article/comments
article/share
Haberler
İyiliğin Yüzleri: Dünyayı Kurtardığına İnandığımız İnsanların Hikayesi

etiket İyiliğin Yüzleri: Dünyayı Kurtardığına İnandığımız İnsanların Hikayesi

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Son dönemde her yerde aynı ismi okuyoruz, aynı tartışmayı izliyoruz. Ahbap’ın yüzü olan Haluk Levent’in hikayesi… Ayrıntısına burada girmeyeceğim, zaten hepimiz biliyoruz. Ama bu hikâye, bize şu soruyu sorduruyor. İyilik yapan insanlara neden hemen güveniyoruz?

Bu yazıda, o yüzlerden bazılarının hikâyesini hatırlayacağız… Kimi azizleştirildi, kimileri yerin dibine geçti; kimilerin masalı gerçek çıktı, kimininki kâğıttan bir şatoydu.

Önce, Hollywood’a uzanalım.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Audrey Hepburn: Isırgan Otu Yiyerek Hayatta Kalmış Yıldız

Audrey Hepburn: Isırgan Otu Yiyerek Hayatta Kalmış Yıldız

Bugün “ünlü hayırsever” dediğimizde aklımıza gelen her şey; kamplarda çocuk kucaklayan yıldızlar, bağış geceleri, dokunaklı “insanlık” fotoğrafları... Aslında bu kareleri ilk Audrey Hepburn ile hatırlıyor olabiliriz.

BM’ye bağlı UNICEF’in (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) ilk “Goodwill Ambassador”u yani “İyi Niyet Elçisi” 1954’te Amerikalı komedyen Danny Kaye idi. Ama bizler daha çok Audrey Hepburn’u hatırlarız. Hepburn, 20. yüzyılın en ünlü film yıldızlarından biriydi;  Breakfast at Tiffany's (Tiffany’de Kahvaltı) gibi klasiklerle sinemanın zarafet simgesiydi. 1988'de UNICEF'in İyi Niyet Elçisi oldu.

Fotoğraf Kredisi:UNICEF/Betty Press

Bunu yaparken oldukça kişisel bir sebebi vardı. İkinci Dünya Savaşı’nın son kışında, Hollanda’da yaşanan büyük kıtlıkta Hepburn henüz genç bir kızdı ve açlıktan neredeyse ölüyordu. O dönemde lale soğanı ve ısırgan otu yiyerek hayatta kalmaya çalışan Hepburn, besinsiz kaynaklı anemi ve solunum rahatsızlıkları geçirmişti. Ömrü boyunca taşıdığı sağlık izleri o açlıktan kalmaydı. Onu o günlerde ayakta tutan yardım kuruluşlarından biri de UNICEF'in öncülüydü. Yani Hepburn, çocuklara uzattığı eli, bir zamanlar kendisine uzanmış elin borcu olarak görüyordu.

Elçi olur olmaz Etiyopya’ya, kuraklık ve iç savaşın yol açtığı korkunç kıtlığın ortasına gitti. Hatta çocuk felci aşı projesi için Nisan 1988’de Türkiye’ye de geldi. Venezuela’da kadın eğitimini, Ekvador’da sokak çocuklarını, Bangladeş’te okulları, Sudan’da mülteci kamplarını gezdi. Onu farklı kılan gittiği bölgelerdeki çocukları kucağına alması, annelerin ellerini öpmesiydi. 1992’de kanserle savaşırken bile son ziyaretlerini yaptı. O yıl ABD’nin en yüksek sivil nişanı olan Başkanlık Özgürlük Madalyası'nı aldı. 1993’te vefat etti.

Onun ardından, bir yıldızın iyiliğe yüz olması model hâline geldi. Tabi her modelin, taklitleri ve istismarları olur.

