Görüş Bildir

Yaşar Kemal Haberleri

Yaşar Kemal ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Yaşar Kemal ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

Popüler İçerikler

Hangi Yazar Senin Ruh Eşin? Testi Yap, Öğren!
Yazarlar nev-i şahsına münhasır insanlardır. Bu acayip kişilikler de romanlarına yansır. Biz de yazarları okurken 'tam da beni anlatmış'  diye çokca düşünmüşüzdür. Yazarların başarısı çoğu zaman buradan gelmekte. Peki hangi Türk yazar size hitap ediyor. Bu testi çözerek bunu öğrenebilirsiniz!
Daha Okumadıysanız!.. Türk Edebiyatı'na Damga Vuran 20 Büyük Eser
Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, her yıl farklı bir konuda düzenlediği geleneksel yıllık soruşturmalarının sekizincisinin sonuçlarını Şubat-Mart, 44. sayısında açıkladı. 249 yazarın katıldığı bu geniş soruşturma sonunda ortaya çıkan 40 kitaplık liste, bir belge olma niteliğinde. Edebiyatımızın ve toplumumuzun en değerli nesneleri olma özelliğindeki bu eserlerin listesi; hem meraklısı, hem de edebiyatla yeni tanışanlar için başvurulacaklar arasında. Not: Bu liste de diğer tüm listeler gibi kimisine eksik gelebilir. Doğaldır da; çünkü edebiyat çok kişisel bir şeydir. Yorumlarınızla bu listeyi tamamlada  yardımcı olursanız sevinirim. İşte ilk 20: _Kaynak: http://notoskitap.com/notos-44/_
Devlet Tiyatrosunda Oyunlar Ücretsiz
Seyirciler, Devlet Tiyatroları’nın 12 bölgesindeki 23 sahnesinde ve Kayseri, Tunceli, Hakkari ve Foça-Cezaevi turne sahnelerindeki oyunları ücretsiz izleyebilecek. Sanatseverler biletlerini 13 gün öncesinden başlayarak Devlet Tiyatroları’nın gişelerinden ya da ilgili müdürlüklerden temin edebilecekler. Ücretsiz izlenebilecek oyunlar ve sahneleri şöyle Ankara Devlet Tiyatrosu Turan Oflazoğlu’nun yazdığı, Murat Atak’ın rejisörlüğünü yaptığı “Kösem Sultan Cüneyt Gökçer Sahnesi’nde; Refik Erduran’ın yazdığı, Ali Hürol’un rejisörlüğünü yaptığı “Ramiz ile Jülide” Şinasi Sahnesi’nde; Necip Fazıl Kısakürek’in yazdığı, Özer Tunca’nın yönetmenliğini yaptığı “Para” Küçük Tiyatro’da; Recep Bilginer’in yazdığı ve Zafer Kayaokay’ın yönettiği “Sarı Naciye” Akün Sahnesi’nde; George Orwell’in yazdığı, Peter Hall’un uyarladığı, Özge Kayakutlu’nun dilimize çevirdiği ve Barış Erdenk’in yönettiği “Hayvan Çiftliği” İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’nde; Gülşen Karakadıoğlu’nun yazdığı, Vacide Öksüzcü’nün yönettiği “Nehir” Oda Tiyatrosu’nde; Ergün Uçucu’nun yazıp yönettiği “En Son O Gitti (Kiraz ile Mestan)” Altındağ Tiyatro Sahnesi’nde; Yaşar Kemal’in yazdığı, Gürol Tonbul’un yönetmenliğini yaptığı “Teneke” Kayseri’de; İstanbul Devlet Tiyatrosu Duşan Kovaçeviç’in yazdığı, Başar Sabuncu ve Bilge Emin’in dilimize çevirdiği, Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği “Profesyonel” Cevahir Salon 2’de; Nikolay Vasiliyevic Gogol’un yazdığı, Coşkun Tunçtan’ın dilimize çevirdiği, Sylvie Luneau ve Roger Coggio’nun oyunlaştırdığı ve Cem Emüler’in yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapmı “Bir Delinin Hatıra Defteri” Üsküdar Stüdyo Sahne’de; Patrick Suskind’in yazdığı, Hale Kuntay’ın dilimize çevirdiği ve Metin Belgin’in yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapmı“Kontrabas” Küçük Sahne’de; Muzaffer İzgü’nün yazdığı, Mutlu Güney’in yönettiği “Lütfen Kızımla Evlenir Misiniz?” Küçükçekmece Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde; Sait Faik Abasıyanık’ın yazdığı ve Gürol Tonbul’un oyunlaştırıp yönettiği İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Masallar, İnsanlar, Birde Türküler” Foça-Cezaevi’nde; İzmir Devlet Tiyatrosu Anton Çehov’un yazdığı, Ataol Behramoğlu’nun dilimize çevirdiği ve Vladlen Alexandrov’un rejisörlüğünü yaptığı “Vişne Bahçesi” Konak Sahnesi’nde; Ali Berktay’ın yazdığı, Ayşe Emel Mesci’nin rejisörlüğünü yaptığı “Son Çığlık” Kahramanmaraş Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde; Bursa Devlet Tiyatrosu George Bernard Shaw’ın yazdığı, Sevgi Sanlı’nın çevirdiği ve Sibel Özer Chulliat’ın yönettiği “Pgygmalion-Bir Kadın Yarattım” Ahmet Vefik Paşa Sahnesi’nde; Şahin Örgel’in yazdığı, Ali Volkan Çetinkaya’nın yönettiği “Aşk Bir Şey Değildir” Oda Tiyatrosu’nda; Adana Devlet Tiyatrosu Feyzullah Arslan ve Nermin Ertürkmen’nin yazdığı ve Gökhan Doğan’ın yönettiği “Yarınlara Geç Kalmadan” Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi Sahnesi’nde; Trabzon Devlet Tiyatrosu Simon Williams’ın yazdığı, Şükran Yücel’in dilimize çevirdiği ve Tayfun Eraslan’ın yönettiği “Ölüm Öpücüğü” Atapark Haluk Ongan Sahnesi’nde; Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Oktay Arayıcı’nın yazdığı, Metin Arslan’ın oyunlaştırdığı ve yönettiği “Rumuz Goncagül” Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Merkezi Orhan Asena Sahnesi’nde; Antalya Devlet Tiyatrosu Carlo Goldoni’nin yazdığı, Haldun Marlalı - Cem Marlalı’nın dilimize çevirdiği ve Ahmet Açıkgöz’ün yönettiği “Yalancı” Haşim İşcan Kültür Merkezi Küçük Sahne’de; Erzurum Devlet Tiyatrosu Cengiz Toraman’ın yazdığı ve Levent Aras’ın yönettiği “Anlatılan Senin Hikayendir” Erzurum Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde; Jean BaptistePoquelin Moliere’in yazdığı, Ahmet Vefik Paşa’nın oyunlaştırdığı, Ömer Naci Topçu’nun yönettiği“Meraki” Tunceli’de; Konya Devlet Tiyatrosu Slawomir Mrozek’in yazdığı, Zihni Küçümen’in dilimize çevirdiği ve Mustafa Uzman’ın yönettiği“Sığıntılar” Konya Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde; John Buchan’ın yazdığı, Patrick Barlow’un uyarladığı, Mehmet Ergen’in dilimize çevirdiği ve Nafiz Sami Gürcüali’nin yönettiği “39 Basamak” Elazığ Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde; Sivas Devlet Tiyatrosu Federico Garcla Lorca’nın yazdığı, Turan Oflazoğlu’nun çevirdiği ve Barış Erdenk’in yönettiği “Kanlı Düğün” Atatürk Kültür Merkezi Sahnesi’nde; Van Devlet Tiyatrosu Anton Çehov’un yazdığı, Yılmaz Gruda’nın dilimize çevirdiği ve Metin Oyman’ın yönettiği “Ayı/Teklif”Hakkari’de sanatseverlerle buluşacak. İHA---
Apple'ın İstanbul Mağazasındaki Sır
