article/comments
article/share
Haberler
KidzBrain Hareketi ile Beyin Okuryazarlığı: Dikkatin Değerli Olduğu Bir Çağda Çocuklara Ne Öğretmeliyiz?

etiket KidzBrain Hareketi ile Beyin Okuryazarlığı: Dikkatin Değerli Olduğu Bir Çağda Çocuklara Ne Öğretmeliyiz?

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Eğitim sistemi çocuklara matematiği, tarihi, fiziği ve fen bilimlerini öğretmek için titizlikle hazırlanmış müfredatlar sunuyor. Ancak bütün bu öğrenme sürecinin merkezindeki organı, beyni, neredeyse hiç tanımıyoruz. Çocuklar yıllarca sıralarda oturuyor, yüzlerce sınava giriyor, binlerce sayfa bilgiyle karşılaşıyor; fakat mezun olduklarında dikkatlerinin neden dağıldığını, kaygının öğrenmeyi nasıl etkilediğini, uykunun hafızadaki rolünü ya da beynin en verimli nasıl çalıştığını hâlâ bilmiyor.

İşte tam da bu eksiklik, son yıllarda giderek daha fazla konuşulan 'beyin okuryazarlığı' kavramını öne çıkarıyor. Çünkü insanın kendi zihnini tanıması; dijital, finansal ya da medya okuryazarlığından önce gelen temel bir yaşam becerisi olabilir.

Türkiye genelinde 26 temsilciliğiyle büyüyen KidzBrain hareketinin çıkış noktası da bu düşünce. Hareketin öncüsüyle; dikkatin neden çağımızın en kıymetli sermayesine dönüştüğünü, anlık ödül kültürünün haz erteleme becerisini nasıl aşındırdığını, bu gidişatın tersine çevrilip çevrilemeyeceğini ve bir çocuğun kendi beynini tanımaya başladığında hayatında ilk olarak neyin değiştiğini konuştuk. İşte o söyleşi…

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

“Beyin okuryazarlığı” kavramını ilk kez ne zaman ve nasıl kavramsallaştırdınız? Sizi bu noktaya getiren dönüm noktası neydi?

“Beyin okuryazarlığı” kavramını ilk kez ne zaman ve nasıl kavramsallaştırdınız? Sizi bu noktaya getiren dönüm noktası neydi?

Hayatım boyunca bu sorunun peşinden yürüdüm. Belki ilk kez kızımın sınıfındaki bir öğrencinin gözlerinin pencereden dışarıya dalmış olduğunu izlerken düştü aklıma. Belki seminerlerimde öğretmenlerin “Hocam, anlattığım her şeyi biliyorlar ama dikkatlerini beş dakikadan fazla toparlayamıyorlar.” dediği anlarda. Belki de çocuğunun neden bu kadar çabuk sıkıldığını anlamaya çalışan bir annenin sessiz endişesinde...

Ne zaman başladığını tam olarak hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey, yıllar boyunca karşılaştığım her çocuk, her öğretmen, her aile bu soruyu biraz daha büyüttü. Çünkü gördüğüm tablo hep aynıydı: Çocuklar öğrenmek istemiyor değildi, öğretmenler öğretmeyi bilmiyor değildi, anne babalar da ilgisiz değildi. Buna rağmen hepimiz aynı cümleleri kuruyorduk.

“Dikkatini ver.”

“Biraz daha odaklan.”

“Biraz daha sabret.”

“Daha çok çalış.”

Peki gerçekten biliyor muyduk, dikkat nasıl oluşur? Odaklanma beyinde nasıl başlar? Hafıza neden bazı bilgileri yıllarca saklarken bazılarını birkaç dakika içinde siler? Bir çocuk neden aynı anda hem çok meraklı hem de çok çabuk sıkılan biri olabilir?

Aslında biz davranışları konuşuyorduk. Ama davranışları ortaya çıkaran beyni konuşmuyorduk. İşte benim yolculuğum tam da burada başladı.

Yazınızda “çocuklar öğrenmek istemiyor değil, öğretmenler öğretmeyi bilmiyor değil” diyorsunuz — o hâlde asıl eksik olan nedir?

