Maarif Model Matematik Öğretim Programı’nın İki Yılı: Bütüncül mü, Bütün Bir Bilmece mi?
Maarif Modeli eğitimde “yeni bir çağ” vaat ediyor: değer temelli, beceri odaklı, bütüncül bir yaklaşım…
Maarif Model’in uygulanmasının üzerinden iki yıl geçti ve karşımıza sınıf içerisinde çıkan tablo, daha çok “iyi niyetle başlanan ama yanlış tuşlara basılmış garip ve anlaşılmaz bir piyano eseri” gibi.
İşin özeti kâğıt üzerinde yazılmış, sahada ise karmaşık ve uygulamadan uzak.
Matematiğin doğası, epistemolojisi ve öğretimsel gerçekliği birbirine karışmış durumda.
Peki bu tabloya nasıl geldik?
Bilgelik mi, Bilgi mi? Epistemolojik Bütünlükten Duygusal Karmaşaya
Maarif Modeli, bilgiyi sadece “öğrenilecek şey” değil, “yaşanacak bir değer” olarak görüyor.
Kâğıt üzerinde kulağa hoş geliyor: bilgiyle bilgelik birleşsin, öğrenci sadece bilen değil hisseden insan olsun!
Ama işin içine epistemoloji girdiğinde — yani “bilgi nedir, nasıl bilinir, ne kadar doğrudur?” soruları — tablo biraz bulanıyor.
Modelin “bilgiyi bilgelikle bütünleştirme” iddiası, bilginin doğruluk ölçütlerini duygusal ve manevi bir yöne kaydırıyor.
Yani aklın yerini his, kanıtın yerini sezgi alıyor.
Bu, özellikle matematik gibi akıl yürütmenin omurga olduğu alanlarda ciddi bir kayma yaratıyor.
Matematikte doğruluk bir duygu değil, bir akli tutarlılık ve kesinlik meselesidir.
Ancak Maarif Modeli, “anlam”ı öne çıkarırken, “doğruluk” kavramını biraz arka sıralara itiyor.
Müfredat dilindeki estetik, manevi ve duygusal vurgular — iyi niyetli olsa da — kavramsal sürekliliği zedeliyor.
Kimi yerde “güzel düşünmek” öğretiliyor- ne demek anlaşılmıyor- ama “nasıl doğru ve kesin düşünülür” kısmı belirsiz kalıyor.
Üstelik “bütüncül” denilen bu yapı, kendi içinde bile bütün değil. İlkokuldan liseye uzanan çizgide dil, yaklaşım ve kavram örgüsü hatta tanımları sürekli değişiyor.
Sonuç olarak öğretmenin ve öğrencinin kafasında epistemolojik yapı tamamlanmıyor.
“Bütüncül eğitim” diyorsak, önce program yazarlarının zihinlerinde bütünlüğü sağlaması gerek.”
Beceri Temelli ama Bilgi Temelsiz Bir Matematik
“Beceri temelli öğretim” kulağa çağdaş, 21. yüzyıl becerileriyle parlayan bir kavram gibi geliyor.
Ama Maarif Modeli’nde karşımıza çıkan şey, “matematik öğretim programına göre yazılmış beceriler” değil, “becerilere göre biçimlendirilmiş bir matematik öğretim programı” anlayışı.
Bu durum, matematiksel bilginin doğasını tersine çeviriyor. Bilgi, beceriyi besleyen bir kaynak olmaktan çıkıp, becerileri matematiksel olmasa bile öğretme telaşına girmiş. Böylece matematik, kendi iç tutarlılığı ve kavramsal gelişim çizgisi yerine, ölçülebilir (?) beceri kalıplarına indirgeniyor.
“Bütüncül” denilen yapı, aslında becerilerle çevrelenmiş bir bütün yanılsaması yaratıyor. Sonuçta matematiksel düşünmenin doğası, parçalara bölünmüş görev listeleri arasında kayboluyor; öğrencinin zihninde bilgi inşa eden bir sistem değil, kontrol edilen bir performans alanı haline geliyor.