Fotoğraf kredi: Harika Dural tarafından temin edilmiştir UNICEF Türkiye 

Prenses Diana: Bir Tokalaşma ve Bir Mayın Tarlasının Hikâyesi

Prenses Diana: Bir Tokalaşma ve Bir Mayın Tarlasının Hikâyesi

Şimdi bir başka yüze bakalım; belki de 20. yüzyılın en meşhur yüzüne...

Diana, İngiltere veliaht prensi Charles’ın eşiydi; yani teoride bir masal prensesi. Ama onu tarihe geçiren, tacından ziyade iki fotoğraf karesi oldu.

FOTOĞRAF 3: Prenses Diana, 9 Nisan 1987’de Londra Middlesex Hastanesi’nde, İngiltere'nin ilk özel yapım HIV/AIDS koğuşunu açarken eldivensiz elleriyle bir hastanın elini sıkıyor.

Birincisi, 1987. O dönem AIDS bir ölüm fermanı gibiydi. Diana, bir hastanede, eldivensiz elleriyle bir AIDS hastasının elini sıktı. Tek bir tokalaşma... O kare, dünyaya “bu hastalık elden ele bulaşmaz” diyen, milyonların korkusunu kıran bir mesaja dönüştü.

İkinci fotoğraf karesi 1997 yılına, ölümünden birkaç ay öncesine ait... Diana, Angola'da, aktif bir kara mayını tarlasında yürüdü. Kara mayınları, savaşlar bittikten sonra bile yıllarca toprağa gömülü kalan, çocukların bacaklarını koparan sessiz katillerdi. Diana’nın o yürüyüşü, konuyu tüm dünyanın gündemine taşıdı. Ölümünden aylar sonra imzaya açılan ve mayınları yasaklayan Ottawa Antlaşması’nın başarısında, mayın temizleme kuruluşu Halo Trust’ın yöneticisi bizzat Diana'nın payını anar. Bugün o kampanyayı oğlu Prens Harry sürdürüyor.

FOTOĞRAF 4: Prenses Diana, Ocak 1997'de Angola'nın Luanda kentindeki Neves Bendinha Ortopedi Atölyesi'nde, kara mayını kurbanı gençlerle.

Diana’nın hikâyesi, iyiliğin en güçlü hâli için para değil görünürlük gerektiğini ispatladı. Ama aynı görünürlük sahte de olabilir.

Angelina Jolie: UNHCR ile Yirmi Yıl ve Gölgedeki Söylentiler

Angelina Jolie: UNHCR ile Yirmi Yıl ve Gölgedeki Söylentiler

Hepimiz Angelina Jolie’yi dünyanın en çok konuşulan Hollywood yıldızlarından biri olarak tanıyoruz. Çoğumuz onun “çocuklarla” ilgili iyi bir şeyler için çalıştığından haberdarız.

Evet, Oscar’lı oyuncu yirmi yılı aşkın bir süre tıpkı UNICEF gibi BM’ye bağlı UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) ile çalıştı. Yani savaştan, zulümden, felaketten kaçıp evini terk etmek zorunda kalan insanlarla, özellikle çocuklarla...

Kredi: UNHCR/J.Tanner

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Jolie burada, 2001'den 2012'ye kadar “İyi Niyet Elçisi”; 2012'den 2022'ye kadar da daha üst düzey bir görev olan “Özel Temsilci” olarak çalıştı. Bu yıllarda altmıştan fazla saha ziyareti yaptı; savaş bölgelerine, mülteci kamplarına gitti. Görevi bırakması biraz olaylı oldu. BM’nin cinsel şiddeti durdurmadaki başarısızlığını eleştirdi, Güvenlik Konseyi üyelerini “veto yetkilerini kötüye kullanmakla” suçladı ve “Yirmi yıl önce başladığımdan bu yana hükümetler diplomasiden büyük ölçüde vazgeçmiş gibi” dedi.

Jolie’nin hikâyesi bununla sınırlı değil. Kimi iddia ve söylentiler peşini bırakmadı.

