Nükleer Santral Haberleri

Nükleer Santral ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Nükleer Santral ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Köprübaşı'ndaki Uranyum Skandalında Ne Oldu?
Manisa’da Köprübaşı bölgesindeki eski uranyum madeninin yaydığı radyoaktif kirlilik haberinin üstünden iki hafta geçti, fakat yetkililer halen bir önlem almış değil. Haberin ayrıntısı bu sayfalarda da yer almıştı fakat kısaca bu skandal ortaya çıktıktan sonra neler olduğunu özet geçelim: Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül ve EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi Jeoloji Mühendisi Erhan İçöz , 16 Ocak tarihinde Manisa’nın Köprübaşı ilçesinde 1970 yılından itibaren on sene boyunca faaliyet göstermiş olan uranyum cevher alanlarında ve işletme tesisinde radyasyon ölçümü yaptılar. Kamuoyunun Evrensel Gazetesi muhabiri Özer Akdemir ’ in haberiyle öğrendiği bu ölçümlerde, bölgede radyasyon seviyesinin 16 mikrosiveret’e , yani normal değerin 140 katına çıktığı tespit edildi. Konunun yankı bulmasının ardından Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) ile ETİ Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü uzmanları bölgeye gidip inceleme yaptılar. İncelemenin sonucunda “uranyum yatağı olan bölgede doğada olması gereken değerlere rastladıklarını, sağlığa herhangi bir zararı olmadığını, ölçüm sonuçlarının çok yüksek olmadığını” iddia ettiler ve TAEK bu iddiayı savunan bir basın açıklaması yaptı. Herkesin bildiği bir sır Fakat tüm bunlar olurken anlaşıldı ki, bölgedeki altı köyü etkileyen radyasyon miktarı bir süredir sır değildi. Fırat Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Şaşmaz , 2008 yılında uranyum madeninin olduğu bölgeye giderek ölçümlerde bulunmuş, ayrıntılı bir rapor hazırlamış, bu rapor da TUBİTAK tarafından yayınlanmıştı. Şaşmaz, yörede toprak, yer altı, yer üstü sularının yanı sıra Gediz nehri ve Demirköprü Barajı ve bitkilerin kirlendiğini belirterek sonuç kısmında “Acil önlem alınmalı” demişti. Resmi makamlarca beş sene boyunca hiçbir işlem yapılmadı. Günümüzden devam edelim, skandal ortaya çıktıktan sonra konu meclis gündemine taşındı; 22 Ocak’ta CHP milletvekili Özgür Özel konunun araştırılmasını talep etti, HDP milletvekili Levent Tüzel ise verdiği soru önergesinde uranyum kirliliğinin boyutu, halk sağlığı ve canlı yaşamına etkileri, alınan, alınması düşünülen önlemler ve tesiste üretilen “sarı pasta”nın akıbeti sordu. Meclis’te bu konuşulurken Köprübaşı’nın AKP’li Belediye Başkanı Zafer Mergen ’in “seçim öncesi bu haberler ilçeye zarar verir” açıklaması yapıyordu. Kılıç: “İnsan müdahalesiyle oluşan radyoaktif kirlilik ve doğal afetler farklıdır” Sonra.. sonrası yok. TAEK’in ikinci basın açıklaması dışında konuyla ilgili resmi yetkililer cenahında bir gelişme yok. Bugün Yeşil Gazete’nin “yorum” köşesinde yayınlanan nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç ’ın konuyla ilgili kapsamlı makalesini okuyabilirsiniz. Buraya, Kılıç’ın makaledeki çarpıcı tespitlerinden birini almakla yetinelim: TAEK’in söz konusu açıklamasına istinaden Manisa’da yerin altından yüzeye çıkarılmış, yani insan müdahalesi sonucunda radyoaktif kirliliğin oluştuğu bölgedeki durumu, doğal afetler neticesinde kirlenmenin olduğu dünyanın bazı özel bölgeleriyle aynı kefeye koyup “endişelenecek birşey olmadığı” açıklamasını yapmanın tehlikelerini vurguluyor Kılıç. Öktem: “Maden kaynaklı kontaminasyonla nükleer patlamayı karıştırmamak gerekir” Fukuşima’ya giderek ölçümler yapmış radyoloji uzmanı Dr. Alper Öktem de Köprübaşı’nda ölçülen radyasyon ve Fukuşima’nın karşılaştırılmaması gerektiğini vurguluyor: “eğer izotoplar madenden çıkartılırken etrafa yayılmışsa bu nükleer kazada ortaya çıkan nükleer serpinti gibi bir şey. Prof.Şaşmaz 2008 yılındaki araştırmasında madenden uzaktaki yeraltı sularında, toprakta uranyum bulduğunu belirtiyor. Fakat madenden etrafa kontaminasyonla nükleer patlamayı karıştırmamak gerekir. Madenin cevreye etkisine yol acan izotoplar ile Çernobil ya da Fukuşima’da cevreye yayilan radyoaktif izotoplar farklidir. Bunlar biz yüksek doz da desek, düşük doz sınıfına giriyor”. Tek bir aletle dar bir alanda yapılan araştırmanın ipuclari vereceği, ama cevrede toprakta, suda, bitkide uranium ve baskaca radyoaktif izotoplari tesbit etmek icin çok daha kapsamlı bir araştırma yapmak gerektiğini belirtiyor Öktem. Tehlike tüm Gediz Havzasına yayılmış olabilir 2004 yılında Ege üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Kumru’nun yaptığı bir araştırma, tehlikenin tahmin edilenden büyük olabileceğini ortaya koyuyor. Kütahya, Uşak, Manisa ve İzmir’deki sanayi kuruluşlarının kirlettiği Gediz’in İzmir Körfezi’ne döküldüğü bölgede radyoaktiviterde yükselmeler görüldüğü ortaya koyuyor. Uranyum, toryum, radyoaktif potasyum, radyum gibi radyoaktif maddelerde yer yer artışlar tespit edilmiş ve kurşun, krom ve bakır elementlerinin ölçüldüğü araştırmada, ağır metallerin toksin özelliğinin körfezdeki canlılar için tehdit oluşturduğu vurgulanmış. Öktem’e gore Körfezde radyoaktivite artışlarının yeniden araştırılarak güncelleştirilmesi ve Köprübaşı maden işletmesiyle baglantısının tartışılmasi gerekiyor. Hayvanların otladığı radyoaktif alan Peki Manisa Köprübaşı’ndaki radyoaktif kirliliğe karşı alınmış herhangi bir önlem var mı? 16 Ocak 2014 tarihinde uranyum alanına giderek araştırma yapan Enver Yaser Küçükgül’in Açk Radyo’da yayınlanan “Açık Yeşil” programının geçen haftaki bölümünde aktardıkları, alınmadığının en açık kanıtı: bölgenin etrafında herhangi bir tel örgü,tabela bile yok, etrafta hayvanlar otlatılıyor. “Radyoaktif madencilik için özel önlemler alınmalı. Manisa’da vahşi madenciliğin bir örneği yaşanmıştır” diyor Kürkçügil. NKP: “yörede sağlık taraması yapıldı mı?” Yeşil Gazete’nin görüştüğü çevre avukatı Arif Ali Cangı, konuyla ilgili sorumlular hakkında soruşturma açmak için Manisa Valiliği’yle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı göreve çağırdıklarını belirtiyor. Köylerde yaşayanların bir kısmının tedirgin olduğunu, çilek ekerek geçimini sağlayan çiftçilerin “bu mevzuyu kışkırtmayın” gibi bir tavır içinde olduklarını aktaran Cangı,“ama çoğunluk, kendini çocuklarının sağlığından sorumlu hissedenler yine de direnecek” diyor. Soruşturma dilekçelerine bir hafta içinde yanıt verilmesi lazım. Fakat hukuki süreç devam ederken 21 örgütten oluşan “Nükleer Karşıtı Platform” boş durmuyor; 30 Ocak tarihinde bir basın açıklaması yapıp “ekosistemin tüm unsurları açısından yörede bugüne kadar önlem almayanların sorumluluğunun tespit edilmesini” talep etti. Açıklamada “Burada, olağanın üzerinde zihinsel ve bedensel engelli olduğu, kanserli hasta sayısının fazla olduğu söylenmektedir. Bu iddialar doğru mudur? Yörede sağlık taraması yapılmış mıdır? Yapılmış ise nasıl bir sonuç alınmıştır?” sorularını yönelten platform bir nükleer santral macerasına sürüklenmekte olan Türkiye’de, radyasyon riskinin böylesine hafife alınmasının son derece kaygı verici olduğunun altını çiziyor. Radyoaktif bölgelerde önlem alınmazken yeni madenler açmak mı? Platform meclisi bir komisyon kurup uranyuma karşı önlem almaya çağırıyor. Peki yıllar önce vahşi madencilik faaliyetleriyle açılan uranyum madenleri hiç bir önlem alınmadan terk edilip gidilirken,bugün devlet kurumlarının konuya bakış açısı nedir? 1 Temmuz 2013 tarihinde çıkan bir haber bir ipucu veriyor gibi: MTA Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan 2012 yılına ait Temel Ekonomik Göstergeler Raporunda son sekiz yılda madencilik ve taş ocaklarından 21 milyon 103 bin lira gelir edildiği müjdeleniyor. 9 bin 129 ton uranyum rezervi de dahil pek çok maden cevheri bulunan bulunan “cevher” ülkemizle ilgili öngörüleri eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız açıklıyor: “Türkiye’deki 40 bölgede sıcak nokta var. Bunları enerjiye dönüştürmemiz lazım”. (Yeşil Gazete)
'Kanser Köy'de Ölümü Ölçtüler!
Adı Kanser Köy’e çıkan Söke’ye bağlı Kisir köyünde geçtiğimiz cuma günü yine kanserden ölen birinin cenazesi kalktı. Aynı gün, köyün Yusufalan Mahallesi’ndeki uranyum sondajlarının olduğu alanda üç farklı ülkeden, üç farklı bilim insanının, üç ayrı cihazla yaptıkları radyasyon ölçümlerinde yıllık güvenli dozun 450 katı radyasyon tespit edildi. Yaşananların büyük bir sorumsuzluğun ürünü olduğunu söyleyen bilim insanları, bölgeyi “afet bölgesi” olarak tanımladı! ÜÇ FARKLI ÜLKE, ÜÇ BİLİM İNSANI, 3 AYRI CİHAZ Evrensel’in Kisir köydeki yüksek kanser oranını ve köy yakınındaki uranyum sondajını gündeme getirdiği “Kanser Köy” haberinin ardından, bilim insanları köyü incelemeye aldı. Son olarak Fukişima’nın yıl dönümünde İzmir’deki nükleer santral karşıtı bir panele katılmak için Amerika ve Almanya’dan gelen iki bilim insanı, Kisir Köy’de ölçümler yaptı. Amerika’da yaşayan nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, Almanya’da yaşayan Nükleer Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler Birliğinin Almanya Seksiyonu Üyesi Radyolog Doktor Alper Öktem ve Dokuz Eylül Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Enver Yaser Küçükgül’ün yanı sıra EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi Mustafa Erkalkan ile birlikte gittiğimiz Kisir köyünde, ekibe Kuşadası EKODOSD çevre örgütü temsilcileri de katıldı. Uranyum sondajı alanlarında yapılan radyasyon ölçümlerinde üç farklı ölçüm aleti kullanıldı. Daha önce Manisa Köprübaşı Kasar köyü civarında gerçekleştirilen ve 140 kat fazla radyasyon ölçümü yapan Gamma Scout adlı cihazın yanı sıra, aynı cihazdan Almanya’dan gelirken getiren ve geçtiğimiz perşembe Gaziemir’de yeniden ölçüm yapan Dr. Öktem de ayrı ayrı ölçümler gerçekleştirdi. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç ise sayısal ölçümün yanı sıra sesle de uyarı veren GQ GMC 300 Giger Muller Counter adlı cihazla ölçüm yaptı. 450 KAT FAZLA RADYASYON! Evrensel'den Özer Akdemir'in haberine göre, Kisir köyünün yaylası olan Osmankuyusu bölgesinin girişinden itibaren artmaya başlayan radyasyon değerleri sondaj yapılan alanlarda çok yüksek oranlara ulaştı. Özellikle yörede yaşayan köylülerin 1958’li yıllarda İngilizler tarafından açıldığını söyledikleri alanlarda yapılan ölçümlerde 30, 41, 56 mikro sievert’e ulaşan değerlerde gama radyasyon ölçümleri gerçekleştirildi. İngiliz mühendislerin köylülere “Sakın bunlara dokunmayın” dediği uranyumlu taşların olduğu tepede ölçülen rakam tam 56.1 mikro sievert’e ulaştı. Ölçümü yapan bilim insanları bu değerin yıllık güvenli dozun 450 katı anlamına geldiğini belirttiler. Bölgede evi ve bahçeleri bulunan Yusuf Çenesiz adlı köylünün evindeki ocağın küllerinde, çevredeki bahçeleri birbirine ayırmak için üst üste yığılan taşlarla oluşturulan duvarlarda yüksek oranda radyasyon ölçüldü. Bu radyasyonlu alanlarda hiçbir şekilde önlem alınmazken, herhangi bir uyarı levhası da yoktu. Dere ve çeşmelerdeki sular ise insanlar ve hayvanlar tarafından kullanılmaya devam ediyor. KİRLİLİĞİN TAŞINDIĞI KESİN Ölçüm yapılan arazinin yerleşim yerinden uzak olması nedeniyle direkt etkilenim olmasa da yağmur sularıyla, rüzgarlarla, yeraltı sularıyla kirliliğin taşındığının kesin olduğunu söyleyen Prof. Dr. Hayrettin Kılıç; “Yerleşim alanlarındaki problem, besin zinciri ve radon gazı. Köydeki kanser olaylarının bu kadar artması ile doğrudan bağ kurulabilir. Yüzeydeki taşları ölçtük 56’yı gördük, 10 metre kazsaydık herhalde 1000’i bulurduk. Evlerde kullanılan taş aynı taş. Radyasyonun karıştığı alanları, suları, toprağı tespit etmek, ekilen ürünlerde radyasyon oranını ölçmek lazım” dedi. BURASI AFET BÖLGESİ! Ölçülen değerin yıl boyu insanlar için güvenli olarak kabul edilen değerin 450 katı olduğunu belirten Yrd. Doç. Enver Yaser Küçükgül, bölgedeki taramanın üç farklı ülkeden, üç farklı bilim insanı tarafından üç ayrı cihazla yapıldığının altını çizdi. Son gelişmelerle Türkiye’de bir dönem yoğun bir şekilde uranyum araştırması yapıldığını belirten Dr. Alper Öktem ise şunları söyledi; “Bu madenler rehabilite edilmeden terk edilmiş. İşte az önce karşılaştığımız olay uranyum ihtiva eden kaya parçalarını yığmışlar bir köşeye, köylüye de bunları sakın ellemeyin deyip gitmişler. Büyük bir sorumsuzluk örneği ile karşı karşıyayız. Şimdi bu işin geniş çaplı saklanması değil, üzerine gidilmesi lazım. Eğer bu sondaj kuyuları açılmasaydı toprağın üzerinde hiçbir şekilde böylesi büyük rakamlar görmeyecektik. Açıldığı için bu maden milyonlarca yıldır durduğu yerden çıkmış ve hiçbir tedbir alınmadan açıkta bırakılıp gidildiği için, suyla, rüzgarla, canlılarla çevreye yayılıyor, kontamine oluyor. Köyde kanser son derece yaygın. Daha somut adım için şunu yapmak lazım; Bir kere kaynak belli ki burası, buradan giden su. Köyde de hangi yere, hangi bitkiye, hangi toprağa veya yer altı sularına ulaştığının araştırılması lazım. Daha önce Köprübaşında TÜBİTAK destekli yapılan çalışmanın burada da bir an önce yapılması, vatandaşa durumun izah edilmesi ve icabında tahliye edilmesi gereken ev varsa tahliye etmek lazım. Burayı bir afet bölgesi olarak görüyorum!” Özer AKDEMİR | Evrensel
Milli Parklar Elden Gidiyor mu?
Milli Parklar Yönetmeliği'ne yazılan 'ucu açık' bir cümle, HES'ten TIR garajına kadar geniş bir yapılaşmanın önünü açtı. Hukukçular duruma tepkili Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından Milli Parklar Yönetmeliği’nde değişiklik yapıldı. Artık milli parklarda kamu yararı görülen, yapılmasının zorunluluk olduğu ileri sürülen her türlü yapıya izin verilecek. Radikal gazetesinden Sekan Ocak’ın haberine göre, yönetmelik dünkü Resmi Gazete ’de yayımlandı. ‘Milli Parklar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ adlı yeni hüküm, 1986 tarihli Milli Parklar Yönetmeliği’nin 5. maddesine yeni bir bölüm ekliyor. Eklenen bölüm aynen şöyle: “İçme suyu temini açısından yapımı aciliyet gösteren ve kamu yararı açısından vazgeçilmez ve kesin bir zorunluluk arz eden tesisler için uzun devreli gelişme planı şartı aranmaz. İlgili kurumların görüşleri alındıktan sonra yapılan bu tesisler uzun devreli gelişme planlarına işlenir.” Türkiye ’de 40 milli park var. Milli Parklar Kanunu’na göre, bir milli parkın uzun devreli gelişme planı olmadan o milli parkta yapılaşmaya, yatırıma izin verilmiyor. Yapılacak yeni yapılar da bir gelişme planı hazırlanarak inşa edilebiliyor. Kanunda açıkça belirtilen bu durum yeni yönetmelikle birlikte değişikliğe uğramış oldu. Artık kamu yararı görülen, yapılması zorunluluk olduğu belirtilen yeni yatırımlar için ‘gelişme planı’ şartı aranmayacak. ‘Tam bir felaket’ Hukukçular duruma tepkili. Tunceli’de özellikle Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları içinde baraj ve HES’lere karşı mücadele veren avukat Barış Yıldırım , şunları söyledi: “Bu yönetmelik Milli Parklar Kanunu’nun 4 maddesini by-pass ediyor. Kanun milli parklarda uzun devreli gelişme planı olmadıkça milli parkta herhangi bir yatırıma izin verilmeyeceğini belirtiyor. Bir yönetmelik kanunun üstünde olamaz. Açıkça hukuka aykırı bir düzenleme. Yeni yönetmelikte içme suyu gibi masumane bir ifade kullanılmaya çalışılıyor. Ancak ortada kötü niyet var. İfade çok karışık yazılmış. Ve bu durum da bilerek yaratılıyor.” Ekolojik açıdan da yeni yönetmeliğin tam bir felaket olduğunu savunan Yıldırım, şöyle devam etti: “Uzun devreli gelişme planları milli parkların anayasası sayılır. Bu planlarla bir milli parkta yapılacak yapının tüm etkileri tek tek belirlenir. Bilim insanları tarafından hazırlanan planlar artık önemini yitiriyor. Kamu yararını kim saptayacak? Bu yönetmelik milli parklar statüsünü ortadan kaldırıyor. Munzur’da yapılmak istenenlere kılıf da bulunmuş oldu. Danıştay’da dava açacağız. Küre Dağları, Kaçkar’lar, Beydağları’nda tartışmalı yatırım projeleri vardı. Uludağ Milli Parkı’na şimdi ‘Kamu yararı vardır’ dedikleri bir otel yapabilecekler.” “Daha fazla korunma bölgeleri ilan edilmesi gerekirken, mevcut korunan alanları ‘kamu yararı’ gibi son dönemde kötüye kullanılan bu tabirle yok ediyorlar. Çevre hukukçuları olarak bu konuyu en kısa zamanda tartışacağız.” Avukat Ocak, Enerji Piyasası Danışma Kurulu’nun lisans verdiği termik santral, enerji nakil hattı gibi tüm yatırımlarda kamu yararı kararı bulunduğuna da dikkat çekti: “Elektromanyetik alan oluşturan enerji nakil hakları artık milli parklardan geçebilecek. Ya da kömürle çalışan bir termik santral, milli park sınırları içine kurulabilecek. Nükleer santral, HES gibi kamu yararı görülen her şey yapılabilecek. Yani aklınıza ne geliyorsa yapılabilecek. Örneğin, Samsun’da bir köye ‘Kamu yararı’ var denilerek TIR garajı yapıldı. Devlet hiçbir zaman kendini mevzuatlarda sınırlandırmıyor. Geniş bir alan bırakıyor. Düzenleme yalnız içme suyuyla ilgili olsa ‘içme suyu ve içme suyu ile ilgili kamu yararı görülen...’ diye yazılırdı.”Serkan Ocak | RadikalKaynak: T24
Japonya’dan Uyarı: "Sattığımız İçin Utanıyoruz, Nükleer Enerji Felaketiniz Olur"
Türkçe bir video hazırlayan Japon vatandaşları Fukuşima’da yaşanan nükleer felaketi hatırlatan bir video hazırlayarak Japon Başbakan’ın Türkiye’ye nükleer santral satmasından dolayı utanç duyduklarını dile getirdiler. Japonların hazırladığı videoda Fukuşima nükleer felaketini yaşayanlar Türkiye’de kurulması planlanan nükleer santralin bir başka felaket olacağı konusunda Türkiye’yi uyarıyor.  (Kaynak: Telegrafhane.org)
'Hepimizin Ortak Bir Meselesi Var…'
“Japonya’dan Türkçe uyarı“, “Japon yönetmen Türkiye’yi nükleer konusunda uyarıyor” başlıklı video sosyal medyada paylaşıldıktan kısa süre sonra hemen hemen bütün mecralardan izlendi. İlgili videoda Japon yönetmen Kouki Tange nükleer tehlike konusunda uyarmak istediği Türkiye halkına kendi mesajını Türkçe olarak iletmekte idi. Kouki Tange’nin hazırladığı videonun ülkemizde yayılmasını sağlayan Nükleersiz.org‘dan Pınar Demircan, Yeşil Gazete için Kouki Tange ile Facebook üzerinden görüşerek röportaj yaptı. Japonca olarak gerçekleşen röportajın Pınar Demircan tarafından dilimize kazandırılmış halini yine Demircan’ın kaleme aldığı sunuş yazısı ile birlikte paylaşıyoruz 15 Nisan günü facebook mesaj kutumda bir video buldum,Tange-san bu videoyu izleyip ekte gönderdiği mektubu sosyal medyada paylaşmamı istiyordu . Videoyu seyrettiğim gibi eş zamanlı olarak hem facebooktan hem de anti nükleer gruplardan arkadaşlarımla hemen paylaştım . İlaveten Japoncadan çevirmemi istedikleri bir mektup vardı fakat mektubu çevirmeden önce videoyu hemen paylaştığım için mektubun sosyal medya hızını yakalaması tabi ki zaman alacaktı. Siz dilerseniz videonun mektubunu buradan okuyabilirsiniz. Kouki Tange ile Şubat ayında facebook üzerinden benim anti nükleer konularındaki ilgimi, Fukushima ve Japonyadaki aktivistlerle tanışmak istediğimi bilen başka bir Japon arkadaşım kanalıyla tanıştık.Tange-san ile doğal olarak hemen nükleer felaketin boyutları ve etkileri üzerine sohbet etmiştik. Tange-san 1968 doğumlu, 5 ve 9 yaşlarında iki çocuk sahibi. Fukushima kazası yaşandıktan 1,5 yıl sonra Tokyo’dan taşınarak eşi ve 2 çocuğuyla birlikte Tokyo’ya bir daha dönmemek üzere Japonya’nın güneyinde Kyuushu’ya taşınmışlar, taşınma kararını 1 yıl sonra radyasyonun etkileri iyice medyada duyulmaya başlayınca almışlarsa da hayat koşullarını düzenleyip taşınabilmeleri ancak 1,5 yılın sonunda mümkün olabilmiş. Tange-san’ı sizlerle buluşturmak için kendisine önceden sorularımı içeren bir dosya gönderdim . Japonya ile aramızdaki zaman farkı 6 saat olduğu için denk gelmemiz biraz zor olduysa da sorularımın yanıtlarını aldıktan sonra da bir süre yazışarak yanıtlarımı toparlayabildim . Cumartesi Türkiye saatiyle 14:00’da sorularımı gönderip, 17:00’da cevapları aldığımı söyleyebilirim, sorularımı cevaplamakta büyük bir özen gösterdi, cevapları almak için bir kaçkez kendisine mesaj göndererek seslenmek durumunda kaldım … Pınar : Videonuzu hazırlama ve Türkiye’ye gönderme sürecinizi anlatır mısınız? Tange: Bu videoyu 2013 yılının Ağustos ayında hazırladım,o günden beri de bu videoyu Türkiye insanına nasıl ulaştırsam diye düşünüyordum.Açıkçası olumsuz bir tepki almaktan korkuyordum . Birkaç arkadaşıma danıştıktan sonra yarı Türk yarı Japon bir arkadaşım beni sizinle tanıştırdı. Ben de videoyu size göndermeyi uygun gördüm . P: Peki Tange-sanı tanıyabilir miyiz biraz? T: Elbette kısaca anlatayım Film direktörü/sanat yönetmeni /insan Dünyaca ünlü Butoh dansçısı , Kazuo Ohno ekolünden yetiştim . Yüzlerce müzik videosu çalışmam var ve Tange Kouki Music Video Koleksiyonunun sahibiyim. CD dizaynları yaptım, kitap format tasarımlarım var , pek çok sanat etkinliğini yönettim ve engelli insanlara istihdam yaratma çalışmalarına destek verdim. Hem bir film şirketi olan Yellow Brain hem de tasarım şirketi olan Mabatakinin temsilciliğini yaptım . Fakat Japonya’daki nükleer enerji teknolojisini protesto etmek için bu şirketlerdeki faaliyetlerime 2012 yılında son verdim, o zamandan beri arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz NoddIN adında bir sanat etkinliğine başladık hala da devam ediyoruz. Aktivitelerimiz sanat etkinlikleri çerçevesinde anti nükleer mesajlar içeriyor . Aktivitelerimizi bu linkten takip edebilirsiniz … (Not: web siteleri Japoncadır) (Tange-san’a bir gün, çalışmalarını Türkiye’de sergileyip sergilemek istemeyeceğini de sordum,kendisi böyle bir sergi fikrine sıcak baktığını belirtti…) P: Hazırlamış olduğunuz videonun çok büyük bir kitleye hitap ederek izlenmesini nasıl karşılıyorsunuz? T:Çok seviniyorum elbette ama, nükleer enerjiyi savunanlardan tepki almaktan da çekiniyorum. Açıkçası mesajımın herhangi bir siyasetçinin işine yaramasındansa halktan insanların ilgisini çekebilmesini çok istiyorum. P: Bu videoyu hazırlamaktaki amacınız neydi? T:Videoyu hazırladığım dönemde Japonya’da insan hayatına değer verilmediğini görmem çok etkili oldu. Hala kimse Fukushima kazasının gerçek sebebini bilmiyor. Fukushima’da ne sebep ne sonuç belliyken para için Türkiye’ye nükleer santral teknolojisi sattığımıza inanamıyorum. Tarih boyunca insanların kendisini bir başkasının yerine koyma ve buna göre bir değerlendirme yapma yetisinin çok eksik kaldığını düşünmüşümdür. Özellikle “şimdi” bu düşünce şeklini değiştirip barış için yardımlaşma zamanıdır, birbirimize destek olma zamanıdır. P: Fukushima’ya ne kadar uzaklıkta yaşıyordunuz? T:Tokyo’da yaşıyordum. 1,5 yıl önce ayrılarak eşim ve iki çocuğumla birlikte Japonya’nın güneyine Kyuushu bölgesine yerleştim. P: Fukushima Nükleer faciasından sonra hayatınız Tokyo’dan da taşınana kadar nasıl değişti? T: Açıkçası Deprem ve tsunaminin ardından nükleer felaket olduğu haberleri 6 ay sonra duyulmaya başlandı. Herşeyden önce hayatımızın kalitesi değişti .Radyasyon göze görünmez, kokusu yoktur. Radyoaktif kirlilik haberleri duyulmaya başlandıktan sonra hepimiz paranoyaklaştık, Çoğu insan radyasyon ölçüm cihazı edinmeye başladı. Çocuklarımızı dışarı çıkarmaz olduk, nehirden korktuk ,denizden korktuk, yemek yemekten, neredeyse nefes almaktan korkar olduk. P: Fukushima kazasından sonra nükleer santral sahası civarında yaşayanların 3 yıl sonra evlerine geri dönmeleri için devlet tarafından çağrı yapıldığını duyuyoruz ,bu konuda ne düşünüyorsunuz? T:Kesinlikle geri dönmemeliler. Fukushima kazasından sonra nükleer santral sahasının 20 km yakınına kadar gidip bakmışlığım var zaten daha yakınına gidilmesi yasaktı o zaman, şimdi ise izin alınması halinde girilebiliniyor. P: Türkiye’ye gönderdiğiniz videonun bir benzerini daha önce başka ülke vatandaşlarına göndermiş miydiniz? Türkiye bir ilk mi? T:Evet böyle bir çalışma yapıp ilk kez Türkiye’ye gönderdim. Fakat bildiğiniz gibi Japonya başka ülkelere de nükleer teknolojisini satmaya çalışıyor, onlar için de benzer bir çalışma yapmak ihtiyacını hissediyorum. P: Peki Türkiye için bu videoyu hazırlamaktaki amacınızdan biraz bahsedebilir misiniz, neyi hedeflediniz? T:Ben iki ülkenin vatandaşları arasında bir diyalog kurmak istedim, “bakın biz bunu yaşadık” diye size anlatmak istedim. Çünkü ben 10 yıl önce 2004’te Türkiye’ye seyahat ettiğimde sizlerden çok nezaket ve yakınlık gördüm. Bana karşı niçin bu kadar arkadaşça yaklaşıldığını vatandaşlarınıza sorunca, hiç unutmam bana 1890 yılında Japonya açıklarında batan Ertuğrul Gemisindeki askerlere yardım eden Japonlardan bahsetmişlerdi. Türkiye ile Japonya arasındaki dostluğu inşa eden bu olayın siyasi malzeme haline getirilmesine izin vermememiz gerekir. P: Yaptığınız videonun başında “Türkçe öğrendim” diyorsunuz, gerçekten Türkçe öğrendiniz mi? Türkçe biliyor musunuz? Yoksa bu video için ezberledim mi demek istediniz ? T: Türkçe bilmiyorum, hiç öğrenmedim. Video 2013 yılı Ağustos ayında hazırlandı, benim burada Türk arkadaşım yok . Burada bir arkadaşımın kanalıyla tanımadığım birine Türkçe’ye çevirttiğim metni size Türkçe hitap etmek için çalışıp ezberledim. Açıkçası çok zorlandım. Türkiye’deki seyahatim boyunca Türkçe kelimeler öğrenip sizinle sizin dilinizde iletişim kurmaya çalışmıştım. Bence insanlara kendi dillerinde hitap etmek önemlidir, yine bu sebeple size, sizin dilinizde bir video hazırlayarak mesajımın samimi olduğunu göstermek istedim. P: Videonuzun en son kısmında “lütfen kimseye güvenmeyin” diyorsunuz, vurgulamak istediğiniz tam olarak nedir? T: Japonya çok garip bir dönem yaşıyor, televizyon, medya, insanlar herkes yalan söylüyor. Hiçbirşeye inanamıyoruz. Ben bu videoyu hazırlarken Türkiye’de nükleer santralin kurulmasını savunan insanların tepkisinden biraz korkmuştum. Fakat açıkçası bu kadar güvenilmez bir dönem yaşayan Japonya gibi, çeşitli başka sebeplerle güven duymanın kolay olmadığı dünyada da adı sanı bilinmeyen yüzü görünmeyen birinin konuşmasına güven duyulmaz diye düşünmüştüm; muhtemelen onu dinlemezdiniz. Bu sebeple cesaretimi toplayarak adımı, kimliğimi, yüzümü açarak bu videoyu hazırladım. P: Son olarak Türkiye vatandaşlarına söylemek istediğiniz? T: Bir insanın diğeri için endişe duyması ülke sınırlarını tanımamalıdır. Önemli olan siyasetçiler üzerinden değil, insan insana birbirimizi anlayabilmemizdir. Nükleer santrallerin kurulmasına izin vermeyin, nükleer santrallerin kurulmasını önlemek için elinizden geleni yapın. Mücadeleniz akılcı yollardan olmalıdır… Lütfen çok dikkatli olun! Hepimizin ortak bir meselesi var…Barış için uğraşmak! Siz de özgürlük,barış ve yaşam haklarınız için bıkmadan usanmadan mücadele etmelisiniz! Unutmayın, geleceğiniz için… Röportaj ve Japonca’dan çeviri: Pınar Demircan ( Yeşil Gazete )
Erdoğan: 'Bana Diktatör Diyen Şu An Tam Karşımda'
Soma faciasıyla ilgili açıklamada bulunan Erdoğan 'Kadere iman edenler de bu toplum içinde kahir ekseriyette. Ama buna inanmayanlar da var' dedi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin (TOBB) 70. Mali Genel Kurulu'nda konuşan Başbakan Erdoğan, Soma faciasında sorumlu olanların bunun hesabını vereceğini belirtti. 'BİR SEFERDE BU KADAR ÇOK KAYBIN YAŞANMASI...' Konuşmasında 'Tayyip Erdoğan kaza ve kadere iman eder' diyen Erdoğan 'Kadere iman edenler de bu toplum içinde kahir ekseriyette. Ama buna inanmayanlar da var. Bir çok köşe yazarı bununla alay ediyor. Şu gerçeği görmeliyiz. Bir seferde bir çok can kaybının yaşanması medyanın dikkatini çekti' dedi. Erdoğan'ın konuşmasından satırbaşları; TOBB'a, gerek sayın başkan ve ekibinin Soma'ya yaptığı ziyaret ve gerekse başlattığınız yardım kampanyasından dolayı şükranlarımı ifade ediyorum. Tüm oda ve borsalarımıza, reel sektörün temsilcilerine, sanayicilere esnafa Soma'ya olan maddi manevi desteklerinden dolayı teşekkür ediyorum. 'MİLLETİMİZ BİR BÜTÜN OLDU' Soma'daki kazanın ardından milletimiz gerçekten örnek bir dayanışma sergiledi. Geçmişte yaşadığımız acı hadiselerde olduğu gibi Soma kazasında da milletimiz bir oldu bütün oldu. Toplumun her kesimi, her kademede her sektörde nefes alıp verdiği her yerde ve ortamda milletimiz vakar içinde birbirine kenetlendi hem acıyı sahiplendi hem de acıyı azaltma gayreti içine girdi. 'BUNU HESABINI VERECEKLER' Acılardan fırsat devşirmeye çalışanlar milletin hissiyatını yaralayanlar da oldu. Ancak milletin feraseti bütün bu olumsuzlukları bastırmaya yetti. Şimdi önümüzde bir kaç önemli husus var. Birincisi bu hadise tüm boyutlarıyla aydınlatılmalı. İdari ve adli soruşturmalar başladı. Hem kazanın sebebi tam olarak aydınlatılacak hem de ihmali olanlar sorumluluğu olanlar bunun hesabını vereceklerdir. 'ÜZERİNİN ÖRTÜLMESİNE İZİN VERMEYECEĞİZ' Hükümet olarak bunun bizzat takipçisiyiz. Hiçbir ayrıntı atlanmayacak. Detaylar gözden kaçmayacak kaçırılmayacak, üzerinin örtülmesine asla izin verilmeyecektir. Bir başka konu şehit aileleleri... Ne yaparsak yapalım o canlar geri gelmeyecek. Ancak geride kalanları biz şehit yakınlarımız gibi kutsal emanet olarak değerlendiriyoruz. Şehitlerimizin yakınlarının acılarını hafifletmek adına bu adımları atıyoruz. Bir tek şehit yakınımızın dahi mağdur olmaması için dün bakanlar kurulumuzda meseleyi etraflıca ele aldık. Gereken yasal düzenlemeleri yapacağız. 'TBMM'DE BİR ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURDUK' Bu kazanın ardından en fazla üzerinde durmamız gereken konu iş sağlığı ve güvenliği konusudur. TOBB'un genel kurulunda böyle elim bir kazanın hemen ardından iş sağlığı ve güvenliği konusu temenni ediyorum en önemli gündem maddesi olacaktır. TBMM'de bir araştırma komisyonu kurduk. Hızla büyüyen bir ekonomi var. Üretim, ihracat artıyor. İstihdam edilen nüfus sayısı da artıyor. Ekonomi büyürken üretim yatırım istihdam artarken çalışma hayatı koşullarının buna paralel bir gelişme göstermediğini biliyoruz. Güvenlik ve iş sağlığı, işverene maliyet yüklüyor ve ciddi ihmaller yaşanıyor. İş sağlığı konusunda hükümetlerin yapacakları bellidir. Biz yasaları çıkartırız denetimleri yaparız. Mevzuata aykırı işleyişi tespit ederek mevzuatı uygularız. Bunun ötesi işverenin sorumluluğu altındadır. 'TEDBİR PAHALIDIR, MALİYETLİDİR AMA...' Trafikte her araç belli sürelerde muayeneden geçiyor. Ama bazı vatandaşlarımız araçlarını muayeneye götürmeden önce gidip eşten dostan ilk yardım çantası yangın tüpü alıyor öyle muayeneye giriyor. Trafikte bir sorun yaşandığında o cihazların eksiği can kaybına yol açıyor. Bunu hayatın her alanında her yerde yaşıyoruz. Tedbir pahalıdır, maliyetlidir ama tedbirin eksikliği çok daha maliyetli olabiliyor. Dünyadaki her ülke savunma sanayiine trilyonlarca dolar harcıyor. Savunma sanayi araçlarının çoğu çürüyor atılıyor. Ama her an hazır ve müteyakkız tedbirli donanımlı olmanız gerekiyor. Yani şu anda savaş yok vesaire gibi temennilerle siz hazırlıksız olamazsınız. Tevekkül asla ve asla tedbirsizlik anlamına gelmez. Kaza ve kadere iman asla herşeyi akışına bırakmak tedbiri elden bırakmak anlamına gelmez. 'KAZA VE KADERE İNANMAYANLAR DA VAR' Tayyip Erdoğan kaza ve kadere iman eder. Kadere iman edenler de bu toplum içinde kahir ekseriyette. Ama buna inanmayanlar da var. Bir çok köşe yazarı bununla alay ediyor. Şu gerçeği görmeliyiz. Bir seferde bir çok can kaybının yaşanması medyanın dikkatini çekti. Hepimizin canını acıttı. Her gün ortalama iki işçimizi iş kazalarında kaybediyoruz. Son 12 yılda ülkemizdeki iş yeri sayısı yüzde 111 arttı. 727 bin iş yeri vardı şu anda 1,5 milyonun üzerinde. Çalışan sayısı da arttı. 2002 yılıdna 5 milyon istihdam vardı, şu anda 12 milyon kişi istihdam ediliyor. İşçi sayısı artarken iş kazası oranı yüzde 55 oranında azaldı. Bu yeterli mi? Elbette değil. Hedef sıfıra doğru bunu yaklaştırmak. Dünyada hiçbir ülke bunu başaramıyor. Buna rağmen bizim hedefimiz bunu başarma istikametinde olmalıdır. 'SENDİKALARIMIZIN ÇOK HASSAS OLMASI ŞART' İnsan hayatını tedbiri öne çıkaran gayet modern bir yasayı ülkemize kazandırdık. Kanunu çıkarmakla kalmadık 81 ilde tanıtım ve bilgilendirme yaptık. 211 bin iş yerine ve işveren örgütlerine organize sanayi bölgelerinde bilgilendirme yaptık. Teftişler aynı şekilde devam etti. Sadece geçen yıl madenlerde 1047 teftiş yapıldı. Konunun asıl tarafı olan işverenlerimizin bu mesele üzerinde durup düşünmesi gerekiyor. İşçilerimizin de kendi sağlıkları adına durup düşünmesi gerekiyor. Sendikalarımızın çok daha hassas olması şart. 'CANIN TELAFİSİ YOKTUR' Ekonomi büyürken iş sağlığı ve güvenliği standartlarının da büyüyeceği böyle bir vizyonun iş dünyasına hakim olması gerekiyor. Müfettiş geldiğinde bir takım cihazlar çıkarılıyor. Müfettiş gidince bunlar ortadan kayboluyorsa sendika ve işçi kardeşim buna itiraz edecek. İşçi bana bir şey olmaz diyerek baretsiz çalışıyorsa sendika ve işveren buna itiraz edecek. Hiçbir şey candan daha değerli değil. Kaybolan kar yapılan masraf telafi edilir ama canın telafisi yoktur. Hastalığın sakatlığın telafisi yoktur. 'OY KAYBETMEYE RAZIYIZ' Biz hükümet olarak kentsel dönüşüm yapacağız deprem çalışması yapacağız dedik. Hiçbir hükümet bu kararı alamamıştır. Oy uğruna gecekonudulaşma teşvik edilmiştir. Ama biz popülist davranmayacağız dedik itirazlara rağmen, evimizi yıktırmayız diyenlere rağmen, muhalefet ve STK'lara rağmen oy kaybetmeye razıyız dedik kentsel dönüşümü başlattık. 'BİZ ADIM ATMADAN İŞVERENİMİZ ADIM ATSIN' Şimdi aynı şeyi iş sağlığı konusunda da hep birlikte göstermek zorundayız. Biz adım atmadan işverenimiz adım atsın. Bizim zorlamamıza gerek kalmadan iş veren yasalardan kaynaklanan sorumluluğu yerine getirsin. Bu konuda Türkiye'nin en büyük çatı örgütü olan TOBB'dan bugüne kadar gösterdiği duyarlılığı daha fazla bir şekilde bekliyoruz. 'ÇOK ACI BİR HADİSE YAŞADIK' Bu milli bir sorumluluk. 77 milyon olarak hepimizin canını acıtan bir sorun. Bu acı kazaları artık Türkiye'nin gündeminden çıkaralım. Siyasetçiler de bu işin takipçisi olsun. Medya sadece büyük kazalarda değil her zaman bu konuda duyarlı olsun. Sendikalar da inat eylem çatışma ile gündeme gelmek yerine bu tür konularla gündem oluştursun. En önemlisi işçiler haklarını bilsin korkmadan çekinmeden mücadeleye omuz versin. Bu facianın ardından Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Çok acı bir hadise yaşadık. Bunun artım minimize olması noktasında çalışmalıyız. 'BU DA ADİL DEĞİL' Bu işin bir de haksız rekabet boyutu var. Bir işyeri sigortasız işçi çalıştırıyor bir başkası sigortalı çalıştırıyor. Başkası da çocuk işçi çalıştırıyor. Bir başkası tedbir almıyor. Aynı şeyi üretiyor ama biri bire bir kar ederken diğeri haksız şekilde 10 kar ediyor. Bu da adil değil. Dürüst olmayan her üretim bu salondaki tüm dürüst kardeşlerimin alın terinden emeğinden, ekmeğinden çalıyor. Son 12 yılda birlikte çok büyük işler başardık. Büyük reformlar yaptık. Kanayan bu yarayı da hep birlikte tedavi edeceğiz. Bir kez daha Soma'daki şehitlerimizi rahmetle yad ediyorum. Mekanları cennet olsun. Bu konudaki dayanışmamızın da ziyadeleşmesini temenni ediyorum. 'SİZLERE ŞÜKRANLARIMIZI SUNUYORUM' Burada bütün destekler AFAD'da toplanmaya başladı. Bu desteklerle birlikte gerek mağdur durumda olan tüm şehit ailelerine konut yapımından tutunuz yavrularımızın okumasına kadar herşeyi planlamış vaziyetteyiz. 12 yıl boyunca Türkiye Odalar ve Borsalar birliğinin mensupları ile çalıştık. Türkiye'nin ekonomisini 3 kattan fazla büyüttük. Ekonomiye sağladığınız büyük katkıdan dolayı teşekkür ediyorum. Binlerce insanın sofrasındaki ekmeği büyüttüğünüz için sizlere şükranlarımı ifade ediyorum. Avrupa Birliği sürecinde ToBB ile yürüdük. Ay yıldızlığ bayrağın daha özgür dalgalanması için, birlikte yürüdük. Ecdadımız tarih boyunca nereye ulaştıysa biz de oralara ulaşmaya gayret ettik. Sizler de oraya ulaşmaya gayret ettiniz. Mazlumun elinden tutuk ecdad eserlerini ayağa kaldırdık, gümrük kapılarını elden geçirdik, vizeleri birlikte kaldırdık. 'DEMOKRASİ STANDARTLARINI BÜYÜTTÜK' 2002 yılında 42 ülkeye vizesiz giriyorduk. Fakat şu anda 70 ülkeye vizesiz girebilen bir ülke konumuna geldik. Bunlar durup dururken olmadı. Bu ilişkilerin ne denli olumlu geliştiğinin ifadesidir. Birlikte Filistin dedik Somalı, Suriye, Myanmar, Bosna dedik. Kamu ve özel sektör bir araya gelik sadece ekonomiyi değil refahı artırdık demokrasi standartlarını büyüttük. 'DELEGELER ARASINDAKİ ANKETİNİ İNCELEDİM' Son 1 yıl içinde yaşadığımız özellikle bir tecrübeyi hatırlatmak istiyorum. 30 Mayıs 2013-30 Mart 2014 hadiseleri çok önemli mesajlar verdi. TOBB'un delegeler arasındaki anketini inceledim. Anket yapılan delegelerin yüzde 32'si son bir yılda satışların arttığını söylüyor. Yapılan ankette gelecek yıla dair umutların çok yüksek olduğunu gördük. TOBB delegeleri çoğunlukla satışların ve istihdamın ihracatın yükseleceğini düşünüyor. Umutların yüksek olduğunu görüyoruz. Bu tablo çok şey anlatıyor. Sokak eylemlerinin içerde ve dışardaki karalama kampanyalarının, seçilmiş hükümete yönelik darbe girişimlerinin ekonomiye nasıl bedel ödettiğini bu anket ortaya koyuyor. 2013 Mayıs'taki gelişmeleri tekrar hatırlayalım. Mayıs ayında borsa tarihinin en yüsek faiz en düşük seviyesine geldi. Faiz yüzde 6'ya kadar geriledi. İhracatta rekorlar kırdık. IMF'ye borcu sıfırladık. '130 MİLYON DOLAR REZERVİMİZ VAR' Merkez Bankası rezervimiz 135 milyar dolar ile rekor kırmıştı. Şu anda herşeye rağmen hamdolsun 130 milyar dolar rezervimiz var. 2002 sonu itibariyle 27 buçuk milyar dolardı. Aynı ay içinde Japonya ile nükleer santral mutakbakatına vardık. 2 buçuk milyar dolarlık yatırımla Yavuz Sultan Selim köprüsünün temelini attık. Kredi derecelendirme kuruluşları üst üste kredi notumuzu yükseltti. Türkiye tarihi başarıları yaşarken gezi olayları adı altında şiddet eylemleri başladı. İçerde ekonomiyi sarsmak için elinden geleni arda koymayanlar oldu. Dışarda yatırımcıları etkilemek için sistematik kampanya yürütüldü. Bu saldırının etkilerini telafi ettiğimiz noktada 17-25 Aralık darbe girişimleri oldu. 30 Mart ile bu darbe girişimlerine ve destekçilerine milletimiz tarafından gereken ders en güzel şekliyle verildi. 'MİLLET TAVRINI ORTAYA KOYDU' Gerek gezi olayları gerek 17-25 aralık darbesi şahsım kadar ailem arkadaşlarım hükümetimiz kadar demokrasi milli irade ülkedeki istikrarı büyüyen ekonomiyi hedef aldı. Sizler de hissettiniz. Benzeri saldırıların tahriklerin Mısır'ı hangi noktaya getirdiğini görüyorsunuz. Ukrayna'yı görüyorsunuz. Bu saldırılar 77 milyon için en başta sizin emeğinizi hedef almıştır. Bu saldırıları karşı durması gereken de sadece şahsım değildir. Millet bunu gördü ve net bir şekilde tavrını ortaya koydu. 'BUNLAR YA DESTEK VERDİLER YA DA...' Bu gösterilerin yapıldığı yerlerde camı çerçevesi kırılan kim? Benim esnaf kardeşim. Bu camlar indirilirken tekrar bunları koymak isteyen kim. Devlet... Kime karşı yapılıyor bunlar? Hatta bazı yerlerde bankalara işyerlerine varıncaya kadar soygun yaptılar. Toplumun her kesiminden insanımız tavrını ortaya koydu. Kenarda bekleyip bu saldırıların kendisine rant sağlayacğaını umanlar da oldu. Bunlar ya destek verdiler ya da sessiz kalarak onayladılar. 'BİZİM ELEŞTİRİDEN KORKUMUZ YOK' Aynı manzarayı şu anda Soma kazasının ardından görüyoruz. Madenciler işçiler oradaki şehitlerimiz aileleri inanın umurlarında dahi değil. Buradan nasıl bir siyasi sonuç çıkarırız diye iftiralar atanlar var. Provokasyon yapanlar var. Bunlara karşı ortak tavır hepimizin vazifesidir. Bizim eleştiriden korkumuz gösteriden korkumuz yok. Ama eleştiri adı altında protesto adı altında eğer demokrasimiz ekonomi hele hele istiklalimiz hedef alınıyorsa kusura bakmayın buna biz de müsade etmeyiz sizlerin de müsade etmeyeceğinize inanıyorum. 'POLİS, ASKER ŞEHİT EDENLERE HAPİSTEKİ GAZETECİ OLUYOR' Basın özgürlüğü yok denilen ülkede son 1 yıldır hükümet ve Başbakan için ağza alınmayacak hakaretler manşete çekiliyor. Madende şehit olan kardeşlerimiz için, onlar AK Parti mitingine geldiler müstehaktırlar diyen köşe yazarları çıktı. Acaba onlar CHP mitingine gitmiyor mu? Onların mitinglerine de bu madenciler gidiyordu. Bu nasıl bir köşe yazarlığı... Bir diğeri yine aynı patronun köşe yazarları, o da ne şehit ne gazi ... niyazi oldular diyebiliyor... Bu da köşe yazarı. Bu ne densizliktir. Böyle bir nefret suçu aleni olarak işleniyor. Bütün bunlar yaşanırken hala bu ülkede basın özgürlüğü yok deniliyor. Polis asker şehit edenler hapse giriyor. Adları hapisteki gazeteci oluyor. Her gün sokaklarda terör estiriliyor, esnaf mağdur ediliyor, huzur bozuluyor her nasılsa o ülkede özgürlük olmuyor. Bu bir algı operasyonudur. Bu operasyonun hedefi de şahsım hükümetim değil 77 milyondur. O 77 milyon içinde de en başta siz iş dünyasının mensupları var. 'DERDİMİZ YENİ ANAYASA' Kimin ne olduğunu çok iyi tanıdık. Sizin bağışlarınızla hibelerinizle büyüyenlerin nasıl ihanet sergilediklerini gördünüz. Allah'a hamdolsun kazanımlarımızı kaybetmeden bu süreçten çıktık. Her kesim daha dikkatli olmalı. Kim ne derse desin biz samimiyetle ekonomiyi ve demokrasiyi büyütmeye devam edeceğiz. Birlikte yaptık yapmaya da devam edeceğiz. Susanlar mahçup olacaklar. Az önce sayın Başkan yeni anayasadan bahsetti. Bakın ben şu anda TOBB'un genel kurulunda söylüyorum. Ana muhalefetin başkanı da burada. Muhalefet partilerinden de temsilciler var. Düşünebiliyor musunuz? Bir Anayasa uzlaşma komisyonu kuruluyor ve kurulduğu zaman bizim 326 üyemiz var. Biz 3 üye verdik. Diğer üç siyasi partinin 220 üyesi var onlar 9 üye veriyor. Biz böyle bir anlayış gösteriyoruz. Derdimiz yeni anayasa... 'KARŞIMDA ŞU AN BULUNUYORLAR' Bütün bunların yanında sayın Başkan konuşması esnasında, TOBB başkanı özellikle bir kusurdan bahsetti. Bu ülkenin başbakanına diktatör diyen muhalefet var. Karşımda şu an bulunuyorlar. Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşcaksın öyle mi? Diktatörün olduğu bir ülkede bunları yapamazsın. Bu tür yakıştırmalarla ülkenin huzurunu bozarsınız. Önce ağzınızdan çıkanı kulaklarınızın duyması lazım. Bütün bu toplumsal huzur ve adalet duygusu kadar bütün bunlar iş dünyamızı da rahatsız ediyor. 'HADİ ADAY OL, BEN DE SİVİLİM' Şimdi Cumuhrbaşkanlığı seçimleri hepimizin gündeminde. Ne diyor başkan? Sivil bir cumhurbaşkanı diyor. Sen nesin sivil değil misin? Hadi aday ol. Ben de sivilim. Sayın Demirel, Özal sivil değil miydi? Sezer sivil değil miydi? Siz siville neyi kastediyorsunuz? Bir siyasi parti başkanını da aday gösterir, içinden başka birini de aday gösterir. Nitekim biz en son olarak Abdullah Gül'ü aday göstermiştik. Dışişleri bakanımızdı sivildi... Bütün engellere rağmen seçildi ve 7 yıldır başarıyla yürüttü. Şimdi ilk defa millet seçecek. Milletin seçtiği cumhurbaşkanına da hep birlikte saygı duymak zorundayız. Saygı duyacağız. Beğenirsin beğenmezsin ama milletin seçtiğini beğenmek zorundasın. İnşallah Ağustos ayında halkın oylarıyla cumhurbaşkanı seçilecek. Dah güçlü bir ülke olarak 2023 hedeflerine ilerleyeceğiz. haberler.com
Nükleer Santral Akdeniz Fokunu Koruyacakmış...
Akkuyu'da kurulacak nükleer santralle ilgili bianet'in ulaştığı yeni ÇED'e eklenen rapora göre, deniz suyundaki sıcaklığın canlılar üzerinde ciddi bir etkisi olmayacak, üstelik Akdeniz fokları ve balıklar korunacakmış. Mersin Akkuyu'da kurulmak istenen nükleer santralle ilgili Akkuyu NGS firması ikinci bir ÇED raporu hazırladı. bianet'in ulaştığı yeni ÇED'e eklenen rapora göre, deniz suyundaki sıcaklığın canlılar üzerinde ciddi bir etkisi olmayacak, üstelik nesli tehlike altındaki Akdeniz fokları ve balıklar korunacakmış. Mersin Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Mustafa Kalay, santralin canlıları olumsuz etkilememesinin üstelik korumasının mümkün olmadığını belirterek 'ciddiye alınır bir rapor değil' diyor.   Akkuyu NGS'nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunduğu Akkuyu’da kurulması planlanan Türkiye’nin ilk nükleer santralinin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu eksikliklerinin tamamlanması üzerine firmaya geri gönderilmişti. 7 Nisan'da Bakanlığa yeni bir ÇED sunan firmanın raporda ne gibi değişiklikler yaptığı merak konusuydu.Simülasyon yapıldı bianet'in ulaştığı, ÇED raporuna eklenen iki rapora göre firma deniz suyundaki sıcaklık artışını ve artışın canlı yaşamına etkilerini araştırarak santrale onay veriyor. Ocak 2014 tarihli Yrd. Doç. Dr. Nihal Yılmaz ve Prof. Dr. Lale Balas'ın hazırladığı 68 sayfalık 'Akkuyu Nükleer Güç Santrali Soğutma Suyu Modellemesi' raporuna göre üç boyutlu hidrodinamik taşınım modeli ile suyun sıcalık dağılımının simülasyonu yapıldı. Buna göre, 'esen rüzgarların etkisiyle uzak alan seyrelmesi sonucu su yüzeyinde, en kötü durum senaryosunda, deşarj noktasının yaklaşık 1000 m ilerisinden sonra sıcaklık artışı + 0.1 C'nin altına düşecek' deniyor. Bunun anlamı santralden çıkan sıcak su 1000 metre ileride normal sıcaklığa dönecek.'Kamplumbağa yavrulamıyor zaten' Mart 2014 tarihli 21 sayfalık Prof. Tuncer Kurtağan imzalı rapor ise bu sıcaklık artışının deniz canlıların yaşamına etkisini inceliyor. Kuratağan raporda, su sıcaklığındaki azami 1 derecelik artışın planktonlardan balık ve memelilere kadar besin zincirinin her seviyesindeki canlılar üzerinde ciddi bir etki yaratmasının beklenmediğini söylüyor. Ayrıca tehlike altındaki ve dünyada sadece 600 tane kalan Akdeniz fokunun da bundan etkilenmeyeceğini, deniz kaplumbağalarının ise zaten kıyıda yavrulamadığını ekliyor. Üstelik santral ile kıyının balıkçılığa kapatılmasının ilk başta olumsuz gibi görülse de aslında balıkların ve fokların gelişimine katkı sunacağı belirtiliyor.'Balık faunasını koruyacak' 'Deşarj noktaları ile Beşparmak adasının doğu yakası arasındaki mesafenin 1 km den fazla olması nedeniyle, oluşacak sıcaklık artışının Modelleme Raporu'nda da gösterildiği gibi, fokların yaşam ve üreme alanı olan bu adayı ve foklar ile diğer canlıların yaşamsal faaliyetlerini etkilemesi beklenmemektedir. 'Bu uygulama zaman içerisinde yörede yaşayan deniz balıkları için bir sığınma ve koruma bölgesi yaratacağı için, bölgenin balık faunasının korunması açısından önemli bir kazanım sağlayacaktır. Bu uygulamanın olumlu bir sonucu da, ana besin kaynağı balıklar olan Akdeniz foku için de uygun beslenme alanlarının yaratılmış olması olacaktır.'Kalay: Ismarlama rapor Mersin Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Mustafa Kalay, santral nedeniyle deniz canlılarının doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmemesinin mümkün olmadığını belirterek raporun 'ısmarlama' olarak yaptırıldığını söyledi. 'Yazan akademisyen şirketin ısmarlaması sonucu müneccimlik yapmış. Doğadaki fiziksel bir parametreyi değiştiriyorsunuz bunun doğrudan ve dolaylı olumsuz etkilerinin olmaması imkansız. 'Birkaç derecelik ısı değişiminden bahsediliyor. Bu kıyıda binlerce omurgasız tür var. Bunların larva, embriyo ve erişkinlik dönemlerinin bu sıcaklıktan etkilenmemesi mümkün değil. Bunun canlının gelişimini, yaşamda kalmasını ne düzeyde olacağını şu anda hiç kimse kesin olarak öngöremez. 'Santralin Akdeniz fokunun faydası olacağını söylemek ise ciddiye alınır gibi değil. Deniz kamplumbağaları deniz kıyısına o bölgede çıkmıyor. Ancak bu oralarda beslenmedikleri ve gezmedikleri anlamına da gelmiyor.'Mersin üniversitesi de uyarmıştı Mersin Üniversitesi Biyoloji Bölümü de bir önceki ÇED'e karşı hazırladığı itiraz yazısında nükleer santralin soğutma için kullanıp geri bırakacağı deniz suyundaki sıcaklık artışına değinerek 'Su sıcaklığındaki 1-2 derecelik değişim kaplumbağalar ile Akdeniz fokunun neslini tehlikeye atacaktır' demişti. Nilay Vardar | Bianet