Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Atatürk Son Osmanlı Devletinin Kurucusu Mu?

 > -
3 dakikada okuyabilirsiniz

Atatürk Son Osmanlı Devletinin Kurucusu Mu?

Atatürk Son Osmanlı Devletinin Kurucusu Mu?

MUSTAFA ARMAĞAN

Türkiye yeterince küçülmedi mi? Bu yakıcı sorunun devamında şeytanca ama epeyce sıkı bir soru gelmek durumunda: Osmanlı’nın parçalanması devam mı ediyor?

Tarihin bir süreklilik arz ettiğini söylüyoruz ama bu sanki hep olumlu anlamda algılanıyor. Oysa bir süreklilik olumlu olduğu kadar olumsuz da olabilir, değil mi? Bir dükkânı devralırken tabii olarak aktifi (alacağı veya malı) yanında pasifini, yani borcunu da üstlenirsiniz.

Biz Osmanlı mirasını kâğıt üzerinde reddederek aslında bilançoyu da karartmış olduk. Redd-i miras edersen alacağını bilemeyeceğin gibi borcunu da tespit edemezsin. Edebilmek için dükkânın kepenklerini açmaktan başka şansımız yok ne yazık ki. Şimdi böyle bir açılış dönemindeyiz ama bu arada köprülerin altından çok sular aktığını söylemek lazım.

Geçenlere TV24’teki Tarihçe programına konuk ettiğimiz Doç. Mehmet Hacısalihoğlu, ilginç bir tespitte bulundu. Dedi ki: ‘Balkanlar elimizden çıkmadan önceki Osmanlı Devleti’nin durumuyla bugünkü Türkiye’nin durumu çok benziyor birbirine. Osmanlı, Balkan milletlerine dağdan ‘düz ova’ya inip politika yapın’ çağrısında bulundu ve Meclis’in kapılarını etnik gruplara açtı. Yeter ki eşkıyalık, bugünkü deyimle terör dursundu.

Başlangıçta örgütler silah bırakıp Meclis-i Mebusan’a temsilci yolladılar. Terör durdu durmasına ama bu defa silahlı örgütlerin Meclis’teki uzantılarından özerklik anlamına gelecek talepler geldi. Hükümet bu talepleri karşılamayınca eşkıyalık yeniden azdı ve ayrılıkçı hareketler güç kazandı. Hükümet terörü şiddetle bastırmak isteyince (bir avuç eşkiyanın kökünü kazımak” söylemini hatırlayın) yaralar daha bir derinleşti. Ayrılıkçı akımlar güçlendi.

Meclis ile dağ arasında kalan devlet, 1912-13 Balkan Savaşları’ndan Rumeli topraklarının büyük bölümünü kaybederek çıktı. Trablusgarb’dan sonra aslî bir parçasını yitirmişti Osmanlı. Küçülme devam edecekti.

Ardından 1. Dünya Savaşı patlak verdi ve 1918’de Osmanlı’dan geriye teslim olmuş bir ordu, işgal altında bir ülke, bağımsızlığını yitirmiş bir hükümet kalmıştı. Araplar da ayrılmıştı bünyeden. Geriye kala kala iki büyük Müslüman topluluk kalmıştı: Türkler ve Kürtler. Osmanlı’nın bu iki unsuru kader ve elbirliği yaparak yeni bir ülkenin sınırları içinde yaşayacaklar mıydı? Yoksa yollarına ayrı devletler halinde mi devam edeceklerdi?

Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curzon’ın Kürt kartına sarılıp onları azınlık statüsüne bağlama girişimine hem Türk tarafı, hem de Kürt tarafı karşı çıkmıştı. İşte bu ‘Biz etle tırnak gibiyiz, ayrılamayız’ söylemi TC’nin temeli olacaktı.

Aslında bu karar 1919’un tam da bu günlerinde hazırlanan ve ocak ayında İstanbul meclisinde kabul edilen Misak-ı Milli’de mündemiçti. Misak-ı Milli’nin üzerinde önemle durulması gereken 1. maddesi Mustafa Budak’ın “Derin Tarih” dergisinin ocak sayısında çıkacak yazısında belirttiği gibi Türk-Kürt çoğunluğun yaşadığı bölgelerdeki nüfusun haklarını garanti altına almayı hedefleyen bir olmazsa olmaz şartıydı. Vereceğimiz kadar toprak vermiştik. Artık bıçak kemiğe dayanmış, Osmanlı’dan geriye kala kala iki halk ve Anadolu toprağı kalmıştı.

1. madde, Misak-ı Milli’nin özüdür. Şöyle der mealen: “Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihteki sınırların dahil ve haricinde bulunan Osmanlı-İslam ekseriyetinin haklarını korumak...”

Elbette burada sözü edilen “Osmanlı-İslam ekseriyeti” tabiri Türkler ve Kürtleri kastediyordu. Osmanlı’nın son kalan iki büyük Müslüman unsuru onlardı. Kader birliği ederek Osmanlı’nın küllerinden daha küçük bir Osmanlı Devleti vücuda getirerek yollarına beraberce devam edeceklerdi.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulana, hatta halifelik kaldırılana kadarki dönem Kürtlerin Türklerle el ele kuracakları bir devletin hayalleriyle doludur. Ancak kafalardaki hesap siyasi oyunlara uymamış, İstiklal Savaşı küçük bir Osmanlı bakiyesi olarak iki milletli bir oluşum eliyle kazanıldığı halde sonrasında bu topraklarda tek bir milletin yaşadığı, hatta yaşamaya hakkı bulunduğu bizzat resmî ağızlar tarafından ifade edildi, tek millet vardı. Devlet o milletin, Türklerin devletiydi. Kürtlerin söz hakkı, hatta yaşama hakkı kalmamıştı. Asimilasyona uğramak, yani Türk olmaktan başka yol bırakılmadı. Mahmut Esat Bozkurt’un deyişiyle Türk olmayan ancak köle olabilirdi. Ancak 2013’e gelip dayandığımız günlerde artık Son Osmanlı bakiyesi olan TC’de parçalanma tehdidi ciddi bir travmaya doğru gitmekte. Acaba Osmanlı’nın parçalanma süreci devam mı ediyor?

Bu yıl 100. yıldönümünü idrak ettiğimiz Balkan Savaşları bize yalnız asırlarca yaşadığımız Rumeli topraklarını kaybettirmekle kalmadı, aynı zamanda geleceğe bir projektör de tutmuş oldu. İmparatorluklar kolay doğmuyor ve sanıldığından geç parçalanıyordu. Bu süreci önlemenin, Türk-Kürt kardeşliğini güçlendirmenin yolu, tarihte yapılan hatalardan ders alıp bugün aynılarını yapmamaktan geçiyor.

O zaman çözüm belli: Misak-ı Milli ruhuna dönüş! Yoksa Son Osmanlı’nın biraz daha küçülmesi kaçınılmaz olarak gündeme gelecek. Bu bakışa göre Atatürk de bu son Osmanlı devletinin kurucusu oluyor! Tarih, kendisine şaşırmadan bakanlardan intikamını çok feci alıyor ne yazık ki! Tecrübeyle sabittir vesselam!…

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

İstanbulTerör
Görüş Bildir