Birincisi; gerçek, belgeli ve rahatsız edici... Jolie UNHCR görev aldığı yıllar içinde kriz bölgelerinden üç çocuğu evlat edindi. 2002’de Kamboçya’dan Maddox’ı, 2005’te Etiyopya’dan Zahara’yı, 2007’de Vietnam’dan Pax’i.

İlk evladı Maddox’ın evlatlık sürecini kolaylaştıran aracı Lauryn Galindo, ileriki yıllarda yargılandı ve hüküm giydi. 1997-2001 arasında yaklaşık 800 Kamboçyalı çocuğun ABD’ye evlatlık gitmesini organize eden, yoksul annelere çocuklarından vazgeçmeleri için 100 dolar ödediği ve çocukları sahte belgelerle “öksüz” gösterdiği öne sürüldü. Kamboçyalı bazı yetkililer, Maddox’ın da yoksul annesinden 100 dolara satın alınmış olabileceğini ileri sürdü. Jolie ise Maddox’ın Kamboçya’da yaşayan bir öz annesi olmadığından emin olmak için büyük çaba gösterdiğini ve bir anneyi asla çocuğundan ayırmayacağını söyledi. Belgesellere konu olan bu tartışma; niyeti temiz bir hayırseverin bile, arkasında bozuk bir sistem varsa, farkında olmadan o sistemin parçası olup olamayacağı sorusunu sormaya devam ediyor.

İkinci konu ise; bebek kanı içtiği, çocuk kaçırma çeteleriyle bağlantılı olduğu gibi karanlık komplo teorisi. Bu teorinin beslendiği bir ayrıntı da var. Jolie, 2000-2003 yılları arasındaki eski eşi Billy Bob Thornton ile, birbirlerinin kanından bir damla taşıyan kolyeler takmıştı. İkisinin de yıllar sonra anlattığına göre bu sadece romantik bir jestti. Zamanla bu sıradan anı “kanıt” gibi sunuldu.

Bono: (RED) ve Hayırseverlik Kapitalizmi

Bono: (RED) ve Hayırseverlik Kapitalizmi

Şimdi işler felsefileşiyor. Çünkü bu isim, “ünlü hayırseverlik” fikrinin tartışmalı biçimini temsil ediyor.

Bono, İrlandalı rock grubu U2’nun solisti; dünyanın en büyük müzik yıldızlarından biri. Ama 2000’lerden itibaren adı, Afrika’daki yoksullukla ve hastalıkla mücadelesiyle de anıldı. 2006’da, Bobby Shriver’la birlikte (RED) adında bir oluşum kurdu. Ünlü markalar (Apple, Nike gibi) özel “kırmızı” ürünler çıkaracak, biri o ürünü aldığında gelirin bir kısmı AIDS, verem ve sıtmayla savaşan Küresel Fon’a gidecekti. Yani iyilik, bir alışverişin içine gömülmüştü.

Ve işe yaradı, en azından rakamsal olarak. (RED), Küresel Fon’un en büyük özel bağışçısı oldu; 2026’nın başına kadar Afrika'daki HIV programları için 800 milyon doların üzerinde kaynak sağladı.

Fakat onu eleştirenler de vardı. “Bu, tüketimi ve şirket açgözlülüğünü hayırseverlik kılığına sokmaktır; hastalıkları bir pazarlama aracına çevirmektir” dediler. Akademisyenler bunu “hayırseverlik kapitalizmi” (philanthrocapitalism) olarak adlandırdı. Yani sistemin kendisini sorgulamadan, alışveriş yaparak dünyayı kurtardığını sanma yanılsaması. Bir kot pantolon alarak Afrika’yı kurtaramazsın, sadece vicdanını kurtarırsın diyorlardı.

Bono’nun savunucuları ise “Peki 800 milyon dolar hiç mi bir şey değil?” diye sordu.

Dolly Parton: Hayal Kütüphanesi

Dolly Parton: Hayal Kütüphanesi

Bu madde içimizi ısıtacak, keşke bizde de olsa dedirten bir hikâye.

