendileri gelip buluyorlardı zaten. Bir dünya insanla tanıştım. Bir hayır da görmedim. Hepsi geldi gitti.” Operasyonlar çözüm değil İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre yurt genelinde hırsızlık suçu;2008’de 256 bin 562,2009’da 304 bin 570,2010’da 344 bin 87,2011’de 351 bin 8382012’de 405 bin 405’e yükseldi. Yani, günde bin 110 hırsızlık vakası yaşanıyor. Son dönemde Doğu illerinde uyuşturucuya yönelik büyük operasyonlar yapılıyor ve tonlarca uyuşturucu ele geçirilip imha ediliyor. Roti’ye göre bu operasyonlar çözüm değil. “Uyuşturucuya operasyonlar yapıldığında insanlar gömüyor. Öyle olunca daha değerli oluyor. Madde değişiyor evrim geçirip daha değerli bir maddeye dönüşüyor. Bundan dolayı herkes gömdü. Olaylar varken polis giremiyordu. Adamlar ekiyordu gömüyordu. Parti parti yakalandı. Uyuşturucuyu bitirmek istiyorlarsa yakalamakla değil gidip o şahısların ektiği o toprağa el koymaları lazım.” Askere gitmek üzere geldiği memleketi Diyarbakır’da görüştüğümüz Roti, yeniden “sahalar”a döndüğünde mesleğine bıraktığı yerden devam edecek. Cesur’un cesareti Hırsızların dünyasında en kıymet verilen olgu cesaret. Cesaretten yoksun, gözünü karartamamış kişiler camiada bu işe uygun görülmez. Cilvesi çok olan bir meslek ve fiziki yapının yanı sıra yeri geldiğinde kavga dövüş işine girip sağlam çıkmayı gerektiriyor. İş üzerindeyken ‘keriz’ uyanırsa (malı veya parası çalınan kimse) devreye kaba kuvvet ve silah giriyor. Hasım ister malik olsun ister güvenlik görevlisi olsun sonuç değişmiyor. Kirişi kırmak için bu yollara başvuruluyor. Girdiği bir evde, ev sahibinin erken dönmesi nedeniyle balkondan kaçmayı deneyen ancak bunu başaramayarak suçüstü yakalanan Cesur yeri geldiğinde silah kullanmaktan çekinmeyeceğini söylüyor. “Üzerimiz boş değil zaten. Bir işe çıktığımızda eğer o iş askıysa (ev ve işyeri soygunu) öncesinden keşif yapıyoruz. Girişini çıkışını ve olağanüstü bir durumda kaçış yolunu belirliyoruz. Ondan sonra giriyoruz. Eğer ev sahibiyle yüz yüze kalırsam ve kaçmamın tek yolu onu vurmaksa çekinmem. Yoksa ben enselenirim. Bir kez enselendim zaten ve üç açık iki de kapalı olmak üzere beş dosyam var. Ceza yersem 7-8 yıl yatacağım. Kimse gidip yatmak istemez.” Mallar tanıdık esnaflara Hırsızlık işinin inceliklerini başta Diyarbakır olmak üzere bölgede öğrenip Batı illerine gittiklerini anlatıyor Cesur. Mevsimlik işçiler gibi özellikle yaz aylarında Batı illerine giden hırsızlar biriktirdikleri parayı yemek üzere memleketlerine dönüyorlar. Peki ev ve işyerlerinde çalınanlar nasıl elden çıkarılıyor? Çalıntı mallarının da bir piyasası var: “Bir eve girdiğimizde önce canlı para ve değerli maden bakıyoruz. Özellikle yatak odalarına giriyoruz. Bunun dışında LCD ekran, bilgisayar gibi malları da kolluyoruz. Bu malları aldığımızda ya kiraladığımız bir dükkâna ya da tanıdıkların yanına emanet veriyoruz. Sonuçta bu işi yaptığınızda belli bir çevre oluşuyor. İhtiyacı olanlara gidip malın cinsini anlatıyoruz isterse veriyoruz. Bu işten geçinen esnaflar var. Onlara ucuz fiyata bırakıyoruz onlar da ya kendileri eritiyorlar ya da spotçulara, ikinci el eşya satan yerlere falan veriyorlar.” Utanıyorum Hırsızlar yaptıkları işin yüz kızartıcı olduğunu biliyorlar mı? Utanıyorlar mı? Cesur bu işlere hiç girmemiş olmayı istediğini söylüyor. “Biri bana hırsız dediğinde dışlanmışlık hissediyorum. Çok utanıyorum. Zaten bu durumdan dolayı bazı şeylerle yüz yüze geliyorum. Çünkü git gide insanın psikolojisini bozuyor bu tür durumlar. Düşünsenize iki üç arkadaşın parmakla seni işaret edip hırsız diyor. Bu insanı çok rahatsız ediyor.” Babamın ibriğini çalarak başladım Görüştüğümüz en eski hırsız Hacı. Yaşı kırkın üzerinde. 1982 yılında takıldığı arkadaş çevresinin teşviğiyle babasının ibriğini çalarak mesleğe giriş yapıyor. Bir ‘kaptı’ olarak sonrasında İstanbul’da hayatına devam ediyor. “İstanbul’da ‘dümen’le başladım işte. Yaşı büyük olan ağabeyler bizi koştudular. Sonra yanımıza çocuk alıp biz koşturduk. İstanbul büyük yerdir, metropoldür. Diyarbakır’da iş yaparsan tanıdıklara mutlaka rastlıyorsun. İstanbul büyük yer, korkmuyorsun ve yaşamak için bulman lazım.” Katilim devlet “85 sabıkam var. İlk mahkemeye çaktığımda 13 yaşındaydım. Çocuktum ve bazı şeylerin farkında değildim. Eğer beni affetselerdi, fişlemeselerdi belki hayatım çok farklı olurdu. Bir kez fişlendiğinizde size yapacak başka bir şey kalmıyor. Devlet tüm kapıları kapattı. Devlet açıkça ‘yap seni kodese atayım’ diyor. Çocuk yaşta sabıkalandırmasalar rehabilite yoluna gidilse bu kadar olmaz bu iş.” Çocuktan hırsız yaratmak Hacı meslekte çok eski olduğu için pek çok hırsız yetiştirmiş. Pek çok işte olduğu gibi bu işin de incelikleri var. “Bu çocuklar genelde çevreden yetişiyorlar. Yoksul çevrede. Fakir çevre. Zengin yok. Fakir ne yapacak, açsın, aç adam mantıklı bilinçli düşünemez. Mesleğe girişleri kolay oluyor. Çocuk yetiştirilirken önce cesaret veriliyor. Deniliyor ki ‘bak benim yanımda olursan sana kimse dokunamaz. Devletin eline düştüğünde seni alırım. Gücümle paramla alırım.’ Önce güvence verilir. Ondan sonra annesine babasına güvenmediği kadar bana güvenir.” Büyük partiler şehir dışına Çalınan mallar eğer büyük bir partiyse başka bir kente gönderiliyor. Polis hırsızlığın yapıldığı kentte araştırma yaparken mal çoktan elden çıkmış oluyor. En değerli ürün sigara, anında paraya çevrilebiliyor. “Bir eve girip patlattığın zaman belirli esnaflar var. Tanıyorsun bunları. Sigarayı herkes alır. Biraz düşüğüne verdiğin zaman gider. Televizyonu kime verebileceğini biliyorsun. Hırsızlık malının değeri yoktur. Bin liraysa televizyonun değeri yüz liraya veriyorsun. Bunları alanlar hırsızlık malı olduğunu biliyor. Çok ucuza aldıkları için bellidir. Büyük parti mal kaldırıldığı için şehir dışına verilir. Mesela mobilya kaldırıyor adam. Kendi semtine veremez. Urfa’da tanıdık var. Öncesinden ayarlanır. Antep, Urfa gibi bir yere transfer ediyorsunuz.” Hırsızlık meselesi ile ilgili olan emniyet, hukuk ve sosyoloji çevreleri bu suç türünün asla bitmeyeceği ve ülkenin siyasi, sosyokültürel ve idari yapısında yaşanacak değişikliklere göre azalıp artabileceği görüşünde. Haber araştırması için görüştüğümüz yüze yakın kişinin pek azının hikâyelerine yer verebildik. Bir iki istisna dışında o camiada neredeyse herkesin işe ilk başladıkları nokta kapkaç ve kendilerini o noktaya getiren trajik yaşam öykülerine sahipler. Bu işe uzun yıllarını vermiş bir hırsızın ifadesiyle; ‘eğer bu ülkenin Güneydoğu’sunda yaşıyorsanız ve varlıklı bir ailenin ferdi değilseniz sokaktaki hayat önünüze iki yol çıkarıyor; ya dağa çıkacaksınız, ya da çalacaksınız.’ Realite bu olunca İstanbul, İzmir, Antalya ya da İzmit’te bu anlamda canı yanan birinin failinin ayak izleri Diyarbakır’da, Batman’da veya Mardin’de çıkıyor; pek çok hayat ‘ya kap ya öl’ noktasında nihayete eriyor… Barış süreci olumlu etkiledi Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Asayiş Birimi uzmanlarına göre ‘barış’ süreci suç oranları açısından olumlu bir etkiye sahip. Daha önce bölgede sayı ve enerjilerini toplumsal olaylara harcayan güvenlik güçleri barış süreci ile birlikte hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuş suçlarının üzerine daha çok gidiyor. Bölge illerinde toplumsal olaylara müdahale göreviyle bilinen çevik kuvvet polisleri bile bu günlerde devriye görevi yürütüyorlar. Polisin suç mahallerinde daha çok görünüyor olması da suçun azalmasına yol açıyor. Sisli havalar oto farelerine göre Yine polis kaynaklarına göre elektrik kesintileri hırsızlığı arttırıyor. Sokak lambalarının yanmaması, karanlık ve sessizlik hırsızları harekete geçiriyor. Örneğin havanın sisli ve soğuk olduğunda oto hırsızlıklarında artış yaşanıyor. Kentsel dönüşüm kapsamında yıkılan gecekondular hırsızlığın azalmasında önemli bir etken. Van depreminde kentin yeniden tasarlanması edilmesi ve polis araçlarının dahi girmekte zorlandıkları dar sokakların geniş caddelere dönüşmesiyle hırsızlık bitme noktasına gelmiş. Ancak polisin kendisi bile hırsızlığın polisiye önlemlerle çözülemeyeceğini söylüyor, zira sadece Diyarbakır’da emniyetteki hırsızlık sabıkalarının sayısı 12 bin 500. Nedenleri kaldırmak gerekiyor Daha önce kapkaç olaylarına hırsızlığın en basit hali ile ceza verilirken yapılan düzenlemeyle yeni TCK’nın 142. Maddesinin ikinci fıkrasıyla ağırlaştırılarak cezanın 6 ay ile 3 yıldan, 3 yılla 7 yıl arasına çıkarıldığını belirten Avukat Sinan Tanrıkulu bunun kapkaçı azaltmakla birlikte ortadan kaldıramadığını söylüyor. Tanrıkulu, cezaların ağır olmasının tek başına sorunu çözemeyeceğini savunuyor: “Tarihin değişik dönemlerinde ölüm cezasına varan çok ağır yaptırımlara bağlanmasına rağmen bu suç tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Örneğin, şer’i hükümlere göre hırsızlık yapanın eli kesilir buna rağmen şer’i hükümlere göre yönetilen ülkelerde dahi hırsızlık vakaları olmaktadır. Bundan dolayı da hırsızlık suçunun minimum düzeye indirilebilmesi, toplumsal yaşayışın tahammül edebileceği bir düzeye inmesinin yegâne yolu cezaların ağırlaştırılması yöntemi değildir. Cezanın caydırıcı nitelikte olmasından önce ekonomik ve sosyal politikalarla bireyi bu suça iten nedenleri ortadan kaldırma çalışmalarının yapılması daha etkili ve sonuç alıcı olacaktır.” Kaynak: Al Jazeera
9 Yeni Film Vizyonda
Türkiye sinemalarında bu hafta 9 film vizyona girdi. Ödüllü yönetmen Ferzan Özpetek'in 10. filmi 'Kemerlerinizi Bağlayın/Allacciate le Cinture' sinemaseverlerle buluşacak. 'Kemerlerinizi Bağlayın' Başrollerini Kasia Smutniak ve Francesco Arca'nın paylaştığı filmde, Filippo Scicchitano, Carolina Crescentini, Francesco Scianna, Elena Sofia Ricci, Carla Signoris, Paola Minaccioni rol aldı. Hikaye ve senaryosunu Ferzan Özpetek'in Gianni Romoli ile birlikte yazdığı filmin görüntü yönetmenliğini Gian Filippo Corticelli, kurgusunu Patrizio Marone yaptı, kostümleri Alessandro Lai hazırladı. İzleyiciyi yasak bir tutkunun hikayesinden, 13 yıllık bir evliliğin yolculuğuna çıkaran ve gerçek bir hikayeden esinlenilen filmin çekimleri, İtalya'nın güneyindeki Lecce şehrinde gerçekleştirildi. 