Büyük fikirler büyük ambalaj veya kutulara ihtiyaç duymuyor. Son dönemde insan merkezli tasarımlara sahip cihazlar daha az yer kaplıyor. Cihazların büyüklüğü ne kadar artsa da kullanıcılar kutuların daha az yer kaplaması için çaba harcıyor. Bu kültür bize fazla uzak değil.. Yaşar Kemal'in sokak çocuklarıyla röportajlarının yer aldığı ' Çocuklar insandır ' kitabında ' İnsan, evrende gövdesi kadar değil gönlü kadar yer kaplar ' sözüyle basit bir şekilde anlatıyor. İşte küresel teknoloji şirketleri insanların gönlüne yerleşmek için cihazların gövdesinin bile geri dönüşümlü üretilmesini istiyor. Kutular az yer kaplıyor Dünya Günü dolayısıyla tüm şirketler ne kadar az yer kapladığını anlatırken, Türkiye'de çocuklara armağan edilen 23 Nisan ile bu günün kıymetini daha çok bilmek zorunda. Çünkü onlara bırakılacak mirası hatırlamak güç değil. Yeni bir dijital oyuncakla buluşmanın en heyecanlı yanı kutunun açıldığını andır. Her metreküpte bilgi, detay ve incelik bulmak için kutunun içinde işe yarar parçalara bakın. Apple tüm ürünlerinin kutu tasarımlarında tüm ürünler ve parçalar daha az yer kaplayacak şekilde kutudan çıkıyor. Cihazlar çok hassas olsa da daha az yer kapladığı zaman daha az atık ve daha az maliyet oluşuyor. Apple karbon ayak izinin yaklaşık yüzde 98'inin doğrudan ürünlerle ilişkili olduğunu söylüyor. Kalan yüzde 2 ise veri merkezleri üzerinden oluşuyor. Daha çok gün ışığı İstanbul'da geçtiğimiz haftalarda açılan Apple Store en çok cam kullanılan mağaza olarak gün ışığını daha çok kullanıyor. Apple , asıl hedefinin her tesisinin enerjisini güneş, rüzgar, su ve jeotermal gibi yenilenebilir kaynaklardan sağlamak olduğunu vurguluyor. Bu nedenle yerinde enerji üretimine yatırım yapıyor, şehir şebekesi bağlı olmayan, yenilenebilir enerji sağlamaları için tedarikçilerle ilişkiler kuruyor ve çalışanların sayısı artsa bile enerji ihtiyacını azaltıyor. Apple veri merkezlerinin tümünde, Austin , Elk Grove, Cork ve Münih'teki tesislerinde ve Cupertino'daki Infinite Loop yerleşkesinde yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanılıyor. Daha az enerji tüketmenin sırrı Her gün 10 bin 400 kilovat elektrik tüketimini yoğun kullanım saatlerinden yoğun olmayan kullanım saatlerine aktararak soğutucu verimliliğini artıran bir soğutulmuş su deposu sistemi Su depolamayla birlikte, geceleri ve havanın serin olduğu saatlerde deniz kıyısı ekonomizörüyle dışarıdaki 'ücretsiz' havanın kullanılması, zamanın yüzde 75'inden daha fazlasında soğutucuların kapalı olmasını sağlıyor. Hava akışı ihtiyaçlarını an be an tam olarak kontrol eden değişken hızlı fanlı soğuk hava tutma bölmelerinin soğutma dağıtımının yönetilmesinde yüksek hassasiyet Güç kaybını azaltarak verimliliği artıran yüksek voltajlarda güç dağıtımı Güneş ışığının maksimum yansıtılmasını sağlayan beyaz serin çatı tasarımı Hareket algılayıcılarla birleştirilmiş yüksek verimli LED aydınlatma İşlemler sırasında gerçek zamanlı güç izleme ve matematik analiz * Yüzde 14 oranında geri dönüştürülmüş malzemeden yararlanan, inşaat atıklarının yüzde 93'ünün çöp sahalarına atılmasını engelleyen ve satın alınan malzemelerin yüzde 41'ini şantiyeden en fazla 500 mil uzaklıktan tedarik eden inşaat süreçleri titizlikle uygulanıyor. Timur Sırt - Sabah
Cahit Berkay: 'Politik Şarkılarla Kimse İlgilenmiyor, Sevgiyi Silah Olarak Kullanacağım'
180 film için müzik yapan Cahit Berkay, klasikleşmiş müziklerini bugüne uyarlayıp tekrar dinleyicilerinin beğenisine sunmayı planlıyor Bugüne kadar aralarında Çiçek Abbas, Selvi Boylum Al Yazmalım, Güler misin Ağlar mısın'ın da aralarında bulunduğu 180 film için müzik yapan Moğollar'ın kurucularından sanatçı Cahit Berkay yeni bir proje hazırlığında. Proje kapsamında Berkay'ın klasikleşmiş film müzikleri, senfoni orkestrasıyla sahnede yeniden çalınacak. Senfoniye darbuka, bağlama gibi enstürmanlar eşlik edecek. Cem Karaca ve Barış Manço ile birlikte söylediği şarkıları bugüne uyarlayıp Emrah Karaca solistliğinde dinleyicisi ile buluşturmayı planlıyor. Hem rock hem de aşk için 'içi boşaldı' yorumu yapan Berkay, siyasetin de müziğin değişimini tetiklediğini ifade ediyor. Kenan Evren 'e kadar analog olan müziğin onun ardından soğuklaştığına dikkat çekti. Berkay 'Politik içerikli şarkılarla kimse ilgilenmiyor. Sevgiyi silah olarak kullanıp bunu yapacağım.' diyerek Gezi olaylarının kendisini olağanüstü umutlandırdığını söyledi. Ayşegül Akyarlı Güven ’in The Wall Street Journal’da yer alan söyleşisinin bir kısmı şöyle: Kaç filmin müziğinde imzanız var bugüne kadar? Bugüne kadar birebir yaptığım 180 tane film müziği var. Uzunca bir dönem yaşamım yurtdışında geçti. Ama yaptığım film müziklerini başka filmlere de döşediler. 250 film kadar vardır herhalde onlar bir arada olunca. Şimdi bunları bir araya getirecek bir projeniz var. Biraz anlatır mısınız? Proje herşeyden önce 70'li yılları 2014'de tekrar yaşamak tekrar çalıp söylemek, nostaljiden öte dönemin müzikal yaşanmışlığını tekrar yaşamak için. bugünkü kuşaklarla paylaşmak için. Ne yapılacak bu kapsamda? İki farklı formatımız var. Birinde benim hit olmuş film müziklerinin çalınması. Bunu senfoni ile çalacağız. Şu an 12 parça var. 18-20'ye de çıkabilir sayı. Selvi Boylum Al Yazmalım, Çiçek Abbas gibi parçaları çalacağız. Tamamen batı formülünde bir senfoni resmi oluşabilir hayalinizde. Ama öyle oluşmasın. Sonuçta ben bu parçaları Anadolu'dan beslenerek yaptım. Bu nedenle Anadolu'da varolan seslerin de senfoni enstürmanlarıyla güzel bir harmanlamasını oluşturduk. Mesela zurna var, ney var, darbuka var. İki tane böyle konser yaptık. Çok başarılı geçti. Cemal Reşit Rey'de merdivenler bile doldu. Altın Portakal'da da yaptık. O Yeşilçam filmleri zaten 70'lerde kalmadı. Özel kanallar sayesinde bugünün gençleri de onları iyi tanıyor. İkinci formatınız nasıl? Biliyorsunuz biz Cem Karaca ile 45'likler artı albümler yaptık. Barış ile de 1 albüm yaptık. Emrah Karaca'nın solistliğinde bunların bugünkü yorumunu sergilemeyi düşünüyoruz. Bazılarını bugüne uyarlıyoruz. Bazılarınıysa aynı bırakıyoruz. Mesela Dağlar Dağlar. Ona hiç dokunmuyoruz. 70'li yıllarla 2014'ün enerjisinin harmanlandığı bir pozitif kurgu hazırlığındayız. Sinema için müzik nasıl yapılır? Pratikte neler değişir? Senaryo gelir. Okursun. Beğenirsen işi kabul edersin. Filmi çekip kaba montajını yaparlar. Oturup yönetmenle birlikte o kaba montajı izlersin. O sırada elinde kronometre ile filmin neresinde müzik olacağını kararlaştırırsın. Sonra stüdyoda müziği kaydedersin. Biz kaydederken stüdyoda da o film döner. Zamanın yönetmene göre değişir. Mesela Ömer Kavur ve Atıf Yılmaz'ın 'filmi bitireceğiz aman şu tarihte vizyona gireceğiz' gibi bir dertleri olmazdı. O film onların istediği olgunluğa ulaşıncaya kadar ne emek gerekiyorsa o vakti ayırırdı. Ama genelde motor dendikten 1 ay sonra film vizyona girerdi. Ama işin beste boyutu başka.. Nasıl başka? Mesela Selvi Boylum Al Yazmalım'ın müziğini nasıl bestelediğinizi anlatır mısınız? Bazı filmlerde ana temanın yanısıra ikinci bir tema da gerektirir. Mesela bir duygusal müzik olur. sonra o müziğin mutluluk hali olur, dramatik hali olur, işkilli gerilimli hali de olur. Kötü adam takibi için bir müzik gerekir. Ortalama en az 4-5 çeşit tema gerekir. Ben oturdum önce Selvi Boylum Al Yazmalım için tema oluşturmaya. İlk olarak gitar aldım elime. Ama gitarla olmadı. Bağlamayla da olmadı. 