Dolly Parton, Amerikan country müziğinin efsanesi; rengârenk, neşeli, herkesin tanıdığı bir yıldız.  İşi yalnızca sahnede değil, biraz da posta kutularında...

Parton, 1995’te Imagination Library (Hayal Kütüphanesi) adında bir program kurdu. İşleyişi masalsı... Bu kütüphaneye ebeveynleri üzerinden kaydolan her çocuğun evine, doğduğu andan beş yaşına gelene kadar, her ay ücretsiz bir kitap gönderiliyor. Ailenin cebinden tek kuruş çıkmıyor. Bugün her ay 2,5 milyondan fazla kitap çocukların kapısına gidiyor ve program başladığından beri 200 milyondan fazla kitap dağıtılmış. ABD, Kanada, İngiltere, Avustralya ve İrlanda’da...

Araştırmalar, bu kitapları alan çocukların ileride okumaya çok daha meraklı olduğunu, dil ve matematik gelişimlerinin ise daha ileride olduğunu gösteriyor.

“Parton bunu neden yaptı?” sorusuna gelince; çünkü kendi babası okuma yazma bilmiyordu. O utancı, o engeli tanıyordu ve çocukların kitaba âşık olmasının bir yolu olması gerektiğine inandığı için böyle bir oluşum başlattı.

Dolly Parton’ın hikâyesinde skandal yok, dava yok, “iddia” yok. Sadece sessiz, istikrarlı, masalsı bir posta kutusu hikayesi var.

Fotoğraf Kredi: Imagination Library

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Leonardo DiCaprio: İyiliğin Kaynağı Temiz mi?

Leonardo DiCaprio: İyiliğin Kaynağı Temiz mi?

Bu iyiliğin niyetinin değil, paranın kaynağının sorgulandığı bir hikâye...

Leonardo DiCaprio’yu Titanic filmi sebebiyle tanımayan yoktur. Oscar’lı oyuncu, aynı zamanda dünyanın en görünür çevre aktivistlerinden biri. Kurduğu Leonardo DiCaprio Foundation (LDF), iklim ve doğa koruma için milyonlarca dolar dağıttı.

Ama bu vakfın ismi tarihin en büyük yolsuzluk skandallarından birine karıştı: 1MDB.

1MDB, Malezya’nın devlet servet fonuydu; yani teoride halkın parasıydı. ABD Adalet Bakanlığı’na göre bu fondan 3 milyar doları aşkın para çalındı ve bu paranın bir kısmı, Jho Low adlı gizemli bir iş adamı aracılığıyla lüks harcamalara, sanat eserlerine ve (işte can alıcı nokta) DiCaprio’nun vakfına bağış olarak aktı.

Bu skandalla birlikte DiCaprio’nun vakfının yapısı da eleştirildi. Sıradan bir hayır kurumu gibi değil, “bağışçı yönlendirmeli fon” denen ve gelir-giderini kalem kalem açıklamak zorunda olmayan bir yapı olarak kurulmuştu. Yani şeffaflığı tartışmalıydı. İsviçreli bir çevre vakfı, DiCaprio’ya açık mektup yazıp “bu kirli parayı Malezya halkına geri öde” dedi. DiCaprio, soruşturmayla iş birliği yaptığını ve uygunsuz kaynaktan geldiği kanıtlanan bağışları iade edeceğini söyledi; nitekim 3,2 milyon dolarlık bir Picasso ve 9 milyon dolarlık bir Basquiat tablosunu yetkililere teslim etti.

Bu hikâyenin dersi diğerlerinden farklı: Bazen niyet gerçekten iyidir ama iyilik için kullanılan para, başka birinin çaldığı para olabilir. Ve o zaman iyiliğin kendisi de lekelenir.