Yazınızda “çocuklar öğrenmek istemiyor değil, öğretmenler öğretmeyi bilmiyor değil” diyorsunuz — o hâlde asıl eksik olan nedir?

Yıllar içinde fark ettim ki eğitim dünyasının en büyük eksikliği bilgi değil, beyin bilgisi. Çocuklara matematik öğretiyoruz ama matematiği öğrenen organı tanımıyoruz.

Okuma yazma öğretiyoruz ama beynin okumayı nasıl öğrendiğini bilmiyoruz.

Yeni nesilden problem çözmelerini bekliyoruz ama problem çözmenin hangi sinir ağlarını geliştirdiğini konuşmuyoruz.

Hafızadan yüksek performans bekliyoruz ama hafızanın nasıl oluştuğunu anlatmıyoruz.

Belki de en büyük çelişkimiz bu. İnsanlık uzaya araç gönderecek kadar gelişti, yapay zekâ birkaç saniye içinde makaleler yazabiliyor, karmaşık analizler yapabiliyor, milyonlarca veriyi aynı anda değerlendirebiliyor; ancak hâlâ çocuklara kendi beyinlerini tanımayı öğretmiyoruz.

Oysa insanın sahip olduğu en değerli teknoloji kendi beyni değil mi? Ve ne yazık ki onun kullanım kılavuzu eğitim sisteminin hiçbir yerinde yok. Bugün ilkokula başlayan bir çocuk yaklaşık on altı yıl boyunca eğitim alıyor; binlerce saatini sınıflarda geçiriyor, yüzlerce sınava giriyor, onlarca ders görüyor. Fakat mezun olduğunda hâlâ şunu bilmiyor:

“Dikkatim neden dağılıyor?”

“Motivasyonumu neden kaybediyorum?”

“Yeni bir alışkanlık edinmek neden bu kadar zor?”

“Kaygı öğrenmemi neden etkiliyor?”

“Hareket ettiğimde neden daha iyi düşünüyorum?”

“Uyku neden hafızamı değiştiriyor?”

Hayatımızın merkezinde duran organı tanımadan hayata hazırlanıyoruz. İşte tam bu yüzden bugün yalnızca eğitim sistemini değil, eğitim anlayışımızı yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü yirmi birinci yüzyılın en önemli becerilerinden biri artık yalnızca okuma yazma değildir.

Dijital okuryazarlık, finansal okuryazarlık, medya okuryazarlığı konuşuyoruz. Belki de artık bunlardan önce konuşmamız gereken çok daha temel bir kavram var: Beyin okuryazarlığı.

Dijital okuryazarlık, finansal okuryazarlık gibi kavramların önüne “beyin okuryazarlığını” koyuyorsunuz. Neden bu sıralama ve eğitim sistemi bunu neden hâlâ görmezden geliyor?

Beyin okuryazarlığı, dijital, finansal ya da medya okuryazarlığı dediğimiz bütün becerilerin kullandığı temel sistem beyindir. Dikkatini yönetemeyen, dürtülerini düzenleyemeyen, bilgiyi sorgulayamayan ve kararlarının nasıl şekillendiğini fark etmeyen bir birey; dijital araçları kullanabilir ama dijital dünyanın yönlendirmelerine karşı savunmasız kalabilir. Parayı tanıyabilir ama kısa vadeli ödüllerle uzun vadeli hedefler arasında sağlıklı seçimler yapamayabilir. Bu nedenle beyin okuryazarlığını diğer okuryazarlıkların önüne koymak, onları önemsiz görmek değil; hepsinin üzerine kurulduğu bilişsel zemini görünür hâle getirmektir.

Benim için beyin okuryazarlığı, çocuklara ya da bireylere beyin bölgelerini ezberletmek değildir. Çocuğun “Dikkatim neden dağılıyor?”, “Kaygılandığımda neden düşünemiyorum?”, “Bir bilgiyi nasıl daha kalıcı öğrenebilirim?”, “Ekranı bırakmak neden bu kadar zor?” ve “Hareket, uyku, duygu ve tekrar öğrenmemi nasıl etkiliyor?” sorularına yaşına uygun cevaplar verebilmesidir. Kısacası, kendi zihinsel süreçlerini fark etmesi ve onları yönetebilmek için doğru araçları kullanmayı öğrenmesidir.