'Zaman Makinesi 1973' Yönetmenliğini Aram Gülyüz'ün yaptığı, yapımcılığını Mustafa Sirmen'in üstlendiği 'Zaman Makinası 1973'ün senaryosunu Kemal Kenan Ergen yazdı. Müziklerini Gökalp Ergen, kostümlerini Ayten Şentürk'ün yaptığı filmde, Gürgen Öz, Seda Bakan, Mustafa Uzunyılmaz, Zihni Göktay, Ali Rıza Tanyeli, Ferdi Sancar, Damla Tangül, Esvet Şahin, Ali Yoğurtçuoğlu, Fülhan Tekin, Birsu Demir, Fatih Koyunoğlu, Can Bartu Aslan ve Fehmi Dalsaldı kamera karşısına geçti. Bir baba-oğul hikayesi olan Zaman Makinesi 1973'ün konusu özetle şöyle: 'Tolga'nın babası Ali Rıza Bey vefat eder, tüm servetini annesine bırakırken, Tolga'ya sadece Anadol STC 16 marka eski bir otomobil bırakır. Tüm mirastan men edilen Tolga sinirlenir ve arabaya atlayıp uzaklaşmak ister. Sinirle başına gelenleri eleştiren Tolga, bir anda havalanan arabası ile kendisini gökyüzünde bulur ve araba onu kumsala ulaştırır. Zaman Makinesi 1973, Tolga'nın günümüzden geçmişe gidişini ve 1973 senesinde başına gelen olayları anlatıyor.' 'Sadece Sen' Haftanın merakla beklenen filmlerinden biri de Güney Kore yapımı 'Only You Always'den uyarlanan 'Sadece Sen'... Yönetmenliğini Hakan Yonat'ın yaptığı filmin uyarlama senaryosunu Asli Zengin ve Ceren Aslan yazdı, müzikleri de Yıldıray Gürgen imzası taşıyor. En son 'Kelebeğin Rüyası' adlı filmde başarılı performansıyla dikkat çeken Belçim Bilgin'in görme engelli 'Hazal'ı, oyuncu İbrahim Çelikkol'un da eski bir boksör olan Ali'yi oynadığı filmde, Kerem Can, Necmi Yapıcı, Cezmi Baskın ve Erol Demiröz de rol aldı. Filmin konusu şöyle: 'Görme engelli Hazal ile eski bir boksör olan Ali'nin yolları sürpriz bir şekilde kesişir. Ali'nin aşkı, karanlığa mahkum olmasına rağmen hayat dolu olan bu genç kız için bir umut olur. Kader onları aşk ile birleştirir ancak Ali'nin karanlık geçmişi ikisinin de bilmediği bir gerçeğin ortaya çıkmasına sebep olur. Ali, Hazal için hayatını tehlikeye sokacak bir oyunun içine girer. Aşkı uğruna girdiği bu mücadele yine onların kaderini belirleyecektir.' 'Köksüz' Deniz Akçay, ilk uzun metrajlı filmi 'Köksüz'ün senaryosunu da kendisi yazdı. Ahu Türkpençe, Lale Başar, Savaş Alp Başar ile Sekvan Serinkaya'nın rol aldığı film, beklenmedik bir kayıpla sarsılan bir ailenin, bu kaybın ardından nasıl baş edeceklerini bilemedikleri yeni durumla karşı karşıya kalmaları, aile içindeki erk mücadelesi ve yetersizlik, kaçışlar, iletişimsizlik, suçluluk, bunun yarattığı öfke ve bunalım, aidiyet hissi ve bu hissin yoksunluğunun insanları sürüklediği suçlar üzerine kurulu. 2013 Venedik Film Festivali'nin 'Yarışma Filmi' olarak gösterilen 'Köksüz', 2013 Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde 'En İyi Kadın Oyuncu' ve 'Yılmaz Güney' ödüllerini, 2013 Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde ise 'Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü'nü aldı. 'Dursun Çavuş' Ali Engin'in yönettiği 'Dursun Çavuş' adlı filmde, Turan Özdemir, Sinan Bengier, Perihan Savaş ile Seden Kızıltunç oynadı. Konusunu yaşanmış gerçek bir hikayeden alan 'Dursun Çavuş', 1973 yılında Adıyaman'da yaşanan bir seçim yarışında meydana gelen trajik komik olayları konu ediniyor. 'Büyük Usta' Yönetmenliğini Çinli yönetmen Kar Wai Wong'un üstlendiği 'Büyük Usta/Grandmaster', Uzak Doğu dövüş sanatlarına odaklanıyor. Filmde, Ziyi Zhang, Tony Leung, Chiu Wai, Cung Le, Hye-kyo Song, Chen Chang rol aldı. Filmde, Bruce Lee ve onun gibi birçok efsane dövüşçüyü yetiştiren Ip Man'in gerçek hikayesi beyaz perdeye aktarılıyor. 'Rüzgar Yükseliyor' Haftanın animasyon filmi Japon yönetmen Hayao Miyazaki imzası taşıyor. 'Rüzgar Yükseliyor/The Wind Rises' adlı filmin senanyorusun da Hayao Miyazaki yazdı. Müzikleri Joe Hısaishi imzası taşıyan film, Jiro'nun yaşamını, Kanto depremini ve Japonya'nın 2. Dünya Savaşı'na girişini konu ediniyor. Filmin konusu özetle şöyle: 'Jiro uçmayı ve güzel uçaklar tasarlamayı hayal ediyordur. Erken yaşlardan itibaren miyop olan ve pilotluk yapması mümkün olmayan Jiro, 1927 yılında Japonya'nın önde gelen havacılık şirketlerinden birinde kendine iş bulur. Dehası kısa bir sürede fark edilir ve Jiro dünyanın sayılı uçak tasarımcılarından biri olur.' Japon Akademi Ödülü'nde 'Yılın Animasyonu' ödülünü alan filmde, Hideaki Anno, Miori Takimoto, Hidetoşi Nişijima rol aldı. 'Bay Peabody ve Meraklı Sherman: Zamanda Yolculuk' Sinemaseverleri 'Madagaskar', 'Kung Fu Panda' ve 'Şrek'le tanıştıran stüdyo Dreamworks Animation'ın yeni macerası 'Bay Peabody ve Meraklı Sherman: Zamanda Yolculuk' vizyona girecek. 'Büyük bir işadamı, kaşif, bilim adamı, gurme, Olimpiyat Madalyası sahibi bir atlet ve bir dahi olmasının yanında, dünyanın en zeki ve en başarılı köpeği' Bay Peabody'u Yekta Kopan'ın seslendirdiği animasyon filmi, Rob Minkoff'un yönettiği filmin senaryosunu Jay Ward ve Craig Wright yazdı. 'Hız Tutkusu' EA Games'in aynı isimli dünyaca ünlü video oyunundan uyarlanan 'Hız Tutkusu/Need For Speed', hız ve macerayı bu sefer beyazperdeye taşıyacak. 3D seçeneğiyle vizyona giren filmin başrollerinde Aaron Paul, Dominic Cooper, Imogen Poots, Ramon Rodriguez, Rami Malek, Scott Mescudi, Dakota Johnson, Harrison Gilbertson ve Michael Keaton yer aldı. Filmin yönetmenlik koltuğuna ise usta isim Scott Waugh oturdu. Filmin konusu şöyle: 'Tobey Marshall, ailesinin otomotiv dükkanını işletmektedir. En büyük hobisi sokaklarda arkadaşlarıyla araba yarışlarına katılmaktır. Çok mutlu bir adam olan Tobey, işlemediği bir suç yüzünden hapse atılınca tüm hayatı tepetaklak olur. Bedeli ne olursa olsun 2 yıllık hapis cezası bittikten sonra düşmanlarından intikamını alacaktır.' CNN TÜRK
İyi ki Doğdun Yılmaz Güney!
