article/comments
article/share
Haberler
Fransa'da Skandalların Üstünü Örtmek İçin İcat Edilen Slogan: "Black, Blanc, Beur"

etiket Fransa'da Skandalların Üstünü Örtmek İçin İcat Edilen Slogan: "Black, Blanc, Beur"

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Stade de France'ın üzerinde havai fişekler patlarken, sahada bir adam koşuyordu, kafası tıraşlı, kolları iki yana açılmış, sanki bir milleti kucaklamaya çalışıyormuş gibi koşan bu adam Zinedine Zidane'dı. Zidane o gece iki kez kafayla vurmuştu topa; o ikisi de gol olmuştu. Brezilya'yı 3-0 yenen Fransa, kendi evinde, kendi tarihinde ilk kez dünya şampiyonuydu. Champs-Élysées'e akan bir milyondan fazla insan, o gece Fransa'nın kendini hiç bilmediği bir şekilde tanımasına şahit oldu. Dünyaya yeni kimliklerini ilan ediyorlardı ya da öyle sandılar.

FIFA 2026 2026 Dünya Kupası
10 Gün
:
05 Saat
:
12 Dakika
:
23 Saniye
Anasayfaya Git
D Grubu Sıralamaları Tüm Sıralamalar >
1 G 0 B 2 M 3 Puan

Maçlar

14 Haziran 07:00
20 Haziran 06:00
26 Haziran 05:00
İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

12 Temmuz 1998... Fransa tarihinde ilk kez dünya şampiyonu!

12 Temmuz 1998... Fransa tarihinde ilk kez dünya şampiyonu!

Ertesi sabah gazete manşetleri aynı üç kelimeyi tekrarlıyordu: Black, Blanc, Beur. Siyah, beyaz, Arap. 

Fransız bayrağının mavi-beyaz-kırmızısına bir kafiye, bir cinas, bir slogan. Fransa'nın solcu Libération gazetesinin icat ettiği bu tabir, o gece sahaya çıkan on birlerin kimliğini özetliyordu: Cezayirli bir gece bekçisinin oğlu Zidane, Guadeloupe doğumlu Lilian Thuram, Ganalı kökenli Marcel Desailly, Ermeni asıllı Youri Djorkaeff, Bask kökenli Bixente Lizarazu. Bir milletin en görünmez köşelerinden devşirilmiş bir takım, en görünür sahnede, dünyanın gözü önünde kazanmıştı.

Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, o günlerde takımın tek bir oyuncusunun ismini bile doğru dürüst sayamazken, mikrofonların önüne geçip 'üç renkli ve çok renkli bir takım' dedi: 'Fransa'nın ve insanlığının güzel bir görüntüsü.' 

Başbakan Lionel Jospin de aynı koroya katıldı. Bir gecede, futbol sahası cumhuriyetin en sevdiği hikâyeyi anlatan bir tiyatroya dönüştü: Irk, köken, din fark etmeksizin herkesin 'Fransız' olabileceği hikâyesi. Sokakta, o gece, esmer ya da siyahi bir genç, polis tarafından durdurulma korkusu taşımadan kutlama yapabiliyordu. Bu kısacık, neredeyse hayali bir özgürlük anıydı, ama gerçekti.

Kadroda yok yok!

Kadroda yok yok!

Black-Blanc-Beur'ün gücü, tesadüfen bir araya gelmiş bir grup yetenekli oyuncudan değil, Fransa'nın kendi sömürge tarihinin doğrudan bir ürününden geliyordu. Zidane'ın ailesi, Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın en kanlı yıllarında, 1953'te Kabylia'dan Marsilya'ya göç etmişti. Babası bir gece bekçisi, annesi ev kadını olarak La Castellane banliyösünde büyümüştü. Thuram, Fransa'nın denizaşırı toprağı Guadeloupe'da doğmuş, dokuz yaşında Paris'in kuzeyindeki bir banliyöye taşınmıştı. Desailly, Gana'da doğmuş ama dört yaşındayken bir Fransız diplomat ailesi tarafından evlat edinilmişti. Djorkaeff'in kökleri, 1915 yılında yaşananlar sebebiyle kaçan Ermeni bir aileye uzanıyordu.

Bu isimler tesadüf değildi. Fransa'nın on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl boyunca inşa ettiği imparatorluğun, sonra da bu imparatorluğun çöküşüyle birlikte metropole akan göç dalgalarının bir haritasıydı. 1998 takımı, aslında, 'entegrasyon' adı verilen resmi devlet politikasının en parlak, en fotojenik kanıtıydı. Ya da öyle sunuldu. Cumhuriyetçi entegrasyon fikri, o yıllarda Fransız kamusal söyleminin merkezindeydi; 1989'da Simone Veil başkanlığında kurulan Yüksek Entegrasyon Konseyi, bu kavramı devlet politikası düzeyine taşımıştı. Black-Blanc-Beur, bu politikanın sahaya yansıyan, kazanan, kupa kaldıran versiyonuydu.

Başarısız olsalar 'Araplar yine başaramadı, daha çok Fransız oynatmalıyız' diyeceklerdi belki ama o gece 'Black,Blanc,Beur' diye bağırıyorlardı.

Şimdi kadrajı üç sene öncesine çeviriyoruz. Sinema salonlarından yükselen bir isyan: La Haine

Şimdi kadrajı üç sene öncesine çeviriyoruz. Sinema salonlarından yükselen bir isyan: La Haine

1998'in efsanesini anlamak için önce 1995'e, zaferden üç yıl önceye dönmek gerekiyor. Mathieu Kassovitz'in La Haine (Nefret) filmine... Siyah-beyaz çekilmiş, yirmi dört saatlik bir zaman diliminde geçen bu film, polis gözetiminde ağır yaralanan bir banliyö genci olan Abdel'in ardından patlak veren isyanları ve üç arkadaşın; Beyaz (Blanc) Vinz, Arap (Beur) Saïd, siyahi (Black) Hubert'in öfkeyle geçirdiği bir günü anlatıyordu. Kassovitz'in ilham kaynağı gerçekti: 1993'te, gözaltında polis kurşunuyla ölen genç bir Zaireli, Makomé M'Bowolé.

Film, polis şiddetini o kadar çıplak gösteriyordu ki, Fransız polis sendikaları vizyona girmeden önce boykot çağrısı yaptı. Ama La Haine'in asıl kehaneti, kadrosunun etnik kompozisyonuydu: bir Yahudi, bir Arap, bir siyahi; tıpkı üç yıl sonra Stade de France'ta kupa kaldıracak takımın simgeleyeceği üçlü gibi. Sadece burada bu üçlü, bir arada kutlama yapmıyor, bir arada öfkeyle sokakta dolaşıyordu; ellerinde kupa değil, çalınmış bir polis tabancası vardı.

Kurmaca ve gerçek iç içe... Bazen kurgu gerçeği ters yüz ediyor.

Kurmaca ve gerçek iç içe... Bazen kurgu gerçeği ters yüz ediyor.

Bu, 1998 efsanesinin üzerini örttüğü gerçek Fransa'ydı. Aynı banliyöler, aynı göçmen aileler, aynı polis-genç gerginliği! Sadece üç yıl arayla, biri kupa sevinciyle, diğeri isyan ateşiyle anlatılmıştı. 

Film eleştirmeni ve akademisyenlerin sonradan defalarca vurgulayacağı gibi, La Haine'deki kriz hiçbir zaman gerçekten bitmedi; sadece 1998'in bir gecelik coşkusuyla gizlendi. 

Hubert'in filmdeki meşhur repliği 'nefret nefreti besler' bir kehanet gibi okunabilir: On yıl sonra 2005 isyanları patlak verdiğinde, gazeteciler ve akademisyenler dönüp yeniden La Haine'i işaret edeceklerdi. Kassovitz'in kendisi de, 2023'te polis kurşunuyla ölen on yedi yaşındaki Nahel M. olayının ardından, otuz yıl önceki filminin hâlâ güncel olduğunu söyleyecekti.

Yani zincir şöyle kurulabilir: 1995'te La Haine, banliyönün öfkesini ekrana taşıdı. 1998'de aynı banliyölerin çocukları, bu sefer bir futbol sahasında, milletin en sevdiği hikâyeyi yazdılar. 2005'te ise banliyö, La Haine'in sahnelerini aynen tekrarladı: Bu kez de kurgu değil, gerçekti tıpkı o Zaireli çocuğun ölümü gibi. 

Black-Blanc-Beur mitinin trajedisi tam da burada: kutlanan görüntüyle, üç yıl önce filme çekilen gerçeklik arasındaki mesafeyi hiç kapatamamış olması.

Biri gerçeği itiraf ediyor...

Biri gerçeği itiraf ediyor...

Thuram, 2008'de bir röportajda meseleyi en açık şekilde özetledi: 'Fransa'nın Black-Blanc-Beur kutlaması bir slogandı.' 

Sadece bir slogan. Bir manşet. Bir pazarlama dili. On yıl boyunca bu üç kelime, Fransız siyasetinin ve medyasının, ülkenin ırk meselesiyle yüzleşmekten kaçınmak için sığındığı rahat bir kısayoldu. Gerçek eşitsizlikleri konuşmak yerine, bir futbol takımının fotoğrafını göstermek yeterliydi.

Dugarry ise başka bir meseleye dikkat çekiyordu. 

Christophe Dugarry ilginç bir anı paylaştı: finalin bittiği anda, Thuram'ın 'hadi gelin, siyahlar, birlikte fotoğraf çekilelim' dediğini duyduğunu iddia etti. Thuram bu anıyı hatırlamadığını söyledi, ama olayın kendisi bir şeyi ele veriyordu: O gece bile, 'birleşik' görünen takımın içinde, ten rengine göre gruplaşan, ayrışan, kendi hikâyesini kendi köşesinden anlatan bir gerçeklik vardı.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Göstermelik rüya bile kısa sürdü.

Göstermelik rüya bile kısa sürdü.

2005 sonbaharı, Paris'in kuzeydoğusundaki Clichy-sous-Bois banliyösünde, polisten kaçan iki genç, Zyed Benna ve Bouna Traoré bir elektrik trafo merkezine sığındılar ve elektrik çarpması sonucu öldüler. Bu ölüm, haftalarca süren, Fransa'nın tüm büyük şehirlerine yayılan isyanlara yol açtı. Banliyöler yanarken, yedi yıl önce aynı banliyölerin ürettiği futbolcuların kaldırdığı kupa, artık hiçbir şeyi çözmediğini gösteriyordu. Black-Blanc-Beur'ün vaat ettiği entegrasyon, banliyölerin gerçek işsizlik oranlarını, ayrımcılığı, polis şiddetini değiştirmemişti. Futbol sahası bir aynaydı, ama bir tedavi değildi.

2010... Antrenman boykotu ile gelen tartışmalar...

2010... Antrenman boykotu ile gelen tartışmalar...

2010 Güney Afrika Dünya Kupası'nda efsane, en aşağılayıcı biçimde gömüldü. Fransa millî takımı, teknik direktör Raymond Domenech'in Nicolas Anelka'yı saygısız davranışı yüzünden takımdan göndermesinin ardından, Güney Afrika'daki Knysna'daki otelde otobüs boykotu başlattı; oyuncular antrenmana çıkmayı reddetti. 'Bleus'lerin grevi' olarak anılan bu olay, dünya basınında Fransa'nın ulusal utancı hâline geldi. Patrice Evra bu isyanın liderlerinden biriydi; sonradan Thuram'ın kendisine ahlak dersi vermesine 'sırf kölelik kitapları taşıyıp gözlük takmak seni Malcolm X yapmıyor' diyerek tepki gösterecekti.

1998 kuşağıyla 2010 kuşağı arasındaki gerilim, ırk söylemi etrafında yeniden şekillenmişti.

2011... Kota krizi patlak verdi.

2011... Kota krizi patlak verdi.

2011 yılında Fransa Futbol Federasyonu'nda patlak veren 'kota krizi', federasyon yöneticilerinin altyapılarda yetiştirilen çifte vatandaş oyuncuların sayısını sınırlandırmayı görüştüğü iddialarıyla başladı. 

Mediapart'ın yayımladığı gizli toplantı kayıtlarında, Fransa'nın yetiştirdiği bazı futbolcuların daha sonra Cezayir, Fas ve Senegal gibi ülkelerin milli takımlarını tercih etmesi nedeniyle altyapılarda yaklaşık yüzde 30'luk bir kota uygulanmasının tartışıldığı öne sürüldü. Dönemin milli takım teknik direktörü Laurent Blanc'ın da toplantıda yer alması, tartışmaları daha da büyüttü.

Skandal, Fransa'da ayrımcılık ve ırkçılık tartışmalarını alevlendirdi. Yapılan soruşturmalar sonunda resmî olarak uygulanmış bir kota sistemi bulunmadığı ve ayrımcılığa ilişkin yeterli kanıt olmadığı açıklansa da, toplantılarda kullanılan ifadeler ve yaklaşım kamuoyunda büyük tepki çekti. Olay, Fransa futbol tarihine 'kota krizi' olarak geçti.

Kafayla başlayan efsane kafayla sona erdi.

Kafayla başlayan efsane kafayla sona erdi.

Black-Blanc-Beur'ün hikâyesi, aslında futboldan çok daha büyük bir şeyi anlatıyor: Bir milletin, kendi en derin çelişkisini, sömürgeci geçmişiyle çoğulcu bugünü arasındaki gerilimi doksan dakikalık bir maçın içine sıkıştırma girişimini. 1998'de Fransa, kazandığı kupanın kendisini bir toplumsal mucizeye dönüştürmesini istedi. Ama kupalar toplum inşa etmez; sadece bir akşamlığına, toplumun olabileceği bir versiyonu gösterir. Sonra ışıklar söner, banliyö otobüsleri her zamanki güzergâhlarına döner. Banliyöden gelen çocuklar ertesi gün sokaklarda yine o yadırgayıcı bakışlarla kalabalığa karışır ve o akşam sahada kucaklaşan bedenler, ertesi sabah yine ten renklerine göre sınıflandırılan yurttaşlara dönüşür.

1998 yılında Zidane'ın kafasıyla başlayan efsane Zidane'ın bir başka kafasıyla son buldu. 

Materazzi'ye Zidane'ın attığı o kafa o göstermelik birlikteliğe sahada da son veriyordu. Sonrası ise Güney Afrika skandalı, kota krizi ve sayısız banliyo isyanıydı.

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam
Sosyoloji bölümünden mezun olarak uzun yıllar medya alanında çalıştım. 11 yıl spor kulüplerinde medya yöneticiliği yaptım. Ankara' da yerel gazetelerdeki editörlük deneyiminin ardından Onedio'da Gündem, Spor ve Ekonomi alanında içerikler üretiyorum. Aynı zamanda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümünde Yazarlık eğitimi alıyorum.
Tüm içerikleri
right-dark
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam
ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?
Yorum Yazın