3-4 saat kara kara düşündükten sonra evdeki cura aklıma geldi. İlk curam... Telleri yok, toz içinde. O curayı indirdim. Eski telleri temizledim, akordunu yaptım. Yarım saat sonra o müziğin tamamı çıkmıştı. Çünkü filme müzik yapmak hayaldir. Önce o müzikal kurguyu hayal edeceksin. Notalarını hayalinde duyacaksın. New York'ta geçen filme davul zurnayla, Anadolu'da geçen filme saksafonla müzik yapamazsın. Hiç kaybettiğiniz iş oldu mu mesela? Hayır kaybettiğim olmadı. Ama rötuş yaptığım oldu. Ses yükselterek kavgalar etmedik. Çünkü müzikte kavga olmaz. Ama münakaşa olur. Mesela benim asla çalışmayacağım 2 tane yönetmen vardır. Ama isimlerini açıklamam. Atıf Yılmaz ve Ömer Kavur ile çalışmaksa bir ayrıcalıktır. Ne istediğini bilmeyen adamla işi çözmek çok zor. Bu coğrafyada yaşayan insanlara müzik yapıyorsan buradaki kültürü ıskalamayacaksın. Öğrenip kendini onunla donatacaksın. Pir Sultan Abdal'ı da bileceksin, Yaşar Kemal'i de. 70'lerden bugüne 10 yıllık süreçleri düşünecek olursak, neler değişti ve biz nasıl bir etki altına girdik ki bizim dinlediğimiz müzikler değişti? Siyasi açıdan bir etkilenme oldu bir kere. Ama daha da önemlisi 60-70'li yıllar analog dönemdi. Elle dokunup koklayabildiğin bir müzik vardı. Şimdi dijital. Karşı değilim hayat böyle gelişti. Ama analog filmin sıcaklığı ile dijital arasında nasıl bir fark varsa bu fark müzikte de kendini belli eder. Biri sıcaktır, diğeri soğuktur. Kenan Evren'e kadar olan dönemde hayat analogdu. Hatta bir dönem var ki taş plak dönemleri, analog bile yoktu. Sevgi, aşk, bunlar farklı yaşanıyordu. Sevgilinin elini tutmak için yanıp tutuşuyordun. Zırt diye elini tutamıyordun. Uzaktan bakıyordun, mektup yazıyordun falan filan. O zaman şarkı çıkıyordu. Şimdi çıkmıyor. Aşk için emek yok ki. 'Merhaba, naber' hooop yatağa. Maymun iştahlılık var. Aşklar 2 günde bitiyor. Yaşasalar onun da şarkısı çıkacak aslında. Siyaset çok etkiler mi müziği? Bizi etkiliyor. Mesela ben çok etkilenen bir kuşaktan geliyorum. Şimdi de var etkilenenler birkaç tane. Popçulara diyecek birşeyim yok. Onların derdi başka. Ama rock müzik yapıyorsan bunu yapamazsın. Rock'ta bunu yemez. Ama yedirdiler maalesef. İçi boş. Kendi yaşadığı ortamdan bahsetmiyor. Sen menfaatini nasıl koruyacaksın? Kendi şarkını yapmazsan bir gün sıra sana da gelir. 70'lerde her gün 25 kişi ölüyordu ortalama. Sonra büyük çoğunluk çocuklarını uzak tutmaya çalıştı haklı olarak. Kenan Evren ve şülekasının en büyük 'başarısı' kuşaklar arasındaki kültür akışını kestiler. Siyasetle ilgilenenler ya mahkemelerde hapis cezaları aldılar, ya da işkencede öldüler. Turgut Özal da sonra gelip tüy dikti üzerine. Nazım Hikmet'i bile tanımıyorlar şimdi.. Yazık. Onlar özellikle böyle yapıldılar. Son 10 yılda tek parti iktidarı var. Bu nasıl yanısıdı müziğe Genelde yok ama sistem sanata akıllı dokonuşlar yapıyor yavaş yavaş. son günlerde profesör lakaplı admalar müzikte kadın sesi haramdır, enstürman haramdır, telefonda bekleme yaparken size çalınan şarkılar haramdır gibi sözler söyler oldu. 10 yıllık bir süreçte gerçekten ciddi bir müdahale oldu mu sizce müziğe? Özgürlükleriniz gerçekten kısıtlandı mı? Gösterişte kısıtlamadılar ama polisiye devlet durumuna girdik ve bundan sonra ne yapacaklarını bilemiyorum. Gezi olayları beni olağanüstü umutlandırdı. Çünkü Gezi'ye kadar siyasetle ilgilenmeyen bir profil çiziyordu gençler. Ben yoruldum demeyeceğim ama, o kadar çok yapılmış şarkılarım var ki.. Iskaladılar. Politik içerikli şarkılarla kimse ilgilenmiyor. Sevgiyi silah olarak kullanıp bunu yapacağım. Solcuyum demenin bir anlamı kalmadı. Ama ben hala solcuyum, komunistim. Bunu söyleyecek dönem değil ama aklını kullanacak dönemdeyiz. T24
Türk Edebiyatı'nın En İyi 25 Giriş Cümlesi
Şu sayfada Türk Edebiyatı'nın en iyi giriş cümleleri derlenmiş. Biz de bunu biraz genişleterek size sunuyoruz. Listeler varoluşu bakımından eksiktir. Siz de yorumlarınızla bu listeyi tamamlamada yardımcı olursanız listenin eksikleri giderilebilir. Not: Herhangi bir sıralama yoktur ve giriş cümlelerine epigraflar dahil değildir!Dünya edebiyatının en iyileri için: Edebiyat Tarihinin En İyi 25 Giriş Cümlesi
'Cumhurbaşkanlığı Gibi Şerefli Makama Aday Olmayı İsterim'
Yerel seçimlerde CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı gösterdiği ancak seçilemeyen ve şimdi ismi Cumhurbaşkanlığı için geçen, kendisini “40 yıllık ülkücüyüm” diye tanımlayan eski MHP’li Mansur Yavaş , “Cumhurbaşkanlığı olabilecek en şerefli makamdır. Benim adımın geçmesi bile beni son derece mutlu eder, çoluğunuza çocuğunuza bırakabileceğiniz bir mirastır. Topu topu 10 kişinin adı geçiyor zaten. Bunlardan bir tanesi de Mansur Yavaş ise demek ki doğru bir çizgi izlemişiz” dedi. Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel ’e konuşan Mansur Yavaş, cumhurbaşkanlığı adaylığı hakkında konuştu. Çamlıbel’in Yavaş ile yaptığı röportaj şöyle: Yerel seçimlerde CHP’nin Ankara büyükşehir belediye başkanlığı için aday gösterdiği eski MHP’li Mansur Yavaş, kendilerinden çalındığını düşündüğü seçim için hukuki mücadelesini sürdürüyor. Ancak bir yandan da Cumhurbaşkanlığı seçimi için adaylık konusunu gündemine almış. Muhalefetin konuştuğu çatı aday profili için uygun isim olduğuna inanıyor, ancak MHP yönetimi ile kavgalı ayrıldığı için meseleyi ‘Kemal Bey’ üzerinden konuşmayı tercih ediyor. Gezi protestolarının birinci yıldönümünün gölgesinde Mansur Yavaş’ın yeni kariyer hedeflerini konuştuk. Kendi Cumhurbaşkanlığı adaylığının Gezi ile birlikte iyice keskinleşen kutuplaşmada sonun başlangıcını temsil edebileceği gibi bir iddiası var. Yavaş’a göre ‘ideolojiler öldü’ ama o hâlâ bir ülkücü! AYM’nin 8 ay önce verdiği ‘YSK kararlarına karşı AYM’ye başvurulamaz’ kararının sizin Ankara seçimiyle ilgili başvurunuz açısından emsal olduğu söyleniyor. Hükümete yakın medyanın yazdığı gibi ‘tokat gibi bir yanıt’ mı oldu sizin için bu? Ortada cevap falan da yok. Ben nisan ayının başında YSK kararından hemen sonra Anayasa Mahkemesi’ne başvurdum. O günden bugüne olağandışı hiçbir şey yok. YSK’nın idari kararlarının aleyhine başvuru yapamazsınız, bu kesin. Ancak zaten bireysel başvurunun kaynağı yargıyla ilgili kararlar içindir. Yargının olduğu her yerde AYM’ye ‘Adil yargılanmadım’ diye gidebilirsiniz. Şubat ayında AYM, Mersin’den gelen bir kararı inceledi. Sonuçta reddetti ama esasına girdi. Dolayısıyla bizim bu kararımız incelenecek. AYM kabul eder etmez ayrı mesele. Ama daha esasa girmesini engellemek için baskı yapmaya başladılar. Bu kadar baskı yapılınca da açıkçası ürküyoruz. Adalet Bakanı kendini bütün mahkemelere emir veren bir yetkide mi görüyor acaba? Davanın sonucunu bekleyeceksiniz, hukuk budur. Gerçekten seçim sonucunu değiştirecek bir sonuç çıkabileceğine inanıyor musunuz? Benim hukuka güvenmekten başka yapabileceğim hiçbir şeyim yok. 90 yaşında benim için oy kullanan teyzeler, amcalar oldu. Hayatında ilk defa oy kullanan birçok genç var. Seçim kazanılır, kaybedilir. Bir oyla da kaybetseniz sonucuna katlanacaksınız. Ama iradenin sandığa yansıması çok önemli. Sandıktaki irade çalınıyorsa buna demokrasi falan denmez. Ben bunun peşindeyim. Bana güvenip oy veren insanların oyunun yerini bulmasının peşindeyim. Bir yandan Ankara için hukuk mücadelesine devam ediyorsunuz, bir yandan da “Ankara sevdası biterse Türkiye sevdası başlar” diyorsunuz. Bu söz kariyer yolculuğunuzda ne anlama geliyor? Ankara seçiminde biz belli bir görevi ifa ettik. Ben siyasi görüşü belli bir insanım. Nasıl tanımlıyorsunuz siyasi görüşünüzü? Ben ülkücüyüm. 