Eğitim sisteminin bunu hâlâ yeterince görmemesinin nedeni, sistemin büyük ölçüde içerik aktarmaya ve ölçülebilir akademik sonuçlara göre yapılandırılmış olmasıdır. Ne öğretileceğini ayrıntılı biçimde planlıyoruz; fakat beynin hangi koşullarda öğrendiğini, dikkatin nasıl sürdürüldüğünü ve bilginin nasıl kalıcı hâle geldiğini aynı ölçüde merkeze almıyoruz. Üstelik nörobilimde üretilen bilgi ile sınıf uygulamaları arasında hâlâ önemli bir aktarım boşluğu olduğunu düşünüyorum. Öğretmenlerden dikkat, motivasyon, öz düzenleme ve kaygı gibi süreçleri yönetmelerini bekliyoruz; ancak çoğunu bu süreçlerin biyolojik ve bilişsel temelleri konusunda yeterince desteklemiyoruz.

Oysa eğitimin geleceği yalnızca çocuğa daha fazla bilgi vermekte değil, çocuğun kendi öğrenme sistemini tanımasını sağlamaktadır. Çünkü kendi beynini tanıyan çocuk yalnızca daha iyi öğrenmez; dikkatini, duygularını, alışkanlıklarını ve kararlarını da daha bilinçli yönetir. KidzBrain olarak savunduğumuz temel düşünce tam olarak budur: Çocuğa dünyayı öğretmeden önce, dünyayı algıladığı ve anlamlandırdığı beyni öğretmeli ve hazza karşı durabilme becerisi kazandırmalıdır.

Bilindiği gibi 1970'li yıllarda Walter Mischel'in yürüttüğü ve psikoloji literatürüne Marshmallow Deneyi olarak geçen araştırma, çocukların önlerindeki tek marshmallow'u hemen yemek yerine biraz beklediklerinde ikinci bir ödül kazanabileceklerini gösteren basit ama etkileyici bir tasarıma dayanır. Araştırma, öz denetim, yürütücü işlevler ve haz erteleme becerileri üzerine yıllar boyunca sayısız çalışmaya ilham vermiştir. Daha sonraki araştırmalar, bu becerilerin yalnızca iradeyle değil; çocuğun içinde büyüdüğü çevre, güven duygusu, aile deneyimleri ve sosyoekonomik koşullarla da yakından ilişkili olduğunu ortaya koydu. Ancak bütün bu çalışmaların ortaklaştığı önemli bir gerçek vardı: Haz erteleme becerisi geliştirilebilir bir beceridir ve beynin ön bölgelerinde yer alan yürütücü işlevlerle yakından ilişkilidir.

Marshmallow Deneyi'ne referansla, haz erteleme becerisinin bugünün “anlık ödül ekosisteminde” nasıl zayıfladığını anlatır mısınız?

Marshmallow Deneyi'ne referansla, haz erteleme becerisinin bugünün “anlık ödül ekosisteminde” nasıl zayıfladığını anlatır mısınız?

Marshmallow Deneyi, bir çocuğun önündeki tek ödülü hemen almakla bekleyip daha büyük bir ödüle ulaşmak arasında nasıl karar verdiğini gösteren önemli bir çalışmaydı. Ancak bugün çocukların karşısında tek bir marshmallow yok; bildirimler, kısa videolar, dijital oyunlar ve sürekli yenilenen içeriklerden oluşan sınırsız bir ödül dünyası var. Üstelik bu ödüller beklemeyi değil, hemen tepki vermeyi teşvik ediyor ve dopaminerjik ödül devrelerini yeniden şekillendiriyor.

Haz erteleme becerisi yalnızca iradeyle açıklanamaz. Çocuğun güven duygusu, aile ortamı, yaşam koşulları ve önceki deneyimleri de bu beceriyi etkiler. Bununla birlikte öz denetim, planlama ve dürtü kontrolü gibi yürütücü işlevlerin gelişmesi için beynin bekleme, çaba gösterme, hata yapma ve yeniden deneme deneyimlerine ihtiyacı vardır. Anlık ödül ekosistemi ise çocuklara çoğu zaman süreci yaşamadan sonuca ulaşma imkânı sunuyor.

Burada sorun dopaminin kendisi değildir. Dopamin; motivasyon, öğrenme ve ödül beklentisi açısından son derece gerekli bir nörotransmitterdir. Asıl mesele, beynin ödül sisteminin sık, hızlı ve yoğun uyaranlarla sürekli harekete geçirilmesidir. Beyin hızlı ödüllere alıştığında kitap okumak, bir problemi çözmek, sırasını beklemek ya da uzun süre aynı çalışmada kalmak daha az çekici görünebilir. Böylece çocuk “sabırsız” olduğu için değil, içinde büyüdüğü çevre sabrı yeterince çalıştırmadığı için beklemekte zorlanabilir.

Bu nedenle çocuklara yalnızca ekran süresi sınırı koymak yeterli değildir. Günlük yaşamda sonucu geciken deneyimlere de yer açmalıyız: Bir oyunu tamamlamak, bir bitkinin büyümesini beklemek, uzun soluklu bir proje yürütmek, sıra beklemek, sıkılmaya tahammül etmek ve emek verdiği bir işi bitirmek gibi... Çünkü haz erteleme, nasihatle değil; tekrar edilen bekleme, çaba ve öz düzenleme deneyimleriyle gelişir. Bugünün temel eğitim sorusu artık şudur: Çocuklara ne kadar hızlı ödül sunduğumuz değil, ödül gelmeden önce sürecin içinde kalabilmeyi ne ölçüde öğretebildiğimiz.

Bildirim sesleri, kısa videolar ve dijital oyunların dopaminerjik ödül devrelerini yeniden şekillendirdiğini söylüyorsunuz. Bu değişim geri döndürülebilir mi?

Evet, büyük ölçüde değiştirilebilir. Çünkü beyin sabit bir yapı değil; deneyimlere göre bağlantılarını güçlendiren ya da zayıflatan, nöroplastik bir sistemdir. Ancak burada “dopamin sistemi bozuldu” gibi bilimsel açıdan aşırı ve korkutucu bir ifade kullanmamak gerekir. Asıl mesele, beynin sık, hızlı ve öngörülemeyen ödüllere alışması; bunun sonucunda daha yavaş ilerleyen ve çaba gerektiren etkinliklerin görece daha az ilgi çekici hâle gelmesidir.

Bu döngüyü tersine çevirmek, dopamini ortadan kaldırmakla değil, ödül düzenini yeniden yapılandırmakla mümkündür. Bildirimleri azaltmak, kısa video akışını sınırlandırmak, ekransız zaman aralıkları oluşturmak ve kitap okuma, spor, sanat, doğa, akıl zeka oyunları ya da uzun soluklu projeler gibi sabır gerektiren etkinliklere düzenli biçimde yer vermek, beynin yeniden yavaş ödüllere uyum sağlamasına yardımcı olur. Burada belirleyici olan tek seferlik bir “dijital detoks” değil, günlük yaşamın tutarlı biçimde yeniden düzenlenmesidir.

Özellikle günümüzde çocuklarda yasaklamadan çok alternatif üretmek gerekir. Çünkü boşalan dijital zamanın yerine merak, hareket, sosyal etkileşim ve üretim koyulmadığında eski alışkanlığa dönüş kolaylaşır. Değişimin süresi ise yaşa, kullanım yoğunluğuna, uyku düzenine, aile ortamına ve eşlik eden dikkat ya da ruh sağlığı sorunlarına göre farklılık gösterir.

Dolayısıyla evet, bu değişim geri döndürülebilir; fakat beynin eski hâline “sıfırlanması” şeklinde değil, yeni ve daha dengeli alışkanlıklarla yeniden uyumlanması şeklinde düşünülmelidir. Beyin neye sürekli maruz kalıyorsa ona uyum sağlar; maruz kaldığı çevre değiştiğinde, beynin çalışma alışkanlıkları da değişebilir.