Greg Mortenson: Kurgu İyilikler ve Kişisel Lükse Harcanan Vakıf Parası

Greg Mortenson: Kurgu İyilikler ve Kişisel Lükse Harcanan Vakıf Parası

Greg Mortenson, Amerikalı bir dağcı. 2006’da yayımlanan “Three Cups of Tea” (Üç Çay) adlı kitabıyla dünya çapında bir kahraman oldu. Kitapta Mortenson, Pakistan’da K2 zirvesinden inerken yolunu kaybeder, yolu Korphe adında yoksul bir köye düşer, köylüler onu iyileştirir ve o da minnetiyle onlara bir okul yapmaya söz verir. Ardından da Afganistan ve Pakistan’da kız çocukları için yüzlerce okul kuran Central Asia Institute (Orta Asya Enstitüsü) adlı vakfın efsanevi kurucusu olur. Bu kitap milyonlarca sattı; Mortenson gittiği yerlerde bir aziz gibi ağırlandı.

2011’de, Amerikan haber programı 60 Minutes ve yazar Jon Krakauer bu masalı paramparça etti.

İddialara göre, kitaptaki o dokunaklı sahneler (K2’den inerken kaybolması, yolunun Korphe’ye düşmesi, Taliban tarafından kaçırılması) ya olmamış ya da çarpıtılmıştı. Kitapta onu kaçırdığını söylediği insanlar ise aslında onu misafir ettiklerini anlattı. Vakfın “yaptık” dediği okulların bir kısmı ya hiç yapılmamış, ya yapılıp terk edilmiş, ya da tahıl deposuna çevrilmişti. Dahası, vakfın parası Mortenson’ın kitabının reklamına, özel jetlerle seyahatlere ve daha pek çok kişisel lükslere cömertçe harcanıyordu.

Soruşturmaların ardından, Mortenson’un, vakfın 6 milyon doları aşkın parasını uygunsuz kullandığı tespit edildi. 2012’de, Mortenson vakfa 1 milyon dolar geri ödedi ama suç unsuru bulunmadı.

Rahibe Teresa: “Yoksulların” mı Yoksa “Yoksulluğun” mu Dostu?

Rahibe Teresa: “Yoksulların” mı Yoksa “Yoksulluğun” mu Dostu?

Son olarak tarihte biraz geriye gidelim. İyiliğin “marka” ismi Rahibe Teresa'ya...

Üsküp’te doğmuş olmasına rağmen henüz 18 yaşında Hindistan’a giden, hayatını Kalküta şehrindeki yoksullara adayan, Nobel Barış Ödülü alan, ölümünden sonra Katolik Kilisesi tarafından “aziz” ilan edilen Rahibe Teresa ismi etrafındaki gölgelere bakalım.

İngiliz yazar Christopher Hitchens’ın 1994’teki “Hell's Angel” isimli belgeseli, 1995’teki “The Missionary Position” (Misyoner Pozisyonu) adlı kitabı “azize” Rahibe Teresa kavramını sarstı.

Hitchens, rahibeyi “fanatik, köktendinci ve dolandırıcı” olarak niteledi. Ona göre Teresa, yoksulların dostu değildi; “yoksulluğun” dostuydu. Acıyı dindirmek yerine, acıyı kutsuyor; yoksullara kaderlerine razı olmalarını öğütlüyordu. Hitchens’e göre kliniklerindeki tıbbi bakımın niteliği düşük, toplanan büyük bağışların nereye gittiği ise belirsizdi. Teresa’nın tarikatından ayrılmış bir başka rahibe de acı çekmenin bir erdem gibi görüldüğünü, bunun acıya kayıtsızlığa yol açtığını anlatmıştı. Hitchens, 2001’de Rahibe Teresa’nın azizlik sürecinde karşı tarafın tanığı olarak ifade verdi. Rahibe Teresa’nın savunucuları ise bu iddiaları reddetti ve reddediyor.

Rakamlar Akla Yüzler Kalbe Hitap Ediyor

Rakamlar Akla Yüzler Kalbe Hitap Ediyor

İyilik, başlı başına soyut bir kavramdır; bizler onu ete kemiğe büründürmek, ona bir beden ve bir yüz vermek isteriz.