“Çirkin Kral” lakabıyla da tanınan Türk sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazar Yılmaz Güney’in bugün doğum günü. 1937 yılında Adana’da doğan Güney, sevenleri tarafından anılıyor. Güney yaşasaydı 77 yaşında olacaktı. 9 Eylül 1984 yılında hayatını kaybeden Güney, sinemamızda başyapıt kabul edilen birçok filme oyuncu ve yönetmen olarak damgasını vurdu. Güney, 1982′de Cannes Film Festivali’nde yönettiği “Yol” filmiyle Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı. Yılmaz Güney, Adana’da bir tartışma esnasında Yumurtalık İlçe savcısını öldürmekten hapse girmiş, yarı açık cezaevinden izinli çıktığı gün firar ederek Fransa’ya yerleşmişti. “Ülkeye dön” çağrılarına uymadığı için de 1983’te vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Güney yıllar sonra bu kararnameye eklenen bir madde ile 1993 yılında tekrar vatandaşlığa alınmıştı.Yılmaz Güney 114 filmde oyunculuk, 26 filmde yönetmenlik, 15 filmde yapımcılık, 64 filmde ise senaristlik yapmıştır. Ayrıca bir filmin yazarı 'Düzen (1978)' olup, bir filmin de 'Yol, (1981)' kurgusunu yapmıştır. Son yıllarını Paris'te geçiren Güney, mide kanseri nedeniyle 9 Eylül 1984'te yaşamını yitirdi. Paris'te bulunan Père Lachaise Mezarlığı'na gömüldü.Daha fazla bilgi için buraya tıklayınıznediyor.com ve vikipedi
Beyoğlu'nda Mutlaka Görmeniz Gereken 10 Mekan
Beyoğlu'nun Kasımpaşa semtinde bulunan Aynalıkavak Kasrı, Yıl içerisinde birçok turist tarafından ziyaret edilmekle birlikte; ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Evliya Çebebi, Seyahatname kitabında Aynalıkavak Kasrı'ndan bahsetmiş ve kasrın Fatih Sultan Mehmet zamanında yapıldığını yazmıştır.İstanbul'un görülmeye değer tarihi kasırlarından biridir. Dönem dönem padişahlar tarafından genişletilmiştir ve günümüze son haliyle gelmiştir. Aynalıkavak Kasrı'nı ziyaret etmek için bir gününüzü ayırabilir ve bu kasrın yanı sıra İstanbul'un diğer tarihi turistik alanlarını gezebilme imkanı yakalayabilirsiniz. Haliç kıyısındaki bu tarihi yapıyı görmeden İstanbul'dan ayrılmayın.
Cüneyt Arkın: "Ben James Bond Olmayı Reddedince Roger Moore'u Yaptılar"
Türk sinemasının efsanevi ismi Cüneyt Arkın , İngiliz ajan James Bond karakterinin başrolde olduğu Bond serisinde oynaması için teklif aldığını söyleyerek, “Adamlar buraya kadar geldiler ama ben sıcak bakmadım. Benim yerime de Roger Moore ’u James Bond yaptılar” dedi. Cüneyt Arkın, “Hollywood’da özel hayat falan kalmıyor. Ne istediğin gibi gezebiliyorsun ne de dostlarla bir-iki laf edebiliyorsun. Burada da özel hayatım yoktu ama milletimin içindeydim en azından. Kendi çöplüğümde ötüyordum. Yıllar sonra bir davette Ömer Şerif’le karşılaştık. ‘Her şeyim var ama vatanım yok’ dedi bana. O dolarları kazanabilmek için vatansız olacaksın arkadaş. Bu da bana uymaz” diye konuştu. “Panzehir” ile uzun bir aranın ardından beyazperdeye dönen Türk sinemasının efsanevi ismi Cüneyt Arkın, Hürriyet gazetesinden İzzet Çapa 'ya konuştu. İzzet Çapa’nın Cüneyt Arkın ile yaptığı söyleşinin bir kısmı şöyle: Bizanslılara mı, hayata karşı mı savaşmak, hangisi daha zordu? Savaşçılık genlerimde var. Sülalem Tatar soyundan; Kırım’dan gelmişler. Babam da İstiklal Savaşı gazisiydi. Eskişehir’de doğup büyüdüğüm bozkırlar için “Engerek yılanı bile yaşamaz” denirdi. Güneş toprağı öylesine yakardı ki, fırına girmiş gibi olurdunuz. Bir yanda kuraklık, bir yanda hastalık almış başını gidiyordu. Kediden geçtik, bir uçurtmam bile yoktu diyorsunuz... Ne uçurtması? Bütün oyuncaklarım, hatta bilyelerim bile topraktandı. İki odalı kerpiçten bir gecekonduydu oturduğumuz yer. Düşün, tuvaleti bile en az evin 200 metre dışındaydı yahu... Gerçekten de film gibi... Öyle zamanlar olurdu ki ablalarım, anam, babam toprağı kazardı, bulduğumuz acı kökleri yerdik. Açlık onursuz bir şeydir, insanı insanlıktan çıkarır. Uzun yıllar, bu onursuzluğun sefaleti ile yaşadım. Üstüm başım hep hayvan ve ekşi küspe koktuğundan diğer çocuklar benden uzak dururdu. Mutsuzluk, umutsuzluk diz boyu... Çok da mutsuz değildim açıkçası. Çocukluğun en iyi tarafı sorumluluk hissinin olmaması ve ben de bütün sorumluluklardan uzaktım. Fakat ister istemez sonradan yükleniyor sorumluluk omuzlara. Öyle tabii. Fakülte yıllarımda da hep çalıştım. İstanbul’da Tıp Fakültesi’nde okurken ilk iki yılımı Sirkeci’de bir otel odasını iki inşaat işçisiyle paylaşarak geçirdim. Ders zamanı okula gider, kalan zamanda da onlarla inşaatlarda çalışırdım. Bir yanda anatomi dersi, öte yanda inşaat işçiliği... Stajımı yaptıktan sonra az çok hasta tedavi edebilir duruma geldiğimde hocam Cihan Abaoğlu beni evlere hastabakıcı olarak göndermeye başladı. Hastanın başında 24 saat bekleyip, acil durumda müdahale etmekti görevim. Fakat tabii yeri geldiğinde adamı tıraş da ediyordum, altını da temizliyordum. Cebiniz para gördü mü peki? Ayda burs parası olarak 60 lira alırdım. Hastabakıcı olarak bir eve gittiğim zaman ise günde 15 lira kazanıyordum. Ama ev sahiplerinin artık yemeklerini önüme koymaları çok ağrıma giderdi. İlk paramı aldığımda fırına koşup paranın hepsiyle ekmek aldım. Çiğnemeden yuttum, patlayana kadar yedim. Sonunda da kustum. Ekmeğin