Kaldı ki Maarif Model’in temelini oluşturan Beceri Çerçevesi’nin ve Maarif Model Öğretim Programı’nın deneysel bir çalışması yapılmadan tüm ülkenin öğrencilerini “denek” olarak görmesi -yani pilot çalışma yapılmadan uygulanması- bilimsel açıdan inanılmaz bir hata.
“Becerilere yazılmış bir matematik, artık matematik olmaktan çıkıyor “
Sezgiye Fazla Güvenmek: Tümdengelim, Tümevarım ve Abdüksiyon Arasında Kayıp Aklın Dramı
Matematikte akıl yürütme farklı becerilerle karşımıza çıkar ama üç temel olarak ele alınabilir:
Tümdengelim (kesinlik), tümevarım (genelleme) ve abdüksiyon (en iyi açıklama).
Yani mantığın hem yaratıcılığın bir arada dans ettiği bir alan.
Fakat Maarif Modeli bu dansta sezgiyi başrole alıyor, aklı arka planda bırakıyor.
Sezgi elbette önemli — ama her sezgi doğruya götürmez. Bilim felsefecisi Lakatos’un dediği gibi, matematik hatalar ve düzeltmelerle ilerler. Eğer “hissediyorum, o halde doğrudur” anlayışı hâkim olursa, o eleştirel döngü zayıflar. Matematik o zaman bir düşünme biçimi olmaktan çıkıp, “his temelli onaylama”ya dönüşür.
Üstelik müfredat içeriği de bu sezgisel yönü destekler biçimde dağınık. Bir yıl fonksiyon anlatılmadan doğrusal fonksiyon işleniyor, ertesi yıl fonksiyonun kendisi ve aralarında 15 ay gibi bir süre var, kalıcılık açısından bile mümkün değil. Kavramlar birbirine bağlanmadan, sezgiye bırakılıyor.
Öğrencinin zihni “matematiksel bütün” değil, “parçalı bilgi adacıkları” haline geliyor. Yani sen bir şey öğrendin sanki ama ne öğrendin belli değil, yüzeysel.
“Sezgi aklın en güzel yoldaşıdır — ama kaptan koltuğunu ona bırakırsanız, gemi ilk fırtınada kaybolur.”
“Bütüncül Model mi, Eğitimde Bilmece mi?”
14-16 Kasım 2025 tarihlerinde Antalya’da düzenlenen Uluslararası Matematik ve Bilgisayar Eğitimi Sempozyumu’nda sahneye çıkan program yazarları akademisyenler, Maarif Modeli’nde Matematik Öğretim Programı’nı anlatırken bir tür “kendi labirentlerinde kaybolan mimarlar” izlenimi bıraktılar. Panel boyunca, “öğretmenler programı okumuyor”, “okuryazarlıkları zayıf” , “becerilerin önemi”, “İntegrale gerek yoktu” gibi savunmalar yapıldı; ama anlaşılan o ki yazarlar kendilerine şu soruyu hiç sormadı: Okunabilir ve anlaşılabilir mi bu program?
Kavramsal beceriler, sosyo-duygusal beceriler, eğilimler, okuryazarlık bileşenleri, matematiksel içerik… derken, Maarif Model Matematik Öğretim Programı metni bir eğitim ansiklopedisine dönmüş durumda. Aynı Sempozyum’da diğer akademisyenler de kayboluşlarını program yazarlarına panelde aktardılar. Uzun yıllardır matematik eğitimine hizmet vermiş alanın önde gelen akademisyenlerinden biri “Bilgi olmadan beceri nasıl olur?” sorusuna yanıt alamadı, bir diğeri ise “onca yıllık akademisyenim bu yaşımda program okuryazarı olmadığımı sayenizde öğrendim” dedi. Program yazarlarından bir akademisyen ise öğretmenlere yüklenerek program okuryazarlığınız düşük olarak yanıtladı. Siz programı anlatamamış ya da yazamamış olabilir misiniz?
Alanında yıllarını vermiş akademisyenler bile bu kadar karmaşık yapıyı çözememişken, öğretmenden 5–10 günlük bir “askı süresi” içinde, yaz tatilinde açıklanan programı 2024 Eylül’de eğitim almadan uygulaması beklendi. Üstelik kitaplar eline Eylül ortasında ancak geçmişken… Gerçekten, nasıl çözsün? Ardından 2024 ortaları ve 2025 seminer dönemlerinde öğretmenlere maarif modeli eğitimleri adı altında yapılan hizmet içi eğitimlerin sunu metinlerini okumaya dönmesi ile birlikte öğretmenler de ne yapacaklarını şaşırdılar.
Bruner’in dediği gibi, anlam kurma süreçleri zaman ve etkileşim ister; fakat burada ne zamana yer var ne de açıklığa. Sempozyuma katılan deneyimli akademisyenlerin bile “biz de tam anlayamadık” dediği bir programdan söz ediyoruz.
Yani ortada, sadece yazarlarının anladığı! bir metin var — ve bu da “bütüncül model” değil, kapalı devre bir epistemolojik elitizm yaratıyor. Bir ülkenin anayasası vatandaşı tarafından okunup net olarak nasıl anlaşılabilir olma zorunluluğu taşıyorsa, öğretim programları da eğitim camiasının anayasasıdır ve net olarak herkes tarafından anlaşılmalıdır. Maarif Model Öğretim Programları ise alanın uzmanı tarafından bile zor anlaşılacak bir yapıya sahip.
“Eğer bir öğretim programını sadece yazarları anlayabiliyorsa, o artık öğretim değil, bir gizem kültüdür.”
Program mı değişti, yoksa hepimiz mi sistem hatasına düştük?
Türkiye yıllardır matematikte belli bir çizgi tutturmuşken, Maarif Modeli’yle birlikte bir sabah uyandık ve o çizgi yerinde yoktu.
Sanki biri “eski matematiği sil, yenisini yükle” demiş gibi.
Üstelik bu değişim öyle bir hızla geldi ki, öğretmenlerin neyi nasıl öğreteceğini, öğrencilerin de neyi nasıl öğreneceğini bilmediği bir “ara sınıf kaosu” doğdu.
Bir öğretmen için en zor şey, anlamadığı/anlamlandıramadığı bir programı uygulamaktır; bir öğrenci içinse, işin sonunda neyle karşılaşacağını bilmeden hazırlanmak.
Şu anda Türkiye’de binlerce öğrenci, liseye geçişte ve üniversite sınavında hangi öğrenme çıktısının hangi “beceri”ye denk geldiğini ve nasıl sorulacağını çözmeye çalışıyor.
Kısacası, sistem denklemini değiştirdik ama bilinmeyen sayısı arttı.
Bu kadar belirsizlikle başarı beklemek, pusulasız gemiyle okyanusa açılmak gibi.
Ülke çapında bir epistemik sisin içindeyiz ve herkes birbirine “sen de anlamadın, değil mi?” diye bakıyor.
“Eğitimde reform yaptık ama kimse neyi reform ettiğimizi bilmiyor — işte tam bir bizim usul denklem!”
Cebirden Analize: Eğitimde “Derinleşiyoruz” Derken Boğulmak
Lisede işler iyice karıştı. Gerçekten, “en zor seviye” derken abartmıyorum.
Düşünün: 8 yıl boyunca bambaşka bir matematik anlayışıyla yetişmiş öğrenciler, liseye geçtiklerinde birden bambaşka bir evrende buldular kendilerini.
Yeni programda işlem becerileri azaltılmış, cebir neredeyse buhar olmuş; yerine sonsuz etkinlikler, soyut kavramlar ve akademik tartışmalarla dolu bir “matematik felsefesi” gelmiş.
Kâğıt üzerinde kulağa “derin düşünme” gibi geliyor ama sahada durum daha çok “karmakarışık düşünme.”
Türkiye’de öğrencilerin genel olarak işlem becerilerinin zayıf olduğu zaten yıllardır MEB ve ÖSYM sınavlarında ve PISA raporlarında duruyor. Bu tablo ortadayken cebiri müfredattan neredeyse silip, doğrudan “analiz–calculus” temelli bir yapıya geçmek, bir gemiyi yüzdürmek değil, batırmak demek.