Psikolojide buna yakın bir kavram var: “Tanımlanabilir kurban etkisi”. Araştırmalar, insanların istatistiksel bir kitleye değil, tek ve isimli bir kişiye çok daha güçlü tepki verdiğini gösteriyor. Yani yardım ulaştırılan tek bir çocuk üzerinden anlatılan hikâye, bin çocuktan daha çok duygu uyandırıyor. Aynı mantık, kuruluşun kendisi için de işliyor. Onlarca yıldır yardım çalışması yapan, binlerce kişiye ulaşan, bunu yıllık raporlarla ispatlayan kuruluşlarda bunu biliyor. O yüzden kendilerine tekil, somut bir yüz arıyorlar. Çünkü rakamlar akla, yüzler ise kalbe hitap ediyor. 

Ve o yüz ünlüyse, güven katlanıyor. Bunun da ismi “Hâle etkisi”. Bir insanı bir alanda (sahnede, filmde, sahada) başarılı bulduğumuzda, zihnimiz şu çıkarımı yapıyor: “Bu insan iyi biri olmalı, öyleyse desteklediği şey de iyi olmalıdır”. Üstüne bir de yıllarca ekranlardan izlediğimiz birine karşı geliştirdiğimiz “parasosyal ilişki” ekleniyor. Sanki onu kişisel olarak tanıyormuşuz gibi, bir tanıdığa güvenmek gibi bir his…

İşte bu sebeple, sorgusuz sualsiz sevdiğimiz bir kişinin peşinden gidiyoruz;  “O yapıyorsa doğrudur” diyoruz. 

Audrey Hepburn'ün kucağındaki çocuk, Diana'nın o el sıkışı, Dolly Parton'ın posta kutusundaki kitaplar. Hepsi milyonları harekete geçirdi. Yüzün gücü gerçek; onu küçümsemek, iyiliğin motorunu küçümsemek olur.

Yüz büyüdükçe, arkasındaki gerçeğe bakmak da zorlaşır. Rahibe Teresa'nın hataları tartışılamaz olur; Mortenson'ın masalını sorgulamak istemeyiz.

Yine de tehlikeli bir uca savrulmayalım. “Demek ki iyilik diye bir şey yok, hepsi yalan” demek, en kolay ve en zararlı sonuç olurdu. Aynı listede Audrey Hepburn de var, Dolly Parton da. Kara mayınlarını yasaklayan antlaşma gerçek; okumayı öğrenen milyonlarca çocuk gerçek… (RED)’in Küresel Fon’a kazandırdığı 800 milyon dolar da gerçek. Sinizm, dolandırıcıdan daha çok can yakar. Dolandırıcı bir kişiyi soyar, sinizm ise toplumsal merhameti felç ederek herkesin verme cesaretini.

Belki de doğru tavır iyiliğin peşinden gitmeye devam etmek. Ama sorgulayarak…

En güzel masallar bile “bir varmış, bir yokmuş” diye başlar. Ve iyilik söz konusu olduğunda, o “var mı, yok mu” sorusunu sormaya devam etmek zorundayız. Kalpsizlikten değil, iyiliğe duyulan saygıdan…

Instagram 

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölümü'nden mezun oldu. Öğrenim süreci boyunca Kanal D bünyesindeki radyolarda görev aldı. Yönetmen yardımcısı olarak başladığı kariyerini, kültür sanat sektöründe basın danışmanlığı yaparak devam ettirdi. 2006 - 2023 yılları arası Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda görev yaptı. Fatma Berber ile kaleme aldığı Destek Yayınları'ndan Bir Pera Masalı isimli gezi kitabı ve Pink Floyd - Kilidi Açamazsan Kır Kapıyı isimli biyografi kitabı; Ayrıntı Yayınları Düşbaş Kitapları'ndan Bir Porsiyon Sanat isimli kitapları bulunuyor.
Tüm içerikleri
right-dark
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam