Apartman Haberleri

Apartman ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Apartman ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Taşınan Herkesi Kanser Hastası Yapan Bina: Sırrı Duvarından Çıktı
Ukrayna’nın Kramatorsk kentindeki bir apartman dairesine taşınan iki farklı ailenin çocukları peş peşe lösemiye yakalandı. Yıllarca açıklanamayan vakaların nedeni 1989 yılında ortaya çıkarıldı. Çocukların yataklarının hemen yanında bulunan duvarın içine, beton hazırlanırken radyoaktif bir kapsül karışmıştı.Kaynak
En İyi Köpek Maması Markaları
Köpeğiniz için doğru mamayı seçmek, günlük beslenmenin ötesinde genel sağlık, enerji seviyesi ve yaşam kalitesi açısından da önem taşır. Günümüzde Royal Canin, Hill’s, Pro Plan, BonaCibo ve KuzeyLife gibi markalar; kuru, yaş, tahılsız ve özel içerikli mamalarla farklı ihtiyaçlara yönelik birçok seçenek sunuyor. Peki en iyi köpek maması hangisi, kuru mama mı yaş mama mı tercih edilmeli, içerik etiketinde nelere dikkat edilmeli ve ırka ya da yaşa göre mama seçimi nasıl yapılmalı? Bu rehberde, mama çeşitlerinden marka önerilerine, fiyat aralıklarından sıkça merak edilen sorulara kadar ihtiyacınız olan tüm bilgileri sizler için bir araya getirdik.
İnternet Yasakları ve Streisand Etkisi
İnternet ortamında bir şeyi yasaklamaya çalışmanın bazen yan etkileri de olabiliyor. Bu yan etkilerden birisi de, adını ünlü aktris Barbara Streisand’dan alan etkiden başka bir şey değil. Fotoğrafçı Kenneth Adelman, kıyılardaki yalı erozyonuna dikkat çekmek için Kaliforniya kıyılarından yaklaşık 12 bin hava resmi çekmiştir. Bu resimlerden bir kısmı Pictopia.com isimli sitede yayınlanmıştır. Ünlü sinema aktrisi Barbara Streisand’ın evinin havadan görüntüsü de bu resimler arasındadır. Streisand, kamuya açık yayınlanan bu resimlerin arasında, kendi özel mülkiyeti olan evinin havadan çekilmiş görüntülerine karşı dava açarak, bu görüntülerin kaldırılmasıyla birlikte 50 milyon dolar da tazminat istemiştir. Streisand, dava dilekçesinde mahremiyetinin ihlal edildiğini öne sürmüştür. Bu davanın açılması, medyanın oldukça ilgisini çekince her tarafta davanın ayrıntılı haberleri yayınlanmaya başlandı. Haberin yoğun bir şekilde yapılması, okuyucuların ve internet kullanıcılarının yoğun ilgisini çekti ve sonuçta dava konusu resimler bir ayda 420.000 kişi tarafından ziyaret edildi. Tabi iş sadece bununla kalmadı, mahkeme Streisand’ı davasında ayrıca haksız buldu. İnternet tarihine “Streisand Effect” olarak geçen bu olay gösterdi ki, yasaklanmaya veya sansürlenmeye çalışılan her şey, aslında bir çığ gibi büyüyüp sakınılanın aksine çok daha büyük bir kitleye ulaşabiliyor.Dünyada, Streisand’dan başka bir çok ünlü kişi ve şirket, saklamaya çalıştığı şeyin daha fazla yayılmasına engel olamadı. 2006’da Brezilyalı ünlü manken, plajda erkek arkadaşıyla sevişmesini gösteren videonun kaldırılması için Youtube’un Brezilya’da erişime kapatılmasını sağlamıştı. Bu görüntüler, Youtube’da belki de sadece binden daha az kişi tarafından izlenmişken, erişim engelleme haberlerinin tüm dünyaya ajanslar tarafından duyurulmasıyla neredeyse bütün dünya tarafından izlendi. Twitter’daki sadece 20 abonesine, apartman yöneticisi firma hakkında şikayette bulunan kişiye karşı firma tarafından tazminat davası açıldı. Fakat işler beklenildiği gibi yürümedi ve davacı firma kendi hizmet kusurunun milyonlarca kişiye yayılmasını ve dolayısıyla prestij kaybını engelleyemedi. İran’da hükümet muhalif internet sitelerini sansürledi. Hatta, daha da ileri giderek sosyal ağ sitelerine erişim engeli koydu. Fakat, muhalifler ve destekçilerinin bile bilmediği bir çok sosyal ağ sitesi bir anda kulaktan kulağa yayılarak popüler oldu ve muhaliflerin seçim kampanyası sırasında en çok kullandığı haberleşme araçlarının başında geldi. Bu etkinin benzer örnekleri Türkiye’de de yaşandı. Örneğin, ünlü bir dizi oyuncusunun fazlasıyla özel görüntülerinin yayılmasından dolayı eski sevgilisine açmış olduğu davanın hemen sonrasında, bu görüntülerin dolaşmadığı bilgisayar kalmamıştı. Ekşi Sözlük, zaten popüler olmasına, binlerce yazarı ve milyonlarca okuyucusu olmasına rağmen, hakkında açılan davalarla birkaç kez erişime kapatıldı, ancak her erişim engelinden sonra çok daha fazla güçlenerek, okuyucu ve trafik artırarak yoluna devam etti. Sözlüğü kapatma girişiminde bulunan kişi / kişiler ise ne yazık ki saklamak istediklerini daha fazla kişiye ulaştırmış olmanın şaşkınlığını yaşadılar. Youtube, Türkiye’de Mart 2009’dan 2008′den beri engelli durumda. Ancak, Youtube’un bu engelden etkilendiğini söylemek mümkün değil. Zira, Youtube ile ilgili haberler geçtikçe ve bir çok siyasinin ses bantlarının burada yer aldığı konusunda fısıltılar arttıkça, popülaritesi her geçen gün katlanarak arttı. Nitekim, engelli Youtube’a ulaşmayı sağlayan 6-7 site dahi, Türkiye’de en çok ziyaret edilen 100 site arasında başlarda yer alıyor. Yine, TİB’in zynga.com isimli oyun sitesi hakkında uygulamış olduğu erişim engelleme kararı, ne yazık ki bu firmanın oyunlarının, özellikle de Farmville oyununun Türk kullanıcı sayısını iki katı artırmaktan başka bir işe yaramadı. Türk Telekom da Streisand etkisinden hayli etkilenmiş durumda. Türk Telekom’un birkaç siteyi mahkeme kararıyla engelletmesi yüzünden, küçük bir grup tarafından başlatılan “Telekom’a kafam girsin” kampanyası artık internet kullanıcıları arasında oldukça meşhur olmuş durumda.. Üstelik bu davayla dalga geçenlerin sayısı hiç de az değil. Bazı siyasileri hicveden karikatürlerin, yayınlandığı mizah dergilerinden çok, açılan davalardan dolayı e-posta zincirleri ve Facebook ile çok fazla bir kitleye ulaşmış olması Türkiye’de bilinen bir başka örnek oldu. Hakaret olsun, iftira olsun veya kişilik haklarına ağır saldırı durumlarında olsun, mutlaka yasal yollardan hak aramak gerekir. Ancak, hak ararken daha da haksız, belki de komik duruma düşmemek gerekir. Buluttan nem kaparak, basit şeylere bile tahammül edememek gibi zaafları olanların hakkını aramadan önce küçük bir durum analizi yapmasında fayda var. Hukuk nezdinde haksız bulunmanın yanı sıra daha da mağdur olunmaması için Streisand Etkisi’nin gözden geçirilmesi gerekli olabilir. Belki biraz hoşgörü ve bir şeylere de tahammül etmek gerekli olabilir. “Streisand effect” konusunda kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Streisand_effect
Hakkınızdaki Sanal İzleri Sildirebilirsiniz
ABD' de bir Türk girişimi olarak kurulan, merkezleri Las Vegas ve New York'ta bulunan ' internetten içerik kaldırma ' şirketi Rubbit'in kurucu ortağı ve Türkiye ofisi sorumlusu Emre Teker ile görüştük. Teker bize, internette hakkınızda çıkan olumsuz bir içeriği, iftirayı ya da telif hakları size ait olan bir eseri Google'dan , diğer arama motorlarından veya sosyal paylaşım sitelerinden nasıl kaldırdıklarını anlattı. ABD'de 40'tan fazla eyalette konusunda uzmanlaşmış bilişim hukuku bürolarıyla ortak olarak çalışan Rubbit, bugün Amerikan Forbes'un ilk 500 şirketinden çoğuyla yıllık sözleşme ile çalışıyor. Neredeyse her eyalette ayrı hukuk bürolarıyla çalışmalarının nedeni ise tabii ki ABD'de eyaletten eyalete kanunların değişiyor olması. Türkiye ofisinde de hakkında internette çıkan olumsuz yazı, istemediği bir fotoğraf, karalama kampanyası ya da videonun çıkarılmasını isteyen ya da resim, film, müzik gibi telif haklarına tabi olan eser sahipleri Rubbit'e başvuruyor. İnternet siteleri dünyanın dört bir yanından yayın yapıyorlar. Çoğu server da ABD'de . Dolayısıyla internetten içerik kaldırma ile ilgili Türkiye'de alınacak bir mahkeme kararı, ABD'den yayın yapan bir siteyi bağlamıyor. Türk mahkemelerinin ancak com.tr uzantılı siteler üzerinde yaptırımı var maalesef. Hatta içeriği yayınlayan bir blog sahibi Türk mahkemelerinde suçlu bulunup ceza bile alsa, bu yayının blogdan kaldırılmasını garantilemiyor çünkü siteler Türk mahkeme kararlarını tanımıyor. Rubbit sadece ABD değil İngiltere, Almanya, Rusya, Çin gibi diğer hostinglere hizmet eden ülkelerde de çalışmalarını sürdürüyor. Şirket Google'ın beyaz listesinde Teker , ABD'ye taşıdıkları davaların sadece yüzde 10'unun mahkemeye kadar çıktığını, geri kalanın kolaylıkla, mahkeme öncesi anlaşma birimleri olarak iş yapan uzlaşma masalarında hallolduğunu anlatıyor. Rubbit'in Google'ın beyaz listesinde olduğunu yani güvenilir şirket olarak kabul edildiğini söyleyen Teker, uzun süredir de telif hakları ihlallerinde sadece bildirim yaparak Google'dan içerik kaldırma yetkileri olduğunu ifade ediyor. Alanında en büyüklerden biri olan şirketin 2014 planında ise Amerikan borsasına girmek ve yabancı ortaklık almak var. Rubbit telif hakkı ihlalleri saptama konusunda çok gelişmiş yazılımlara sahip. Biz Google'da sadece yazıyla arama yapabiliyoruz. Ama onlar fotoğraf, video ve ses kaydı araması da yapabiliyorlar. Bunun yanı sıra manuel takip yapan çalışanları da mevcut. İçerik kalkmazsa para ödemek yok Gelelim en merak edilen hususa. İçerik kaldırmak kaç para? Genellikle 500 dolar ile 2 bin dolar arası. Ancak içeriğin kaldırılacağı sayfanın çokluğuna ve içeriğin özelliğine göre bu rakam 10 bin doları bulabiliyor. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, Rubbit şikayette bulunulan uygunsuz içeriği kaldırtmayı başaramazsa kesinlikle müşterisinden para talep etmiyor. Rubbit Türkiye ofisinin bir numaralı müşterileri, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, haklarında çokça olumsuz içeriğin bulunduğu ünlüler ve iş adamları. Hatta olumsuz içeriğin kim tarafından koyulduğu bile IP numarası üzerinden bulunabiliyor. Örneğin, kendisi ve ailesi hakkında birçok iftiranın yer aldığı bir blogdan şikayetçi olan iş adamının şikayetini değerlendirmeye alan ve hukuki işlem başlatan Rubbit , sonunda içeriğin Almanya'da bir kişi tarafından girildiğini ortaya çıkarmış. Bir keresinde de bir otomotiv şirketi hakkında tüm tüketici bloglarında yazılan olumsuz görüşlerin aynı IP adresinden girildiğini tespit etmişler. Adresin izini sürerek Fatih'te bir apartman dairesinde para karşılığı olumsuz içerik giren üç gençle karşılaşmışlar. Teker bu tür karalamaların genellikle rakip firmalar tarafından yaptırıldığını anlatıyor. Bunların yanı sıra 16-22 yaş grubu arasında eski sevgilinin uygunsuz fotoğraflarını yayınlama vakalarıyla da sıkça karşılaştıklarını belirtiyor. Gençleri güvendikleri kişilere bile uygunsuz fotoğraf vermemeleri konusunda uyarıyor. Bir de ' fake ' Facebook hesapları sorunu sık karşılaşılanlar arasında. Teker, başvurunun ilk haftasında linklerin kalkmaya başladığını ancak tüm içeriklerin kaldırılmasının üç ayı bulduğunu belirtiyor. Rubbit'e kimler başvuruyor? Eski sevgilisi tarafından anıları deşifre edilenler. Uygunsuz videosu ve fotoğrafları yayınlanan ünlüler. Ticari iftiraya uğrayan işadamları. Evlenmek ve aile kurmak isteyen ancak hoş olmayan geçmişini buna engel olarak görenler.
Sigara, Çakmak Ve Korkunç Bir Hikaye
-Kendin gidebilirsin değil mi? -Giderim Ulan 3 dakikalık bir mesafe amcamla bizim evimiz. Nedir yani? Ha; köy, karanlık, köpek, çakal mevzuları birleşince biraz ürkütücü olabilir o kısa yolculuk ama ne kadar ürksem de ‘Kendin gidebilirsin değil mi?’ sorusuna ‘Gidemem’ cevabını vermem. Vermedim de. Yola çıktığım gibi de yokuş aşağı koştum. Eve 1 dakikaya vardım. Keyifli bir yolculuktu. Eve gittiğimde dedemle babaanem uyumuştu. Sobanın sıcaklığından uzun zaman önce uyuduklarını anlayabiliyordum. Benim için sobaya bıraktıkları tuğulayı alıp geçtim odama. Sıcak tuğulayı soğuk yatağımın dibine koydum. Sonra balkondan bir ses duydum… Bildiğiniz apartman balkonu değil ama. Köy evlerini bilen bilir. Tek katlıdır ve zemindedir. Merdivenle falan çıkılmaz yani. Girişinde de büyükçe bir balkon vardır. İşte yemek falan orada yenir güzel günlerde. Oturulur, okey oynanır falan. Yazlık balkonu gibi bir nevi. Benim odam da o balkonun çaprazında hemen. Yani pencereden kafamı çıkardığımda balkon sağımda kalıyor. Yakın işte özetle. Duyduğum sesten anladığım, birinin balkonı girip, sandalyeyi çekip oturduğuydu. Üstüne çakmak sesi ve nefes üfleme sesi. Bariz annem ya da babamdı. Ama asıl soru niye tek gelmişlerdi? Hadi madem geleceklerdi, neden benle birlikte gelmediler? Pencereye çıkıp bakmadım, nasılsa birazdan eve girecekti her kimse. On dakika geçmesine rağmen yerinden kalkmamıştı. Varlığını hissediyordum. Nefes sesleri, sandalye gıcırdaması… Oradaydı hala eminim. İnceden korkmaya başladım. Çünkü düşündüm ki annem ya da babam olsa mutlaka bir ses verirdi. Benim yeni geldiğimi biliyorlardı sonuçta. Bizimkiler değildi. Ulan kimdi o zaman? Bakmaya korkuyordum çünkü kuzenim benzer bir hikaye anlatmıştı. Kuzenimin annesi, bir gün evde yalnızken kapı çalmış. O da korkup açmamış ama kapı ısrarla çalıyormuş. Daha beter korkup odasına gitmiş. Sonra kapıyı çalanın içeri girdiğini duymuş. Odasında yatağın altına girip titreyerek beklemeye başlamış. Camlı kapıdan birinin siletini görmüş. Ne yapacağını bilemeden bir anda bayılmış. Uyandığında etrafına bakınmış ama içeri birinin girdiğine dair herhangi bir iz görmemiş. Kapı da bıraktığı gibi kitliymiş. Doktora gitmiş ve anlatmış durumu. Doktor da demiş ki, ‘Eğer sen o kapıyı açsaydın boşluğa bakacaktın ama birini gördüğünü sanacaktın. Ve Onu görür görmez de delirecektin. İyi ki bakmamışsın’ Bir de bu hikaye aklıma gelince iyice korktum. Ama bir yandan da bakıp rahatlamak istiyordum. Bir şey olmadığını görecektim ve rahatlayacakım… Yemedi tabi. Mahalleden birinin gelip de öyle oturma gibi bir ihtimali de yoktu. Yani ya doğaüstü bir şey vardı ya da ben deliriyorum. Kalktım yataktan. Dedemin odasına nasıl gittim inanın hatırlamıyorum. Uyandırdım dedemi. O da korktu bir anda öyle dürterek uyandırınca. Dürtmemin nedeni kulağının iyi duymaması gerçi ama bir de öyle olağan dışı durum olunca daha hırslı dürttüm muhtemelen. -Ne oldu? -Dışarıda biri var! -Kim var? Soruya gel… ‘Kim var’ Hem Laz’lığına hem yaşlılığına hem de yeni uyanmışlığına verdim. O anda o sorunun manasızlığını tartışacak durumda değildim. -Bilmiyorum dede. Biri sigara içiyor! -Kimin sigarasını? Cevap veremedim tahmin ettiğiniz gibi. Ama bu cevapla korkum geçti biraz. Sonra gitti kapının önüne. Ben de arkasından gittim. Kapıyı açtığında tahmin ettiğim ve görmek istediğim şeyi gördüm: 3 tane boş sandalye. Kapıyı çekip salona geçtik. Dedem bir sigara yakıp iskambil kağıtlarını aldı eline. Bana kestirip fal açtı. Normal şartlarda çıkmayan falı, üçer üçer açtığı kağıdı teker teker açarak çıkarttı. O odasına gitti, ben de odama gittim. Yatağa girdiğimde tuğla soğumuştu ama yatağı ısıtmıştı. Gece olanları düşünürken, balkondan bir ses daha duydum. Yere düşen çakmağın sesini nerede olsa tanırım. Bu o sesti…. Dedemle çakmağın sahibi hakkında tartışmaya girecek gücüm yoktu. Uyudum. Prezantabl bir insanım. Sol kulağım delik. Küpem var. Vücudumda 4 tane dövme var. Dövmeyi severim. Kim sevmez ki? Tüm Yazıları
İstanbul'un Kültür Anatomisi
Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı sergisi Studio X istanbul'daSanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı yerleştirme sergisi 31 Ocak'ta Studio X İstanbul'da açıldı. Bu sergide sanatçı, tarihsel kesintilerin istanbul'un kültür haritası üzerindeki etkilerini mesele edinen değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getirmiş. Serttaş'ın sergiyle eşzamanlı olarak çıkarttığı 'Issız Kent Üçlemesi' kitabı ise sanatçının çalıştığı üç farklı projenin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Sergi kurulum aşamasındayken Tayfun Serttaş'la bu son çalışması, kitabı ve elbette mimari ile şehir üzerine söyleştik.Mimarlar Mezarlığı, İstanbul'un kentsel dönüşüm adı altında günümüzde geçirdiği malum sürece bir yanıt olarak mı doğdu, yoksa hep tasarladığın bir proje miydi? Mimar yazıtlarını senelerdir fotoğraflıyorum. Fakat hiç proje olarak düşünmedim. Diğer yandan kentsel mekânda birey isimleriyle karşılaştığım bu en eski kanıtların sahiplerine ulaşmaya çalışıyordum. Çok erken bir dönemde bireyselleşme mücadelesi vermiş bu insanların isimlerini arama motoruna girdiğimde hiçbir veri çıkmıyordu. En fazla facebook'tan isim benzerliği olan kişilerin profilleri... Durumun böylesine vahim olması ve bireyin 'birey' olduğuna dair tüm kanıtların - fihristler, projeler, aşk mektupları, ofis evrakları, objeler, reçeteleler - silinmiş olduğunu bilmek beni onlara yaklaştırdı. Kendi cemaatleri içerisinde dahi, örneğin Balyan ailesinin sahip olduğu popülaritenin çok azını bile yakalayamamışlardı. Bir çoğunun mezarları bilinmiyordu. Fakat asıl kırılma Tarlabaşı'ndaki dönüşüm süreci oldu, o noktada canıma tak etti ve son bir senedir kendimi tamamen bu projeye adadım. Mimar yazıtları tam olarak neyi ifade ediyor? İlk mimar bireyler; basitçe, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan ilk mimarlar 19. yüzyıl son çeyreğinde ortaya çıkıyor. Önceki dönemin anonim mimari anlayışının aksine onlar, yaptıkları binanın üzerine isimlerini yazan mimarlardı. İlk kez 'Bu yapıyı ben yaptım' biçiminde bir iddiayı gündeme taşıyabilen, mesleki iddiaları üzerine yaşam tarihlerini bina edebilen bu ilk kişilikler, mimari alanda serbest kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantıya giren ilk topluluk. Aynen bir sanat yapıtını imzalar gibi, üretimleriyle kişilikleri arasında bağ kuruyor ve bireysel tasarım iddialarını kamusallaştırıyorlardı. Günümüz mimarları yaptıkları binalardan kaçıyorlar. Bugünkü mimari 'Binayı yap ve oradan toz ol' diyor. Burada ciddi bir sorumluluk almak da var ve tüm o sorumluluğu iki yüz yıl sonra sana bırakıyor çünkü 'Ben yaptım' diyor. .Her mimar yazıtının aslına uygun vektörel çizimlerini üretip bunları mermer levhalara bire bir ölçülerde uyguluyorsun. Aslında binalarda ne görüyorsak, serginin toplamında onu görüyoruz. Bu replikaları üretme fikrine nasıl geldin? Replika fikrini ben üretmedim son birkaç senedir başta Topçu Kışlası olmak üzere bazı eserleri replikaları üzerinden ihya etme projesi tüm Türkiye'nin gündeminde. Ben ise ironik bir yanıt olarak mimar yazıtlarının replikalarım yaptım, çünkü binalar 'aslına uygun' denilerek bire bir kopyalansa dahi, aynı mimarlar olmayacak. Bir bakıma duvarların değil, kaybedilen bir kültürün ihya edilmesinin imkânsızlığım paylaşmak istedim. Replikalar, 'replika projelerine' yanıt oldu ama bu kez önerme, kimliğin replikaları üzerinden. Umudu replikalarda arayanlara gösterge olsun diye... Böylesine önemli aktörleri dahi literatürden silmey başarmış bir sistemde, duvarları ihya etmeyi mazaret saymıyorum Bütün bir mimari tarihini İstan bul'un ayağına getiren aktörlerd onlar. Şark sokaklarına art nouveau dikip 'ingenieurs architectes olarak duvarlara adlarını yazdılar.. Bugün hiçbirimiz bu kadar iddialı olamayız. . Peki mimar yazıtı o dönem nasıl bir ihtiyaçtan doğuyor? Mimar ve ürünlerinin, medya ve mimarlık basını gibi araçlarla kamusallaşabildiği bir ortamda, hayli geleneksel bir araç olan 'yazıta' başvurmak önemsizdir. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam. 19. yüzyılın son çeyreğinde ne oldu ve nasıl oldu da yarım asır gibi kısa bir sürede İstanbul'un kentsel silueti baştan çizildi? O dönemi hazırlayan üç temel faktörden bahsedilebilir. Tanzimat Fermanı ve Tanzimat'ın tanıdığı kültürel haklar. Dünyaya uyumluluğun Osmanlı'da yeniden tariflenmeye başlaması, yani Batılılaşma hareketi dediğimiz iki yüz yıla yayılabilecek sürecin hat safhada yaşanması. 1870 büyük Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılması. Aslında bu üç olgu ya da üç tesadüf, dünyaya paralel olarak mimari alanda bir tür sivil devrimin yaşanmasını koşulluyor. Örneğin Avrupa'da art nouveou'nun ortaya çıkması ve mimaride uygulamaya başlaması tam bu minvaldedir. Batılı akımlar, İstanbul'a özgü sivil mimarinin eklektik biçimde gelişmesini hızlandırıyor. Böylelikle modern anlamda yeni bir mesleki zümrenin temelleri atılmış oluyor. Saray destekli majör mimar ailelerin yanına, örneğin köşedeki kunduracı Dimitri'ye apartman yapan yeni bir mimar tipi ortaya çıkıyor ve bu yeni sınıf, saray mimarlarından farklı bir kulvarda faaliyet gösteriyor. Dört beş katlı aile apartmanlarının köşelerine ismini yazan, majör mimarlarının tenezül etmeyeceği işleri alan, çoğu kendi cemaatine proje hizmeti veren, hiçbir zaman dar kent parselleri dışına çıkamamış, hayatları boyunca bir ya da iki bina yapabilenler... Konsolosluk binalarını yapmak için gelip kentteki iş olanaklarım farkederek burada kalan Levantenler, Ecole de Beaux Arts mezunu Rumlar ya da bileğinin gücüne güvenen kalfalıktan yetişme Ermeniler. Kentin sivil mimari dokusunu yaratanlar. .'Mimarlar Mezarlığı' 19. yüzyılın sonuna referans vermekle birlikte, günümüzde yaşanan kavram karmaşalarına da ayna tutuyor. Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsun? 19- yüzyıl İstanbul'u sanılanın aksine multikültürel bir cennet değildi. Kimlik gerilimlerinin travma boyutunda yaşanmaya başlanacağı 20. yüzyılın kentsel zenginlikle katmerlenen habercisiydi. Tekinsiz kentin son 'disiplinsiz' yüzyılıydı ve mimari de dahil bu dönemde ortaya çıkan tüm gelişmeler sonradan yaftalanacaktı. İmparatorluk batarken, İstanbul gerçek bir zenginlik adasına dönüşüyordu. Siyasal iktidar ise 'milli' söylemi sertleştirerek gücünü korumaya çalışıyordu. Sonuç malum. Bugün de kentte bir para var, uzun süredir olmadığı kadar ciddi bir zenginlikten bahsediliyor. Ardı ardına gelen mimari yatırımlar, hatta müteahhitlikle gözü boyanmış bir toplum var. Sıklıkla sertleşen, kutuplaşmakta beis görmeyen bir siyasi söylem var. Üstelik bugünkü sistemin de birey ile olan ilişkisinde ciddi sorunlar var. Aktörler farklı olsa da, önceki yarım aşırın tuhaf bir tekerrürü gibi. .Tam bu dönemde Cumhuriyetin ilanı ile tarihsel bir kesinti yaşanıyor; diğer tüm alanlarda olduğu gibi mimaride de ulusallaşma çabası var, dolayısıyla bahsettiğin eserler ve mimarlar toplumsal bellekten siliniyor. Bu dönemin derinine inince ne görüyoruz? Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince 'ötekilere' kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı 'Dil Devrimi' kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır. Başkentin Ankara'ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı. Başkentin Ankara'ya taşınması İstanbul'un kültürel birikimi üzerinde olumsuz etki yarattı diyebilir miyiz? Hem diyebiliriz, hem diyemeyiz. İkircikli bir konu, Ankara'yı görünce insan 'iyi ki gitmişler' diyor... İstanbul hiçbir zaman Türk ulus devletine başkentlik yapabilecek bir kent olmadı. Bunun da nedeni kozmopolit yapısıydı. Cumhuriyet'in ilk 40 yılı boyunca İstanbul'a çivi çakmıyorlar. Açıkça taşra kenti muamelesi görüyor, kaynak aktarılmıyor. Fakat bu bir şekilde kentin korunarak bugüne gelmesini sağlıyor. Lanet, bir tür avantaja dönüşüyor sanki. Cumhuriyet ideologları tarafından yozluğun, kokuşmuşluğun, işbirlikçiliğin , ikiyüzlülüğün ve asla beraber anılmak istemedikleri Osmanlı ve Bizans mirasının kalesi olarak tezahür edilen bu kent, biraz da bu dışlanma sayesinde mekânsal kimliğini koruyor. İstanbul'un küresel ölçekte yeniden değerlenmeye başlaması 1990 sonrası... Kentsel anlamda risk, değerlenmenin getirdiği rantla kapıya dayandı. 'Mimari, etnik kategorizasyona tabi tutulamaz' Mimari alanda karşılaştığımız temel tartışmalardan biri de, özellikle Batılılaşma dönemi mimarisine atfedilen etnik kimlik. Bu bazen bir aidiyet, bazen ise yabancılaşma kriteri olarak hâlâ karşımıza çıkıyor. Batılılaşma dönemi mimarlarının büyük oranda gayrimüslimlerden meydana geldiği ve Cumhuriyet'e değin Türklerin bu alanda gayrimüslimlerle rekabet gücü olmadığı gerçek. Ancak bu uluslararası literatürde karşılığı olan akımların temsilcisi sayılacak mimari eserleri, salt mimarın kimliği üzerinden tasniflemek gibi bir hataya düşmemize yol açmamalı. Son yüz senedir değişmeyen Ankara merkezli öğretiye Gümüşsuyu'nda Hrant Apraham'a ait hilal ve yıldız şeklinde tasarlanmış mimar yazıtı. Cumhuriyet sonrası İstanbul mimarlarının yeni ideolojik sisteme entegre olma çabalarının çarpıcı bir örneği. göre ahşap Müslüman tipi, yığma rölyefli yapılar ise gayrimüslim tipi olarak kodlanır. Böylelikle zihinlerde Süleymaniye eşittir Müslüman, Beyoğlu eşittir gayrimüslim gibi bir önyargı oluşturulur. Türk evi, Rum evi, Ermeni Evi gibi mimari akımlarda karşılığı olmayan soyut kavramlar sonraki yüzyılın icatları. Ulusçuluğa paralel olarak bir taraf pamuklar içerisinde sarılıp korunurken, diğer taraf alabildiğine tahrip ediliyor. Ne yazik ki kimse de çıkıp ahşabın gerçekte modern bir malzeme olduğunu, Türk Evi sanılan o yapıların neo-klasik unsurlar taşıdığını, 19. yüzyıl modernleşmesinin bir etnisite hareketi olmadığını söylemiyor. Bu dönemi herkes istediği gibi anlamak istiyor. Osmanlı baroğu, neo-klasik, art nouveau, art deco vb. tüm modernist mimari çizgiler, gerçekte 19. yüzyıl modernleşmenin kolektif ikonlarıydı ve etnisite ayırt etmeksizin tüm toplumun yeni hayat tarzına geçişini sağlıyordu. Ahşap yapıların Türk, taş ve kagir konutların ise gayrimüslim yapısı olduğuna dair son derece yaygın bir algı halen mevcut ama. Tam da bu yüzden Alexandre Vallaury gibi bir 'gavurun' memleketin alanındaki en büyük kompleksi unvanına sahip Büyükada Rum Yetimhanesi'ni neden tümüyle ahşap malzeme kullanarak yaptığını bir türlü çözemezler. Adı üstüne 'Rum Yetimhanesi' olduğu için malum yapıyı Safranbolu'da olduğu gibi 'Türk Evi' kategorisine de sokamayıp, kanımca görmezler. Ahşabın Türkleştirilmesiyle ortaya çıkan yüzlerce tezatlıktan biri ise Müslüman muhiti olarak tasvir edilen Süleymaniye'de yüzyıl başına kadar sayısız bekar evi olması ve bu mahallenin azımsanmayacak kadar Musevi aileye ev sahipliği yapması. Cami avlusunu gösteren birkaç gravür üzerinden Süleymaniye'ye dayatılan Müslümanlığın, küçük bir araştırma ile dahi sanıldığı gibi olmadığı ortaya çıkar. Adalar ve Boğaz hattı için de benzer bir durum söz konusu, yapıların ciddi bir bölümü ahşap olmasına karşın ahalisi tümüyle Müslüman değildir. İstanbul bağlamında düşündüğümüzde benzer bir hikâye Halic'in karşı yakasında, Beyoğlu'nda karşımıza çıkıyor mu? Gavur Beyoğlu'nun en taş ve en batılı yapılarından Botter Apartmanı dahi, aslında Müslüman bir Sultan'ın terzisine armağanı. Osmanlı Hanedanı ve dönemin Ortadoğulu Müslüman burjuvalarının plazaları sayılabilecek Rumeli Han, Suriye Pasajı, Afrika Han, Mısır Apartmanı, Elhamra Pasajı, Hıdivyal Palas gibi yapıların gerçekte ne kadar İslam sermayesi olduğuna hiç girmiyorum. Osmanlı'nın en esaslı milli sermayesi olan bu yapıların tümü Cumhuriyet sonrası anlayış içerisinde 'gavur' olarak kodlanacaktı. Bu mantığa göre Osmanlı Bankası Binası da dahil, üzerinde neo-klasik unsur görülen ne varsa ötekileştirilecek, Osmanlı modernleşmesinin en mübarek mimari mirasına acayip gözlerle bakılacaktı. Bu durumda örneğin 'Ermeni mimarisi' gibi bir şeyden söz etmek hatalı bir yaklaşım mı olur? Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, örneğin Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. O dönem kiliselerinde yalnızca Ermenilere özgü mimari çözümlemeler ve gerçekten toplumun etnik kimliğini betimleyen keskin bir tavır mevcut. O dönemin çizgisine referans veren bir yapıyla karşılaştığında, dünyanın neresinde olursan ol 'Bu Ermenilere ait bir yapı' dersin. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde benim gözümde bir şey canlanmıyor. Sivil mimari buna olanak tanımıyor. Harran'daki Ermeni kerpiç, Karadeniz'deki ahşap, İstanbul'daki Ermeni muhtemelen art deco bir binada yaşıyordu. Şimdi hangisini 'Ermeni evi' diye tasnifleyeceğiz, ve böyle bir tasnifleme bizim ne işimize yarayacak kestiremiyorum. Bu bağlamda iyi niyetli dahi olsa, eleştirildiğimiz bir dilin içerisine düşme riski mi söz konusu? Sonuçta Türkler bu tip ayrımları iyi niyetlerinden yapmadılar. Belli toplumları mimari alanda ihya etmek değildi amaç. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi bizler kalkıp aynı dünyada hâlâ o ezberi tekrarlarsak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. .Örneğin 'Batılılaşan İstanbul'un Ermeni Mimarları' ve 'Batılılaşan İstanbul'un Rum Mimarları' adı altında iki . Projeyi, 'Issız Kent Üçlemesi' adını verdiğin yeni bir kitapla tamamlıyorsun. 'Kimsenin olmayan hayadar', 'kimsenin olmayan binalar' ve 'kimsenin olmayan fotoğraflar' bağlanımda kent tarihinin farklı katınanlanyla yüzleşiyoruz. Üçlemenin hedefi ve senin için açılımı tam olarak nedir? Bu üçü aslında aynı hikaye. Issız Kent Üçlemesi, dünyanın en kalabalık şehirleri arasında sayılan İstanbul'u, terk edilmişliği üzerinden düşünmeye adanmış bir deneme. İstanbul sadece aldığı göçler değil kaybettiği nüfus ve kültürel erozyon bağlamında da incelenmeye değer bir kent. Üçleme, fotoğraflar, mimarlar ve travestilerle kurduğum ilişkinin toplamında, aslında hep soruyu sormamla oyunsallaşıyor. Ama her biri 'ıssızlığın' farklı bir evresini temsil ediyor. Birbirine teğet çizgilerle bağlı üç katmanda, aynı kentin bulvarlarında örülen aynı hikâyeye, üç farklı güzergâhtan ulaşmayı deniyorum... Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katman, abartılı kent metaforu ve kolektif hafızaya karşı verdiğim bireysel mücadelenin iç hesaplaşması olarak okunabilir. Önceki kitaplardan farklı olarak ilk kez kendi ağzımdan yazıyorum ve bu kez bir sonucu değil, sürecin arka planını paylaşıyorum. Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamak. Binalar, fotoğraflar ve travestiler arasındaki ilişkiyi nasıl bağlıyorsun? Mekânsal olarak bağlıyorum. Fotoğraflar binaların potansiyel olarak ilk sahiplerine ait, translar son 'mühim' kullanıcılar arasında, arada içinden geçilen binalar var, fakat onların da kaderi fotoğraflar ve translardan farklı değil artık... Bu benim saptamam ama bilmem farket Beyoğlu civarında nerede bir Ermeni kilisesi ya da manastır varsa, bil ki sokağı genelevdir. Zürafa Sokağın pençeleri ana caddedeki manastıra açılır, Küçük Bayram Sokak'taki genelevler Surp Asdvadzadzin Ermeni (Katolik) Kilisesi'ne bakar, yakın dönemde restore edilen Anarad Hığutyun Ermeni Manastırının bulunduğu Dernek Sokak boydan boya genelevdi... Tüm bu lokasyonların tesadüf olduğuna inanmıyorum çünkü ben hiç pencereleri camiye açılan genelev görmedim. Terkedilmenin getirdiği rastlantısal olmayan bir tür deneyim aktarımı, kitabın üç tezat öznesini birbirine bağlıyor. farklı proje yürütüldü 2010 kapsamında. Sonuçta binalar değil fakat mimarlara dair bir kategori söz konusuydu. Bahsini ettiğin her iki çalışmayı da izledim. Eminönü Sultanhamam'da iki bina sırt sırta, aynı yıllarda yapılmışlar, birinin mimari Ermeni, diğeri Rum. Muhtemelen arkadaşlar, belki bazı kararları birlikte vererek, aynı yazıhaneyi paylaşarak diktiler o binaları. Bir tanesi Ermenilerin projesinde, diğeri Rumların projesinde ve her iki kitapta da yandaki bina kadrajin dışına atılmış, silinmiş. Ben o iki binanın 150 senedir omuz omuza vererek ayakta durduğunu biliyorum. Bir dönemin kolektif birikiminin cımbızlandığım görmek açıkçası içimi yaktı. Ermenilikten, Rumluktan öte, çatı bir tartışma vardı orada. Art nouveau'nun İstanbul'daki öncülerinden Aram ve İsak Karakaş biraderler için aslolan iyi art nouveau yapmaktı, Ermeni mimarisi yapmak değildi. Ermeni olmaları da muhtemelen bugün ifade ettiği kadar yoğun bir anlam ifade etmiyordu. Art nouveau'ya bakıp 'Ermeni evi' demek günümüze dair bir yozlaşma. Mimarın etnik kimliği üzerinden art nouveau'yı anlamak da bundan farklı değil. Keşke önce akımları ve nedenselliklerini tartışıp, mimarların etnik kimliğine oradan gelebilseydik. Aksi oldu ve mimarların etnisitelerine dalıp asıl tartışmayı kaçırdık galiba. Mesela bugünün Türkiye'sinde temsiliyeti olmayan, Birinci Dünya Savaşı ile tasfiye edilen ama o dönem Ermeni ve Rumlarla rekabet gücü olan tek grup Levantenlerdi. Nitekim kendi ülkelerinde doğan akımları buraya taşıdılar ve mukayase götürmez bir üstüklükleri vardı. Her iki çalışmada da dışarıda bırakıldı Levantenler, o aktörlerin dezavantaji neydi, anlayamadım... Sanat tarihi yazımında da mevcut aynı problemler. Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde gözümde bir şey canlanmıyor. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi kalkıp o ezberi tekrarlarsak, söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam.  Zeynep Ekim Elbaşı | Agos Gazetesi
Philip Seymour Hoffman'ın En İyi 8 Performansı
Bundan bir yıl önce Amerikalı aktör ve yönetmen Philip Seymour Hoffman, New York'taki evinde ölü bulundu.New York polis teşkilatından (NYPD) yapılan açıklamada, 46 yaşındaki Hoffman'ın, Manhattan'nın Greenwich Village bölgesindeki apartman dairesinde, aldığı aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle öldüğü belirtilmişti...Aramızdan ayrılışının 1. yılında Philip Seymour Hoffman'ı en iyi performansları ile anmak istedik...