yanında biraz da peynir alsaydınız... Ekmekleri görünce açlık korkumu yeniyor, huzur buluyordum. Yıllar sonra bile kaldığım otel odalarında baş ucumdaki komodinin üzerine bir somun ekmek koyar, ancak ona bakarak uyuyabiliyordum. Bu tünelin sonunda hiç mi ışık yok Cüneyt Bey, hep mi böyle karanlık? Öğrencilik yıllarımda hoş günler de geçirdim. Eskişehirli birkaç arkadaş beraber kalıyorduk. Adam başına 45 lira kira düşüyordu. Ben hikâyeler karalıyorum, Tekin (Elagöz) şiir yazıyor, Cengiz (Çelikten) de düz yazı denemeler. Cengiz ayrıca iyi balıkçıydı... Hah şöyle, güzel bir balık yiyelim bari en azından. (Gülüyor) Haftada bir Cengiz tuttuğu palamutları getirirdi, yanına da bir şişe 75 kuruşluk Güzel Marmara şarabı açardık. Cemal Süreya, Turgut Uyar gibi isimler de aramıza katılır, sohbetin dibine vururduk. Kadife yumuşaklığında bir sesi vardı Cemal Süreya’nın. O muhabbetlere doyum olmazdı. Acı tatlı günlerle fakülte bitti... Peki ya sonra? Hocalarım üniversitede kalıp akademik kariyer yapmam için çok ısrar etti. Ama ben elimde bir tek steteskopla tuttum yine Anadolu’nun yolunu. Yıl 1963, Artist dergisinin yarışmasına katılıyorsunuz. Doktorluğu bırakıp oyuncu olmak büyük bir kumar değil miydi? Aslında nörolog olmak istiyordum ama boş kadro yoktu. Hastanede boğaz tokluğuna çalışıyorsun. Kadrolu olmadığın için yemek de vermiyorlar. Hoş ben hemşirelerin yemeklerini yerdim ama (gülüyor)... Yakışıklı olmanızın avantajını kullanıyordunuz anlaşılan. Çalışmaktan, yakışıklı olup olmadığımın farkında bile değildim. Üniversite son sınıfta bir kız gelip, “Gözlerin ne güzel öyle yeşil yeşil” deyince, hayatımda ilk kez bir aynaya baktım, ulan hakikaten yeşilmiş... Ancak o zaman, 23 yaşında fark ettim gözlerimin rengimi. Ve kızların peşinden koşmaya başladınız... Para yok, pul yok nasıl koşacaksın? Bir defasında beraber olduğum kadının iç çamaşırlarıma iğrenek bakmasını hiç unutmam. Niye kirli miydi? Hayır, yamalı da, kirli de değildi. Onları anam Sümerbank pazarından alıp kendi elleriyle dikmişti. Ama çivitle o kadar çok yıkamıştı ki kirli gibi duruyordu. O gün ceketimi satıp iç çamaşırı aldım kendime. Bu olay nasıl içime işlemişse, şöhret olduktan sonra durmadan atlet, kilot alıyordum. Hastalık haline gelmişti bende. Sinemada çılgınca işler yaptınız. Özel hayatınızda da var mıydı böyle delilikleriniz? Olmaz mı? Bir keresinde Paris’te Ajda’nın misafir edildiği köşkte yemeğe davetliyiz. Hülya Koçyiğit, Erkan Özerman falan da var. Baktık at üstünde bir adam geldi davete. Otomobil daha icat edilmemiş miydi? (Gülüyor) Cüneyt Arkın’dan dayak yemek ister misin İzzet? O kadar da yaşlı değiliz. Neyse adam elmas kralı Tosunyan’mış. Masadakilere elmas dağıtmaya başladı. Ben de biraz içmişim. “Ulan” dedim kendi kendime “Sen atla gelirsin de ben gelemez miyim”... Eyvah eyvah! O kafayla çıktım evden. Paris’te şiir gibi bir pazar yeri vardır, meyveler sebzeler atlı arabalarla gelir. Oradan bir at satın aldım. Atladım sırtına, Ajda’nın evinin kapısına dayandım. İnan oraya kadar nasıl geldim bilemiyorum. Ajda’nın o anki suratı hâlâ gözümün önünde (gülüyor). Yılmaz Güney’i aratmıyorsunuz kafanıza eseni yapmak konusunda. Yılmaz müthiş bir insandı. Bazen bana gelirdi, oturup içerdik. Anadolu geleneklerine göre saygı icabı kadehi alttan tokuşturmak gerekir. Kim daha alttan vurursa karşısındakine o kadar saygı duyuyor demektir. Kim kazanırdı bu “yarışı”? Sen daha alttan vuracaksın, ben daha alttan vuracağım derken bir gün baktım Yılmaz evin bodrumuna inmiş. Oradan aşağısı yok ya (gülüyor)... Öylesine güzel dostluğumuz vardı ki... 12 Mart döneminde Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz’ın hak ettiği ödülü siyasi nedenlerle ona değil bana verdiler. Ben de reddettim tabii. Tavrı ne oldu? “Ağam helal olsun, içkiler benden” dedi. Artist dergisinin yarışmasında neler oldu? Aslında ondan önce Eskişehir’de askerlik yaparken, bizim kışlanın yakınında Göksel Arsoy ile birlikte “Şafak Bekçileri”ni çeken Halit Refiğ ile tanışmıştım. Yarışmaya girmemi Halit Abi istedi. Kazanınca da “Gurbet Kuşları”nda verdiği rolle sinema maceram başladı. Peki Dr. Fahrettin Cüreklibatur’u Cüneyt Arkın yapmak kimin fikriydi? Artist dergisinin yöneticisi Recep Ekicigil, Cüneyt Gökçer’in Cüneyt’ini, Arkın Kitapevi’nin sahibi Ramazan Arkın’ın da Arkın’ını birleştirip beni öyle lanse etti. Çapkınlık günleri de başlamıştır şöhretle birlikte herhalde. Vallahi hiç vaktim yoktu çapkınlığa falan. Cumartesi pazar dahil günde 16 saat çalışırdım. Senede 24 film çektiğim olurdu. (O ana kadar sessizce bizi dinleyen eşi Betül Hanım lafa giriyor...) - B.A: Şah döneminde Cüneyt, İran’da öyle meşhurdu ki kadınlar Fahrettin diyorlar başka bir şey demiyorlardı... Evli miydiniz o zaman? B.A: Gizli gizli çıkıyorduk. Beni etrafa sekreteri diye tanıştırıyordu. O aralar İran’dan Stella Sait diye bir kadın geldi, prensesmiş. Kadın nasıl aşık bizimkine anlatamam. Cüneyt’e hediye etmek için avuç dolusu mücevher getirdi. C.A: Meğer mücevherler kraliyet ailesine aitmiş. Hepsini iade ettik tabii. Kadın inanılmaz zengin, saçını yaptırmak için sabah kalkar uçakla Tahran’dan Paris’e gidermiş düşünsene. B.A: Sonunda Cüneyt için bileklerini kesip intihar etmeye kalktı. Nasıl sabrettim bütün hepsine bilmiyorum. C.A: İlber Ortaylı bir gün yemekte bunlardan bahsetti bana. “Ulan sen nereden biliyorsun?” diye sordum. “Senin yüzünden neredeyse İran’la Türkiye arasında savaş çıkacaktı” dedi. B.A: Vallahi güzel de kadındı ha. Evet deseydin, bütün İran şimdi senindi. C.A: Demek seni ne kadar seviyormuşum ki gözüm hiçbir şey görmüyormuş. Betül Hanım, nasıl tanıştınız Cüneyt Bey’le? B.A: Bir toplantıda karşılaştık. Biri Hanya’dan, diğeri Konya’dan gelmiş iki insandık... Herkes Cüneyt Arkın diye peşinden koşuyor, ben bir köşede oturmuş hiç ilgilenmiyorum. Bu tavrım dikkatini çekmiş olmalı ki, geldi dansa davet etti. C.A: Yahu ben öyle yalnızdım ki o kalabalığın içinde. Halbuki en popüler olduğunuz günler... C.A: Kiminle konuşacaksın ki? Atıf Yılmaz, Lütfi Akad, Halit Refiğ ile zaman zaman şiirden, edebiyattan falan bahsederdik. Onların dışında kafa dengim kimse yoktu. O gün baktım Betül de yalnız, dikkatimi çekti. Betül Hanım’ın ailesi tepki gösterdi mi kızlarının Türkiye’nin en meşhur jönüyle birlikte olmasına? B.A: Hem de nasıl! İlk günlerde “Asla olmaz böyle şey” diye kıyameti kopardılar. C.A: Sonra babası beni tanıdı; doktorluk geçmişimi, Anadolu geleneğimi falan öğrendi de öyle razı oldu. Cüneyt Arkın’a “Nayır” diyen kadın oldu mu hiç? Hiçbir kadınla o kadar yakın ilişkiye girmedim, öyle bir cevap alacak teklifte de bulunmadım. Duyan da karşımda bir melek oturduğunu sanır... Bir kanatlarınız eksikmiş Cüneyt Bey... (Gülüyor) Sözü hep çapkınlığa getirmeye çalışıyorsun ama vallahi yoktu o taraklarda bezim. Betül’le nişanlı olduğumuz dönem birkaç ufak maceram olmuştur o kadar. Zaten bu yüzden yapmadık dedikodu bırakmadılar arkamdan. Ne tür dedikodular? Bir ara ayrıldık Betül’le. Tek başıma dolaşıyorum geceleri, birkaç duble içip eve dönüyorum. Kadınlarla hiçbir ilişkim yok, kapatmışım o defteri. Bir gün arkadaşlarla oturuyoruz; “Sen şey misin?” dediler. Şey ne demek? Eşcinsel mi? Zamparalık yapmayınca etrafa da bu dedikoduyu yaydılar. Zaten öyle çok yalanlar yazılıp çizildi ki hakkımda... Bir gazete patronu Türkan Şoray ile aşk yaşadığımı söylememi bile istedi. Durup dururken neden aşık olacakmışsınız Türkan Şoray’a? Gazetenin tirajı düşüyormuş, bunu hazmedemiyorlardı. Sansasyon lazımmış. Birden kafam attı, “Ben nişanlıyım, Türkan da Rüçhan Adlı ile beraber. Siz bizi kendiniz gibi mi sanıyorsunuz? Şöhret uğruna gururumuzu feda etmeyiz” dedim ve vurdum kapıyı, çıkıp gittim. Arkamdan “Cüneyt, bittin oğlum sen, öldün. Bak gazeteler hakkında neler yazacak” diye bağırmaya başladı. “Türkan Şoray uğruna intihar etti” diye yazamayacakları kesin.... Onu yazmadılar ama o günden sonra gazeteler en iğrenç iftiralarla saldırdılar. En kötüsü de “Cüneyt Arkın, karısı ve çocuklarının olduğu evde erkeklerle seks partisi yapıyor” diye yazmalarıydı. Gerçekten fazla abartmışlar... Neyse aradan birkaç yıl geçti, Gülşen Bubikoğlu ile film çekiyorduk. Setin dışında müthiş bir kalabalık, bizi görmek için toplanmış. Baktım bu meşhur gazete patronu geldi. Kalabalığa şöyle bir baktı; “Gerçekten halkın sevdiği sanatçıya, kimsenin gücü yetmezmiş. Yenildik!” dedi. Sonra bir de utanmadan “Sizin şöhretiniz benim de param ve gücümle Türkiye’de neler yaparız kim bilir” demez mi! Cevap bile vermedim, çünkü değmezdi. Şöhretin bedelini ruhen olduğu kadar biraz fiziksel olarak da ödediniz sanırım... Biraz lafı hafif kalır. Malkoçoğlu’nun çekimleri sırasında balkondan atın sırtına atlayacaktım. At ürküp kaçtı, kıç üstü betona çakıldım. İnanılmaz bir acı duyuyordum. Alt tarafım tutmuyordu. Doktordum, anladım omurgam kırılmış, felç olmuştum. Korkunç bir duygu olmalı... Tek düşündüğüm şey çalışamayacak olmamdı... Karım ve iki oğlum açlığa mahkum olacaklardı. Ertesi gün teşhis kondu, sol bacağım artık benim değildi. Geceleri uyuyamıyordum. Betül sabahlara kadar ağlıyordu. Bir gece aklıma delice bir şey geldi. İntihar değil herhalde? Dur da dinle... Sürünerek mutfağa gittim, titriyordum, boğuluyordum. Masanın üzerindeki ekmeği aldım, öptüm alnıma koydum. Boğazlanmış bir hayvan gibi “çalışmalıyım, çalışmalıyım” diye ağlıyordum. Kararımı verdim, ayağa kalkıp... (Cüneyt Arkın’ın burada gözleri doluyor, konuyu değiştiriyoruz). Kaç kırık var vücudunuzda? Kalbim hariç her yerimde kırık var (gülüyor). Şaka bir yana bu işi yapmak için ya sevdalanacaksın ya da manyak olacaksın. Bir dönem alkol problemiyle de “boğuştunuz”... Düşün daha 25-26 yaşındayken girdim bu dünyaya. Yılın neredeyse 365 günü çalışıyordum. Ayda bir-iki kadeh içmek hakkım bile yoktu. Her sabah 7’de sağlıklı, refleksleri saat gibi çalışan bir şekilde sette olmam lazımdı. “Benim” diyen dublörden fazla at üstünde koşturup, oradan oraya zıplıyordunuz üstelik. Mecburen 45 yıl 72 kiloda kaldım. Trombolinlerim, yüksek atlama sırığım, atlarım, hepsi bu kiloya göre ayarlanmıştı. Bedenim değil ruhum yorulmuştu. Kendime ait hiçbir şey yoktu hayatımda. “Şişede balık olayım” bari mi dediniz? Önce akşamları birkaç duble ile başladı. Altı ay sonra şişeleri dipliyordum. Bir gece Safa Önal boş şişelere bakıp “Sen sarhoş olmak için değil ölmek için içiyorsun, intihar ediyorsun” demişti. “Yolun sonuna” yaklaştığınızı ne zaman fark ettiniz? Bir gece Kulüp 12’nin kapısındaki iri yarı adam sinirime dokundu. “Buranın fedaisi misin?” dedim “Evet, haracını da ben yerim” deyince “Silahın var mı?” diye sordum. Bir Smith&Wesson çıkardı, elinden alıp kurşunlarını boşalttım sonra içine tek bir kurşun koyup namluyu kafama dayadım. Filmlerde çok gördüm ama gerçek hayatta Rus ruleti oynayan biriyle ilk kez konuşuyorum. Çektiniz mi tetiği? Çektim ama patlamadı. Silahı fedaiye uzattım “Şimdi sıra sende” dedim. Korkudan gözleri büyümüştü. O an anladım ki artık ölüm hakkımı kullanıyorum. Kırılma noktası bu olay mı oldu? Evet. Ardından bir psikiyatra gittim, durumu anlattım. Adam “Sonun ya ölüm ya intihar, kendinden öç alıyorsun” dedi, “Senin yaşında genç bir adam bütün bunları kaldıramaz”... Sonradan bu acı tecrübeleri gençlere ders vermek adına paylaştınız. 20 yıla yakın Türkiye’nin dört bir yanını gezdim. Gençlere alkol ve uyuşturucu konusunda bilgiler verdim, ailelerle dertleştim. Çünkü aile değerleri sağlam olursa çocuklar da bu belalardan uzak kalıyor. James Bond olmayı reddettiğiniz konusunda bir şehir efsanesi dolanır dillerde. Efsane falan değil, gerçekten reddettim... Adamlar buraya kadar geldiler ama ben sıcak bakmadım. Benim yerime de Roger Moore’u James Bond yaptılar. Hoppala! Ayağınıza kadar gelen fırsatı niye elinizin tersiyle itiyorsunuz? Hollywood’da özel hayat falan kalmıyor. Ne istediğin gibi gezebiliyorsun ne de dostlarla bir-iki laf edebiliyorsun. Burada da özel hayatım yoktu ama milletimin içindeydim en azından. Kendi çöplüğümde ötüyordum. Yıllar sonra bir davette Ömer Şerif’le karşılaştık. “Her şeyim var ama vatanım yok” dedi bana. O dolarları kazanabilmek için vatansız olacaksın arkadaş. Bu da bana uymaz. Biraz da hayal kırıklıklarınızdan söz edelim. “Dünyayı Kurtaran Adam” gelmiş geçmiş en kötü filmler arasında gösteriliyor. Türk sinemasında o kadar kalitesiz filmler çekildi ki “Dünyayı Kurtaran Adam” onların yanında zemzemle yıkanmış gibi kalır. O filmde emek vardır, absürddür, saçmadır ama kötü değildir. O peluş canavarlar dillere destan... İskeletleri de, canavarları da gece sabaha kadar uğraşıp ben yapıyordum. Sabah olunca da çekimlerde parçalıyordum. Bunca film arasında neden hiç kötü adamı oynamadınız? Oynamaz olur muyum? “Yaralı Kurt”taki topal kiralık katil rolüyle ödül bile aldım. Yeni filmim “Panzehir”de de bir kez daha kötü adamım çok şükür. Niye “Çok şükür” dediniz? (Gülüyor) Artık kötü adamlıkta para var. Bizim oğlan (Murat Arkın) girdi önce “Panzehir”e. “Baba birlikte oynayalım mı?” dedi. Onunla oynamak büyük zevk benim için. Bir de mafyayı çok iyi tanırım ben, hayatım onların içinde geçti. Rolün hakkını verebileceğimi düşündüm. Yönetmenimiz Alper Çağlar da çok iyi bir iş çıkardı. Hollywood ayarında sıkı bir film oldu. Konusu ne filmin? Çağa ayak uydurup “kurumsallaşan” acımasız bir mafya babasını canlandırıyorum, bizim oğlan da benim gençliğimi oynuyor. Filme, Türkiye dışında Norveç, Amerika, İtalya, Fransa ve Almanya olmak üzere beş ayrı ülkeden oyuncular katıldı. Çatışma sahnelerinde polise 12 ihbar yapılmış, hatta Bülent Ersoy da Zincirlikuyu’dan geçerken gerçek sanıp “Niye dövüyorsunuz çocukları?” diyerek çekimleri durdurdu (gülüyor).T24
Altın Palmiye Ödülü Nuri Bilge Ceylan'ın
Nuri Bilge Ceylan‘ın yönettiği ‘Kış Uykusu‘ filmi 67′inci Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Nuri Bilge Ceylan ödülü Quentin Tarantino ve Uma Thurman‘ın elinden alırken, salonda duygusal anlar yaşandı. Bu ödülün kendisi için müthiş bir sürpriz olduğunu söyleyen Ceylan,“Ödülümü Türkiye’de son bir yılda hayatını kaybeden gençlere adıyorum” dedi.Yol’dan sonra ilk ödül Bu ödülün öncesinde ise 1982 yılında senaryosunu Yılmaz Güney‘in yazdığı, yönetmenliğini de Şerif Gören‘in yaptığı ‘Yol‘ filmi Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı.Ödül alanların listesi İkinci En İyi Film: ‘Le Meraviglie’, Yönetmen: Alice Rohrwatcher, İtalyaEn İyi Yönetmen: ‘Foxcatcher’, Yönetmen: Benett Miller, ABDJüri Özel Ödülü: ‘Mommy’, Yönetmen: Xavier Dolan, Kanada.En İyi Senaryo: Leviathan, Yönetmen: Andrey Zvyagintsev, RusyaEn İyi Erkek Oyuncu: Timothy Spall, ‘Mr Turner’, İngiltereEn İyi Kadın Oyuncu: Julianne Moore, ‘Maps to the Stars’, ABDDiken
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 2010 yılı ağustos ayında “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” adlı kitabında Fethullah Gülen cemaatinin devlet içinde devlet örgütlenmesine gittiğini ileri sürdüğünde, gerek hükümet sözcüleri, gerekse hükümete yakın kişiler tarafından bir nevi paranoyak muamelesi görmüştü. Önce Avcı, ardından cemaat hakkında yazıp çizdikleri yüzünden gazeteci arkadaşlarımız Nedim Şener ve Ahmet Şık içeri alındığında, bütün bunların yargı-polis-medya üçgeninde gerçekleşen birer cemaat komplosu olduğunu söylediğimizde aynı muameleyi bizler gördük. Yüzlerinde hafif bir sırıtmayla “Ne yani, her taşın altında cemaat mi var? Bunu mu iddia ediyorsunuz?“ diyen nice etkili ve yetkili kişi gördük.
Nuri Bilge Ceylan'dan Sitem: 'Hiçbir Türk Televizyonu Cannes'a Gelmedi'
Cannes’da “Kış Uykusu” filmi ile Türkiye’ye ikinci defa Altın Palmiye’yi getiren Nuri Bilge Ceylan , “İlk defa Türkiye’den hiçbir televizyon Cannes’a gelmedi” diyerek sitem etti. Radikal gazetesinden Şenay Aydemir , Nuri Bilge Ceylan’ın kazandığı ödül sonrası Fatma Girik ile birlikte ödül töreninde yaşananları ve konuşulan Yılmaz Güney hatıralarını yazdı. “Nuri Bilge ve Yılmaz Güney aynı masada” başlığıyla yayımlanan (27 Mayıs 2014) yazı şöyle: Nuri Bilge ve Yılmaz Güney aynı masadaRotterdam'da bu yıl ikincisi düzenlenen Türk filmleri festivali Kırmızı Lale, Altın Palmiye'nin yeni sahibi Nuri Bilge Ceylan'la Fatma Girik'in Yılmaz Güney anılarını aynı Xmasada buluşturdu. Rotterdam’da bu yıl ikincisi düzenlenen ve Türkiye filmlerini Hollanda’ya taşıyan Kırmızı Lale Film Festivali’nin öngörülü yöneticileri sayesinde ilgi görüyor. Çünkü, festival kapsamında ‘İklimler’ ve ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmleri gösterilecek olan Nuri Bilge Ceylan, Cannes’da Altın Palmiye kazandıktan sonra ayağının tozuyla bu festivale konuk oldu. Ceylan’ın Cannes’dan Rotterdam’a gelmesi ülke basınının dikkatlerinin de bir anda Kırmızı Lale Film Festivali’ne çevrilmesine neden oldu. Önceki akşam açılışta bu ilgiyi görmek mümkündü. Tabii açılışın başka bir önemli konuğu daha vardı: Türkiye sinemasının en büyük oyuncularından birisi olan Fatma Girik. Festivalin onur ödülünü almak için Rotterdam’da bulunan Girik, hem eğlenceli sohbeti hem de samimiyetiyle herkesin gönlünü kazanmasını biliyor. Açılış töreninden sonraki yemekte sohbet etme fırsatı bulduğumuz Ceylan, Cannes’la ilgili anekdotlar da paylaştı. Örneğin festival organizatörlerinin bu yıl daha önce görmediği bir ‘taktiğinden’ bahsetti. Ceylan ve ekibi tören alanına gittiğinde festival yönetimi mesafeli davranmış kendilerine. Hatta canlı yayını yapan televizyon ekibi çok fazla oralı olmamış. Yani sonuçları bilenler Ceylan ve ekibinin bunu hissetmemesi için ellerinden geleni yapmışlar anlayacağınız. Ceylan, ödül sonrası onlarca televizyon ve bir o kadar da radyoya görüş verdiğini anlatıyor. Ama içlerinden hiçbirisinin Türkiye’den olmadığının altını da çiziyor kalın çizgilerle. Artık Cannes’ın en deneyimli yönetmenlerinden birisi olduğu su götürmez olan Ceylan bir ara “İlk defa Türkiye’den hiçbir televizyon Cannes’a gelmedi” diye konuşunca gözler gecenin sunuculuğunu da yapan Yekta Kopan’a döndü tabii. Uzun yıllar Cannes’dan canlı yayınlar yapan birisi olarak Kopan da bu yıl festivaldeydi ama ne yazık ki mesleğini yapmak için değil. Ceylan, Cannes jüri başkanı Jane Campion’un filme girmeden önce çok uzun olduğu için sıkılacaklarını düşünüp daha sonra “İki saat daha olsa izlerdik” yorumunun çok hoşuna gittiğini de aktardı. Fatma Girik’ten Yılmaz Güney anılarıYemeğin en ilginç anlarından birisi de Fatma Girik’in Yılmaz Güney ile anılarını anlatmasıydı. 1982 yılında ‘Yol’ ile Altın Palmiye kazanan Yılmaz Güney ve daha üç gün önce bu ödüle değer bulunan Nuri Bilge Ceylan’ın aynı masada buluşması da ilginç anlardan birisiydi. Ceylan’ın Yılmaz Güney ile ilgili anılara gösterdiği ilgi ve ayrıntılı soruları gözlerden kaçmadı tabii. Gazeteci Zeynep Oral’ın da Yılmaz Güney’in Türkiye’den yurtdışına çıkışıyla ilgili hatıralarını paylaşmasıyla sohbet daha da genişledi. Sohbetin ilginç anekdotlarından birisi de sinema yazarı üstadımız Atillâ Dorsay’ı uzun yıllar boyunca her yıl takip ettiği Cannes Film Festivali’ne iki kez gitmediği ama talihsiz bir biçimde bu iki yılın ‘Yol’un Altın Palmiye kazandığı 1982 ve bu yıl olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasıydı. Nuri Bilge Ceylan’ın yarın bir ‘masterclass’ vereceği Kırmızı Lale Film Festivali, ‘Cennetten Kovulmak’, ‘Kusursuzlar’, ‘Kutsal Bir Gün’, ‘Sesime Gel’, ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın ana yarışmada, ‘Ben O Değilim’, ‘Mavi Dalga’, ‘Soğuk’, ‘Yozgat Blues’ ve ‘Daire’ gibi filmlerin Panorama bölümlerinde yer aldığı programıyla 31 Mayıs’a kadar devam edecek. T24