Mehmet Ali Birand Haberleri

Mehmet Ali Birand ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Mehmet Ali Birand ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

2013 Yılına Damga Vuran Olaylar
2013'e damga vuran Haziran ayı Taksim Gezi Parkı protestolarının kitleselleştiği, polis şiddeti ve protestoların dozunun arttığı bir ay oldu 2013 yılında Türkiye ve dünyada birçok önemli gelişmeler ve olaylar yaşandı. Türkiye için yıla damgasını vuran gelişme ise Taksim Gezi Parkı olaylarıyla başlayan süreçti. Parktaki ağaçların sökülmesini protesto amacıyla Mayıs ayının son gününde başlayan gösteri yurt geneline yayıldı. Türkiye dışında da ses getiren olaylar, bütün bir yılı etkisi altına aldı. İşte Milliyet'in derlediği 2013 almanağından, Türkiye ve dünyada yılın olayları   Ocak: Ustalara veda Türkiye ocak ayında basın, sanat ve edebiyat dünyasının önemli isimlerini sonsuzluğa uğurladı. Şarkıcı Şenay Yüzbaşıoğlu, edebiyatçı Metin Kaçan, dünyaca ünlü Türk ressam Burhan Doğançay, usta gazeteci Mehmet Ali Birand, 'Deprem dede' lakaplı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, yazar İsmet Kür ve sanatçı Ferdi Özbeğen'in ölüm haberleri ocak ayında peş peşe geldi. Yine ocak ayı içinde avukatlar için başörtüsü yasağı kalktı. Çözüm süreci kapsamında BDP Heyeti ilk kez İmralı'da Abdullah Öcalan'la görüştü.  Şubat: Amerikalı Sierra cinayeti Ankara'da ABD Konsolosluğu'ndaki canlı bomba saldırısı Şubat ayına damga vurdu. İstanbul Zeytinburnu'nda bulunan ABD'li Sarai Sierra cinayeti Türkiye gündeminden uzun süre düşmedi. Cumartesi annelerinin simgeleşen ismi Berfo Ana'yı (105) da yine bu ay kaybettik. Ay içerisinde Milliyet'te Namık Durukan imzası ve 'İmralı tutanakları' başlığıyla yayınlanan haber Türkiye'nin gündemini belirledi.  Mart: Öcalan'ın 'çekilin' çağrısı Mart ayına damga vuran en önemli olay Diyarbakır'da yapılan Nevruz Şenliği'nde Abdullah Öcalan'ın mesajının Türkçe ve Kürtçe olarak okunması ve Öcalan'ın PKK'ya yaptığı 'çekilin' çağrısı oldu. Bu çerçevede PKK'nın kaçırdığı 8 kamu görevlisi Kuzey Irak'a giden bir heyet tarafından Türkiye'ye getirildi. Geçirdiği kalp ameliyatının ardından uzun süre yoğun bakımda kalan Müslüm Gürses'in ölümü hayranlarını üzüntüye boğdu. Tiyatrocu Metin Serezli de Mart ayında yaşamını yitirdi.  Nisan: Akil insanlar Nisan ayının birinci gündem maddesi 63 kişilik Akil İnsanlar Heyeti'nin açıklanması ve 9'ar kişilik grupların 7 bölgede ziyaretlere başlaması oldu. İsrail, Mavi Marmara saldırısıyla ilgili Türkiye'den özür diledi ve tazminat görüşmeleri başlatıldı. Susurluk davasından hükümlü eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, denetimli serbestlik çerçevesinde 1 yıl tutuklu bulunduğu cezaevinden tahliye edildi. Piyanist ve besteci Fazıl Say hakkında dini değerleri aşağıladığı iddiasıyla açılan davada 10 ay hapis ile cezalandırılması kararı çıktı. Hüküm 5 yıllık denetimli serbestlik şartıyla geri bırakıldı.  Mayıs: Reyhanlı ve Gezi Mayısta Türkiye tarihinin en kanlı terör eylemlerinden biri gerçeklişti. Hatay Reyhanlı'da belediye önünde patlatılan bomba yüklü iki araç nedeniyle 52 kişi yaşamını yitirdi. Mayıs ayının son günü ise Taksim Gezi Parkı'nda ağaçların sökülmesini protesto ile başlayan Türkiye geneline yayılan kitlesel olayların fitili ateşlendi. Çevik Kuvvet'in 30 Mayıs'ta Gezi Parkı'nda eylem yapan protestoculara müdahalesiyle başlayan olaylar yaz sonuna kadar sürdü.  Haziran: Gezi Parkı olayları Haziran ayı Taksim Gezi Parkı protestolarının kitleselleştiği, polis şiddeti ve protestoların dozunun arttığı bir ay oldu. Eylemcilerden 27 yaşındaki kaynak işçisi Ethem Sarısülük, Kızılay Güvenpark'taki gösteriler sırasında polisin açtığı ateş sonucu kafasından kurşunla vurularak yaşamını yitirdi. Ataşehir'de ise bir sürücünün otomobiliyle protestocuların arasına dalması sonucu Mehmet Ayvalıtaş yaşamını yitirdi. Eskişehir'de de 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, sopalı saldırıya uğradı. Kafasına aldığı darbeler nedeniyle 38 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitiren Korkmaz'ın dövüldüğü ana ilişkin güvenlik kameraları görüntüleri ülke genelinde tepkilerin artmasına neden oldu. Hatay'daki protestolar sırasında da Abdullah Cömert, kafasına aldığı darbe sonucu hayatını kaybetti. Adli Tıp Kurumu, Cömert'in, gaz fişeğinin kafasına isabet etmesi sonucu beyin kanaması nedeniyle hayatını kaybettiğini belirledi. İstanbul 6. İdare Mahkemesi, Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneğinin açtığı davada, belediyenin projesinin yürütmesini durdurduğunu açıkladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da Gezi Parkı'nda AVM projesinden vazgeçildiğini ve buraya bir kent müzesi yapılmasının düşünüldüğünü açıkladı. Protestolar devam ederken, Okmeydanı'nda evinden ekmek almaya çıkan 16 yaşındakiBerkin Elvan, gaz bombasının kafasına isabet etmesi sonucu ağır yaralandı. Diyarbakır'ın Lice ilçesinde karakol yapımına tepki gösteren çevre köylerden BDP'li grup ile güvenlik güçleri arasında çıkan arbedede Medeni Yıldırım öldü.  Temmuz: 5. yüz nakli Gezi Parkı eylemlerinin etkisi devam etti, birçok ilde eylemlere katılan kişilerle ilgili kimlik tespitleri ve gözaltılar yapılmaya başlandı. Türkiye'nin 5'inci yüz nakli ameliyatı, Akdeniz Üniversitesi'nde yapıldı. Muğla'da beyin ölümü gerçekleşen Polonyalı turist Andrzej Kucza'nın yüzü ve çenesi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Özkan başkanlığındaki ekip tarafından, 1 yıldır nakil bekleyen 26 yaşındaki Recep Sert'e nakledildi.  Ağustos: Ergenekon davası Başbakan Erdoğan Başkanlığı'nda toplanan Yüksek Askeri Şura'da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeni komuta kademesi belirlendi. Öcalan'ın avukatlarının, 'yeniden yargılanma' ve 'cezasının infazının durdurulması' talebiyle yaptıkları başvuru Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce reddedildi. Yıllarca süren Ergenekon davasında karar açıklandı. Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ müebbet hapis cezasına mahkum edilirken CHP milletvekili Mustafa Ali Balbay toplam 34 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. CHP Milletvekili Mehmet Haberal ise cezası açıklandıktan sonra tahliye edildi.  Eylül: Suriye ile helikopter krizi   Eylül ayına damga vuran olay Türkiye'nin sınır ihlali yapan bir Suriye helikopterini düşürmesi oldu. M-17 tipi Suriye helikopteri TSK tarafından düşürüldü. Hükümet Eylül ayı sonunda Demokratikleşme Paketi'ni açıkladı. Bingöl M Tipi Ceza İnfaz Kurumundan aralarında terör örgütü mensuplarının da bulunduğu 18 tutuklu ve hükümlü tünel kazarak firar etti. Firariler ertesi gün kırsalda yakalandı. Alkollü içkilerin 22.00 - 06.00 saatleri arasında perakende satışını yasaklayan düzenleme yürürlüğe girdi. Sinema ve tiyatro sanatçısı Tuncel Kurtiz vefat etti. Kurtiz'in ölümü büyük bir üzüntü yarattı. 'Şu Çılgın Türkler' kitabının yazarı Turgut Özakman da hayatını kaybetti.  Ekim: Maramaray açıldı Ekim ayında kamuda başörtüsü yasağı ve okullarda Andımız uygulaması kalktı. İstanbul'da iki kıtayı denizin altından birleştiren Marmaray projesi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda açıldı. Kamuoyunu uzun süre meşgul eden Münevver Karabulut cinayetiyle ilgili davada rekor tazminat kararı çıktı. Garipoğlu ailesinin 37 bin 500 lira maddi, 1 milyon 250 bin lira manevi tazminat ödemesine karar verildi. Gölcük'te bayram tatilinde Hatay'a giden annesi tarafından evde bırakılan bebek öldü. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Ahmet Kaya'ya verildi.  Kasım: Kızlı - Erkekli evlere denetim tartışması   Kamuda başörtüsü yasağının kalkmasıyla AKP milletvekilleri Meclis'e başörtüleriyle geldi. Meclis'te grubu bulunan partilerin kadın milletvekillerinin yaptığı konuşmalar güne damgasını vurdu. Öğrenci evleriyle ilgili 'kızlı - erkekli' tartışması başladı. 10 Kasım'da Anıtkabir'i 1 milyon 89 bin 615 kişi ziyaret etti ve bir rekor kırıldı. Uzun süredir gırtlak kanseriyle mücadele eden gazeteci Savaş Ay ile tiyatrocu Nejat Uygur hayatını kaybetti.  Aralık: Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu Aralık ayına 17 Aralık'ta başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu damgasını vurdu. Soruşturma kapsamında AKP hükümetinin bakanlarının adı yolsuzluğa karıştı. Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ve eski İçişleri Bakanı Muammer Güler'in çocukları gözaltına alındı. Gözaltına alınan isimlerden Güler ve Çağlayan'ın oğlu tutuklandı, Bayraktar'ın oğlu serbest bırakıldı. işadamları, bürokratlar ve devlet memurları hakkında da kara para aklama, rüşvet ve altın kaçakçılığı suçlaması getirildi. Soruşturmayla ilintili olarak 3 bakan istifa ederken Bakanlar Kurulu'nda da büyük revizyon gerçekleşti ve 10 yeni isim girdi. CHP Milletvekili Mustafa Balbay tahliye edildi. İzmir'deki askeri tersanede bakımı yapılan römorkör suya indirildiği sırada alabora olarak yan yattı ve 8'i asker 10 personel yaşamını yitirdi.  Sanat dünyasında yaşananlar Picasso'nun 'Le Reve' isimli tablosu 155 milyon dolara satılarak, bugüne kadar ABD'li bir koleksiyonerin satın aldığı en pahalı eser unvanını aldı. Fahrelnissa Zeid'ın 'Atom Patlaması ve Bitkisel Hayat' isimli tablosu 2 milyon 741 bin dolara satıldı. Zeid, Ortadoğu'nun en yüksek fiyatla satılan eserini resmeden kadın sanatçı unvanını kazandı. Dan Brown'ın 'Cehennem'i, ilk haftasında 369 bin kopya satarak bir rekora imza attı. 4 yıl süren protestolara rağmen tarihi Emek Sineması, kamuya ait olmasına rağmen yerine AVM yapılmak için özel inşaat firması Kamer tarafından yıkıldı.  2013'te dünyada yaşananlar   Haiyan Tayfunu: Filipinler'i 8 Kasım'da vuran tayfun 10 bin kişinin ölümüne neden oldu. Bangladeş'te fabrika faciası: Başkent Daka'daki fabrika çöktü, 1100 işçi öldü. NSA sızıntısı: ABD'li Edward Snowden, Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi'nin (NSA) tüm dünyayı gizlice nasıl izlediğini kanıtlayan belgeleri sızdırdı. Mısır'da askeri darbe: Mısır'ın Genelkurmay Başkanı el Sisi komutasındaki Mısır Silahlı Kuvvetleri yönetime müdahale etti. İran'ın nükleer anlaşması: İsviçre'nin Cenevre kentinde İran'la yürütülen nükleer müzakerelerde 24 Kasım'da anlaşma sağlandı. Mavi Marmara için özür: İsrail Başbakanı Netanyahu 22 Mart'ta, Mavi Marmara baskını nedeniyle Türkiye'den özür dilediğini açıkladı. Rusya'ya meteor düştü: Saatte 60 bin kilometre hızla hareket eden meteor Çelyabinsk'te patladı. İngiltere kraliyet bebeği: İngiltere Prensi William ve eşi Düşes Kate'in oğulları George 22 Temmuz'da doğdu. Curiosity Mars'ta su buldu: Mars'a gönderilen keşif robotu Curiosity su izine rastladı. Tarihi değiştiren kemik bulundu: Bilim insanları 400 bin yıllık bir insan iskeletinde DNA buldu. Yapay et: Hollanda'da üretilen yapay et 'tatsız' bulundu. Kansere mucize tedavi: Bilim insanları, kanserle mücadele için 'immünoterapi'yi seçti. Papa istifa etti: Papa 16. Benediktus, ilerleyen yaşını gerekçe göstererek istifa etti. 'Selfie' sözlüğe girdi: 'Telefonla kendi fotoğrafını çekmek' anlamına gelen 'Selfie' kelimesi Oxford sözlüğüne girdi. Rusya'da Greenpeace krizi: Eylül ayında, Kuzey Buz Denizi'nde Rus Gazprom firmasına ait petrol platformunu protesto ettikten sonra tutuklanan Türk aktivist Gizem Akhan ve 29 Greenpeace aktivisti yıla damga vurdu. 63 gün tutuklu kalan Akhan Türkiye'ye döndü. Boston maratonu saldırısı: Saldırıyı Çeçen Çarnayev kardeşler gerçekleştirdi. Pistorius sevgilisini öldürdü: Güney Afrikalı paralimpik atlet Sevgililer Günü'nde sevgilisi Reeva'yı öldürdü. İspanya'da tren kazası: 80 kişinin öldüğü olay ülkede son 40 yıldaki en büyük kaza oldu. Kenya'da AVM baskını: Başkent Nairobi'deki alışveriş merkezinde meydana gelen silahlı saldırıda 67 kişi hayatını kaybetti.  2013'te en çok konuşulan isimler Yıl boyunca dünya çapında en çok konuşulan magazinel isim ABD'li şarkıcı Miley Cyrus oldu. Ilımlı tavırlarıyla birçok farklı dinden insanın sempatisini kazanan Papa Francesco ve İran'ın yeni cumhurbaşkanı Hasan Ruhani en çok konuşulan liderler arasında...  2013'ün en çok ses getiren ünlü isimleri Miley Cyrus: ABD'li şarkıcı Cyrus, yılın en çok konuşulan ismi oldu. Time dergisinin 'Yılın Kişisi' listesinde zirveyi zorlayan Cyrus, MTV Müzik Ödülleri'nde yaptığı dansla tarihe geçti. Papa Francesco: Arjantinli Jorge Bergoglio 13 Mart tarihinde yeni Papa olduğunu ilan etti. Papa Francesco göreve geldiğinden bu yana eşcinsellere ve ateistlere karşı ılımlı yaklaşımıyla takdir topladı. Time dergisi de Papa Francesco'yu yılın kişisi seçti. Malala Yusufzay: Pakistanlı insan hakları aktivisti 16 yaşındaki Malala ülkesindeki kızların okula gitmesi için sürdürdüğü mücadele nedeniyle Taliban tarafından başından vuruldu. İyileşen Malala yıl boyunca yaptığı konuşmalarla kendisinden söz ettirdi. Hasan Ruhani: İran'ın yedinci Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani göreve geldiği 8 Ağustos tarihinden bu yana ılımlı yaklaşımlarıyla konuşuluyor. Ruhani, ABD Başkanı Barack Obama ile de telefonda konuştu. Jennifer Lawrence: ABD'li aktris Lawrence Hollywood'a farklı bir ses getirmesiyle konuşuldu. Lawrence, 'Silver Linings Playbook' (Umut Işığım) filmiyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını kazandı.  2013'te hayata veda eden dünyaca ünlü isimler 2013 yılında birbirinden önemli isimler birer birer yaşama veda etti. Güney Afrika'nın efsanevi lideri Nelson Mandela ve Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez bunlardan sadece ikisi... Nelson Mandela: Güney Afrika'da Apartheid rejimine son veren ülkenin ilk siyasi lideri, 5 Aralık'ta 95 yaşında öldü. Hugo Chavez: Venezuela Devlet Başkanı 5 Mart'ta kansere yenik düştü. Chavez, 58 yaşındaydı. Margaret Thatcher: İngiltere tarihinin tek kadın başbakanı Margaret Thatcher 8 Nisan tarihinde 87 yaşındayken meydana gelen felç sonrasında hayata veda etti. James Gandolfini: 'Sopranos' dizisi ile yıldızlaşan Amerikalı aktör, 19 Haziran'da Roma tatili sırasında hayatını kaybetti. Kalp krizi geçiren aktör 51 yaşındaydı. Doris Lessing: 2007'de Nobel Ödülü alan İngiliz yazar, 17 Kasım'da 94 yaşında hayatını kaybetti. Paul Walker: 30 Kasım'da 'Hızlı ve Öfkeli' filminin yıldızı, 40 yaşında araba kazası sonucu öldü. Mikhail Kalaşnikof: Rus silah tasarımcısı 94 yaşında hayatını kaybetti. T24
17. Senesinde Mirzabeyoğlu Davası
17 sene önce gözaltına alınan Salih Mirzabeyoğlu günler boyu süren sorgulamalarında işkenceye maruz kalmış daha sonrasında dönemin brifingli yargılamaları sonucu kendisine “idam” cezası verilmişti.  17 senedir kendisine yapılan işkencelere ve 15 senedir uygulanan “telegram-zihin kontrolü” işkencesine rağmen sürdürülmeye çalışılan özgürlük mücadelesi son bir kaç yılda ilerleme kaydetse de hem Salih Mirzabeyooğlu’nun hemde kendisi gibi dönemin brifingli yargılamaları sonucu içeride tutulan tutsaklar hakkında herhangi bir gelişme kaydedilmemişti. Dünden bugüne Mirzabeyoğlu davası kronolojik olarak ne olmuştu bunu hatırlatabilmek için davanın seyrini Furkan Haber olarak ilginize sunuyoruz;
En Fazla RT Yapılan 10 Türkçe Tweet
Sana bir 'Rö' yaparım! AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın geçen hafta kazara attığı ‘Rö' tweeti bugüne kadar atılan en anlamsız tweet olduğu halde 18 bin 181 RT, 6 bin 859 da favori alarak Türkiye gündeminde TT olmuştu. Bir anlamı olan ve Türkiye gündemine oturan sayısız tweet olduğu aşikâr. İşte bunlar arasında en çok RT alan 'Top 10' listesi…
Oktay Ekşi: 'Ahmet Kaya O Yazıyı Hak Etti, Pişman Değilim'
Eski Hürriyet başyazarı, CHP İstanbul milletvekili Oktay Ekşi T24'ten Hazal Özvarış'a konuştu. Zaman gazetesi yazarı Ekrem Dumanlı'yı gözaltına alınmadan önce ziyaret eden Ekşi, hem bu ziyarete hem de geçmişte Ahmet Kaya, Musa Anter ve Özgür Ülke hakkında yazdıklarına ilişkin açıklamalarda bulundu. Ekşi’nin T24 ’e verdiği cevaplar şöyle:Sizi Zaman gazetesine götüren ne oldu?Beni hayrete düşüren, gitmemin niye bu kadar ilgi çektiği. 1988’de Basın Konseyi’ni kurduğumuzda ilan ettiğimiz temel ilkelerden biri, iletişim özgürlüğüne nerede, nasıl, kim tarafından müdahale edilirse edilsin ona karşı çıkmaktı. Konsey olarak daha önce sahip çıkılmamış gazetecilere her fırsatta sahip çıktık. Galiba meslek dünyamız dahil kamuoyu, bu geçmişi dikkate almıyor. Ben 23 sene bu konseyin başkanlığını yaptım.Basın Konseyi Başkanı olarak “medya imamı” dediğiniz Ekrem Dumanlı’ya sahip çıkıyor oluşunuz insanları şaşırtmış olabilir mi?O yazı, Basın Konseyi Başkanı olarak değil, Hürriyet’in başyazarı olarak yazdığım bir yazıydı. O tarihte Ekrem’in köşesinden vaaz veren tavrının böyle tanımlanması gerektiğine hâlâ inanıyorum. (Ekşi, 2009’da haber için Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düştüğü yere giden CHA muhabiri Lütfi Aykurt’un, dönüş yolunda asker tarafından helikoptere alınmaması olayına tepkiden bahsediyor - T24) Bunu söylememe rağmen bugün Ekrem’in yanına gitmeme şaşıranlar duygularıyla bakıyor.Zaman’a gitmeden Kılıçdaroğlu’ndan onay aldınız mı?Ne alakası var, hiç böyle bir şey olabilir mi?Dönüşünüzde bu bir sıkıntıya yol açtı mı veya ziyaretiniz parti içinde tartışıldı mı?Tartışılsın, terazi çok.Ertesinde Fethullah Gülen ile telefon görüşmeniz oldu mu?Aklıma bile gelmedi, onun da aklına gelmemiştir.Dumanlı ve Hidayet Karaca’ya yapılanlar bir kenara konulduğunda, siz cemaatin faaliyetlerini meşru buluyor musunuz?Meşru olup olmadığı yargının tartacağı bir şey. Gönül ister ki bağımsız bir yargı olsun, ben de kararına inanayım. Ama bağımsız yargı dün de yoktu, bugün de yok.Oktay Ekşi’nin cemaatin faaliyetlerini nasıl değerlendirdiğini merak ediyoruz.Yayında, eğitimde iddialılar; devlet kadrolarına girme konusundaki iştahlı faaliyetleri düşündürtecek türden. İsmailağa veya diğer cemaatlerden farklı olduklarını herkes gibi ben de görüyorum. Ama o faaliyetin meşruiyetten çıkıp çıkmadığını elimde veri olmadığı için bilemem.Biz mi rast gelmedik yoksa siz mi Gülen cemaati hakkında köşenizde kalem oynatmadınız?Yazdım ama bugünkü kadar aktüel hale gelmediği için ihtiyaç olduğu kadar yazmışımdır.1997’den itibaren yazdıklarınıza baktığımızda bir yazınız dışında Gülen’e veya cemaatine değindiğinizi görmedik, 1999’da Gülen’in ünlü montaj kaseti yayımlandığında dahi.Temmuz’un ilk cumartesi günü, 1991’den beri kesintisiz olarak sürdürdüğümüz Mesudiye Kurultayı öncesinde, Haziran sonlarında Mesudiye’ye giderim. Oradayken kaset çıkmış, haberim yoktu çünkü gittiğimde ne yazı yazarım, ne gazete alırım.Döndüğünüzde kıyametin koptuğunu görmeyecek kadar da izole bir konumda değilsiniz.Her şeyin aktüel bir değeri var. “10 gündür Mesudiye’deydim, başa alıyorum” gibi bir başyazı olmaz. Ama çok sonra duydum ki o esnada yazmadığım için Gülen dünyasında lehime değerlendirmeler olmuş, duyunca hayret ettim. Siz bugün mesela kaset montaj diyorsunuz ama ben buna şahsen kani değilim.Siz her ne kadar “Döndüğümde aktüel değildi” deseniz de Gülen’in yıllarca birlikte anılacağı ve çok konuşulacak kaset hakkında yazmamış olmanızın sebebi, Faruk Mercan’ın Gülen biyografisinde yer alan, “Ağustos, 1996’da Aysel Ekşi ile icap ettiğiniz Gülen’in akşam yemeği daveti” olabilir mi?O zamanlar cemaatin eğitim seferberliği, gazetecileri gezdirme, GYV’nin Abant toplantıları gibi faaliyetleri söz konusuydu. Bunlar kapsamında “Fethullah Hocaefendi’nin bir yemeği var, katılır mısınız” denilerek iki kez davet edildim ancak katılmadım. Üçüncüsünde, hem reddetmek kaba olacağı, hem Tufan Türenç ’in “Abi ben de gittim. Sen gazetecisin, onunla da yemek yersin, suçluyla da, devlet başkanıyla da” sözleri aklıma yatınca, hem de eşim gitmekte sakınca görmeyince gittik. Altunizade’de bir binaya, X-rey’den geçirilerek girdikten bir süre sonra Hocaefendi geldi, Aysel elini uzatınca Hoca tereddüt etti. Aysel, “65 yaşında bir kadınım, elimi sıkmamanızı yadırgadım” deyince “Saygısızlıktan değil, yetiştiğimiz terbiye nedeniyle” karşılığı verdi. Sofrada Prof. İlter Turan, Mithat Bereket, Halit Refiğ ve eşleri de vardı. Yemek yedik, sonrasındaki sohbet de off the record’du, sohbet ettik, ayrıldık.Gazeteciler, sohbetlerin tamamını olmasa da katıldıkları özel yemekleri yazmaz mı?Hürriyet’in başyazarı “Hocaefendi ile yemek yedim” diye kamuoyunun karşısına mı çıkar? Olur mu öyle şey! Beş gün önce Hidayet Karaca’ya gittim, kimsenin haberi oldu mu?Yazsanız ne olurdu?O, Hürriyet başyazarının karşısındakine fazla paye vermesi olur. Siz olsaydınız yazar mıydınız?Yazar olarak o yemeğe gidildiyse görüşmenin kayda geçmesi gerektiğini düşünüyorum.Tufan da, başkaları da yazmadı.Gülen cemaati kadar etkili bir aktör hakkında kalem oynatmamak da “fazla paye vermemek” için miydi?Bu tartışma 2012’de başladı biliyorsunuz, ben 2010’da ayrıldım.Bu ittifakı, başta Zaman olmak üzere pek çok mecra dillendiriyordu.O zamanki görüntü nedeniyle “Fethullah Hocaefendi’nin şu kadar ülkede okulu var, oh oh ne kadar iyi”, “Şöyle Türkçe öğretiyorlar, oh oh” diyen biri olmam gerekiyordu ki yazayım.Aksi bir tutum da söz konusu olamaz mıydı? Örneğin, sizce cemaat “cumhuriyetin temel değeri” dediğiniz laikliğe karşı mı?Bu grubun laik cemiyete sempatiyle yaklaşacağını düşünmüyorum ama buna dair elimde bir şey yok. Şu dakikaya kadar o konudaki boyutlarını ortaya çıkardıklarına kani değilim.1997’de Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarını anarken şu cümleyi kuruyorsunuz: “Nurcular başta olmak üzere ‘laik cumhuriyet’e karşı eğilim sahipleri, özellikle Adnan Menderes'i yere göğe koyamadılar.”10 bin yazı yazdım, bunu hatırlayamadım ama ben her zaman anti-laik faaliyetlerin tehlike teşkil ettiğini yazdım.Sizce Gülen cemaati cumhuriyete bir tehdit mi?Suçlamalara, iddianameye göre bana bir yer mi belirleyeceğiz? Ben gazeteci Ekrem Dumanlı’nın katılmadığım görüşlerini özgürce ifade edebilmesi için oraya gittim. Dumanlı’nın başka bir etkinliği var mı veya Hoca’yla bağı ona bir şeyler yaptırmış olabilir mi bilemem ama olduğunu da zannetmiyorum. Ben herkesin düşüncelerini serbestçe ifade etme hakkının yanındayım.Özgür Gündem bombalandığında gazetenin ofisine gitmiş miydiniz?Özgür Gündem o tarihte açık bir PKK propagandacısı bir yayın idi. Gidip de “Geçmiş olsun arkadaşlar” dediğimi hatırlamıyorum. Ama Basın Konseyi olarak ve yazar olarak çok ciddi tepki gösterdiğimi hatırlıyorum.Bugünkü Özgür Gündem sizce “PKK propagandası” yapmıyor mu?Bir yayın organı… Bilmiyorum, çünkü takip etmiyorum.Bakış açınızdan yola çıkarak söyleyeceğiz; KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu bugün gazetenin yazarları arasında. O zaman ile bugün arasındaki fark ne?O zaman TSK ile PKK arasında çok ciddi bir çatışma vardı. Bugün Türkiye ayrı bir konjonktürü yaşıyor; devlet onlarla müzakere yapıyor.Devlet müzakere yapabildiği için mi fikriniz değişti?Konjonktür değişti.Prensibiniz, devletin bir adım arkasında mı konumlandı?Belki müstakil değerlendirme size böyle düşündürüyor olabilir.Bugün baktığınızda “Keşke Zaman’a gittiğim gibi Özgür Gündem’e de gitseydim” diyor musunuz?Hayır. Genci, çocuğu, kadını öldüren bir terör örgütü var, onun uzantıları var, onun sözcüsü olduğunu iddia eden ve bu yüzden bombalanan bir yer var. Bu noktada gazeteci Oktay Ekşi ne yapabilir? İfade özgürlüğüne şiddet kullanarak engel olunduysa buna tepki gösterebilir. Bunu da yapmışım. Gidip sarılıp birlikte gözyaşı dökme beklentisi var idiyse o fazla olurdu.Bir savunmasında kabul ettiği günlüklerinde yazdığına göre, komutana “28 Şubat benzeri durum, diyorsunuz ama bu kez atılacak adım sonuç alıcı olmalı. Süreye yayılınca görünen ortada” diyebilen Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan için Silivri Cezaevi’ne gittiniz.Balbay’ın anılarını siz okumuşsunuz. Mustafa’nın komutanlarla yakın ilişkide olduğu bilinmeyen bir şey değil ki. Uğur Mumcu da öyleydi. Beni ilgilendiren Balbay’ın ifade özgürlüğünün kısıtlanmış olması. Ahmet Şık, Nedim Şener, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Soner Yalçın ’ı da ziyaret ettim. Masum olduğuna inandığım kişilere insani destek vermek düşüncesiyle paşalara da gittim. Madem incelediniz, değerlendirmenizin objektif olabilmesi için ekleyeyim. Ape denilen Musa Anter ’in öldürülmeden önceki son yazısı benim “ne kadar alçak olduğum”la ilgiliydi. Ama onun öldürülmesine sanıyorum en fazla tepki veren gazeteci ben oldum.Tepki koydunuz ancak tepki koyarken, 21 Eylül 1992 tarihli yazınızda şunu söylemeyi ihmal etmediniz: “Her satırında kin dolu bir Kürt ırkçılığı gördüğüm…”Doğrudur, öyleydi rahmetli. Yazmasa mıydım? Kendi dünyasında çok saygı görürdü ama acımasız bir dili vardı.Böyle bir ülkede Anter’e “Kürt ırkçısı” demek cinayeti meşrulaştırma zemini yaratmıyor mu?Zannetmiyorum, o sizin değerlendirmeniz. O düşüncelerini ifade ederken ne kadar özgür hissediyorsa ben de o hakkı kullanarak yazmışım.Ne kadar eşittiniz; sizin tabirinizle, öldürülen “cumhuriyet değerlerine sahip” gazetecilerle öldürülen Kürt gazeteciler arasında, başta sayıca, ciddi bir fark yok mu?Hasan Fehmi Bey’den başlayarak, 1909’dan itibaren öldürülen gazeteciler 100’ü bulur. Onların içinde 1992’de, gazetelere yansıdığı kadarıyla 12 gazeteci öldürüldü. Hiç kimse onlarla meşgul olmazken Turgut Kazan , ben ve Fikret İlkiz, Basın Konseyi olarak Güneydoğu’ya gittik; gazetecilerle, mağdurlarla görüştük. 12 gazeteciden 9’unun JİTEM türü yapılanmalarca öldürüldüğü kanaatine vardık. 3’ü hakkında netleşemediğimizi belirttik. Raporun objektif olması için Bölge Valisi Ünal Erkan ’ın da düşüncesini alınca “faşist Oktay” olduk. Halbuki ben Uluslararası Basın Enstitüsü’ne (IPI), New York’a yani Gazetecileri Koruma Komitesi’ne (CPJ) telefon ettim. Buraya inceleme için geldiler. Hem IPI, hem CPJ tepkilerini koydular ve öldürmeler bitti. Bunu kimse görmedi.Fotoğrafı eksik vermemek adına Kürt gazetecilerin öldürülmesi hakkında “Ama onlar militan” diyebilen Demirel’i köşenizde eleştirdiğinizi de ekleyelim. Ve Ferda Çetin’in Nuçe TV Yayın Koordinatörü’yken Tuğçe Tatari’ye söylediklerini aktaralım“Bombalama olayından çok kısa bir süre sonra Çiller’in İçişleri Bakanlığı’na, jandarmaya ve istihbarata yazdığı ‘gizli belge’ elimize geçti. Belgede ‘Özgür Ülke gazetesinin bölücü yayınları hukuki yollarla etkisiz kılınması uzun zaman alıyor, hızlı bir şekilde bertaraf edilmesi’ isteniyor. O belge elimize geçince Oktay Ekşi’ye gönderdim. O günlerde Basın Konseyi Başkanı’ydı. Baktım hiç ses çıkmıyor, başladım aramaya. En sonunda telefonuma çıktı. ‘Belgeyi gördünüz mü?’ diye sordum ‘Evet kardeşim ne varmış o belgede’ dedi. ‘O belgeden çok kısa bir süre sonra gazetemiz bombalandı biliyorsunuz’ deyince ‘Ben okudum, o belgede bombalayın yazmıyor’ diye cevap verdi. Belge 27 Kasım tarihli, bizim gazete 3 Aralık’ta bombalandı.”Benim için tamamen yeni şeylerden bahsediyorsunuz. Bu arkadaş bunu galiba sallamış.Siz hatırlamıyor olabilir misiniz?Kaç sene geçmiş, mümkün ama bu arkadaş rüyasını paylaşmış gibi geliyor. “O belgede bombalayın yazmıyor” demek yapıma aykırı. Muhtemelen Basın Konseyi olarak da ertesinde bildiri yayımlamışızdır.“Şimdi Ekşi’nin (bu kez haklı olarak) iktidara vurduğu hususlar, yine Ekşi tarafından ‘hapisteki gazeteci sıfatlı kişiler’ vurgusuyla söylendi: Nisan 98’de (CPJ, hapiste 29 gazeteciyle Türkiye’yi birinci gösterince): ‘Gerçekleri yansıtmıyor. Türkiye dünyada en fazla gazeteci hapseden ülke değil. Gazetecilik işlevi nedeniyle 11 kişi hapiste. Sadece Beşikçi fikirleri yüzünden. Diğer 10’u ceza hak ediyor ama hapis değil. 18’ininki ise gazetecilikle ilgisiz.’ Ekşi’nin CPJ muhalefeti, 1998, 1999, 2000 raporlarını sansürle, şöyle sözlerle sürdü: ’31 kişiden sadece biri hapiste gazeteci sayılabilir. Gerisi yasadışı örgüte üyelik, yardım, yataklık iddia ya da hükümleri.’” Talu’nun belirttiği gibi, “Onlar gazeteciler değil, terörist” diyen Erdoğan’ın söylemini görünce “Geçmişte öyle yapmamalıydık” diyor musunuz?Hayır, demiyorum. Bakın, 1997’de Hasan Cemal beni aradı, “CPJ’den bir heyet gelecek, Türkiye’deki hapisteki gazetecilere sahip çıkmak istiyorlar” dedi. Onlar yetkililerle görüşmek üzere geldiklerinde, ellerindeki 78 sayısının doğru olmadığını düşündüğümü kendilerine söyledim. Bu konu üzerinde Türkiye’deki meslek kuruluşları değil de CPJ’in rapor hazırlamasından rahatsızlık duydum. Nitekim sonraki yıllarda tek tek olayları inceleyerek kendim rapor hazırladım. CPJ heyetiyle Ankara’da adalet bakanını, başbakanı ve cumhurbaşkanını ziyaret ettik. Mesut Yılmaz bizi ciddiyetle dinledi, sonra sözünü tuttu. Sorumlu yazı işleri müdür sıfatı taşıyanların affını sağlayacak yasa çıktı.Rapor çalışmalarım 2006’ya kadar devam etti. Adalet Bakanı’ndan içeride bulunan, kimliği gazeteci görünen kim varsa dosyalarını yollamasını istedim. İçeridekilerin yakınlarına ve avukatlarına da, dosyaya dair bildiklerini paylaşmaları için çağrı yaptım. Ve dosyaları üç kategoriye ayırdım: 1- Olay açıkça gazetecilikle ilgili değil, 2- Gri alan: Gazetecilikle ilgili görünüyor, iddia suçlayıcı; örneğin muhabirin çekmecesinde belge çıkıyor. Bu bana göre normal, polise göre suç, 3- Gazeteci.Raporu açıklarken de 1-Bu ilgi alanımızda değil, 2-Bunda resim net değil, 3- Gazeteci olarak ayırdık. Umur’un dediği doğrudur, CPJ’inkilerden düşük çıktı bizim sayılar. Benim dikkatimi çeken şu oldu: Bir gerçek ortaya çıksın diye iki ayımı verirken medya, buna Hürriyet de dahil, hiç bir gazete veya TV ilgi göstermedi. İlgisizliğin yanı sıra bakanlığın verdiği son belgeler de eksik çıkınca 2006’da bunu yapmayı bıraktım.Örneğin, molotof atmayıp da gri alanda bıraktığınız gazeteciler neyle suçlanıyorlardı? Yayın içeriği de bu suçlamalara dahilse Oktay Ekşi olarak karşı çıktığınız fikirlerin sahiplerini de gri alanda bırakmış olabilir misiniz?Alakası yok! Ape’yi anlattım. Açık bir örnek… İnsanların görüşlerine katılmayabilirim ama görüşlerini açıklama hakkını savunurum.Ahmet Kaya’nın sahnede söyledikleri yüzünden linç edildiği gün konuşma hakkını savunmadınız.Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının içeriğini eleştirdim, konuşma hakkını değil.İçeriğini eleştirirken söyledikleriniz şu oldu: “İnsanlar eğlenmeye gelmişken bu söylenir mi”, “Amacı tahrik etmek”…O yazı benim “büyük günahlarım”dan biridir.Günah olarak görüyor musunuz yazınızı?Hayır, hiç. Ahmet Kaya sonradan kahramanlaştırıldı. Kaya’nın o gün verdiği resim benim yazdıklarımı hak eden bir resim idi. Bundan dolayı da hiçbir üzüntüm veya pişmanlığım yok.Musa Anter’e “Kürt ırkçısı” diyen siz, Ahmet Kaya için “ insan olarak hiçbir ‘artı'sı olmadığı fizyonomisinden akan bir tip ”, “yaratık”, “türkücü olmasaydı bar fedaisi olurdu” deyince neden “Türk ırkçısı” olmuyorsunuz?O yazı çok eleştirilince dönüp baktım. Ahmet Kaya’nın adı bile geçmiyor o yazıda.Yazınızı böyle mi savunuyorsunuz?Hayır, şunu söylüyorum: O yazıyı herkes Ahmet Kaya’ya yamadı. Ben de “değildir” demiyorum.Ve?Dediklerimde kararlı ve ısrarlıyım, Ahmet Kaya o yazıyı hak etmişti. O konjonktürde yapılanlara itiraz etmeyenler birileri Ahmet Kaya’yı kahramanlaştırınca, o yazı Ekşi’yi lanetlemenin aracı haline geldi. O zaman nerdeydiler?Kimseyi savunur bir konumda değilim, size sorum şu: Musa Anter’e “Kürt ırkçısı” diyen siz, Ahmet Kaya için bu sözleri sarf ederken neden ırkçı sayılmıyorsunuz?Tavrı oydu… Çok zaman oldu; şu anda neyi, neden söylediğim bağlamını hatırlamıyorum.“Tavrı” dediğiniz nedir? Kürtçe klibi yayınlayacak bir televizyon kanalı aradığını söylemesi mi? Size burada problemli gelen ne?Kürtçe klibi eleştirdiğimi söylüyorsanız yanılıyorsunuz, ben o yazıda tavrı eleştirmişim.Kaya’yı “medeni” olmamakla, “aklının erip ermediği belli olmamak”la itham ediyorsunuz. Eleştirinin ötesine geçip aşağılamaya evrilebilecek tehlikeli kelimeleri Hürriyet’in başyazarı olarak kullanıyorsunuz.Size göre öyleymiş. Yazı yazma stilimi mi eleştiriyorsunuz?Ahmet Kaya’nın bu düşüncelerini Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği bir gecede söylemesi sizce neden sorun?O zaman yanlış bulmuşum. O bir şey söylemiş, ben de yanlış demişim. Bugün de söylediklerimi doğru buluyorum.O yazıda “İkincisi ‘hoş vakit geçirmek’ için geldiklerini bile bile bu sözleri söylemenin oradaki insanları tahrik edip olay çıkarmaktan başka bir amacı olabilir mi” diyorsunuz. Ahmet Kaya’nın kendisini linç ettirdiğini mi savunuyorsunuz?Hayır, öyle bir iddiam yok. Makaleyi beğenmeyebilirsiniz, haksızlık olarak da görebilirsiniz buna saygım var ama “Bunu niye böyle dedin de böyle demedin” dediğinizde anlamakta zorlanıyorum. “Bunun daha iyisi olmaz mı?”, olabilir. “Beethoven daha iyi besteleyemez miydi?”, besteleyebilirdi. Ne yapalım, gerçek bu!Şu an bir gazeteciyle konuşuyorum ve Akit’in yayın koordinatörüne Ermeniler için kullandığı ifadeleri sorduğum gibi şimdi de size, sizin kullandığınız ifadeleri soruyorum. Özellikle Ahmet Kaya linç edilirken “Bu yaratık kardeş ise kardeşliğini bilmekle yükümlüdür” diyebildiğiniz için.Nerede linç edilmiş Ahmet Kaya? Maalesef Paris’te vefat etti.Magazin Gazetecileri Derneği’nde sözleri ardından marş okunması, üstüne çatalların fırlatılması sizce…Orada olaylar yaşanmış, bitmiş. Ben yazdım diye o olaylar olmadı. Aksi olmuş gibi soruyorsunuz. Ben yaşananı önemli bir olay olarak görmüşüm ve sütunuma almışım. Olan bu. Şimdi gelip “O cümleyi neden öyle kurdunuz?…”Siz “Yaratık kardeşliğini bilmekle yükümlü” diyerek Ahmet Kaya’yı karşınıza alıp kendinizi onu yargılama pozisyonuna koyuyorsunuz, ötesine geçerek henüz dava sonuçlanmamışken Kaya’nın “PKK’ya para toplamak için konser verdiği” hükmünü veriyorsunuz.Eldeki bilgi oymuş.Açabilir misiniz?Bilgi yazı işlerine geldiği zaman o habere olgunlaşmış gözüyle bakarsınız. Muhabir elinden geleni yapmıştır, istihbarat şefi habere bakmıştır ve redaktör gözden geçirmiştir. Gazetenin başyazarı bir habere dair özel olarak yazı işleri müdürüne şunu söyleyebilir: “Bunu gözüm tutmadı, üzerinde durulsa.” Ama o haberin sağlığını tartışmaz, tartışırsa tüm o mekanizmaya saygısızlık olur. Hayatım boyunca bunu yapmadım, hiçbir haberime de böyle muamele yapılmasına razı olmadım. Ahmet Kaya hakkında da yazı işlerine gelmiş bilgiye dayanarak yazıyorum.Yargı sonuçlanmadan, önünüze gelen bilginin mutlak olduğunu mu düşünürsünüz?O bilgi mutlak değildir ama ona dayanmaya mecburum, gazeteci erişebildiği gerçeklerle kayıtlıdır.Yazar, elinde olmayan bilgileri de düşünerek olaya temkinle yaklaşmaz mı?Bu herhalde gazetecilik dünyamıza yeni gelmiş bir uygulama. Sizin kuşak bunu getirdiyse mutluluk duyarım. Ama gazeteci nihai gerçeği ortaya çıkaran değildir, daha sonra çıkan bilgiler nedeniyle o tarihte yazdıkları gerçeğe uygun çıkmayınca gazeteciyi mahkûm edemezsin.Ahmet Kaya’dan bağımsız olarak soracağız; köşenizde mesafe koymadan itham ettiğiniz bir kişi hakkında yanıldığınızı söylemek gazetecinin borcu değil mi?Size şunu anlatayım. Mayıs, 1983’te Hürriyet başyazarlığından ayrılarak SODEP’in kurucuları arasına girdim. Washington muhabirimizin haberine dayanarak Büyükelçi Şükrü Elekdağ hakkında ağır eleştiriler içeren yazım hakkında bir süre sonra bir mektup geldi. Elekdağ, mektupta “Ben böyle bir şey yapmadım” diyordu. Dediklerine hak verdim ama artık sütunum yoktu. Başka bir gün, Alman bir vakfının organize ettiği bir sempozyuma katılmak için gittiğim Almanya’da, tanınmış hukuk hocası Hüseyin Hatemi , “Bana çok büyük bir haksızlık yaptınız” dedi; “Beni terörist ilan ettiniz. Doğrusu neden söz ettiğini anlamadım. Dönünce verdiği tarihe baktım. Humeyni tarafından Türkiye’ye ‘adam öldürsün’ diye gönderilenlerden birinin ismi de meğer Hüseyin Hatemi’ymiş. Onu yazmışım ama bu yazı Hatemi Hoca’nın başına iş açmış. Fırsat bulunca bunların ikisini denk getirerek “Bu işi yapıyoruz ama tüm iyi niyete rağmen hata yapabiliyoruz” dedim, bu iki örneği verdim ve özür diledim.Önünüze gelen bilgiyi, devlet makamına geçmeden önce süzgeçten ne kadar geçirdiğinizi sormadan önce kısa aralıklar ile geri adım attığınız birkaç örnek1- Ağustos, 1992 Şırnak Katliamı hakkında 20 Ağustos 92’de “Martta PKK bozguna uğratıldığından beri Şırnak Güneydoğu’nun en sakin ve huzurlu yerlerinden biri oldu.(…) Şırnak Emniyet Müdürü istediklerinde kahvede tavla oynayabildiklerini söyledi” diyorsunuz ve kamu görevlilerinden alıntıyla “PKK baskını intikam ve prestij baskını” dedikten sonra “Devlet Şırnak’ta PKK’ya yeni bir ders daha vermeli” ifadesini kullanıyorsunuz. 24’ünde, gazetelerde katliama dair sorular çıkmaya başladıktan sonra “500-1000 PKK’lı olduğunu söylemiştiniz, hani neredeler” diye soruyorsunuz.Elime gelen bilgi o koşullarda inandırıcı geldiyse ona dayalı yazabilirim.Devlet size inandırıcı gelecek bilgi yaratamaz mı?Olabilir, Irak’ta kitlesel imha silahlarını yokken var ettiler, devletlerin böyle marifetleri var.Örneklere devam edeceğiz2- Ferda Balancar ve Alper Görmüş’ün yazılarından alıntıyla: Umut operasyonunun başlatılmasından (6 Mayıs 2000) 10 gün sonra kaleme aldığınız satırlar: “(...) O nedenle Ahmet Taner Kışlalı’nın kızları Altunay ile Dolunay’ın dünkü çağrıları dikkate alınmalı - katiller Türkiye’ye teslim edilmez veya tarafsız bir mahkemede yargılanmalarına İran izin vermezse - bu konu bireysel sorumluluk bazında değil İran devletinin sorumluluğu bazında değerlendirilmelidir.” 10 Mayıs 2000 tarihli yazınızın başlığı ise ‘Bu Savcıyı Kim Tayin Etti?’, girişinde Mumcu cinayetinin yine aydınlatılamadığı belirten bir cümle yer alıyor.”Sıra kulaklarından tutup adalete gönderilmelerine veya kamuoyuna teşhir edilmelerine geldi” sözleriyle bitirdiğiniz “Alçakları tanıyalım” yazınız. Hedef gösterilen Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand’a yapılanlar ve Akın Birdal’a suikast girişiminden sonra, Şemdin Sakık o ifadesinin kurgu olduğunu söyleyince özür dilediniz.Keşke Aydın Bey’e söyleseydiniz, o kadar çalıştırmazdı beni. (Gülüyor)Siz bu yazdıklarınızı hata olarak görüyor musunuz?Aslında sizin bana ne sorduğunuzu anlayamıyorum. Ama aradan yıllar geçtikten sonra bir yazımdan cımbızla aldığınız bir cümleyi soruyorsunuz. Ben de hatırlamıyorum. İnşallah siz de en az 10 bin yazı yazarsanız ve yazdıktan sonra karşınıza sizin gibi genç gazeteci gelir ve size 22 sene önce yazdığınız yazının a harfinin neden b olmadığını sorar. “Hata ettiğim zaman bunu itiraf ettiğime örnek veriyorum, neden hatanızdan çabuk döndün, diyorsunuz. Dönmesem, neden hatanızdan dönmüyorsunuz sorusu çıkıyor!Şekilden ziyade merakımız, benzer hatalarınıza rağmen kendinize “Dikkat” demek yerine neden önünüze gelen bilgiye güvenmeye devam ettiğiniz.Kusura bakmayın! Benim hayattan aldığım ders bu kadarmış.Şu an yaptığımız sizi inciten bir sorgulama mı?Hayır, başta sorma hakkınıza saygı duyduğumu söyledim. Bakın bu verdiğiniz örnekleri ben hata olarak kabul etmiyorum. Eğer yanlışımı iki gün sonra fark ettim ve yazdımsa bence okuyucuya “İki gün önce şu değerlendirmeyi yaptım, o zaman böyle okudun ama belli ki aldanmışım, aldatılmışım” diyerek doğru bir iş yapmışım.Sorgulamaya çalıştığımız “Aldatılmışım” diyerek geçtiğiniz edilgen pozisyon. Neden birileri sizi aldatabiliyor?Aptallığımdan.Estağfurullah.Daha nasıl açıklayacağız ki, daha akıllı olsam aldatılmazdım. Ben o zaman gerçeği öğrenme adına bir şeyler yapmışım. Becermişim, becerememişim, yanlış insana sormuşum, doğru insana sormuşum, ama bir hata yapmışım. Sonra da bir değerlendirme sonucu o yazı çıkmış. Hata olduğunu fark edince de bunu söylemişim. Şimdi 20 sene sonra hangi lokantada, hangi yemeği yerken ağzınızın tadının böyle olduğunu soruyorsunuz. Sorunuzu dahi anlayamadım.Kaynaklarınız genellikle devlet miydi?Hayır. Ne alakası var? Sorunuz “Asker talimat verir, bunlar yazar”, “postalcı” gibi iğrenç iddiaların uzantısı gibi geldi.Devletin içine askeri de sokuyoruz ama daha fazlasını kapsıyor.Hiçbir devlet babayiğidi bana talimat verecek cesarete dahi sahip değil. Kimse bir tane örnek gösteremez! Örneğiniz varsa okuyucunun önüne koyun.“Talimat” köşeleri keskin bir ifade, ama biraz önce “Yanıltılmışım”, HaberTürk’te katıldığınız bir programda da 28 Şubat dönemi için “Kullanılmışım” dediniz.Aktüel dergisi bu ifadeyi “Biz maşa gibi kullanılabilen mahlukatız” gibi yayımladığı için davalık oldu ve tazminata mahkum oldu. Böyle bir şey mümkün değil. Gazeteci gerçeğe bağlılık esasına dayalı olarak elinden gelen her şeyi yapmalı. O sırada seni aldatan olabilir. Sana düşen onu olabildiğince sıfıra yaklaştırmaktır.Elinizden geleni yaptığınız konusunda içiniz rahat mı?Tabii. Hepsinde o itinayı gösterdiğimi düşünürüm, belli ilkeler içinde. İlkelerden kastım, “Muhabir arkadaşım görevini yapmıştır, haberi doğru bir şekilde masaya getirmiştir.”Andıç’ta masaya haberi getiren muhabir miydi?Yazı işlerine gelmiş haber, tekrar ediyorum, benim için doğrudur. ‘Doğru mu değil mi?” diye sorgulama hakkında sahip değilim. Önüme “Şemdin Sakık ifadesinde gazeteciler, işadamları PKK’ya yardım ediyor” diyen haber gelmiş. Bu haberin yanlış olabileceğine dair aramızda hiçbir konuşma geçmedi. Geçmesi için de sebep yok çünkü zaten belli ki resmi kaynaktan - yani savcı, emniyet, hakim, her neyse - gelebilir bu bilgi, yoksa gelemez. Ortada o dediğiniz türden isim yok, cisim yok, bir suçlama var, ben de diyorum ki “Bu alçakları tanıyalım.”Faili meçhuller işleyebileceğini köşenizde sorgularken devletin resmi makamlarının verdiği bilgiye soru işaretiyle bakmadınız.Hiçbir devlet temiz değil, bizimki dahil. Ama samimiyetle söylüyorum, gelmiş bilgi doğru olduğuna inandığım bir bilgiydi.Gazetecilik deneyiminiz süresince devletten gelen bilgilere bakışınız nasıl evrildi?Ben her zaman kuşku duyanlardan biriyim. Ama tekrar ediyorum, masaya gelmiş bilgi benim için doğrudur.Devlet tufaya düşürmeye çalışırken bu dediğiniz “bile bile lades” değil mi?Benim aptallığıma verin. (Gülüyor.)Bunu yineleyerek top gelirken yana kaçmış olmuyor musunuz?Size daha ne diyeyim? Elimdeki verilere dayanarak değerlendirme yapmışım. Hatalı değerlendirme derseniz, teşekkür ederim, hak verirsem özür dilerim.Mehmet Barlas’ın bile kovulduğu bir medyada hiç kovulmamış olmayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?Mehmet Barlas’ın meslek ve kişilik çizgisinde ne olduğunu takip etme gibi bir merakım olmadı.Emin Çölaşan’ın Hürriyet’ten ayrılması ardından kaleme aldığınız 19 Ağustos 2007 tarihli yazınızdan: “(…) ne Emin Çölaşan’a, ne bana ne de başka bir yazara baskı yahut yönlendirme söz konusudur. Buna karşılık biz de ‘ertesi gün kovulmayı’ göze almadan yazı yazmayız. Profesyonel kalitemizi -o her ne ise- bu cesaret belli düzeyde tutar.” En kovulmamış yazarlardan biri olarak…Keşke kovulsaydın mı diyorsunuz? (Gülüyor) Demek ki kovacak kadar yetenekli bulmamışlar beni. Bakın ben, kendi hesabıma işimi tüm meslek yaşamım boyunca samimiyetle ve doğru biçimde yaptığımı düşünüyorum.İstifanız saydığımız örneklerde değil, “analarını satan zihniyet” ifadeniz ardından geldi. Şu yorumu yapan birine ne dersiniz: “Hürriyet’teki işinizden örneğin Kürtlere dokununca değil ama iktidara dokununca olursunuz”?Öyle bir değerlendirme yapan varsa yapsın, ben yapmam.“Vay şerefsiz” başlığı atmanın, bir Kürt siyasetçiye atılan yumruğu “adaletin tokmağı” olarak yazmanın sizce bedeli olmamalı mı?Biri bu başlıktan rahatsız olursa, Basın Konseyi’ne gider, “Bence etik değil, şikayetçiyim” der ve o merci bunu değerlendirir, hak verilirse “Kusur var, kınamak lazım” denilir.Nuriye Akman’a 2011’de verdiğiniz söyleşide CHP’nin seçim beyannamesiyle çok örtüştüğünü söylüyorsunuz. Avrupa Konseyi’nin imzaya açtığı Yerel Yönetimler Özerklik Şartnamesi hakkındaki çekincelerin kaldırılması maddesine katılıyor musunuz?Bu beyanda beni rahatsız eden bir şey yok.18 Ocak 2007’de DTP’ye yönelik şu ifadeleri kullanıyorsunuz: “Yerinden yönetim' mi istiyorsunuz? O zaman, yerel yönetimlerin bu ülkeyi bölmeye değil, bütünlüğünü korumaya çalışacağını nasıl garanti ediyorsunuz? Sadece Türkiye devletinin değil, uluslararası camianın da ‘terör örgütü’ dediği PKK’ya mensup kişilere hizmet sunan belediye başkanlarına bir kere olsun ‘Yaptığınız yanlıştır’ dediniz mi ki, şimdi ipin ucu onlara teslim edilsin istiyorsunuz?” Özerkliğe yönelik bakışınız değişti mi?Orada duyarlılığım belli, parçalanmayı önleyecek garanti veriyor musunuz diyorum.Garanti arayışınız sonlandı mı?CHP’nin Türkiye’nin üniter devlet yapısını bölme politikası olduğuna ilişkin bir düşüncem olsa orada bulunmam.Ne istendiğini değil, bunu kimin dillendirdiği mi önemli sizin için?Öyle, DTP’nin mazisine bakıp kuşku duymuşum ki bunu söylüyorum. Avrupa Yerel Özerklik Şartı’nı CHP hayata geçirirse bu Türkiye’nin üniter yapısını bozacak bir sonuç vermez. Bu güvene sahibim.Oktay Ekşi’nin başörtüsüne bakışı yıllar içinde değişti mi?Başörtüsü değil de türban meselesi. Bu, Türkiye’de bir ajitasyon aracı olarak kullanılmasaydı benim yazarlıktaki tavrım daha yumuşak olurdu. Üniversitelerde türbanın serbestçe kullanılmasını açıkça savunurdum.TESEV’in 2010 tarihli “Başörtüsü Yasağı ve Ayrımcılık” raporunda bir kadın sizin Necla Arat’la ikna odasına girdiğinizi söyledi. Bu doğru mu?O garip yalan söylediğini sonra kabul etti. Ben ne üniversiteye girdim, ne ikna odası gördüm. Ayrıca oradaki Necla Arat ismi de doğru değil, Nur Serter ’le karıştırıyor. A’dan Z’ye yalan bu.Siz ikna odalarına karşı mısınız?Nur Seter’in açıklaması şöyle: “Ben o çocukların eğitimden mahrum kalmamaları için mülakatım oldu.” İyi niyetli de olsa, bence hiç yapmasa daha iyi olurdu. Oktay Ekşi’nin “Alçakları tanıyalım” yazısı gibi, ikna odaları da ikide bir Nur Serter’in önüne çıktı.Bakın, türban meselesini 200 yıllık çağdaş Türkiye modeline karşıtlık aracı olarak kullandılar. Şimdi de devlet memurları arasında serbest bırakıldı, 18 yaş altındaki kesime belli bir giyim empoze ediliyor. Ben bunlara karşıyım.Meclis’te başörtülü kadınların varlığı için ne düşünüyorsunuz?Mesele yapmıyorum dersem daha doğru olur.“Merve olayı, devlete yönelik bireysel bir başkaldırı teşebbüsü ile kendi temel felsefesinden ve kimliğinden fedakârlık yapmamaya kararlı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki son raundu bekliyor. Merve kızımız, kiminle dans ettiğini o zaman öğrenecek” dediğiniz günlerden farklı mı düşünüyorsunuz yoksa aynı duygulara kapılarak mı bakıyorsunuz başörtülü vekillere?Çağdaş Türkiye’ye karşıt bir mesaj verdiklerini düşünüyorum. Ama Merve Kavakçı’ya o günlerde duyduğum antipatiyle mi bakıyorum bugün diye sorarsanız tabii öyle bakmıyorum. Konjonktür değişince elbet bakışlarınız da değişiyor, oraya demir atmıyoruz. Ama Merve olayında militan bir tavır vardı. Leyla Zana ’ya da tepki gösterdim ben.Söyleşiyi okudukça oluşabilecek Kürtler ve din konularına yaklaşımınızın devletin bakışıyla örtüştüğü…Sizin HDP’ye yakın bir bakışınız mı var?Soruları bir kategoriye mi sokmak istiyorsunuz?Hayır, size özel bir soru sordum.Cevap vermemeyi tercih ediyorum.Buyrun sizi dinliyorum.Bahsettiğimiz algıya karşı resmi söylem ile hangi noktalarda ayrıldığınızı söyler misiniz?1920’lerden 2003’e kadarki dönem ile AKP dönemi söylemi 180 derece farklı, hangisinden bahsediyorsunuz.Ağırlıklı olarak ilk dönemi kast etsek de, 1915’e, yeri geldiğinde Kürtlere bakış gibi AKP’yi de zaman zaman kapsayan söylemden bahsediyoruz.Her devlet gibi Türkiye’nin de kendi koruma içgüdüsünden kaynaklanan refleksleri vardır. Bunlar söz konusu olduğunda dün, bugün, muhtemelen yarın da aynı tür tepkilerle karşılaşacaksınız. Somut örnek vereyim; 1915 Nisanı’nda yaşanan olay, yani Ermeni aydınlarını bir gece evinden toplayıp götürerek infaz etmek bir devlet için son derece ayıp bir olaydır. Bunu savunan birisi değilim, yapanları sonuna kadar lanetleyelim. Ama olaylar bundan ibaret değil, 1894’ten itibaren devletine karşı çıkmış silahlı isyanlar da var. Benim şahsi kanaatim bunun bir mukatele yani karşılıklı öldürme olduğu.Turgut Özal ’a, başbakanken çıktığımız Göcek Körfezi gezisinde “Katılır mısınız” diyerek “Bu olay Osmanlı döneminin olayı, neden biz savunmak mecburiyetinde kalıyoruz ve soykırım mı, değil mi kavgası veriyoruz” diye sordum. “Haklısınız” deyince “Ben bunu size atfen yazabilirim” diye sordum, olumlu yanıt alınca da yazdım. İki gün geçmedi, Kenan Evren Özal’ı Köşk’e çağırdı ve Özal çıkışta benim yazdığım sözlerini kastederek “Bu da nereden çıktı, biz hükümet olarak böyle bir kanaate sahip değiliz. Biz ‘soykırım yok’ diyoruz” dedi.Öteki meselelerde de kimseyle uyuşmak gibi bir derdim yok. Ama devletin önemini bilirim. Ne güzeldir Kanuni Sultan Süleyman’ın şu dizeleri “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Devletin olmadığı yerde milletin neye döndüğünü Irak’ta görüyorsunuz.O zaman “Kürtlerin de devleti olmalı” diyor musunuz?Bunu talep etmek hakları. Bunun yeri var, yeri yok. Dünyada 5 bin lisan konuşuluyor, hepsinin devlet olma şansı veya imkanı yok. Yine de bunu isteyenlere bunu meşruiyet çizgisi içinde yapmaları şartıyla saygı duyarım. Onu gerçekleştirme çabaları meşruiyet dışında bir çizgiye kayarsa “Kusura bakma” diyenlerden biri olurum.Hazal Özvarış | T24
Duayen Gazeteci Birand Ölümünün 2. Yılında Anıldı
Duayen gazeteci Mehmet Ali Birand, ölümünün 2. yılında mezarı başında anıldı. Anmaya Birand'ın çalışma arkadaşları, dostları ve öğrencileri katıldı. Birand'ın öğrencileri ve Kanal D haber anchormanleri Cüneyt Özdemir ve Serdar Cebe ölümünün 2. yılında Birand'ı anlattılar... 9 Aralık 1941 yılında İstabul'da dünyaya gelen Mehmet Ali Birand, 1964'te Abdi İpekçi vasıtasıyla gazeteciliğe başladı. 2013 yılına kadar etkin bir şekilde sürdürdüğü gazetecilik mesleğinin yanı sıra Birand, yazarlık ve sunuculuk da yaparak haberciliğin adeta sembol yüzü haline geldi.1985 yılında TRT 1'de başlayan 32. Gün programına daha sonrasında özel televizyonlarda devam eden Mehmet Ali Birand, son yıllarını CNN Türk ve Kanal D çatısı altında geçirdi. Posta gazetesinde yazarlık, CNN Türk'te talk show sunuculuğu geçmişi olan Birand, en çok da Kanal D'nin ana haber bülteni sucusu olarak gündeme geldi. 2009 yılında hem CNN Türk hem de Kanal D'nin Genel Yayın Yönetmeni olan Mehmet Ali Birand, yıllarca süren 32. Gün programı çatısı altında sayısız gazetecinin önünü açan bir isim oldu.Reha Muhtar, Ali Kırca, Mithat Bereket, Rıdvan Akar, Cüneyt Özdemir, Can Dündar ve Deniz Arman gibi pek çok ünlü gazeteciyi hayatımıza kazandıran 32. Gün programının takım kaptanlığınıu yapan Mehmet Ali Birand, pankreas kanserine yakalandığında uzun bir tedavi süreciyle karşı karşıyaydı. Çeşitli ameliyatlar ve kemoterapi tedavilerinden olumlu sonuç alamayan Birand, 17 Ocak 2013 tarihinde yoğun bakıma alınmış ve tüm müdehalelere rağmen hayatını kaybetmişti. Bugün Anadolu Hisarı'ndaki aile kabristanında yatmakta olan Birand, gazetecilik mesleğindeki başarılarının yanı sıra, sunuculuğunda yaptığı gaflar ve dil sürçmeleriyle yıllarca akıllarda kalacak bir isim.Medyaloji
'Medyaya Baskı Karşısında Ortak Direnç Göstermenin Zamanı Geldi'
Cumhuriyet gazetesi yazarı Can Dündar, Türkiye’de medyaya yapılan baskıya karşı ortak direnç göstermenin zamanının geldiğini söyledi. “Zaman gazetesine yapılanları bize yapılmış kabul ettiğimizi söyledik.” diyen Dündar, “Cumhuriyet basıldığında da Zaman'dan arkadaşlar gelip dayanışma sergilediler. Bu önemli bizim için, demek ki ders alıyoruz.” ifadelerini kullandı.Usta gazeteci Mehmet Ali Birand’ın ölüm yıl dönümünde mezarı başında düzenlenen törene katılan Can Dündar, gazetecilerin sorularını cevapladı. Birand'ın yokluğunu medyanın bugünkü durumunda daha çok hissedildiği söyleyen Dündar, 'Türkiye'de basın hiçbir zaman tam anlamıyla özgür olmadı. Ama hiçbir zaman da bu kadar yoğun bir baskıya maruz kalmadı.' diye konuştu.Medyaya yapılan baskıya karşı ortak direnç göstermenin zamanının geldiğini dile getiren Dündar, 'Zaman gazetesine yapılanları bize yapılmış kabul ettiğimizi söyledik. Burada fikrin ayrı olmasının önemi yok. Burada baskıya karşı ortak direnç göstermemizin zamanı geldi. Bir yandan da bu dayanışmanın temelleri atılıyor diye düşünüyorum. Cumhuriyet basıldığında da Zaman'dan arkadaşlar gelip dayanışma sergilediler. Bu önemli bizim için, demek ki ders alıyoruz bundan sonra da aynı baskıya maruz kalmamak için bu dayanışmaya devam edeceğiz.' ifadelerini kullandı.
20. Yılında Hâlâ Aralanamayan 'Sır' Perdesi: 12 Mart Gazi Katliamı
90'lı yıllar, çoğu kesim tarafından Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kabul edilir. 1980 darbesi sonrası sindirilen halk, 90'larda ise devlet içerisindeki illegal örgütlerin yaptığı faili meçhul olaylarla sindirilmeye çalışıldı. 1995 yılı ise Mehmet Ali Birand'ın deyimiyle 'korkunun yılıydı'. 12 Mart 1995 günü ise Gazi Mahallesi'ne giren, kimlikleri hala belirlenemeyen bir taksiden 3 kahvehane ve bir pastahaneye açılan ateş sonucu üç gün sürecek kanlı olaylar başladı.