İşte KidzBrain hareketi ve Türkiye genelinde İzmir'den Hatay'a uzanan 26 temsilciliği tam bu nedenle doğdu. Uluslararası akredite bir kurum olan KidzBrain'de International Brain Coaching and Cognitive Mind Certification Program ile yeni eğitmenler ve beyin antrenörleri yetiştirmeye devam ediyoruz. Yetiştirdiğimiz eğitmen ve temsilcilerimiz aracılığıyla ülke genelinde bir beyin okuryazarlığı hareketi başlattık. Çünkü biz çocukların yalnızca bilgiyle değil, kendi beyinleriyle tanışmalarını istiyoruz. Dikkatin paradan daha önemli bir ekonomik unsur hâline geldiği günümüzde, bir çocuk beynini tanımaya başladığında yalnızca daha dikkatli olup daha iyi öğrenmez; kendine bakışı değişir, öğretmeni değişir, ailesi değişir. Ve belki de en önemlisi, geleceği değişir.

“Dikkat, paradan daha önemli bir ekonomik unsur hâline geldi” diyorsunuz bunu biraz açar mısınız?

“Dikkat, paradan daha önemli bir ekonomik unsur hâline geldi” diyorsunuz bunu biraz açar mısınız?

Bugün bilgiye ulaşmak zor değil; zor olan, o bilgi karşısında dikkati koruyabilmek. Dijital platformlar, sosyal medya uygulamaları, oyunlar ve reklam sistemleri gelir modellerini büyük ölçüde insanların ekranda ne kadar kaldığı üzerine kuruyor. Bu nedenle dikkat artık yalnızca zihinsel bir beceri değil; ölçülen, yönlendirilen ve ekonomik değere dönüştürülen bir kaynak.

“Dikkat, paradan daha önemli bir ekonomik unsur hâline geldi” derken kastettiğim tam olarak bu. Para kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir; ancak sürekli bölünen dikkat, beraberinde zamanı, öğrenme kapasitesini, karar kalitesini ve üretkenliği de götürür. Bir çocuğun dikkatini kaybetmesi yalnızca dersi kaçırması anlamına gelmez; derin düşünme, sabretme, problem çözme ve başladığı işi sürdürebilme becerilerinin yeterince çalışmaması anlamına da gelir.

Üstelik bugün bireyler yalnızca ürün satın almıyor; dikkatlerini vererek dijital ekonominin bir parçası hâline geliyor. Her tıklama, izleme süresi ve ekran hareketi platformlar açısından değerli bir veriye dönüşüyor. Bu yüzden çağımızın asıl rekabeti bilgiye sahip olmak değil, insan dikkatine ulaşmak ve onu mümkün olduğunca uzun süre elde tutmak üzerine kuruluyor.

Beyin okuryazarlığı tam da bu noktada önem kazanıyor. Çocuk, dikkatinin nasıl yönlendirildiğini ve hangi uyaranların onu sürekli tepki vermeye zorladığını fark ettiğinde dijital dünyanın pasif tüketicisi olmaktan çıkar. Kendi dikkatini yönetebilen birey yalnızca daha iyi öğrenmez; zamanını, tercihlerini ve zihinsel enerjisini de daha bilinçli kullanır. Geleceğin en önemli ayrıcalığı daha fazla bilgiye sahip olmak değil, neye dikkat vereceğini seçebilmek olacaktır diye düşünüyorum.

KidzBrain'i bir kurum ya da kurs değil, bir “hareket” olarak tanımlıyorsunuz. Bu ayrım sizin için neden bu kadar önemli?

Çünkü KidzBrain'in amacı yalnızca çocuklara eğitim vermek değil, eğitim anlayışını dönüştürmek. Biz çocukların daha fazla bilgiye değil; dikkatini, hafızasını ve bilişsel becerilerini etkin kullanabilen daha güçlü öğrenme sistemlerine ihtiyaç duyduğuna inanıyoruz. Bu nedenle KidzBrain'i bir kurs değil; çocukları, aileleri ve eğitimcileri beyin okuryazarlığı etrafında buluşturan yeni nesil bir öğrenme hareketi olarak tanımlıyorum.

Türkiye genelinde 26 temsilcilik ve International Brain Coaching and Cognitive Mind Certification Program ile eğitmen yetiştiriyorsunuz. Bu ağı kurarken en büyük zorluk neydi?

En büyük zorluk, beyin temelli eğitimin yalnızca birkaç dikkat egzersizinden ibaret olmadığını anlatmaktı. Çünkü farklı şehirlerde ortak bir yaklaşım oluşturmak; bilimsel temeli, uygulama standartlarını ve KidzBrain felsefesini aynı nitelikle korumayı gerektiriyor.

