Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

'Ağır İş Yapan Oruç Tutmasın'

-
4 dakikada okuyabilirsiniz

'Ağır İş Yapan Oruç Tutmasın'

'Ağır İş Yapan Oruç Tutmasın'

İlahi Taraf’ın bugünkü konuğu ilahiyat profesörü İlhami Güler. Hocamız diyor ki, beden enerjisi ile çalışanlar oruç yerine fidye versin.

PORTRE - Prof. Dr. İLHAMİ GÜLER

1959 yılında Tortum’da dünyaya geldi. 1980-1985 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans öğrenimini tamamladı. 1987 yılında AÜ İlahiyat Fakültesi’nde Kelam Ana Bilim Dalı araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1991 yılında “Kur’an’a Göre Allah ve Ahiret İnancının Ahlakla İlişkisi” konulu teziyle doktor oldu. İslamiyat Dergisi, Doğu Konferansı, Doğudan Dergisi uzun süreli emek verdiği oluşumlar arasındadır. 2010’da kurulan Halkın Sesi Partisi kurucu üyelerinden biri oldu. Halen AÜ İlahiyat Fakültesi’nde profesör olarak görev yapmakta olan İlhami Güler, evli ve iki çocuk babasıdır. Kitapları: Politik Teoloji Yazıları, Sabit Din Dinamik Şeriat, Özgürlükçü Teoloji Yazıları, Allah’ın Ahlakiliği Sorunu, Konularına Göre Kur’an: Sistematik Kur’an Fihristi (Ömer Özsoy ile beraber), İtikattan İmana, İman Ahlak İlişkisi, Direniş Teolojisi, İlhamiyat: Dini - Teolojik Aforizmalar

Orucun farziyetini bildiren Bakara suresinin 183-187. ayetlerinde iki mazeret durumunda bulunanların oruçlarını tutmayabilecekleri, bunun yerine ya fidye verebilecekleri veya diğer günlerde tutabilecekleri ruhsatı verilir. Bunlardan birinci gurup hastalar, ikinci gurup ise yolculardır. Devamında da “Allah kolaylaştırmayı murad eder; yoksa zorlaştırmayı değil” beyanı bulunur. Bu mazeret durumlarında hastalık hâli her zaman karşılaşılabilecek bir durumdur. Ancak yolculuğun orucun tutulmaması için bir mazeret sayılması, Arabistan’ın sıcak çöl iklimi ve yolculuğun da deveyle veya yaya olarak yapılmasından dolayı bir meşakkat/zorluk doğurmasından dolayıdır.

Bugün yolculuklar genellikle klimalı araçlarla yapılmaktadır, dolayısıyla meşakkat olmaktan çıkmıştır. Hâlâ yolculuğu oruç tutmamak için bir mazeret olarak saymak, dinî hükümlerin birer hikmet, maksat, maslahat, gaye, amaç üzerine bina edildiğini değil de; manasını, maksadını, amacını bilemeyeceğimiz, Allah tarafından konulmuş mutlak, keyfî, hükümler olduğu şeklindeki dogmatik inanca dayanır. Hz. Ömer’in, dinî hükümleri birinci yaklaşımla ele aldığı; daha kendi zamanında bazı konularda Kur’an hükümlerinden farklı icraatlarda bulunduğu erbabınca bilinen bir husustur.

Ayette bahsi geçtiği şekliyle yolculuktaki “meşakkat/zorluk” gerekçesinin, günümüzde bazı yeni formlarının ortaya çıktığı ve bu durumda olan insanlar için ayette önerilen fidye/kaza çözümlerinin bu yeni durumlara da teşmil edilebileceği kanaatindeyim.

Bilindiği gibi Arabistan’da en uzun gün 12 saati geçmemektedir. Oysa ekvatorun kuzeyindeki ülkelerde gün 20 saate kadar uzanmaktadır. Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç adlı kitabında bu ülkelerde yaşayan Müslümanların oruçlarını Arabistan’a kıyasla ayarlayabilecekleri fikrini ileri sürmüştü. Ben de, günlerin uzun ve en sıcak olduğu yaz aylarına denk gelen Ramazanlarda, tarım, inşaat, madencilik, endüstri, fırıncılık, lokanta vb. işkollarında, güneş sıcağının altında veya ateş ısısının karşısında, beden enerjisi ile çalışmak zorunda olanların Ramazan ayı içinde oruçlarını tutmamaları, bunun yerine ayette verilen ruhsatlardan ya fidye vermeleri veya başka günlerde oruçlarını tutabilecekleri kanaatindeyim. Gerekçesine gelince, bu işlerde çalışanlar, terleme yolu ile yoğun su ve mineral kaybetmektedirler. Bedenden yoğun su kaybı ise vücutta kanın pıhtılaşmasına, dolaşımın yavaşlamasına sebep olduğu için, kalp krizi tehlikesi doğurduğu gibi; susuzluk, böbreklerde kalıcı hasarlara sebebiyet verebilmektedir.

Orucun her otuz yılda bir yaz aylarına denk gelmesi, bilindiği gibi Arapların kullandıkları “Kameri” takvimden kaynaklanmaktadır. Bu takvimi Arapların kendileri İslam’dan önce tercih etmişlerdir. Yoksa Kameri takvim Allahın dinî anlamda va’z ettiği bir şey değildir. Eğer Araplar “Güneş” takvimi kullanıyor olsalardı, Ramazan ayı bütün yılı dolaşmayacak, hangi mevsimde farz kılındı ise, o mevsimde kalacaktı. Nitekim kaynaklarda Hz. Muhammed’in (s.a.v) sağlığında, orucun farz kılınmasından sonraki dokuz yıl boyunca Ramazan ayının Bahar mevsimine denk geldiği bildirilmektedir. Dolayısıyla orucun sıcak mevsimlere denk gelmesi, Allah’ın insanları böyle anormal bir “meşakkat” durumu ile denediği anlamına gelmez. Çünkü ayette “Allah, kolaylaştırmayı murad eder, zorlaştırmayı değil” denmektedir.

Böyle bir ruhsatı klimalı serin odalarında oturan din bürokratlarının (Diyanet işleri bürokrat-memurlarının) ve ilahiyatçıların vermesi kolay değildir. Nasreddin Hoca’nın dediği gibi, damdan düşenin hâlini ancak damdan düşen anlar. İkincisi de, teologlar, insanların mağduriyet durumlarını düşünmekten ziyade Tanrı’nın gözüne girmeye çalışırlar. Buna örnek olarak ulemanın, kasten oruç bozan birisi için ceza olarak 61 günlük “kefaret orucu” icat etmelerini verebiliriz. Kur’an’da böyle bir ceza hükmü olmadığı halde, bir hadisi gerekçe göstererek, Hanefiler ve Malikiler Ramazanda kasten yiyip içen ve cinsi münasebette bulunanın; Şafiler ve Hanbeliler ise sadece cinsi münasebette bulunanın, 61 gün kefaret orucu tutmasına hükmetmişlerdir.

Namaz ibadetini kasten bozan kişinin, sadece o namazı iade etmesi gerekirken, orucu bozanın 61 kez onu yenilemesi, mantıken yanlıştır. Ayrıca, âlimlerin bu konuda delil olarak aldıkları hadiseyi anlatan iki rivayet vardır, 61 gün hükmünü verenler Ebu Hureyre’nin rivayetini esas almışlardır. Oysa Ebu Davud’un Sünen’inde (Savm, 37) olay failin kendi ağzından rivayet edilmektedir. Orada şahıs, Ramazan ayı boyunca karısı ile cinsel ilişkiye girmeyeceğine dair “Zıhar Yemini” ettiğinden, ancak bu yemini bozarak “gece vakti” ilişkiye girdiğinden bahsetmektedir. Hz. Peygamber de ona, Mücadele sûresine konu olduğu şekliyle, “Zıhar Yemini” kefaretinin alternatif üç cezasını (köle azat etmek, iki ay oruç tutmak ve 60 fakiri doyurmak) önermiş; adam, bunların hiçbirine gücünün yetmeyeceğini söyleyince, gidip kendi evinden getirdiği hurmaları yemesi için ona vermiştir.

Hz. Muhammed’in yaklaşımı ile, âlimlerimizin yaklaşımı arasındaki farkı bundan daha iyi anlatan bir örnek yoktur herhâlde...

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AnkaraBilimTerciholay
Görüş Bildir