40 yıla yakın bir zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nde siyaset yapmışız. İyi bir belediye başkanı olduğuma inanıyorum. Bu yönümle öne çıktığım için Ak Parti dahil, Saadet, BBP, bütün partiler bana Ankara’da belediye başkanlığı teklif etti. Sonuçta CHP’den aday oldum. İlk bakışta ülkücü birisiyle CHP zıt kutuplar olarak görülüyor. Ama öyle doğal bir koalisyon ortaya çıktı ki CHP’lilerin yüzde 97’si oy verdi. Ülkücülerin yüzde 11’i bana oy vermiş, AK Partililerden de 3-4 puan geldiğini görüyoruz. Siz sandıkta yenemediğinizi masada yeniyorsanız bunun bir mücadelesini yapmak lazım Türkiye için. Türkiye’deki artık neredeyse kan davası haline gelen bu kutuplaşmanın üzerine bir şey yapılması lazım. İnsanlar artık kavgadan yoruldular. Kutuplaşmanın önüne nasıl geçebilirsiniz? Siyasete atılırsınız, yanlışlıkları düzetirsiniz. MHP’den de oy aldım diyorsunuz ama MHP yönetimi ile olumlu bir şekilde yolları ayırmadınız değil mi? Problem değil ki. Ulusal siyaset hedefiniz olacaksa, MHP ile yola devam etme gibi bir gündeminiz olur mu bu saatten sonra? Şu anda MHP, CHP ya da AK Parti ile siyaset diye bir şey söyleyecek durumda değilim. AYM kararını vermeden bir şey söyleyemem. O ortadan kalkmadan alternatif düşünmem zor. Önümüzde sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi var, başka bir şey yok ki. Bunu söylediğinize göre cumhurbaşkanı adaylığını istiyorsunuz demek ki. İstemez miyim. Sonuçta Cumhurbaşkanlığı olabilecek en şerefli makamdır. Benim adımın geçmesi bile beni son derece mutlu eder, çoluğunuza çocuğunuza bırakabileceğiniz bir mirastır. Topu topu 10 kişinin adı geçiyor zaten. Bunlardan bir tanesi de Mansur Yavaş ise demek ki doğru bir çizgi izlemişiz. Neden sizi aday göstersinler? Hangi konuda iddialısınız? Türkiye’de çok ötekileştirici ve ayrıştırıcı bir iktidar var. İnsanlarımız kendilerini Soma’da tekmelenen madenci gibi hissediyor. Benim adaylığım bu gerginliğe ve kutuplaşmaya son vermenin başlangıcını sembolize edecek. Türkiye’yi temel değerlerimiz üzerinden birleştirmek istiyorum. Kamuoyunda konuşulmasının ötesinde CHP yönetimiyle bu konuda bir temasınız oldu mu? Gidip de “Ben aday olmayı düşünüyorum, siz ne düşünüyorsunuz” gibi bir temasım olmadı. Yüzerken 10 dalda birden yüzemezsiniz, ya sırtüstü ya başka şey yüzeceksiniz. AYM kararı inşallah yakın zamanda sonuçlanır, ondan sonra rotamızı çizeriz. Eğer AYM olumsuz karar verirse hemen arkadaşlarımızla toplanıp, ne yapacağımıza bakarız. Eğer AYM’den olumsuz sonuç çıkarsa aday olma yönünde kendiniz bir irade ortaya koyar mısınız CHP içinde? Şu anda CHP’ye üye olduğum için Kemal Bey’le görüşürüm. Ama ondan sonrasını açıkçası ben liderlerle görüşmek yerine tabanla, halkla görüşmeyi tercih ederim. Zaten halkta böyle bir talep varsa buna kimse direnemeyecektir. “Cumhurbaşkanlığını kim istemez ki” dediniz. Ama bir yandan da Tayyip Erdoğan –ki aday olma ihtimali yüksek görünüyor... Evet yüksek ihtimal. Tayyip Erdoğan gibi güçlü bir isme karşı aday çıkmayı düşünebilmek de ciddi cesaret istiyor. Cesareti olmayan zaten baştan bunları söylemez. Tabii ki eğer ben aday olursam hem kendime hem ekibime hem de vatandaşa güvenerek yola çıkarım. Biz de 40 yıldır kendi çapımızda siyaset yapan insanlarız. Yerel seçimlerde muhalif seçmenin tercihlerinde Tayyip Erdoğan karşıtlığının önemli rol oynadığı yönünde analizler çok yapıldı. 30 Mart’ta seçmeni olmasalar da AK Parti’ye karşı en güçlü partiye oy verenler olduğunu biliyoruz. Size Cumhurbaşkanlığı adaylığını düşündürten bu durum mu? Bakın, benim Ankara adaylığım ne anti-Erdoğan ne de anti-Gökçek şeklinde oldu. Biz rakiplerimizi kötülemek yerine yanlışları ortaya koyup doğrusu için önerilerle ortaya çıktık. Şimdi yine benim adaylığım söz konusu olursa Ankara’da hedeflediğimiz gibi hedefimiz yine bütün seçmenlere “Hangi görüşten olursa olsun” dedirtmek olur. Ortaya çıkacak cumhurbaşkanı adayı hem AK Partililerin hem CHP’lilerin hem MHP’lilerin hem de BDP’lilerin “İşte bizi temsil edecek cumhurbaşkanı bu” diyecekleri bir kişi olmalı. Herkese aynı mesafede olmalı. Seçildikten sonra herkese illa ki aynı mesafede davranmalı ama o kişi de köken itibarıyla bir yere ait olacak. İdeolojiler öldü mü? İdeolojiler öldü. İdeolojileri artık herkes kendi hayat tarzına göre tanımlamaya başladı. Bugün 10 kişiye “Sosyal demokrat kimdir” diye sorsanız 10 ayrı tarif duyacaksınız. Veya liberalliği ya da Türk milliyetçiliğini de herkes kendine göre tarif ediyor. Ülkücülüğü de... Sizin ülkücülük tarifiniz nedir mesela? Türkiye’nin bütün vatandaşlarını, taşını toprağını, böceğini, Laz’ını, Kürt’ünü sevmeyen bir insan milliyetçi olamaz. Tabii alıştığımız ülkücü profili bu değil. İşte diyorum herkesin anladığı bir şey var. Milliyetçilik birleştiriciliktir. Bu anlamda pek çok kimse benim tarifime uyabilir. Ya da ben başkasının sosyal demokrat ya da devrimci tarifine uyuyor olabilirim. Ülkesindeki her insanı sevmeyenden politikacı bile olmaz. Ayrıma, kine, nefrete benim kitabımda yer yok. Sokağa çıktığım zaman tek başıma yürüyebilmeliyim. Biz seçimde hep şunu söyledik; artık sağ sol yok. Bu kavramlar iç içe geçmiştir. Dürüst olanla olmayanın, hesap verebilir olanla olmayanın mücadelesidir dedik. Peki CHP’yi nasıl tarif ediyorsunuz? CHP’de çeşitli görüşler var. Sayın Genel Başkan bunları bir zenginlik olarak görüyor. Ben bu zenginlik konusunda tereddütteyim açıkçası. Genel Başkan tercihini koyup “Sosyal demokrat parti şöyle olur” dese daha iyi olacağını düşünüyorum. Ama Türkiye partisi olması gerekir. Bugün Türkiye partisi değil o zaman, öyle mi? Şu an aldığı oy oranına bakarsanız bir sıkıntı olduğu ortada. Ama Kemal Bey’in herkesi kucaklamak konusunda çok büyük bir gayreti var. Öyle olmasa beni partiye davet etmezdi. Siz kendinizi gerçekten artık CHP’li hissediyor musunuz? Ben CHP’nin bir üyesiyim. İnsanların siyasi görüşleri bir günde değişmez. Kendinizi her şeyden önce ülkücü olarak tanımladınız. O tür bir aidiyet CHP için yok anladığım kadarıyla. Kavramları birbirine karıştırmamak lazım. Siyasi parti mensubiyeti ile dünya görüşü mensubiyeti ayrı şeyler. AK Parti’nin içinde birçok ülkücü de var, sosyal demokrat da var. Ben de bir ülkücü olarak CHP’nin içindeyim. AK Parti içinde olunca bir zenginlik olup da CHP içinde olunca sadece bir farklılık olarak bakmamak lazım. Hem “ülkücüyüm” diyorsunuz hem de “Aday olursam BDP’ye de hitap etmek isterim” diyorsunuz. Nasıl olacak? MHP Genel Başkanı da bir BDP’liye elini uzatıp, yanıma otur diyebildiğine göre, biz bütün insanlarımızı kucaklamak zorundayız. Bizim kimseyle kavgamız gürültümüz yok. Onlar da bu ülkenin insanı. Şu anda farklı düşünüyor olabilirler. 40 yıl önce ben de farklı düşünüyordum. BDP’lilerin ilanihaye ayrılıkçılıktan yana olduğunu mu düşünmemiz gerekiyor? Ya da bunlar ayrılıkçı düşünüyor, bu ülkeden gitsin mi dememiz gerek? Öyle değil. Zaten onların bugünkü söyleminde ayrılıkçılık da yok. Şöyle de olabilir; adam önce ayrılıkçı olarak tanımlar kendini, bir müddet sonra bu fikrinin yanlış olduğunu düşünebilir. Bakın ne diyorum ben size; 40 yıl önce elini sıkmayacağımız insanlarla biz bugün aynı kulvarda yol aldık. Demek ki insanların fikirleri değişebiliyor. Bizim bütün insanlarımızı kendi görüşüyle kabul etmek zorundayız. BDP’li ile de ortak akılla ortak noktayı bulacağız. Her zaman bulmak da şart değil demokraside. Önemli olan uzlaşma kültürü. Ben prensip olarak değerler üzerinden siyaset yapılmasını son derece yanlış buluyorum. Şöyle bir algı var; iktidar Öcalan’ın ev hapsi ya da başka adımları Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürtlerin desteğini almak için pazarlık kozu olarak kullanabilir. Sizin Kürt seçmeni çekmek için bir öneriniz var mı? Uzlaşının elbette herkesle aranması lazım ama buna pazarlık denmesi yanlış. Bunun bir defa şeffaf olması lazım. Pazarlık dediğiniz şeyin kamuoyu tarafından bilinmesi lazım. Siz de mesela gerçekten acaba Öcalan’a ev hapsi sözü verildi mi bilmiyorsunuz. Bu şeffaflık gerek. Görüşmelere neden muhalefeti davet etmiyorsunuz? Ya da Cumhurbaşkanı bu konuda ön almıyor? İktidarı ve muhalefeti bir araya toplayacak olan cumhurbaşkanıdır. Türkiye’de kim kandan zevk alabilir Allah aşkına? Hiç kimse kandan beslenmez Türkiye’de, evladının burnunun kanamasını da istemez. Cumhurbaşkanlığı değilse bile ola ki ulusal siyasette önemli konumlara geldiniz. İte kalka da olsa yürüyen barış sürecini tamamen sıfırlar mısınız? Yoksa bunun içinde kazanılmış olarak göreceğiniz boyutlar da var mı? Bu sürece herkesi katarım açıkçası. Muhalefetin itirazlarını da katarım. Var olanı yıkmak yerine var olana herkesi katarım. Bilsin herkes. Yoksa birilerinden bir şey kaçırıyormuşum gibi hissederim. Ortak akılla biz bu ülkeyi yöneteceğiz. Hükümet geçen sene de, bu sene de Gezi’yi ‘marjinal gruplar’ üzerinden tanımladı ve düşman ilan etti. Sizce bu boyut iddia edildiği kadar baskın mı? Bir yerde bir kalabalık görünce önce seyyar satıcılar yaklaşır ‘ne oluyor’ diye, arkasından da istifade etmek isteyen yasadışı örgütler gelir. Bu dünyanın her yerinde böyledir, bunlar olacak. Ama siz oradaki öfkenin nereden kaynaklandığını görmek zorundasınız. Bunu okuyamadılar. Cumhurbaşkanı ‘Ben halkımla gurur duyuyorum’ dedi. Başbakan Yardımcısı ‘Onları anlamaya çalışıyoruz’ dedi. Yani bu konuda asıl çatlak hükümette gidiyor. Okuyamadılar, olayların büyümesine neden oldular. Ama hâlâ geç kalınmış değil, bir araya gelinip oturup uzlaşılabilir. Gezi acıların yaşandığı bir yer olmaktan çıkarılıp, güzel anılarla hatırlanacak bir şey haline getirilebilir. Devlet vatandaşını hasım olarak göremez. Devlet herkesle uzlaşmalı derken siz de geçmişte eleştirdiğiniz Yaşar Kemal, Yılmaz Güney gibi isimlerle uzlaştınız mı kişisel dünyanızda? Uzlaştık sayılmaz. O gün öyle konuştuk. ‘Dün dündür, bugün bugündür’ diyecek konumda değiliz. O günün şartları benim öyle konuşmama neden olmuştu. Ama bugün bakıyorum, yaşımızın da verdiği olgunlukla o zaman için kendimize rakip veya düşman gördüğümüz insanların pek çok hayranı var. Böyle bakmak lazım. Sizin de hayranlık duyduğunuz tarafları var mı? Ben hayranlık duyulacak tarafları hatırlamıyorum ama ona hayranlık duyan insanlara saygı duymak lazım. Bakın, o kaseti ben bulmak istiyorum ama bulamıyorum. Montaj demiyorum ama kesmişler. Başı nasıl geldi, sonu nasıl geldi belli değil. Bu benim sözlerimi hafifletmez, ona da bir şey söylemiyorum. O günlerin gazetelerini taradım. Akın Birdal’a suikast olmuş, bütün gazeteler ‘Ülkücü çeteler fail’ diye yazmış. Belki o çete bahsi içinde Yılmaz Güney lafı açılmıştır. Hatırlamıyorum bile. Tartışmalı bir diğer demeciniz de 1994 yılında ‘Nataşa’ meselesi üzerine. Bir kadın olarak söyleminizi çok rahatsız edici bulanlar arasındayım. O da ayrı. Bir mitingde olan bir konuşma. O dönemde Nataşa denen Rusya’dan gelenler Türk toplumunda artık ailelerin yıkılmasına sebep oluyordu. Bilmiyorum kaç doğumlusunuz, yaşınız hatırlamaya yetiyor mu, öyleydi o zaman. Bu ayrımcı bir dil değil mi? Hayır hayır, ben tekrar ediyorum, o sözlerimi hatırlıyorum; ‘Biz yıllarca bu ülkenin komünist olmaması için çalıştık, bu rejimin kötü bir rejim olduğunu söyledik. Komünizm yıkıldıktan sonra ortaya çıktı ki bu rejim açlık, sefalet ve fuhuş ortaya çıkardı. O kadar çok Nataşa geldi ki biz kendi annelerimizin, bacılarımızın Nataşa olmasını önledik.’ Cümle milimi milimine budur. Kaseti var. Bugün de arkasında mısınız o sözlerin? O, o zamanki mücadeleydi. Şimdi böyle bir Nataşa durumu yok. Ama o dönemde ortaya çıktı, komünizm fuhuş doğurmuş. Şimdi bunları söylüyorsunuz, cumhurbaşkanı adayı olursanız yarın gidip komünistlerden oy mu isteyeceksiniz bir de? O ayrı bir şey. Şimdi oradaki sistemle, ‘Ben komünistim’ diyen arasında dağlar kadar fark var. Komünizm idaresi fuhuşu doğurmuştur diyorum, komünistler fuhuşçudur demiyorum ki. Dün ben iki tane komünistle yemek yedim yahu. Ciddi söylüyorum. Onların da oyuna talipsiniz yani? Herkesinkine talibim, niye olmayayım? Sandıktan çıkarken kimin oyu olduğu yazmıyor. Ama 1994’ü hatırlamanız lazım. Şu acı bir şey; o günlerde oradan gelenlerin hepsinin fuhuşa gelmesi tesadüf müdür? Doktor, mühendis fuhuşa geliyor. Ama bakın şimdi yok o kadar. Sizi aday gösterirlerse kampanyanıza ‘Benim yüzde 57’m olabilir’ gibi bir yerden mi başlarsınız? Yüzde 57’m olabilir diye değil, yüzde 100’ün nasıl cumhurbaşkanı olabilirim. Ben bunun hesabını yaparım. Propagandamı bunun üzerine yaparım. Cumhurbaşkanı olursam da çıkıp şuradan tek başıma yürüyebilmeliyim. Vatandaşından korunan bir dünya benim literatürümde yok. Yerel seçimlerde yolsuzluk iddialarına rağmen oy verdiği partinin arkasında kilitlenen bir muhafazakâr camia gördük. Oradan oy alma iddiasında olan bir siyasetçi olarak bu durumu nasıl okuyorsunuz? O camia belki gidecek yer bulamıyor. Bir yandan Tayyip Erdoğan’a âşık yüzde 40’lar ortaya çıkarken, bir yandan da ondan nefret eden yüzde 40’lar ortaya çıkıyorsa zaten asıl tehlike burada. Ne birileri âşık olacak kadar tasvip etmeli ne de diğerleri nefret etmeli. İş taraftarlığa, fanatikliğe gidiyor demek ki. Siyaset uğruna bu tür fanatizmi doğru bulmuyorum. Benim için kimsenin burnu kanamasın. Ben yanlış yaparsam eğrimi düzeltsinler, doğru yaparsam da duacı olsunlar. DIŞ POLİTİKA Dünyada gelişmiş ülke çok fazla ama medeniyetin ölçüsü olarak Amerika ya da Japonya alınmıyor, Avrupa alınıyor. Türk insanının da o standarda (Avrupa Birliği) ulaşması bizim en büyük amacımız olur. Bunu yaparken tabii, benim de bir takım endişelerim var. Mesela yerel özelliklerimizi ve değerlerimizi asla kaybetmememiz lazım. Bizim en ateşli gençlik dönemimizde hep dış politikaya yönelik eleştiriler vardı ‘şöyle olsun, böyle olsun’ diye. Dış politikada ‘Hep monşerler idare ediyor’ gibi bir söylem vardı. Bakıyorum biz emsal insanlar iktidara geldikleri zaman bunu fiiliyata dökmeye kalkıştılar. Kendi fantezilerini, hayallerini icraata koymaya çalıştılar. 70-80 yıllık, hatta Osmanlı döneminden gelen bir hariciye politikasını bir kenara bıraktık. ‘Şimdiye kadarkiler hiçbir şey yapmadı’ havasına girdik. Peki sonuç ne oldu? Hemen hemen sıfır komşuya geldik. 1915 olaylarıyla ilgili taziye mesajının beni rahatsız eden tarafı Türkiye’nin hep veren taraf olması. Ermeniler ne yaptı peki? Bu husumeti ortadan kaldırmak için bir tek hamlelerini gördünüz mü? Türkiye’de Ermenilerin mağdur olduğunu, sürülüp gitmelerini kabul ediyorsanız, sürülme sebeplerini de görmeniz lazım. bir sürü katliamlar oldu, hâlâ mezarlar açılıyor. Acı karşılıklı.T24
"1 Haziran'da Taksim'in Halka Açılması İçin Abdullah Gül, Erdoğan'ı İkna Etti"
Can Dündar, medyaya yönelik baskılara ilişkin 'Medyada toplu istifaların olmaması, medyanın yüz karasıdır' ifadesini kullandı “Gözdağı” belgeseliyle adından söz ettiren gazeteci Can Dündar, Gezi Parkı eylemlerinin başlamasının hemen ardından 1 Haziran’da 'Taksim'in halka açılması için Cumhurbaşkanı Gül, Erdoğan'ı ikna etti. Ve polis çekildi' ifadesini kullandı. Can Dündar, “Medyanın bu kadar kuşatma altına alındığı bir dönemde “biz bu baskıya dayanamayacağız” deyip, topluca ayrılan bir ekibin çıkmaması hepimiz için yüz karasıdır. Biz bunu NTV’de yapabilirdik. NTV gibi haberciliğin yüz akı olmuş bir kanalın iktidarın eline teslim edilme sürecinde “burası aynı zamanda izleyicilerin ve çalışanlarındır” deyip, orayı komple terk edebilseydik tarihe geçerdik. Milliyet gibi bir gazetenin başka bir patron altında iktidara teslim edilmesi sürecinde “biz buna razı değiliz” deyip topluca çıkabilseydik, tarihe geçerdik” ifadelerini kullandı. Diyarbakır’da Türk bayrağının indirilmesine ilişkin konuşan Dündar, “Gezi bu kadar öfkeyle bastırılmasa belki bugün bayrak olayını da farklı karşılıyor olabilirdik. Çocuğu bile bu kadar dövsen şımarır, komşunun camlarını taşlar, evine bayrak asar. Bu tür refleksler olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin milliyetçiliğin tırmanacağı bir döneme girmesi kötü bir refleks. Ama bu da konjoktürel ve geçici bir şey. Bunun bedelini hükümet de ödeyecek. Ödemeye de başladı. Bu kadar şiddetle barışçıl bir gösteriyi bastırdığın zaman barış sürecinin kalmayacağını görmen lazım” dedi. Medya Tava’dan Neslihan Akdaş’a konuşan Can Dündar’ın söyleşisi şöyle: Gözdağı Belgeseli'ni göstermek isteyen televizyonlar oldu mu? Ana akım medyadan teklif geldi mi ya da gelir mi yayınlamak için? Tahmin ettiğin gibi ana medyadan gelmez. Halk TV, Ulusal TV, İMÇ göstermek istedi. Ama doğrusu evde tek başına izlensin istemiyorum şimdilik. Parklarda, toplu gösterimlerde insanlar bir şeyler paylaşarak izlesin. İnsanların da efor sarfetmesini istiyoruz izlemeleri için. Gezi de öyleydi. Evinden, TV’nin başından çık, insanlarla birlikte ol duygusu. O yüzden bir TV kanalına da vermedim. ' Gözdağı’nda daha önce paylaşılmamış, ilk kez izlediğimiz görüntüler de var değil mi? Çağrı yaptık, insanlar görüntülerini bizlerle paylaştı. Belgeseldeki gözünü kaybeden insanların vurulma anları ilk kez yayınlandı. Çoğu amatör kameraydı zaten. O gençler de kendilerini anlatma fırsatı buldu ilk kez. Bir detay daha vardı belgeselde, gözden kaçmasın. “1 Haziran’da Taksim'in halka açılması için Cumhurbaşkanı Gül, Erdoğan'ı ikna etti. Ve polis çekildi' diyordunuz perforede. İlk kez yüksek sesle söylendi. O da kulis bilgisi. Taşları yerine koyunca Erdoğan’ın sonradan çıkıp “Arkadaşlar böyle diyor” sözlerinden aslında şüphelenmemiz lazımdı Cumhurbaşkanı’nın devreye girdiğini , işin kötü gittiğini fark edip Erdoğan’ın parkı açması için ikna etmesini. Parkın açıldığı dakikalarda ordaydım. Polis aniden çekildi. Bunun arkasında kulis olduğunu öğrendim ve bunu belgesele koydum. Belgeselde BDP bayraklı gençlerle, Atatürk posteri taşıyanlar birlikte halay çekiyordu. Gezi neden değerli, o sahneleri izleyince tekrar hatırladık. Çünkü “birlikte yaşayabiliriz”i göstermişti bize. Ancak daha geçen hafta Lice’de bayrak krizi yaşandığında Gezi eylemlerine katılan, destek olan bir grubun sessiz kaldığına hatta bayrak üzerinden politika yapıp kışkırttığına şahit olduk siyasetçisinden gazetecesine. Bu ikiyüzlülük değil mi? Gezi benim yaşamak istediğim ülkeydi. O yüzden değerini, hikmetini zaman içinde daha iyi anlayacağız. İşte bayrak krizi patlayınca anlıyorsun değerini. Oradaki ortaklık duygusu çok özel bir duyguydu. Belgeseli biraz da bu yüzden umut havasında bitirdim. Gezi’ye söz söylemeye kıyamıyorum. Buradan büyük bir parti çıkmayacağını biliyorduk. Omurgası olan bir politik hareket değildi. Bir refleks, bir itirazdı. İtiraz mesajını iki kesim aldı. Biri biz. Böyle bir potansiyelimiz, gücümüz varmış, bir arada durabiliyormuşuz. Bir de iktidar aldı; bunlar bir araya gelip bana posta koyabiliyor duygusu. İki taraf da bu duyguyla yaşayacak. Ve bu ikisi Türkiye’nin önünü açacak. Ben en azından bir yıla göre çok daha umutlu bir noktadayım. Gezi’nin üstüne çok ağır gittiler, bu kadar şiddetle bastırmaya çalışırsan o zaman hareket başka bir şekle bürünüyor. Bazen milliyetçilik oluyor, bazen şiddet oluyor, bazen yılgınlık, çekilme, eve kapanma oluyor. Gezi bu kadar öfkeyle bastırılmasa belki bugün bayrak olayını da farklı karşılıyor olabilirdik. Çocuğu bile bu kadar dövsen şımarır, komşunun camlarını taşlar, evine bayrak asar. Bu tür refleksler olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin milliyetçiliğin tırmanacağı bir döneme girmesi kötü bir refleks. Ama bu da konjoktürel ve geçici bir şey. Bunun bedelini hükümet de ödeyecek. Ödemeye de başladı. Bu kadar şiddetle barışçıl bir gösteriyi bastırdığın zaman barış sürecinin kalmayacağını görmen lazım. Önümüzde zorlu bir dönemeç daha var Türkiye için; Cumhurbaşkanlığı seçimi. Yerel seçim öncesi yaşanan kaos ortamı nükseder mi? Tansiyon yine yükselecek mi? Edilgen aktörler değiliz artık, etken aktörleriz. Biz itiraz edersek iyi şeyler olacak, ne yapsak olmuyor deyip çekilirsek kötü şeyler olacak. Erdoğan’ın baştan beri çok istediğini biliyoruz o mevkiyi. Ardını da garantiye almak istiyor. Muhalefetin bir ortak aday çıkarabileceğini düşünüyorum. Bir şans var mı, var. Toplumun bir kez daha nasıl göbekten ikiye yarıldığını göreceğiz. Her kim olursa olsun Türkiye’nin ortak cumhurbaşkanı olmayacak. Cumhurbaşkanı gelsin, toplumu kucaklasın; ordu gelsin hepimizin ordusu olsun; polis gelsin bizi sevsin; Meclis halkın meclisi olsun... Bunlar olmadı. Eskiden devletten bekliyorduk şimdi artık devletin suçlu olduğu gördük. Kendi içimizde nasıl uzlaşırız, bunun yollarını görmemiz gerek. Toplumsal hareket başlangıcı için iyi bir nokta. Peki seçim öncesi Cemaat kanadından yeni ataklar bekliyor musunuz? Cemaatin geçen bir yıl içinde çok şey öğrendiğini düşünüyorum. Sırtını devlet gücüne dayamış, iktidarla kol kola para kazanan bir dini topluluktan şu an Türkiye’nin en büyük düşmanı haline dönüştü. Ciddi bir travmadır. “Hadi aslanım ne istersen ye, iç” denen bir çocuğu, bir anda sokağın ortasına atıp, vatan hainisin deniyor. Cemaatin de dönüşeceği bir sürece giriyoruz. Düne kadar devletin nimetlerini nasıl paylaştırırım derken şimdi beni ne zaman evden alacaklar diye bekleyen bir anarşiste dönüştü. Çok eziyet ettiler, zamanında ellerindeki gücü kötüye kullandılar, birlikte çalıştılar. Günahsız insanların günahını aldılar. 28 Şubat’ta neyle karşılaştılırsa şimdi Erdoğan’dan aynı muameleyi görüyorlar. Ancak 31 Mart öncesi Cemaat’in yayınladığı tapeler beklendi heyecanla, paylaşıldı, haber yapıldı. Cemaat bel altı vururken, tapeleri haber yapmak doğru muydu? Şurda yanlış yaptık. Bütün yolsuzluğu biz ortaya çıkarmak zorundaydık. Türkiye medyasında bir satır yolsuzluk ortaya çıkmadı 10 yıl boyunca. Bunun günahı hepimizin boynunda asılı. Biz TV’nin karşısında oturarak ya da internetin başına geçip tapeleri bekledik. Günah oydu. Ama gelenleri görmemezlikten gelmek de ayrı bir günah olacaktı. Bir kısmımız onu da yaptı kendince etik nedenlerle ya da korkudan. Ben artık o noktadan sonra zaten ilk günahı yaşamış ve ikinci günaha ortak olamayacağımı düşünüp hepsini yayınladım. Peki 10 yıldır siz neden yolsuzluk haberi yapmadınız? Özeleştiri dediğim o. Birkaç şey var. 80 döneminde de gazetecilik yaptım. Milli Güvenlik Konseyi’nden bile haber sızardı, gizli oturumlardan haber sızardı. Burada nasıl bir menfaat şebekesi yaratıldıysa en ufak bir sızma olmadı. Taktir etmek lazım, o çıkar zincirinden en ufak bir halkanın bile çözülmesine izin vermediler. İkincisi bizde de yayınlanacak bir mecra yok diye yılgınlık oldu. Bu işler iyi niyetli bir gazetecinin “ben şuna bakayım” demesiyle olmaz. İçerden sızma olur ya da araştırma ekipleri kurarsın medya içinde, git araştır dersin. Bizde öyle gazetecilik kalmadı. Bunu da yapamadık. Kimsenin buna da enerjisi yoktu, böyle bir iklim de yoktu medyada. Bu nedenlerle biz o tapelere mecbur kaldık. Onlar olmasa bugün bütün bu hırsızlıktan da haberdar olamayacaktık. Şimdi ne yapacaksınız? Artı 1, 5 ay sürdü. Sizin öngörünüz neydi, ne kadar sürecekti Artı 1’de maceranız? Ve ilk gittiğinizde daha önce maaşlarını alamayan, sansüre uğrayarak kanaldan ayrılmak zorunda kalan meslektaşlarınız tarafından da eleştirildiniz. Türkiye’nin kritik bir döneminde, 5 ay gazetecilik yaptık. Yapılabileceğini de gösterdik. Bunun çok sürmeyeceğini de biliyorduk. Haluk Şahin beni uyarmıştı; “İki şey olacak; yayınınıza müdahele edecekler ve para alamayacaksınız” diye. İlki hiç olmadı. İkincisine maalesef yenildik. Arabanın benzini bitti ama arabadan memnunduk. En genelinde bir deprem oldu ve medya altında kaldı. Biz o enkazın altından “kimse var mı” diye bağıran insanlardık. O yüzden çok lüks arayacağımız bir durum yok. Bulduğumuz her alandan soluk almaya çalışıyoruz. Artı 1, toprağın altından soluk alabildiğimiz borulardan biriydi. Ama bu kadar yetti. Bu enkazın kalkması çok vakit alacak. O yüzden kimse karşıma geçip de “sen de neden oradan nefes aldın” demesin. Yarın başka bir yer bulacağız, oradan nefes alacağız. Ben asıl enkaz altındaki, meslektaşlarım için üzülüyorum. Yutkunmak çok zor. O arkadaşlarım için üzülüyorum. Biliyorsun ama yazamıyorsun. Belgeseli yaparken medyada çalışan birçok arkadaşımız “elimizde görüntüler var kullanamadık, size verelim” dediler. “İçerdeki çapulcular” diyorum ben onlara. Hem taktir ediyorum, hem üzülüyorum. Benim fikrimi sorarsanız kalabilen kalsın medyada, mücadelesini gizli ya da yüksek sesle verebilen versin. Ayrıca bugün yutkunarak işine devam eden pek çok medya çalışanının geçim derdi, okutmak zorunda olduğu çocuğu, ödemek zorunda olduğu kredileri var. Medyanın bu kadar kuşatma altına alındığı bir dönemde “biz bu baskıya dayanamayacağız” deyip, topluca ayrılan bir ekibin çıkmaması hepimiz için yüz karasıdır. Biz bunu NTV’de yapabilirdik. NTV gibi haberciliğin yüz akı olmuş bir kanalın iktidarın eline teslim edilme sürecinde “burası aynı zamanda izleyicilerin ve çalışanlarındır” deyip, orayı komple terk edebilseydik tarihe geçerdik. Milliyet gibi bir gazetenin başka bir patron altında iktidara teslim edilmesi sürecinde “biz buna razı değiliz” deyip topluca çıkabilseydik, tarihe geçerdik. Milliyet de farklı bir noktada olurdu bugün. Bunları yapamadığımız için içerde iyi niyetli arkadaşların çabasını takdir etmekle yetiniyoruz. Ama bunu yapabilseydik farklı bir yerde olurduk. En azından bir iz bırakabilirdik. Peki bunu yapmayı arkadaşlarınızla denediniz mi? - Denedik, olmadı. Tek tek yolunduk. NTV’de de konuştuk, Milliyet’te özellikle ben de konuştum. Kimlerle konuştunuz? - Olmamış bir şey için isim vermenin anlamı yok. Kiminin aklına yattı, kiminin kendince gerekçeleri vardı, geçim derdi vardı. Kimi buradan bir yere varamayacağımız düşünüyordu. Kimisi “bilmem kim ayrıldı, değer mi onun için” durumuna girdi. Kişisel husumetleri, zaruretleri aşıp da kitlesel bir tavır koyamadık ne yazık ki. Bu tavır koyulsaydı sistem tökezlemeyecekti, sonuçta patron da değişmeyecekti. Milliyet’i başka bir yerde kurabilirdik. Zor olurdu ama olurdu. Milliyet değil adı Zilliyet olurdu. Tüm Milliyet yazar kadrosuyla ayrılsaydı içi boşaltılmış bir gazete olacaktı orası. Türk medyası toplu hareket edebilme yeteneğini kaybetti. Artı 1’e başlarken bir kaç aylık maaşınızı peşin aldığınız konuşuldu medya kulislerinde... İlk gün, patronla, arkadaşlarımız parasını almadan hiçbir yönetici almayacak diye konuştuk. Ben içeridekilerin parası ödenmeden bir kuruş almadım. Orada çalışanlar da çok iyi biliyor. Ve bugüne kadar meslek hayatımda hiç yapmadığım tuhaflıklar yaptım. Reklamverenlere gidip, kendimizi anlattık. Bunların yıllarca bir gazetecinin işi olmamasına gayret ettim. Ama ne yazık ki Türkiye’de burjuvazi yok, zenginler var. Elini taşın altına koymaktan çekinen, korkan bir kesim var. Çok sınırlı destek geldi. Bu kadar ağır baskının olduğu bir yerde direnmek de zor tabii. Bunlar cesur çocuklar deyip, alttan destek olanlar da oldu. Bu da sevimsiz. Böyle bir dönemde gerçek gazetecilik yapmak istediğinizde öyle mayın var ki, hiçbirine basmamak mümkün değil. Bant geliyor; kullanırsak kullanılır mıyım duygusu. Patron maaş ödemiyor böyle devam edersek sömürüye ortak mı oluruz duygusu. Bütün o mayınlı arazilerde yürüdük. Benim de alacaklarım var. Hukuki bir süreç başlayacak. Şu an yaz tatilindesiniz diyelim. Eminim ki medyada görüşmeleriniz devam ediyordur. Yeni yayın döneminde belki de yeni bir kanalda karşımıza çıkacaksınız. Şu an artı 1’i almak isteyenler var. Görüşmeler var. Bize de soruyorlar bu görüşmeler sırasında kanala geri döner misiniz diye. Benim bir önyargım yok çıktım, bir daha dönmem diye. Alan kişiye bağlı. O özgür ortamı tekrar yaratabilirsek, insan sömürüsüne dayanmayan bir sistem olursa neden olmasın. Orada ya da başka bir yerde devam edebiliriz. O enerjim var. Olmazsa da üzülmem. Bir belgesel yaptım, o bana iyi geldi. Benim kaçış alanlarım var. Yeni bir kitaba başladım. Sürpriz, heyecan verici bir kitap. Roman değil. Beni çok heyecanlandıran bir şeye kapıldım. İçim içime sığmıyor. Ama şunu görebiliyorum artık merkez medyada olamayacağım. Yine kulislerde Aydın Doğan’la görüştüğünüz konuşuluyor. Hatta 32. Gün için size teklif geldiğini duyduk. Var mı böyle bir teklif? Aydın Bey'le 3 ay önce Artı 1’in D-Smart’a alınması için görüştük. Sağ olsun esirgemedi. 32. Gün’ü Umur ( Birand) götürüyor zaten. Mehmet Ali Bey'in vefatından sonra 32. Gün için adım geçti, ben de sonradan haberdar oldum. Ancak şu an benim Doğan Grubu’nda olmam Aydın Bey için de zor. Siz Doğan Medya’da olmak ister misiniz? Hürriyet’te ya da Kanal D’de? Ben yazımı yazabileceğim her yerde olmak isterim. Zaman mı olmuş, Akit mi, Milliyet mi... Ben yazdığıma bakıyorum. Artı 1’e de öyle başlamıştım. Artık eskisi gibi şuraya da gidelim, emekli olalım dediğimiz dönemler bitti. Yanımıza sandalyemizi alıyoruz, koyduğumuz yerde konuşup, iniyoruz. Televizyonda haberleri izliyor musunuz? Ana haber izlemiyorum. Sabahları izliyorum biraz. Meraklı olduğum günler şöyle bir bakıyorum. İnternetten, Twitter’dan takip ediyorum gündemi. Tuhaf bir şey oluyor; ekranın altından bant geçer ya. Öyle bir bant geçmeye başlıyor bunca yıl sonra. Haber izlemenin eğlenceli yanı bu; neden bunu ilk haber yaptılar, burada ne demek istediler, neden şu görüntüyü kullanmamışlar. Eğlenceli ama boşa vakit harcamak. Ekrandaki iyi niyetli arkadaşların gözlerinden anlıyorsun ne demek istediğini. O sırada rejiyi düşünüyorsun. Bize bıraktığı tortu bu oldu galiba. Mehmet Ali Birand’ın ardından ana haberler de değişti. Uğur Dündar ve Ali Kırca da yok artık ekranda... Genç, dinamik, muhabirlikten gelen haber spikerleri var karşımızda. Onları nasıl buluyorsunuz? Birand yorumunu esirgemeyecek kadar özgüven ve cesaret sahibi bir adamdı. Zaman zaman aşırı dengeleri kollamaya çalıştığı için eleştirirdim ama her şeye rağmen doğruya doğru yanlışa yanlış diyebilecek bir adamdı. Bugün çok azımız buna sahibiz. Birand’ın döneminde de çok vardı ama bugün aman kırıp döker miyiz dönemi daha fazla var. Seyircinin görmediği kulağımızdaki şeffaf kulaklık, rejiye bağlı. O rejide bir takım konuşmalar oluyor. O rejideki konuşmalar size bedelleri hatırlatıyor. Çıkarıp atarsanız hesap-kitap bu kez öbür kulağınızdan giriyor. Nolur, patron, hükümet ne der? Bunların sayısı artmaya başladıkça ekranda olanların dili dolanmaya başlıyor. İnsanlar aynı anda konuşup, aynı anda dinleyemez. Reji fazla konuşuyor. Ekran önündekiler daha az konuşabiliyor. Birand gibi daha fazla konuşan birilerine ancak reji susunca görebiliriz. Kendimi de katarak söylüyorum onun kadar cesur yorum yapamıyoruz, tavır koyamıyoruz. Bir anchorman tavır koymak zorunda mıdır? Bunu haber seçiminden anlıyorsun. Sorduğu sorudan anlıyorsun. Bizim meslekte yasaklı konuk kabul edilemez. Ama şimdi bakıyorsun “bunu çıkaramayız biz” denince kapanıyor konu. Birand en imkansızı ile başlardı. Biz ben en alttan başlıyoruz, bu korkaklık içimize sirayet etti. Yeniler içinde çok iyiler var. Eksik saymak istemem. Nazlı (Çelik), müthiş bir ekran yüzü; Serdar (Cebe) okuldan öğrencim, Birand’ın bayrağını iyi taşıyor; Fatih (Portakal) çok iyi ekranda, çok rahat. Mesleğe de yeni bir soluk getiriyorlar. Ama kuşatılmışlığın havası hissediliyor haberlerde. Gazetelerde takip ettiğiniz köşe yazarları var mı yeni nesil ya da sizin kuşaktan? Ot ve Birikim’de daha iyi yazarlar okuyorum. Oralara yöneldim desem. Kendimi de katarak söyliyeyim, bugün ne yazdı diye koşarak gazete alıp takip ettiğim biri yok. İtiraf edeyim ben de dahilim bu listeye. Kimin ne yazacağını tahmin edebiliyorsun ertesi gün. Sürprizimiz kalmadı. Kendi cephelerimize çekildik, oradan ateş ediyoruz. Ana medyadan ayrılış sırasında olsun, artı 1’de olsun tüm bu süreç boyunca kırıldığınız, sizde hayalkırıklığı yaratan insanlar oldu mu? Oldu. Beni çok şaşırtan arkadaşlarım oldu. Daha cesur olmalarını beklediğim, daha düzgün tavır sergilemelerini beklediğim, birçok arkadaşım beni şaşırttı. Bir kısmının arkadaşım olmadığını fark ettim, bir kısmı koltuğa, vaade, korkuya teslim oldu. Onlar adına üzüldüm, kendi adımı da üzüldüm niye daha önce fark edemedim diye. Gençken insanlar daha cesur olabiliyor, ama yaş ilerledikçe bedel daha da artıyor. Vazgeçmek zor oluyor, daha güçlüye yakın duruyorsunuz. Ama uzun dönemde neyi kaybettiğini göremiyor insan. Öyle bir körleşme de yaratıyor. İnsanlar sizi gördüğünde yüzünü çevirmeye başlıyorsa onun kaybı kaybedeceğiniz paradan daha fazla. Yine isim soracağım size, kırgın olduğunuz isimleri! - İsim vermeyeyim. Birlikte hareket edebilmeyi umduğum birçok arkadaşımın bir kısmının inanamayacağım yazılar yazması, inanamayacağım kararlar alması, bir kısmının beklediğim kararı alamaması, bir kısmının en yakın arkadaşlarının işten atılmasına ön ayak vesile olması, imza atması. Bazılarının hiç çalışmam dediği isimlerler al takke ver külah olması, bazılarının Başbakan’ın danışmanlarıyla iş pişirmesi. Çok acıklı. Bunlar onların bilinmediğini, görünmediğini ya da yarın bunların yazılıp çizilmediğini düşünüyorlarsa, yanılıyorlar. Bir kısmı kötü bir kariyer finali yaptı. Güzel şeylerden bahsedelim biraz da. Dizi ve film projeleriniz vardı. Deniz Gezmiş’in hayatı üzerien bir film senaryosu yazıyordunuz. Devam ediyor mu? O bitti. Çekilecek. Ay Yapım’la yazdık senaryoyu, onlar çekecek. Kağıdın, kalemin içinde olduğu her şey çok heyecan veriyor bana. Dizi projesi de vardı. Ama dizi sektöründe de bir daralma var, görüyorsundur. Eskisi gibi diziler çıkmıyor. Gerçi toplumun tarih merakı galeyana geldi. O bizim gibi tarihle haşır neşir olanlar açısından olumlu. Ve bir belgesel hazırlığınız daha var. Hem de yanınızda iki özel isim var. Nebil Özgentürk, Coşkun Aral ve ben, üç belgeselci bir güçbirliği yapmaya karar verdik. Birikimimizi, arşivimizi, ekiplerimizi birleştirdik ve Denizbank'ın sponsorluğunda 10 bölümlük bir belgesel için kolları sıvadık. 'Kültür Yolcuları' adı. Türkiye'nin kaybolmaya yüz tutmuş kültürel değerlerinin, yitmekte olan kültürel zenginliğinin izini sürüyoruz. Her bölüm farklı bir coğrafyaya gidiyoruz, Artvin'den Van'a, Kırşehir'den Balkanlara kadar... Her yolculukta bize o kültüre yakın bir sanatçı, kültür adamı eşlik ediyor. Mesela geçen ay Diyarbakır'da dengbejlerin izini sürdük. Sonra onların soluğunu bugüne taşıyan Yaşar Kemal'le buluşup dengbejleri sorduk. Böyle birçok sürpriz isimlerimiz var. Türkiye'nin yüzakı olmuş sanatçılar. Sanıyorum yılsonu yayına girecek. Ve umarım beğeneceksiniz. Röportajın sonuna geliyoruz. Zaman kısıtlı. Çok merak ettiğim bir şey de var, ev telefonunuzun dinlendiğini yazmıştınız, geçen hafta da evinize hırsız girdi. Önlem aldınız mı dinlemeler için? Hırsızlık açıklığa kavuştu mu? - Sıradan hırsızlık olayı gibi gözüküyor şu an. Dinlemeler için de vitesi boşa aldık. Eskiden telefonları gizleyip, kaldırıyorduk. Artık bıraktık. Hepimiz zaten dinlenmesek de dinleniyor gibi yaşıyoruz. Foucault’da vardır, Hapishanenin Doğuşu’nda bir noktaya kadar insanları demir parmaklıklarla kuşatırlar. Bir noktadan sonra yüzüne ışık verirler gözleniyorum duygusu onu hapsetmeye yeter. Tüm toplumu hapsettiler aslında gözleniyorum duygusuyla. Ondan kaçış yok. Buna rağmen dik durmak gerek. O yüzden de artık bağıra bağıra konuşuyoruz. Peki Gezi, öncesi, sonrası yaptığınız haber ve yazılar nedeniyle hiç tehdit aldınız mı? Memed Ali Alabora örneği var maalesef. - Twitter, Facebook’tan her gün tehdit alıyorsunuz. Ama ciddiye alacağım bir şey çıkmadı. Memed Ali Alabora’ya yapılan Başbakan’ın ayıbı. Bence Alabora bu ülkenin kalıcı sanatçılarından biri olduğunu göstermiştir.T24
  • 1