Kısacası, öğrenciler temel işlemleri kavrayamadan fonksiyon, limit ve türev tartışmalarına sokuluyor; öğretmenler de bu kaosta hem kürek çekiyor hem rota tutmaya çalışıyor.
Ama gemi rotasız ve denizciler de haritayı okumuyorsa, gideceği tek yer malum: dip.
“Acaba gelecekte başka bir matematiğe mi ihtiyaç var ondan mı böyle yaptılar” diye düşünüyorum ancak içerik yapay zekanın ihtiyacı olan gelecekten bile uzak.
“Temel cebiri atlayıp calculus’a geçmek, yüzmeyi bilmeden okyanusa dalmak gibi — ilk dalgada herkes nefessiz kalıyor.”
Kitap Var Ama Öğrenciye Yok: “Kavramsal” Olduk, Matematiği Kaybettik
Ders kitapları şu anda birer öğretmen rehberi gibi; yani öğrencinin zihnine geçmiyor, sadece öğretmene programda “ne demek istediklerini” anlatıyorlar.
Ama ironik olan şu: öğretmen bile bazen ne demek istediklerini anlamıyor/anlamlandıramıyor.
Etkinlikler uzadıkça uzuyor, klasik matematikteki o sade düzen — “kuralı öğren, uygula, sonuç çıkar” — tamamen buharlaşmış durumda. Her şeyi birden değiştirmenin, harmoniyi bozmanın nedeni nedir, hiçbirimiz bilmiyoruz.
Öğrenciler sosyal medyada yazıyor “öğrenemiyoruz” başka bir deyişle bir şeyler yapıyor ama ne yaptığını tam bilmiyor.
Matematik “yaparak öğrenmek” değil, “yaparak kaybolmak” haline gelmiş.
Kitaplar o kadar soyut, o kadar “evrensel” bir dille yazılmış ki – belki çeviri bazı yerler- bazen gerçekten başka bir ülkenin programını okuyor gibi hissediyorsunuz.
Sahadan gelen sesler ise net: Öğretmenler şöyle diyor;
— 10. sınıfta öğrenciler üçgende trigonometrik oranların denklemini yazabiliyor ama çözemiyor.
— 9. sınıfta gerçek sayılar, üslü-köklü ifadeler, mutlak değer konularında öğrenciler uzun metinli sorularda ne yapacaklarını bilemiyorlar çünkü temel işlem ve cebir becerileri de olmadan metinde kayboluyorlar.
— Konuların sıralamaları o kadar farklı ki öğrencinin kendisini geliştirebilme zinciri yakalaması mümkün değil.
Kitabın editörleri bile sosyal medyalarında yayınladıkları ve savundukları fikirlerin tam tersini ders kitaplarına eklemiş durumdalar. Örneğin, 9. Sınıf kitap editörlerinden biri “irrasyonel sayıların gerçek yaşam bağlam temelli sorularda uzunluk olarak kullanılmaması gerektiğini” söylüyor ancak başında bulunduğu kitaplara bu örneği kendisi koymuş oluyor. Yani söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmuyor.
Kısacası, matematikte olmazsa olmaz cebir ve işlem temeli gelişmeden kavram öğretmeye çalışıyoruz. Ama ortada temel yokken, üstüne nasıl bina kuracağız? - İşlem konusunda ülkece durumumuz ve başımıza gelenler hem ulusal hem de uluslararası sınavlarda malum iken.-
“Bir matematik sorusunu çözemeyen öğrenciye ‘kavramsal düşün’ demek, yüzme bilmeyene ‘okyanusa dal’ demek gibi.”
Üst Düzey Öğrencilere Yazılmış Programı Herkese Uygulamaya Çalışmak!
Lise matematik programını hazırlayan ekibin belki de en büyük hatası, temel bir bilimsel gerçeği gözden kaçırmaları: Her öğrenci matematikte üstün yetenekli ya da üst düzey değildir.
Eğer üst düzey bir gruba ders planlıyorsanız, var olan öğretim programını farklılaştırırsınız. Ama bilimin tam tersine bir yapı kurulmuş, üst düzey gruba hazırlanan bir program normal öğretim programı düzeyine indirgenmeye çalışılmış, sonuç olarak tabii ki olmamış.
MEB’in Üstün Yetenekliler Matematik Öğretim Programı ve TÜBİTAK Fen Lisesi Matematik Programı’nda hedef çok netti: Zaten yüksek becerili öğrenciyi daha da derinleştirmek. Yani öğrenciyi daha derin kavramsal düşünmeye yönlendirir, sorgulatır, bilimsel metinlerle destekler ve zaten güçlü olan matematik becerilerini daha ileri taşırsınız.
TÜBİTAK Fen Lisesi ülkenin en parlak %1’lik dilimindeki öğrencileri özel bir sınavla alıyor.
Yani bu okulun programı, zaten belli bir başarıyı yakalamış üst düzey bir öğrenci grubuna yazılmış “yüksek yoğunluklu ve kavramsal” bir içerik.
Ama Maarif Modeli’nin lise matematik programı o üst düzey öğrenciler için yazılmış metni alıp biraz sadeleştirip “herkese” sunmuş durumda. Sonuç ise %1’lik bir kitle için tasarlanmış program, %99’luk bir kitleye yükleniyor.
Bu, Formula 1 aracını mahalle arasında sürmeye benziyor: hem araç hem sürücü zarar görüyor.
“Tüm ülkeye matematikte üstün yetenekli/üst düzey muamelesi yapmak güzel bir hayal; ama hayallerle dolu programlar genelde gerçekle çarpışınca yere düşer.”
İntegral Gitti, Mantık da Onunla Birlikte mi Gitti?
Programda bazı konuların çıkarılması tam bir muamma. En çok konuşulan örnek: “İntegral.”
Bir anda ortadan kayboldu — ve kimse nedenini tam olarak açıklayamadı. Antalya’daki Sempozyum’da program yazarlarından biri “Liseden mezun olan biri integrali nerede kullanacak?” diyerek durumu özetlemeye çalıştı. Ama işte tam da burada mesele başlıyor.
Eğer mantık buysa, o zaman neden trigonometrik fonksiyonları (oran değil) hâlâ öğretiyoruz?
Bu konuların hiçbiri artık calculus ya da analiz temelli biçimde Maarif Modeli Matematik Programı’nda işlenmiyor; ne limit var ne türev ne de integral.
O zaman “günlük hayatta kullanılmıyor” bahanesiyle integral çıkıyorsa, diğerleri neden duruyor?
Matematiği “işe yarayıp yaramama” üzerinden değerlendirmek, bilimi “alışveriş listesi”ne çevirmek gibi.
Kaldı ki lisede öğrendiğimiz çoğu şey günlük hayatta kullanılmaz zaten.
Ama kimse “neden ikinci dereceden denklem öğretiyoruz, markette lazım olmuyor” diye sormuyor. Çünkü amaç günlük yaşam değil, üniversiteye sağlam bir altyapıyla gitmek ve düşünmede derinleştirmeyi sağlamak.
Lise matematik bir “günlük pratikler dersi” değil, düşünme biçimi kazandırma sürecidir. Bu süreçte beceriler edinirsiniz ama becerileri size öğretmeye çalışan bir matematik sizi kayboluşa sürükler.
İntegrali kaldırmak, öğrencinin zihninden sadece bir konu başlığını değil, matematiksel düşünme ve inceleme sürekliliğini de kaldırmak demek. Artık lise matematiği, üniversiteye değil, “yarım kalan bir düşünme yolculuğuna” hazırlıyor.
“İntegrali çıkardık ama yerine ne koyduğumuzu kimse bilmiyor — sanırım biz de hesaplamadık.”
Bağlam Temelli Çoktan Seçmeli Soru Kılavuzu’nun Belirsizliği
Bu tabloya bir de MEB tarafından yayımlanan Bağlam Temelli Çoktan Seçmeli Soru Kılavuzu eklendiğinde, belirsizlik daha da derinleşiyor. Ne yazık ki bu kılavuz, kendi kendisine bile kılavuzluk edemeyecek kadar dağınık ve acele hazırlanmış bir metin izlenimi veriyor. Üstelik kılavuz, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nde yer alan bazı üst düzey düşünme becerilerini ölçmeye dönük olarak hazırlanmış gibi görünse de bu becerilerin aslında daha alt düzeydeki bütünleşik becerilerden ve her birinin ayrı süreç bileşenlerinden oluştuğu gerçeğini yeterince açıklığa kavuşturmuyor. Sorular incelendiğinde hangi sorunun hangi beceriyi, hangi süreç bileşeni üzerinden ve nasıl ölçtüğü çoğu zaman belirsiz kalıyor. Bu durum, Maarif Modeli’nin en kritik ayağı olan ölçme-değerlendirme boyutunu da boşa düşürüyor. Daha vahimi, kılavuzda dil hataları bulunması ve kendi koyduğu ölçütlere bile sadık kalınmaması; örneğin gerçek yaşam temelli olması gereken sorularda gerekli bağlam bilgilerinin yer almaması, meselenin yalnızca teknik değil, yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor. Böyle bir metin ülkenin eğitim geleceğine nasıl ışık tutabilir? Bugün 2026-2027 eğitim-öğretim yılında 7. ve 11. sınıfta olacak öğrenciler hâlâ nasıl bir LGS ya da üniversite sınavıyla karşılaşacaklarını bilmiyor. Milyonlarca öğrencinin geleceğini belirleyecek sınavların yönü bu kadar belirsizken, aslında belirsizleşen yalnızca sınav sistemi değil; ülkenin eğitim ufku, ailelerin güven duygusu ve öğrencilerin geleceğe dair umududur.
“Kılavuzun kendisi pusulasızsa, öğrenciden doğru yolu bulmasını beklemek eğitim değil, toplumsal bir belirsizlik denizidir.”
Son Söz:
Maarif Modeli’nin matematik programı iyi niyetle - genelde böyle söylüyor program yazarları ama kötü niyetle zaten olmaz- hazırlanmış olabilir; ama iyi niyet, pedagojik yeterlilik değildir.
Kitlesel başarısızlığın yolu tarihsel açıdan da çoğunlukla da iyi niyet taşları ile döşelidir.
Bir program, değerleri merkeze alırken bilimin ve matematiğin doğasını ihmal ederse, ortaya çıkan şey “bütüncül model” değil, epistemolojik bir labirent olur. Ve o labirentin çıkışını ne öğrenciler, ne öğretmenler, ne akademisyenler ne de program yazarları bulabiliyor gibi görünüyor.
Bu tabloyla başarıdan söz etmek ise neredeyse bir hayal.
Çünkü başarı, yalnızca ölçme sonuçlarıyla değil; anlamla, süreklilikle ve tutarlılıkla gelir.
Bugün Türkiye’de öğrenciler, öğretmenler ve veliler aynı soruyu soruyor: “Biz ne öğreniyoruz?”
Eğer bu sorunun cevabı verilemiyorsa, o sistemin başarısı artık istatistiklerde değil, kaybolan motivasyonlarda aranmalıdır.
Üstelik mesele sadece pedagojik değil, ekonomik de.
Yıllardır belli bir öğretim yapısı ve materyal düzeni üzerine kurulmuş bir sistemi bir gecede değiştirmek; öğretmen eğitiminden ölçme araçlarına, ders kitaplarından özel kurslara kadar uzanan dev bir ekosistemi altüst etmek anlamına geliyor.
Bu, sadece sınıflarda değil, ülkenin eğitim ekonomisinde ve gelecek ekonomisinde de kırılma yaratır. Bunda etkisi olan herkesin de vicdanını ciddi şekilde sorgulaması gerekir. Programın bu hızda ve bu ölçekle uygulanması, hem insan kaynağı hem mali kaynak açısından sürdürülemez bir yük doğurur.
Kısacası, Maarif Model Matematik Öğretim Programı’ndaki dengesizlikler bütüncüllüğü, milyarlarca dolarlık ekonomik bir maliyete ve kaybolacak olan milyonlarca öğrenciye dönüşmek üzeredir.
Bu durumun hesabını verecek olanlar kimlerdir?
Prof. Dr. Burak Karabey
Dokuz Eylül Üniversitesi
Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