Bu nedenle amacımız yalnızca temsilcilik sayısını artırmak değil, beynin nasıl öğrendiğini anlayan ve bu bilgiyi doğru uygulamalara dönüştürebilen donanımlı eğitmenler yetiştirmek oldu. International Brain Coaching and Cognitive Mind Certification Program da bu ortak dilin ve kalite standardının temelini oluşturuyor. Alanının uzmanı, bilimsel disiplini ön plana alan eğitmen kadromuzla, kendi beynini tanıyan nesiller yetişmesi için mücadele ediyoruz.

Bir çocuk kendi beynini tanımaya başladığında, sizce en önce neyin değiştiğini gözlemliyorsunuz — kendine bakışı mı, ailesiyle ilişkisi mi, yoksa okul başarısı mı?

İlk değişen, çocuğun kendine bakışıdır. “Ben dikkatsizim”, “Başarısızım” ya da “Yapamıyorum” demek yerine, beyninin nasıl çalıştığını ve hangi koşullarda daha iyi öğrendiğini fark etmeye başlar. Bu farkındalık özgüvenini, ailesi ve öğretmeniyle kurduğu ilişkiyi, ardından da okul performansını dönüştürür. Çünkü çocuk kendini suçlamayı bıraktığında, öğrenme sürecinin pasif nesnesi değil, aktif yöneticisi hâline gelir.

Öğretmenlere ve ailelere, çocuklarıyla “dikkatin nasıl oluştuğu” üzerine konuşurken vereceğiniz en basit, uygulanabilir tavsiye ne olurdu?

Öncelikle çocuğa sürekli “Dikkatini ver” demek yerine, “Dikkatini toplamanı şu anda ne zorlaştırıyor?” diye sormalarını öneririm. Çünkü dikkat yalnızca çocuğun isteğine bağlı değildir; merak, duygu durumu, uyku, beslenme, hareket ihtiyacı, ortamın uyaranları ve görevin zorluk düzeyi gibi birçok etkene bağlı olarak oluşur.

Ardından çocukla birlikte basit bir “dikkat kontrolü” yapılabilir: Çalışma alanındaki gereksiz uyaranları azaltmak, görevi küçük ve anlaşılır adımlara bölmek, yaşına uygun kısa odaklanma süreleri belirlemek ve aralara hareket molaları koymak... Çalışma sonunda ise “Kaç soru çözdün?” yerine, “Dikkatini korumana bugün ne yardımcı oldu?” diye sormak önemlidir. Böylece çocuk yalnızca dikkatini kullanmaz; dikkatinin nasıl çalıştığını da öğrenir. Bu farkındalık, zamanla öz düzenleme becerisinin temelini oluşturur.

Bitirirken…

Bu söyleşinin ardından geriye tek bir soru kalıyor: Çocuklara dünyayı öğretmeye çalışırken, o dünyayı algılayan ve anlamlandıran organı ne kadar tanıyoruz?

Dikkatin her an bölünebildiği, ekranların zihnimiz için sürekli rekabet ettiği ve anlık ödüllerin sabrı giderek aşındırdığı bir çağda, öğrenmeyi yalnızca müfredat üzerinden konuşmak artık yeterli görünmüyor. Belki de eğitimin bir sonraki büyük adımı, çocuklara daha fazla bilgi aktarmak değil; o bilgiyi nasıl öğrendiklerini, nasıl hatırladıklarını ve nasıl odaklandıklarını öğretmek.

KidzBrain'in ortaya koyduğu 'beyin okuryazarlığı' yaklaşımı da tam bu noktada anlam kazanıyor. Çünkü insan, en değerli aracını tanımadan onu en verimli şekilde kullanamaz. Bir çocuk kendi beynini tanımaya başladığında yalnızca akademik başarısı değil; kendisiyle kurduğu ilişki, duygularını yönetme biçimi ve hayata bakışı da dönüşmeye başlıyor.

Belki de eğitimde sormamız gereken en temel soru artık şudur: Çocuklara ne öğrettiğimiz değil, öğrenmeyi mümkün kılan sistemi onlara ne kadar anlattığımız.

Instagram 

X

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam