Göz Çukurunda Bile Diş Vardı
Ağzında 85 diş bulunduğu için sadece çorbayla besleniyordu. Tedavisi 2 yıl sürdü.Yıllarda böyle yaşadı. Ağzı, çenesi, göz çukurları dahil toplam 85 dişi vardı. Yaşamını sadece çorba içerek sürdüren Küskü yıllarca derdine çare aradı. Sonunda Çene Cerrahisi ve İmplantoloji  Uzmanı Prof. Dr. Serhat Yalçın operasyona başladı. 2 yıl içinde tam 6 operasyon geçirdi. Toplamda 58 dişi çekildi. Küskü artık çekilen dişlerini saklıyor. İlk isteği evlenmek. Küskü’nün tedavisini ücretsiz üstlenen Prof. Dr. Yalçın, “Mesut’un yüzünde, çekilen dişlerinden dolayı çöküntüler olmaması için kendi kanından ayrıştırılan kök hücreler, iyileşmeyi sağlayan hücreler ve hormonlar tekrar yüzüne enjekte edildi.  İmplantların konulabilmesi için çene kemiği kalınlaştırıldı. Yaklaşık bir yılın sonunda diş çektirmiş normal bir hasta haline getirilen Küskü’nün toplam 2 yıl süren tedavinin sonunda çenesine implantları yerleştirildi ve son olarak protezleri konuldu' dedi.Yalçın,  “Meslek hayatım boyunca gördüğüm, ağzında bu kadar çok dişi olan ilk vakkaydı. Diş hekimliği literatürüne geçmesi gereken örnek bir tedavi oldu. Tedavi sonrası şimdi çene cerrahisi ve implantolojinin geldiği noktayı göstermesi açısından kamuoyuyla detayları paylaşmak istedik. Ağzında, dişlerinde yaşadığı sorunlar nedeniyle yıllarca bu acıları ve zorlukları çeken insanlar var. Bu kişilere bir umut ışığı olsun. Çene kemiğiyle ilgili sorunlar yaşadığı için implant yaptıramayacağını düşünen insanlara seslenmek istiyorum. Yeni teknolojiler ve ileri cerrahi ile pek çok hastaya çare bulmak mümkün” şeklinde konuştu. Küskü’nün artık inci gibi dişileri var. Milliyet
Kadınlarda Stres – Astım – Reflü Üçgeni
Günümüzde şehir hayatı ve stresin etkisiyle, çocukluk çağında hiçbir şikayeti olmayan bireyler, yetişkinliklerinde aniden astım hastası olabiliyorlar. Astıma bir de stres kaynaklı bir diğer hastalık olan reflü eklenirse, hastalar için durum içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Stresi yatıştırmak için tüketilen çikolata, kola, kahve gibi besinlerin astım ve reflü ataklarını daha çok alevlendirdiğini söyleyen Çocuk İmmünolojisi ve Alerji Uzmanı Prof. Dr. Yonca Tabak, erkeklerin yaklaşık yüzde 5’i, kadınlarınsa yüzde 8’inde görülen astımla başa çıkmanın yollarını anlattı.Astımın görülme sıklığı tüm dünyada giderek artarken hastalığın kadınları daha çok etkilediği özellikle dikkat çekiyor. Bu durum tesadüf değil, astım hastalığında stres faktörü önemli bir yer tutuyor ve genel anlamda kadınlar, erkeklere oranla daha fazla psikolojik sorun ve stres yaşıyorlar. Stres, bağışıklık sistemine getirdiği olumsuz yük ile yalnızca astıma değil, aynı zamanda alerjik nezle ve alerjik egzama gibi alerjik hastalıklara; depresyona, reflüye, yeme bozukluğuna ve obeziteye de neden olabiliyor.Stres Arttıkça Astım ve Reflü Alevlenmeleri ArtıyorPsikosomatik denilen, diğer bir deyişle yaşanan stres ve psikolojik sorunlarla beynin istemeden vücuda zarar verdiği hastalıklardan kabul edilen reflü, mideden yukarı asit kaçması ile görülüyor. Önce yemek borusuna ardından soluk borusuna çıkan asit, akciğerlerde aşırı bir hassasiyet yaratıyor ve astıma sebep oluyor. Astımsa doğası gereği reflüyü arttırıcı bir özellik taşıyor. Reflü arttıkça astımın kötüleştiğini, astım kötüleştikçe reflünün arttığını söyleyen Prof. Dr. Yonca Tabak, bu iki hastalığın birbirini sürekli tetiklediğini belirtiyor.Sorunları Çözmek Astımı İyileştiriyorAstım şikayetleri ile doktora başvuran ve hastalığının altında psikolojik sorunların yattığından şüphe edilen hastalarda stres yaratan nedenin açığa çıkarılması ve bu yönde gelişme sağlanması astımın iyileşmesine yardımcı oluyor. Bu süreçte hastada reflü varsa beslenmesi buna uygun olarak düzenleniyor.Çikolata, Kahve, Alkol Tüketimine DikkatStresle mücadele yöntemi olarak, özellikle kadınlar tarafından çok tüketilen ve mutluluk hormonu endorfin salgılattığı bilinen çikolata konusunda ise astımlı hastaların çok dikkatli olması gerekiyor. İster sütlü ister bitter olsun çikolatanın içeriğindeki kafein mide başını gevşetiyor ve midede asit salgısını artırıyor. Kilo aldırmayacağı düşünülerek tüketilen kakao oranı yüksek çikolatalar ise daha fazla sorun yaşanmasına neden oluyor çünkü kafeinin kaynağı kakao. Benzer şekilde kahve, kola ve alkol de reflüyü arttıyor. Astım ve reflü hastalarının özellikle stresli anlarında tetikleyici nitelikteki tüm bu gıdalardan uzak durmaları gerekiyor. Özellikle yaklaşan sevgililer gününde çikolata tüketimine bu açıdan dikkat edilmesinde fayda var.Sağlıklı Psikoloji, Huzurlu Ortam, Doğru Nefes ŞartProf. Dr. Yonca Tabak, stres, astım, reflü üçgenindeki hastaların çok hassas davranması gerektiğini bir kez daha vurguluyor ve ekliyor: ‘Psikosomatik hastalık grubunda yer alan astımın sağlıklı bir psikolojiden olumlu etkilendiği de göz önünde bulundurulduğunda kadınların en doğal psikolojik rahatlama yöntemi olan nefes alma çalışmalarına katılmalarında fayda var. Çünkü karından başlayan, diyafram nefesi bol oksijen alımına neden olan doğru nefes, beyinde doğal bir antidepresan, mutluluk verici etki yaratıyor. Artık tıp dünyasında, çocuk astımı tedavisinde başarılı olunması için annenin ve babanın psikolojik durumunun düzeltilmesinin de önemle üzerinde duruyoruz. Biz çocuk astım alerji uzmanları, bir yandan çocuğun astımını tedavi ederken diğer yandan annenin nefesini açarak ev içindeki ruhsal stresin giderilmesi yolunda çalışmalar yapıyoruz’.
Epilepsi Krizleri İçin Uyaran Akıllı Saat: Embrace
Medikal anlamdaki ilk akıllı saat olan Embrace; stres seviyenizi, heyecan durumunuzu hatta epilepsi nöbetinizin yaklaştığını haber veriyor.2007 yılından bu yana MIT Profesörü ve bir öğrencisinin ortak çalışmaları sonucu ortaya çıkan Embrace adı verilen akıllı saat, kullanıcısının stres durumunu ve uyku seviyesini ölçebiliyor. Giyilebilir teknoloji cihazlarının iyiden iyiye hayatımıza girdiği şu günlerde öyle bir akıllı saat düşünün ki artık Epilepsi nöbetlerini dahi size önceden haber veriyor.
Dr. Mehmet Öz 'ün Önerileri Bilimsel Değil mi?
Ünlü Türk hekim Doktor Mehmet Öz’ün 3 milyon izleyicisi bulunan TV programında verdiği sağlık tavsiyelerinin neredeyse yarısının gerçeğe dayanmadığı öne sürüldü. Ünlü ekonomi dergisi Forbes tarafından 2013 yılında ‘Dünyanın en etkili 100 ismi’ sıralamasında 6’ncı sıraya yerleşen Türk Doktor Mehmet Öz, defalarca Emmy alan Dr. Oz Show isimli sağlık programıyla milyonların gönlünde taht kurdu. Sağlık adına tüyolar veren 50 yaşındaki hekimin, programının geçen sezondan rastgele seçilen 40 bölümünü inceleyen British Medical Journal uzmanları, Öz’ün bu programlarda 479 sağlık tavsiyesi yaptığını belirledi. Ancak bunların sadece %46’sının bilimsel dayanağı olduğu tespit edildi.  Öz kendini savunduDergi için araştırmayı yapan uzmanlar, önerilerin yüzde 15’inin ise bilimsel gerçeklerle çeliştiğini belirledi. Öz’ün ‘ Kadınlar yumurtalık kanserini yenmek istiyorsa hindiba, kırmızı soğan ve levrek tüketsin riskleri yüzde 75 azalır’ tavsiyesini yerden yere vurdu. Aynı şekilde kahve çekirdekleri bazlı zayıflama haplarının da Öz tarafından programda tavsiye edildiği, ancak daha sonra bu ürünün reklamlarının geri çekildiği vurgulandı. New Yorker dergisi ise ABD’de en çok izlenen 5 talk show programından birisi olan ‘Dr Oz Show’un başarısının altında yatan sebepleri analiz etti.Eski mantıkDoktor Eric Rose, “Sıkıcı sağlık programlarından ayrışarak eğlenceli bir program yöneten ve şovmen haline gelen Öz’ün, tuhaf fikirlerle geldiğini görüyoruz” dedi. Doktor Öz ise, kendisini ezber bozan bir ikon olarak gördüğünü belirterek “Çoğu ilaç eski mantığa dayalı. İnsanları hasta olmaya ikna etmek istemiyorum. Programda sunduğum çözümler bu konudaki tek çözümler değil, ve söz konusu ilaçlar da tek geçerli ilaçlar değil” dedi. Tıp camiasınca başarılı bir ‘pazarlamacı’ olarak görülen Öz, New Yorker dergisine verdiği röportajda “Kanser bizim için Angelina Jolie gibi. Her gün bu hastalıktan bahsedebiliriz” demişti.‘Aileme de bunları tavsiye ediyorum’Bilimsel otoritelerce faydası kanıtlanmayan ancak Dr Öz’ün programında defalarca ‘mucize’ ve ‘sihirli’ kelimeleriyle promosyonunu yaptığı ‘yeşil kahve çekirdeği ’ diyet ürünü sebebiyle haziran ayında ABD Senatosu Alt Komisyonu karşısında ifade vermişti. Senatör Claire McCaskill’in “Bütün bilim topluluğu sizin mucize dediğiniz bu ürünlerin yararlığından şüpheli. Satın alınabilir bir ürüne mucizevi dediğinizde bu insanları boş yere umutlandırıyor. Bunu neden yapmanız gerektiğini anlamıyorum“ sözleri karşısında “Ben bu ürünlerin işe yaradığına inanıyorum, hepsini tutkuyla inceliyorum ve araştırıyorum. Bahsettiğim bir sürü maddenin etkilerinin bilimsel olarak kanıtlayamadığımın farkındayım, fakat bu tavsiyeleri aileme verdiğim gibi seyircilere de veriyorum” savunmasını yapmıştı.Kaynak : Medikal Akademi ve Gerçek Bilim
Hayvanlara Kendi Etlerini Yedirip Nasıl Delirttiler?
‘KÜRESEL FİNANS OLİGARŞİSİ’NİN ET VE YEM OYUNU“Et, insanların en eski çağlardan beri önemli besin kaynaklarından birisi. Günümüzde de öyle. Ne var ki, günümüzde süpermarketlerden veya büyük şehirlerde kasaplardan alarak yediğimiz etin elli yıl önce yenen et ile benzerliği kaldı mı diye de sormak gerekir. Küresel Finans Oligarşisi (KFO) , kitlesel olarak üretilmesini programladığı inanılmaz boyutlardaki tahılların (özellikle mısır, soya ve buğday) tüketilmesini de sağlamak zorunda. Düşünebiliyor musunuz, küresel tarım kuruluşlarının, milyonlarca ton mısır, soya ve buğdaydan oluşan, tahıl dağlarının tepesinde otura kaldıklarını ve bu durumda sistemin nasıl çatırdamaya başlayacağını? Kaldı ki bu tahılların sadece senelik olarak tüketilmesi de yeterli değildir. Küresel sistem, uzun vadeli olarak planladığı arzın daima üzerinde bir ‘talep’ oluşturma zorunluluğundadır.Küresel sistem tarafından, önemle oluşturulması hedeflenen tahıl talebini kalıcı ve yüksek tutmayı sağlayan nedenlerden birisi de söz konusu olan tahılların hayvan yemi olarak kullanılabilme imkânıdır. Sığırından küçükbaş hayvana, kanatlı hayvanlardan su ürünlerine (balık karides vs) kadar bu çok geniş alanda, tahılların yem olarak kullanılmasının sağlanabilmesi, küresel olarak kitlesel tahıl üretimi ve tüketimi sürecini yöneten tarım şirketi topluluklarına önemli boyutlarda ve kalıcı tüketim perspektifleri sunar.MERA HAYVANCILIĞINI YOK EDİP YERİNE BESİ HAYVANCILIĞI GETİRİLİYORDünya çapında oluşturulmasına çalışılan, yoğunluklu olarak yapay yem ile beslenme üzerine yapılandırılmış ‘besi hayvancılığı’ , mera hayvancılığının tam tersi olan bir sistemdir. Sonuçta çok büyük kapalı alanlara sıkıştırılan ve sayıları inanılmaz boyutlara varan besi hayvanları zorunlu olarak yapay yem ile beslenirler. Yapay yemi de hep sözünü ede geldiğimiz ‘tarım şirketleri toplulukları’ temin edeceklerdir. Böylelikle yem ile başlayan süreç, besi hayvanlarının semirtilip, kesilip, işlenerek insanların sofralarına geleceği ana kadar, tüm üretim evreleri ile bu bir avuç KFO’ya bağlı kuruluşun kontrolüne girecektir. Kitlesel tarım ürünlerine bağlı ve bağımlı olarak tasarımlanmış, geniş insan kitlelerinin merkezi olarak beslenmesi ana planı , aynı kaynağa bağımlı olarak yapılandırılmış hayvancılık sayesinde bir başka temel dayanak daha bulmuş olur. Bir başka deyişle, insanlar açısından önemli bir besin kaynağı olan hayvansal ürünler de ‘besi hayvancılığı’ sayesinde küresel merkezin yönetimine alınmış olur.KİTLESEL TARIMLA KİTLESEL BESİ HAYVANCILIĞI İÇ İÇE GEÇİYORBöylesi büyük düşünülmüş bir plandan dolayı, küresel sistem büyükbaş hayvancılık başta olmak üzere, mera hayvancılığını önce daraltmak, sonra da tamamen ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmaktadır. Bilindiği gibi ‘mera hayvancılığı’ nda hayvanlar geniş otlaklarda dolaştırılarak beslenirler. Bu hayvanlar bir yandan, serbest olarak dolaştıkları kırlarda yedikleri çeşit çeşit doğal olarak yetişen bitkilerden dolayı, öte yandan ise hareket halinde olduklarından en sağlıklı ve lezzetli besin kaynağıdırlar. Böylesi bir hayvancılık insanların yararınadır. Ne var ki, binlerce yıldan beri süregelen bu geleneksel sistem, KFO açısından olumsuz, hatta zararlıdır. Bu tür hayvancılığın, merkezi olarak yönlendirilmesi ve kontrol altında tutulması da mümkün değildir.Aynen kitlesel tarımın, geleneksel tarımın yerine öne çıkarılması gibi. Sonuç olarak, kitlesel tarım ve kitlesel besi hayvancılığı iç içedir ve birbirini tamamlar.İNEKLER NE YERSE ONA DÖNÜŞÜYORBirbiri ile iç içe geçmiş bir sorun sarmalı olan kitlesel tarım üretimi ve kitlesel besi hayvancılığı geniş bir problemler yumağı oluşturmaktadır. Kapalı alanlarda gerçekleştirilen büyük baş hayvan besiciliğinde sığırlar bir çatı altında, yüzlerce adet olarak durdukları yerde beslenirler. Bu sistemin en önemli sorunu yedirilen yemin içeriğidir. Kitlesel olarak bir arada tutulan besi hayvanları da insanlar gibi küresel tarım kuruluşlarının, kitlesel tarım ürünlerine mahkûm edilmişlerdir. Buğday, soya ve mısırın işlenerek çeşitli türevlerinin üretilmesi esnasında ortaya çıkan (küspe, posa ve tahıl kırıkları gibi) artıklar, yem üretiminde ana kaynak olarak kullanılmaktadır. Bu tahıl artıkları genelde bir ‘otobur’ olan ineklerin beslenme alışkanlıklarına çok da uygun değildir. Besleyici ve verim arttırıcı olarak övülen bu tahıl artıkları, aslında fazlaca yağ ve karbonhidrat (şeker) içerirler. Bu zaten hareketsizliğe mahkûm edilmiş olan sığırların sağlığını olumsuz olarak etkiler.YAPAY YEMLERLE ŞEKER HASTASI OLAN İNEKLER!Prof. Dr Kenan Demirkol’un bu konudaki görüşleri oldukça önemlidir: “Türkiye’de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri “Biz dünyayı nasıl doyuracağız” yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli…”TÜRKİYE’DEKİ BESİ HAYVANCILIĞI SOYA VE MISIRIN TEKELİNDE‘Soya küspesi’ , bütün dünyada yapay yem üretimin de kullanılan çok önemli bir temel maddedir. Türkiye’de de yem sanayi, soya ithalatına mahkûm edilmiştir. Kendi üretimi 55 bin ton ile yok sayılacak kadar az olan Türkiye, yoğun olarak soya fasulyesi ve küspesi ithal etmektedir. Neredeyse 2 milyon tona yakın olan soya fasulyesi ithalatı genellikle Türkiye’de de konuşlanmış olan Cargill, Bunge ve ADM gibi dev tarım şirketleri topluluğunun ithalatı olup öncelikle sıvı yemeklik yağ imalatında kullanılmakta ve geriye kalan posası da (Küspe) yem endüstrisinde kullanılmaktadır. Bu nedenden dolayı ithal edilen küspe miktarı nispeten düşük görünmektedir. Ekimi kotalarla sınırlanmış pancar ekimi ve diğer yağlı tohum artıkları (çiğit, ayçiçeği vs) besi hayvancılığının talebini karşılamaktan uzaktır. Sonuç olarak Türkiye’de de ‘besi hayvancılığı’ küresel olarak üretilen soya fasulyesi küspesi ve mısır kırığı temelinde yapılandırılmıştır.HAYVANLARA KEMİK, İŞKEMBE VE BAĞIRSAKLARI NASIL YEDİRİLİYOR?Yapay yem konusundaki diğer önemli bir olumsuzluk ise, bu tahılların, kitlesel üretimini mümkün kılabilmek için genetik yapıları ile oynanarak (GDO, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar!) yoğun tarım ilacı (pestizit ve herbizit) kullanımına dayanıklı hale getirilmiş olmalarıdır. İnsan olarak, adeta bir kıskaç içine alınmış gibiyiz. Bir yandan, doğrudan tükettiğimiz, buğday, mısır ve soyadan (un, yağ ve şeker) dolayı, bu zararlı kimyasalların etkileri altında kalırken, öte yandan da tükettiğimiz hayvansal gıdalar vasıtası ile aynı maddelerin, dolaylı olarak tekrar etkisi altında kalıyoruz. Hayvan yemi üreten şirketlerin internet ortamında sundukları tanıtım sayfalarına dikkatle baktığınızda, yem içerikleri ile ilgili açıklamalarında kısaca ‘…hayvansal protein’ tabirini görürsünüz. Nedir bu hayvansal protein? Açıklaması yoktur. Bu madde büyük kesimhanelerde ortaya çıkan ve miktarı günlük olarak tonları bulan kesim sonrası atıklarıdır (kan, yağ, doku parçaları, kemik ve deri artıkları, işkembe ve bağırsak içerikleri gibi kısacası doğrudan kullanılamayacak her türlü çıktı…) Bu atıklar, özel makinelerde kurutulup, öğütülerek çeşitli oranlarda GDO’lu tahıl atıkları ile karıştırılıp ‘yapay yem’ haline getirilmektedir.KENDİ ETİNİ YİYEN HAYVANLAR DELİ DANA HASTALIĞINA YAKALANIYORBöylece sırf fazla süt versin veya çabuk et tutsun diye ‘otobur’ bir hayvanı kendi eti ile besleme hezeyanının çok çeşitli sorunlarından birisi de BSE (Bovine Spongiforme Enzephalopathie), yani ‘deli dana hastalığı’ dır. Bu hastalığı tetikleyen etken, bir cins hayvansal protein (Prion) olup, bu konuda uzman bir çok akademisyenin ifadelerine göre hayvanlardaki varlığının, hastalık öncesi tespiti mümkün değildir. Her ne kadar son yıllarda bazı test metotları başarı ile denenmiş olmakla beraber, henüz uygulama safhasına geçilmemiştir. Yukarıda sözünü ettiğim tür öğütülmüş hayvansal protein ile ‘zenginleştirilmiş’ yemleme devam ettiği müddetçe BSE’nin önlenebilmesinin mümkün olmadığı uzmanlarca ifade edilmektedir. Her ne kadar kitlesel besiciliğin savunucuları tarafından BSE’nin sadece hayvanlarda görüldüğü ve insanlara geçme şansının olmadığı savı sıkça ortaya atılsa da aksi ispatlanmıştır. İngiltere, 1996 yılında resmi olarak, BSE’nin insanlarda gelişen türü olan Creutzfeldt-Jakob hastalığından ölümler olduğunu açıklamak zorunda kalmıştır. İngiltere’de 1985-86’larda ortaya çıkıp, Almanya’ya sıçrayan ‘deli dana’ hastalığının, kısa sürede salgın (epidemi) halini almasından dolayı, başta sığır olmak üzere ‘otobur’ canlıların hayvansal atıklar (öğütülmüş hayvansal protein) ile beslenmesi, 2001 yılında AB ülkelerinde yasaklanmış olmakla beraber, bu atıkların işlenmiş olarak veya derin dondurulmuş vaziyette başka ülkelere ihraç edildiği bilinmektedir.CREUTZFELDT-JAKOP HASTALIĞI TÜRKİYE’DE DE GÖRÜLDÜ28.09.2013 tarihli Aydınlık gazetesi haberine göre, Türkiye’de de Cerrahpaşa Hastanesi’nde yatan bir hastada Creutzfeldt-Jakob hastalığı tespit edilmiş. Haberde yer alan İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tamer Dodurka’nın açıklamalarına göre, “…Kesin teşhis sadece ölen hayvanın beyninin mikroskobik muayenesiyle yapılabilir. Bazı hayvanlar bu belirtileri göstermediği halde hastalığı taşıyabilir ve dolayısıyla eti yenildiği takdirde hastalık insanlara bulaşabilir. Yurt dışından getirilen hayvanlarda kan ya da başka bir muayene ile teşhis konulamayacağı için hastalığın görüldüğü bölgelerden hayvan ithali büyük sakınca taşır…”YETKİLİLERİN MESNETSİZ VE SORUMSUZ AÇIKLAMALARIAydınlık Gazetesi, yukarıdaki haberine ilave olarak, aynı konu ile ilgili olarak Tekirdağ Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Hayvan sağlığı, Yetiştiriciliği ve Su Ürünleri Şube Müdürü Tayfun Uzun’un açıklamasına da yer vermiş. “İthal edilen hayvanların ülkeye girişi ile ilgili bir çok düzenleme var. Özellikle mezbahalarımızda, görevi sadece hayvan hastalıklarının denetimlerini yapmak olan veteriner hekimler bulunuyor. Deli Dana hastalığı gözle görülür şekilde kendini belli eden bir hastalıktır. Şimdiye kadar ülkemizde bu hastalığı taşıyan hayvanlar görülmemiştir, fakat görülürse yönetmeliklerde belirtildiği şekillerde gerekli işlemler yapılacaktır…”Sadece bu bir haber ve yetkili kişinin bilimsel açıdan mesnetsiz, insani açıdan sorumsuz açıklamaları, tüketicinin ne denli yaşamsal bir tehlikenin içerisinde olduğunu göstermeye yetmektedir.GÜNDE 48 LİTRE SÜT VEREN İNEKLER, 30 GÜNDE KESİME GELEN TAVUKLARIN SIRRIKitlesel besi hayvancılığında yapay yemin içeriği ile ne gibi sorunlara sebep olduğunu kısaca açıkladıktan sonra önemli bir noktaya daha değinelim. Bildiğimiz evcil hayvanları, doğal beslenme ortamlarından çekerek, kapalı alanlara tıkıp besicilik yapılabilir mi? Yani sığırlar sadece bu sözde güçlendirilmiş yapay yemlerle süratle semirir, inekler günde 48 kilo süt vermeye, tavuklar her gün yumurtlamaya başlar ya da 30 günde kesim ağırlığına ulaşırlar mı? Hayır, yetmez! Bütün bu evcil hayvanların kapalı alanlarda ve hareketsiz yaşamaya, yapay yem ile oburca beslenmeye uygun bir organizmaya ve metabolizmaya göre yeniden tasarımlanıp şekillendirilmeleri, daha açık bir ifade ile genetik olarak değiştirilmeleri gerekmektedir. Bu tabloyu daha iyi anlamak için besi hayvanlarındaki genetik yönlendirme ve sonuçlarına da ayrıca değinilmesi gerekir.Yusuf YavuzKaynak: Dünyalılar
Akıllı Telefonlar Uyku Düzenini Bozuyor
Norveç'te yapılan araştırma, yatağa cep telefonuyla giren gençlerin düzenli uyku uyuyamadığını ortaya koydu. Uykuyu kaçıran ana etken ise LED ekrandan yayılan ışınlar olarak belirtildi.Norveç'te yaşları 16 ile 19 arasında değişen 9 bin 846 genç üzerinde yapılan araştırma, uyumak yerine akıllı telefonla zaman geçirmenin sağlığı olumsuz etkilediğini gösterdi.BMJ Open dergisinde yayımlanan araştırmada, ankete katılan gençler uyuma düzenlerini ve gece yatmadan önce ne yaptıklarına ilişkin soruları yanıtladı. Sonuçlar, gençlerin mobil cihazları kullanma sıklığı arttıkça, uyku sorunun da kadar arttığına işaret etti.Araştırmada, gençlerin tümünün yatağa gitmeden önce en az bir elektronik cihazla vakit harcadığı ve bu durumun uykuya geçiş süresini kısalttığı belirtti. Dahası, ağırlıklı olarak sosyal medya kullandıkları için uyku saatinde akıllı telefonlarını elinden bırakmayan gençlerin uyku süresinin azaldığı ifade edildi.Uyku vaktinde sosyal medya kullanımı yetersiz uykuya neden olurken, LED ekranlardan yayılan ışınların da uyku hormonu melatonin salgılanmasını azalttığı belirtildi. Işığa duyarlı hücrelerle bağlantılı hormonun azalması, uykuya geçiş süresini de doğrudan etkiliyor.Elektromanyetik radyasyon tehdidiMobil cihazların neden olduğu uyku sorununu aşmak için son zamanlarda ekran parlaklığını güneşin hareketine göre belirleyen uygulamalar belirdi. Araştırmacılar ise bu tür uygulamaların uyku sorununa çözüm olamayacağı görüşünde.Mashable sitesinde yer alan habere göre uyku sorununun bir nedeni de elektromanyetik rasyasyon olabilir. Dahası, ekrana bakmak için çok fazla eğik durma pozisyonuna girmek baş ve kas ağrılarına neden oluyor.Bilim insanları, mobil cihazların uyku sorunu ile arasındaki bağlantıyı açıklamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtirken, yatmadan önce kitap okunmasını tavsiye ediyor. Basılı kitabın yanı sıra, ekranları okuma için özel tasarlanan e-kitap okuyucuların sağlığa zarar vermediği ve uykuya daha rahat geçiş sağladığı belirtildi.Mobil cihaz bağımlılığı hakkında geçtiğimiz yıl yapılan bir diğer araştırmada, yolda yürürken mesaj yazanların kendilerini riske attıkları gibi sağlıklarını bozabileceği ifade edilmişti.Mashable, Al Jazeera Turk
Reklam
'Kara Atlas' Türkiye’nin Yeni Kanser Haritası mı Olacak?
Greenpeace, 4 Şubat Dünya Kanser Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, kansere neden olan en önemli etmenlerden hava kirliliğine ve hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden kömürlü termik santrallere dikkat çekti.Türkiye’de planlanan kömürlü termik santraller haritasının, Türkiye’nin kanser haritası olabileceği konusunda uyaran Greenpeace, Sağlık Bakanlığı’nı kömürlü termik santrallerle ilgili harekete geçmeye çağırdı.2013 yılında Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliği ve özellikle gözle görülemeyen parçacık maddelerin başta akciğer ve mesane kanseri olmak üzere pek çok kanser çeşidine sebep olduğunu açıkladı. Havadaki kirliliğin sebepleri arasında sağlık için en tehlikeli olanı, PM 2,5 adlı, saç telinden bile küçük olan ince parçacık maddeler. Her gün tonlarca kömürün yakıldığı kömürlü termik santraller de, kansere yol açan bu sessiz katillerin en önemli sebepleri arasında.Türkiye’de zaten var olan santraller ve mevcut hava kirliliği nedeniyle şu anda pek çok kent zehir soluyor. Buna rağmen 80 yeni kömürlü termik santral planı var ve bu planlarla Türkiye, dünyanın en büyük 4. kömür tehdidi konumunda. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’de 64 ilde trafik, endüstri, yüksek hava kirliliği potansiyeli bulunuyor. Ayrıca bir de bu santraller yapılırsa bacalarından çıkacak olan sessiz katillerin kanser yapacağı resmen ispatlanmış iken, Sağlık Bakanlığı bu santrallere izin verilirken nerede diye soruyoruz?Bu santrallerin yapılacağı yerlere izin verilirken o bölgede kaç tane kanser hastası olduğu ve santraller yapılırsa bu sayının ne kadar artacağının araştırılması gerekiyor. İnsanların temiz hava hakkı ellerinden alındıktan sonra, erken tanı, teşhis ve tedavi ile kanserle savaşıyoruz demek gerçekçi ve yeterli değil. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı’nı, hava kirliliğine neden olan kömürlü termik santrallerle ilgili acilen harekete geçmeye çağırıyoruz. Sağlık Bakanlığı halkın sağlığını korumak için izin süreçlerinde aktif rol almazsa, planlanan santralleri gösteren ‘Kara Atlas’ın Türkiye’nin yeni kanser haritası olması kaçınılmaz.
Küfretmenin Ruh Sağlığına İyi Geldiğini Gösteren 11 Bilimsel Gerçek
etiket
Aileniz, sevgiliniz veya arkadaşlarınız size küfretme 'probleminiz' için söylenip, şikayetçi olabilirler. Ama bu içeriği okuduktan sonra onlara, küfür etmenin aslında ruh sağlığınıza iyi geldiğini söyleyip, haklı çıkabilirsiniz. Bilimsel araştırmalar da, küfretmenin derdi tasayı hafiflettiğini gösteriyor. E zaten bu küçük ani patlamaların da amacı bu değil mi? Herkesin bir anda ağzından çıkabileceği gibi, artık bu davranışı desteklemek için arkanıza bilimin desteğini de alabilirsiniz. Ama son söz olarak, biz yine de tavsiyemizi söyleyelim. Mümkün olduğunca küfür etmemeye özen gösterin, çevrenize ve özellikle kendinize karşı saygıyı elden bırakmayın..
Reklam
Bugün Türkiye Gündemindeki En Önemli 10 Olay
BDDK'nın Bank Asya’nın yönetim kurulunu belirleyen imtiyazlı payın yüzde 63’lük bölümünün TMSF tarafından kullanılmasına karar vermesinin yankıları sürerken Bank Asya, gerek yorum, gerek paylaşımlar ile sosyal medyada en çok konuşulan konu başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. TMSF'nin Bank Asya Yönetimine El Koymasına Sosyal Medyadan Dikkat Çekici 24 Tepki
İyi Bir Uyku İçin Ne Yapmalı?
Yatıp da uyuyamamak çok rahatsız edici bir durumdur. Teorik olarak uykunun doğal ve çabasız olması gerekir. Ama çoğu insan uykusuzluktan şikayetçidir.Oysa fiziksel ve ruhsal sağlık açısından uyku da en az yeme içme ve fiziksel aktivite kadar önemlidir. İyi bir uyku, dikkati toplamak, sağlıklı bir ruh haline sahip olmak ve hafızayı güçlendirmek için gerektiği kadar, kalp hastalıkları ve diyabet gibi hastalıklardan korunmak açısından da önemlidir.Peki, iyi uyumak için ne yapmak, nelerden kaçınmak gerekir?
Bugün 4 Şubat Dünya Kanser Günü: 8 Maddede Veriler, Belirtiler ve Kanser ile Mücadele
Temel tanımı ile kanser, genetik yapısı bozulan hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünerek, bağışıklık sisteminin savunmasına rağmen tümörleri oluşturmasıdır. Tümörler, dokuları sıkıştırabilir, tahrip edebilir ya da içine sızabilir. Kaç çeşit kanser türü vardır?Kanser hücreleri, vücudun hangi bölgesinde etkinse o bölge ile anılan çeşitli kanser türleriyle karşımıza çıkar. Yaklaşık olarak 200 kanser türü olduğu ifade ediliyor, ancak bir kısmı çok nadiren görülmektedir. Sağlık Bakanlığı Kanser Daire Başkanlığı internet sitesinde ise 20 kanser türü, tüm detayları ile yer almaktadır. Vücut bölgelerinde görülme oranlarına göre kanser türleriKanserin görüldüğü yerler aşağıda gösterildiği şekilde yüzdelenebilirBeyin ve omurilik %1Cilt %10Genital bölgeler: erkeklerde %20, kadınlarda %8Meme  %14Sindirim sistemi %25Solunum yolları: erkeklerde %2, kadınlarda %3Karaciğer ve safra kesesi %3Diğer organlar %8
Reklam
'İngiltere'de Nüfusun Yarısı Kanser Olacak'
İngiltere'de yapılan yeni bir araştırma, her iki kişinden birinin hayatının bir döneminde kanser olacağını ortaya koydu.Birleşik Krallık Kanser Araştırma kuruluşu, bu tahmini yeni bir hesaplama yöntemine dayandırdıklarını söyledi. Eski hesaplama yönteminde sayı, her üç kişiden birisinin kanser olacağını öngörüyordu.Kansere yakalanma riskiyle birlikte kanserden kurtulma oranları da artıyor.Kuruluş, uzayan yaşam süresinin daha çok insanın kanserden etkilenmesi anlamına geldiğini söyledi.Kadınlarda meme kanseri, erkeklerde ise prostat kanseri en yaygın türler arasında olmaya devam ediyor.Ama bunların yanında başka kanser türleri de yaygınlaşıyor.Obeziteden kaynaklanan reflü nedeni ile yemek borusunda tümörlere de sık rastlanıyor.Baş ve boyun kanserleri de artışta. Bunun kaynağının da oral seks olduğu düşünülüyor.Son verilere göre, erkeklerin neredeyse yüzde 54'ü hayatlarının bir döneminde kanserle karşılaşacakken, kadınlarda bu oran yüzde 48'in hemen altında.Kanserle karşılaşma riskini artıran ise şişmanlık, kırmızı et tüketimi ve sigara kullanımı.Akciğer kanseri kadınlar arasında hâlâ artıyor.Ancak kanseri önlemek imkansız değil. Kuruluş kilo vermek ve sigarayı bırakmak gibi yaşam tarzı değişikliklerinin önemli bir etki yaratabileceğini söylüyor.Her ne kadar artan rakamlar araştırmacıların artık daha ileri yöntemler kullanması nedeniyle olsa da, her iki hesaplama yöntemi de kanserle karşılaşan insan sayısında artış ortaya koyuyor.Araştırma ekibinin yöneticisi Londra Queen Mary Üniversitesi'nden Profesör Peter Sasieni, bu durumun 'kaçınılmaz olmadığını' söylüyor.Ona göre yaşam tarzında değişiklik yapmak kanser riskini yüzde 50 ila 30 arasında azaltabilir.BBC
Beyonce'den Vegan Yemek Sipariş Servisi Girişimi: 22 Days Nutrition
Beyonce’nin meşhur vegan diyetini uyarlamayı oldukça kolay hale getiren yeni girişimi 22 Daysa Nutrition bugün duyuruldu. On parmağında on marifet sanatçının, antrenörü Marco Borges tarafından kurulan 22 Daysa Nutrition, eve teslim bir vegan yemek sipariş girişimi.22 gün süresince yalnızca bitkisel kaynaklardan beslenmeyi ön gören 22 Gün diyetini, 2013 yılında eşi Jay Z ile birlikte deneyen Beyonce o günden bugüne bitki ağırlıklı beslenmeye dikkat ettiğini her fırsatta dile getiriyordu. Bir alışkanlığı değiştirmenin 21 gün sürdüğü gerçeğinden yola çıkan diyet, 22 Days Nutrition girişiminin de temel felsefesini oluşturuyor.Halihazırda bir vegan olan Marco Borges’in yemeklerini beğenerek yiyen yakın çevresindeki insanların talepleri üzerine ortaya çıkan girişim, bitki kaynaklı beslenmek isteyen herkesi hedefliyor ve 22 Gün diyetini uyarlamayı da kolaylaştırıyor. 22 Days Nutritition ‘da üç farklı paket halinde sunulan eve teslim vegan yemeklerin fiyatları 10 ila 17 dolar arasında değişiyor. Yemekler yüzde 100 organik, GDO’suz, glutensiz ve tamamen bitkisel içeriklerle hazırlanıyor.Açıklamasına bu diyet programına başladığı için Marco’ya minnettar olduğunu söyleyen Beyonce, “Ben yaptıysam herkes yapabilir” diyor.Girişimin amacı ise herkesi vegan yapmaktan öte, insanlara sağlıklı yemek seçimleri yapmayı öğretmek. Sanıyoruz buna ihtiyacı olmayan çok az kişi vardır.Marco Borges’in de adını 22 Gün diyetiyle daha çok duyacağız gibi görünüyor. Ünlü antrenörün, The 22 Day Revolution: The Plant-Based Program That Will Transform Your Body, Reset Your Habits And Change Your Life adlı kitabı Nisan 2015’te raflarda olacak.Webrazzi
Reklam
Tüp Bebek Tedavisinde Başarıyı Etkileyen Faktörler
Tüp bebek işlemi, birçok faktörün biraraya gelip başarının izlendiği bir süreçtir ve bir takım oyunudur. Başarıya ulaşmak için özellikle kadın, erkek, embryo ve laboratuar faktörlerinin çok iyi irdelenmesi gereklidir. Kadın faktöründe; yaş, yumurtalık rezervi, genetik normallik hali, rahim içinin durumu gibi faktörler öne çıkar. Erkek için ise, sperm sayısı ve hareketi ile genetik olarak normallik hali öne çıkmaktadır. Bu sayılan durumlarda, elde edilen sağlıklı embryo, iyi donanımlı bir laboratuarda ve tecrübeli bir embryoloji ekibi ile gebeliği beraberinde getirecektir. AMH ve ultrason ile ortaya konmuş iyi bir yumurtalık rezervi, 40 yaş altı olgular, genetik olarak normal kadınlar, rahim problemi olmayan ve eşlik eden dahili başka bir hastalığı olmayan kadınlarda başarı yüksek izlenmektedir.Tüp bebek laboratuarı da, başarıya etki etmektedir. Denetimi tam yapılan, iyi kalitede embryo geliştirme medyumları kullanılan, temilik ve hijyen sorunu olmayan, filtre sistemi iyi çalışan ve deneyimli bir ekibi olan merkerzlerde başarı yüksek izlenmektedir. Ankara’da yıllardır bu ilkeler ile faaliyet gösteren Centrum Tüp bebek merkezinde, her zaman yüksek tüp bebek başarısı hedeflenmektedir. Özetle:Kadın yaşıYumurtalık rezerviEşlik eden hastalıkGenetik problemlerSperm sayı ve kalitesiKullanılan tedavi protokolleri ve cinsiEmbryoloji laboratuar koşulları ve ekibiGenetik uygulamalarModern gereç ve yöntemlerTüp bebek merkezindeki doktor ekibinin tüp bebek alanındaki tecrübesiSağlıklı kayıt sistemleribaşarıya etki eden faktörler olarak öne çıkmaktadır.
Arkadaşının İlginç Teşvikiyle 138 Kilo Veren Adamın Hikayesi
Sıkı dostluk dediğimizde, kişilerin birbirlerinin iyiliği için her şeyi dürüstçe söyleyebildiği, gizli saklı şeylerin olmadığı bir ilişki geliyor değil mi aklımıza? Ama bu tarz dostlukları bulmak ve sürdürmek, her şeyin nefrete ve alaya vurulduğu günümüz dünyasında oldukça zor. Fakat şimdi anlatacağımız hikayede, bu alaycı tavır hayat kurtaran bir hamleye dönüşebiliyor. Kilo vermeden önce tamı tamına 228 kg olan Jamie Brooks, arkadaşının şişmanlığıyla ilgili alaycı mesajları üzerine, kilo vermeyi kafasına koyuyor ve gerçekleştiriyor.
Reklam
Google'dan Kanseri 'Bitirecek' Bileklik
Arama motoru olmaktan öte geliştirdiği pek çok teknolojiyle dikkat çeken internet devi Google, kanser teşhisi koyabilecek akıllı hapın ardından bu kez de kanser, kalp krizi gibi rahatsızlıklara teşhis koyabilen bileklik üretiyor.California’da Google X laboratuvarlarında yürütülen çalışmanın henüz erken aşamada olduğu ve araştırma esnasında yapay insan derisinin kullanıldığı açıklandı.İnsan koluna en yakın bir yapay deri ve kol üretilmesinin nedeni ise, şirketin deneylerde doğruluk payını artırmak istemesi olarak açıklandı. Erken teşhisin hayati derecede önemli olduğu kanser ve kalp krizi gibi rahatsızlıkların, Google’ın ürettiği bileklik ile erken teşhis edilecebileceği umuluyor. Çalışmayı yürüten bilim insanı Andrew Conrad, bilekliğin nanopartiküller yardımıyla vücutta hastalık taraması yapacağını ve erken teşhis imkanı sağlayabileceğini öne sürdü.Google’ın nanoteknoloji içeren ve yutulduktan sonra giyilebilir bir cihaz ile birlikte çalışarak vücutta bulunan kanserli hücreleri tespit edebilen bir hap geliştirmekte olduğu da biliniyor.T24
'Kanser Hücrelerini Temizlemeliyiz'
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Adalet Akademisi'nde yargı içine sızmış çetelerden bahsetti, 'Yeni Türkiye için tüm toplumu bu kanser hücrelerinden hep birlikte temizlememiz gerekiyor' dedi.Adalet Akademisi’nde konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, isim vermeden adalet yapısına sızdığını söylediği Fethullah Gülen Cemaati'ne tepkisini sürdürdü. Cumhurbaşkanı'nın sözleri şöyle:'Ülkemiz 17-25 Aralık 2013 tarihlerine bir felaketi yaşadı. Emniyet ve adalet teşkilatları içinde yuvalanmış bir çete ülkenin güvenliği ve adaletin tesisi için kendilerine emanet edilmiş imkanları kullanarak bir darbe yapmak istedi. Adalet, bir kısım savcı ve hakim aracılığıyla, ülkesine ve milletine ihanet içindeki bir çete tarafından istismara dönüştü. Kul iradesini Allah’tan başka kimseye teslim etmemelidir, asla. Ne cumhurbaşkanı, ne başbakan, ne elinde sermayeyi tutan para babalarına... asla. Teslim etmediğimiz sürece yaratılmışların en şereflisi olan insan oluruz. Hukuk dediğimiz kavram hakla bütünleşiyor.''Hukuk mu kanun mu derseniz...''Hukuk mu kanun mu derseniz, benim savunacağım şey hukuktur. Kanun önüne gelenin istediği gibi, nefsi neyi emrediyorsa buna göre hazırladığı yasalar manzumesidir. Benim hukukumu bir yasal düzenleme koruyamıyorsa ben ona hukuk diyemem. Bunları yaşadık. Şahsımda yaşadık. Talim Terbiye Kurulu'nun tasvip ettiği bir dörtlüğü okudum diye hapse girdim. Birincil mahkemeden üst mahkemeye kadar ne yazık ki, baktık ki bir çok şeyler oralarda dönüyor. Avukatlarıma talepler, teklifler geliyor. Vicdanla cüzdan arasında dolaşan bir yapı var, anladım. 17-25 Aralık'ta o da aşıldı. Orada da bir yerlerden gelen talimatla hareket eden bir kesim var. Adaletin asgari şartlarda işlemesi için hakimlerimizin ve savcılarımızın zihnen ve vicdanen bağımsız olması gerekiyor. Siyasi görevlerde bulunanlar yaptıklarının hesabını veren kişilerdir. Adalet sisteminde görev yapanların ise muhakemesini vicdanları yapar.''İzin vermedik, vermeyeceğiz''Vicdanları adalete değil de başka yerlere açılanların yaptıkları zulümdür. Büyük Türkiye, yeni Türkiye için tüm toplumu bu kanser hücrelerinden hep birlikte temizlememiz gerekiyor. 2023 hedeflerimizi hayata geçirmek için ortak ideallerde kenetlenmiş kurumlara ihtiyacımız var. En büyük desteği soruşturmalarını hukuk adına yapan savcılaırmızın, hükümlerini millet adına veren hakimlerimizin vermesi gerekiyor. Gücünü milletten almayan hiçbir kesimin bu millete hükmetme çabasına izin vermedik, vermeyeceğiz.''Yasama-yürütme-yargı ahengini sağlamak görevim''Siyasetçi işini hukukçu da işini yapacak. İtibarı olmayan adalet sisteminin gerçek anlamda işlerliğinin kalmayacağı da açıktır. Biz yıllarca siyasetçinin itibarını yükseltmek için çalıştık, her türlü fedakârlığı yaptık. Cumhurbaşkanı olarak yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkinin ahengini sağlamakla da hükümlüyüm. Yaşadığımız son hadiseler, yargının da ülkenin tüm renklerini yansıtan bir yapıya kavuşması gereğini ortaya koydu.'Erdoğan, yetkililere Adalet Akademisi'nin en az bin kişilik bir konferans salonunun olması gerektiğini de söyleyerek, 'Bir yıl içinde bir müteahhit bunu Adalet Akademisi'ne kazandırır' dedi.Al Jazeera Turk
'iPad Küçük Çocuklarda Gelişimi Engelleyebilir'
'Küçük yaşta bir çocuğu oyalamak için iPad kullanmak çocuğun davranışlarını kontrol yetisinin gelişmesini engelleyebilir.'Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi'den bir grup uzmanın yaptığı araştırma, ayrıca taşınır elektronik cihazların çok küçük yaştan itibaren yoğun şekilde kullanılmasının çocukların gelişimi ve davranışlarında tahminlerin çok ötesinde etkiler yapabileceğini söylüyor.Uzmanlar televizyon ve videonun çocuk gelişimindeki olumsuz etkisi hakkında bu kadar veri varken, taşınır elektronik cihazların okul öncesi çocuklar tarafından kullanımının bu kadar yaygın olmasının bunların çocuk beyni üzerindeki etkileri konusundaki toplumsal farkındalığın yetersiz olduğuna işaret ettiğini söylüyorlar.Araştırmayı yürütenler çocuğu oyalamak için tablet ya da akıllı telefon kullanmanın çocuğun sosyal-duygusal gelişimine büyük hasar verebileceği, davranışlarını kontrol etme becerilerini geliştirmesini engelleyebileceği uyarısında bulunuyor.Araştırmalar yetersizAyrıca üç yaşın altındakilere interaktif ekranlı cihazlar kullandırmanın çocuğun matematik ve fen bilimleri için ihtiyacı olan becerileri geliştirmesini engelleyebildiğini gösteren deneyleri hatırlatıyorlar.
Çocuklara Bir Yılda 600 Bin Kırmızı Reçeteli İlaç Yazıldı
Hiperaktivite teşhisi konan okul çağındaki çocuklarda ilaç kullanımı ürkütücü boyutlara ulaştı. Performans sistemi sebebiyle 5 dakikada yapılabilen muayenelere ailelerin baskısı eklenince hemen kırmızı reçete yazılıyor. Her hareketli çocuğun hiperaktif olmadığını belirten psikiyatristler, “Gereksiz ilaç kullanımı çocukları, suça, şiddete eğilimli hale getiriyor, hatta alkol bağımlısı yapıyor.” uyarısında bulundu. Çocuk ve genç psikiyatrisi uzmanı Doç. Dr. Osman Abalı, Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü verilerine göre hiperaktivite teşhisiyle geçen yıl çocuklara 600 bin kırmızı reçete yazıldığını açıkladı. Oysa her hareketli çocuğun hiperaktif olmadığını belirten Abalı, “Birçok öğretmen, hatta doktor ebeveynler bile çocuğu hiperaktif olmadığı halde uzmana başvuruyor. Aileler, yanlış müdahalelere girişiyor.” dedi. Abalı’ya göre, sağlıktaki performans sisteminden dolayı bir çocuk sadece 5 dakika muayene ediliyor ve hemen kırmızı reçete veriliyor. Çoğu zaman hareketli çocuklara dikkat eksikliği ilacı yazılıyor. Fayda görülmeyince doktor dozunu artırıyor. Bu kez çocuklar mum gibi oluyor.Çocuk uzmanı psikiyatrist Hülya Bingöl Çağlayan bu sorunun, daha tam ruhsal gelişimi tamamlanmadan 5,5 yaşında okula başlayan çocuklarda sıklıkla görüldüğünü dile getirdi. Hiperaktivite teşhisinde ilaç tedavisine dikkatli başlanması gerektiği uyarısında bulundu: “Yapılan araştırmalar gereksiz ilaç kullanan bu çocukların, ileride suça, şiddete eğilimli olduğunu, hatta alkol bağımlılığına yatkın olduğunu gösteriyor.” Şişli Brainfit Studio Zihin Geliştirme Merkezi’nde görevli uzman psikolog Halil Güngör, hiperaktif teşhisiyle gelen birçok çocuğun aslında hiperaktif olmadığını ama hekimlerin ilaç yazdığını belirtti.Zaman Gazetesi'nden Aygül Han'ın haberine göre; Çocuktaki hareketlilik, çoğu zaman hem ebeveyn hem de doktor tarafından hiperaktivite olarak adlandırılıyor. Stresli bir ortamdaki çocukta da dikkat eksikliği olabileceğini belirten çocuk ve genç psikiyatrisi uzmanı Doç. Dr. Osman Abalı, her hareketli çocuğun hiperaktif olmadığına dikkat çekiyor. Abalı, “Bugün maalesef birçok öğretmen, hatta doktor ebeveynler hiperaktivite olmadığı halde çocuğu hiperaktif diye uzmana başvuruyor. Aileler, farklı şekillerde yanlış müdahalelere girişiyor.” diyor. Hastanelerdeki muayene sistemine yönelik eleştirilerde bulunan Abalı, bir çocuğun sadece beş dakika muayene edildiğini ve ardından hemen kırmızı reçete verildiğini söylüyor. Bu şekilde geçtiğimiz yıl Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 600 bin kırmızı reçete yazıldığını dile getiren Abalı, “Sağlık sisteminde performansından dolayı doktor çocuğa vakit ayıramadığından ilaç yazma ile yetiniyor. Çoğu zaman hareketli çocuklara dikkat eksikliği ilacı yazılıyor. Fayda görülmeyince doktor dozunu artırıyor. Bu sefer çocuk mum gibi sabahtan akşama kadar yerinde oturan donuk bir çocuk oluyor.” diyor. İnternette de en çok satılan ilaçlar listesinde hiperaktivite ilaçları ilk sırada yer alıyor.Çocuklardaki gizli depresyona dikkat!Kimi çocuklardaki gizli depresyonun da hiperaktivite ile karıştırıldığını kaydeden Osman Abalı, bu çocukları şöyle tarif ediyor: “Bu çocuklar mutsuzluğunu öfke patlaması, öfke nöbeti, uyumsuzluk, kızgınlık ve şiddetle dışarı aktarmaya çalışıyor. Bu durumlarda anne duygusal olarak çocuğa destek olmalı. Çocuğun mutsuzluğunun sebepleri araştırılmalı. Çabuk sinirlenme, çabuk tepki verme, acelecilik, sonunu düşünmeden hareket etme gibi durumlar fazlaca gözüküyorsa başka sorunları var demektir. Bu sorunları yaşayan çocuklara önce psikososyal müdahale yapılması gerekir. Anne ve babanın çocuğa karşı tutumu da araştırılmalı. Bu aşamalardan sonra ilaç tedavisine başlanılabilir.”Erkek çocuklar daha fazla ilaç kullanıyorDikkat eksikliği üzerine araştırmalar yapan Şişli Brainfit Studio Zihin Geliştirme Merkezi’ne de hiperaktif teşhisiyle gelen birçok çocuğun aslında hiperaktif olmadığı belirtiliyor. Merkezde görevli uzman psikolog Halil Güngör, “Öğretmenler, hareketli çocukları gördüğünde uğraşmak istemediği için psikiyatriye yönlendiriyor. Doktor testler yapıyor ve dikkat eksikliği çıkarsa hemen hiperaktivite için ilaç yazıyor. Ortalama hiperaktivite tanısı koyabileceğimiz çocuk sayısı 10 çocuktan 2 veya 3’tür. Özellikle 7-16 yaş arası erkek çocuklarda daha sık görülüyor. Hiperaktivite ile sık karıştırılan durum ise dürtüsellik. Dürtüsel çocuklar her istediğini elde etmek için ağlarlar, hareketlerle çeşitli göstermeler yaparlar. Doktorlar çoğu zaman dürtüselliğe dikkat etmeden hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı olarak algılayabiliyor.” diyor.Gereksiz ilaç kullanan çocuk, ileride suç ve şiddete eğilim gösteriyorHareketli çocukların her zaman hiperaktif olarak algılanmaması gerektiğini aktaran çocuk uzmanı psikiyatrist Hülya Bingöl Çağlayan, “Özellikle okula yeni başlayan 5,5 yaşlarındaki çocuklarda biz bunu sıklıkla görüyoruz. İlkokul birinci sınıflarda şu anda çok fazla problem yaşayan veli var. Çünkü çocuklar daha tam ruhsal gelişimleri tamamlanmadan okula başlıyorlar.” diyor. Oyun dönemini bitirmeden okul dönemine atlamak zorunda kalan çocuklarda, aşırı huzursuzluk, sınıf düzeni bozma, dikkatini toplayamama gibi sorunların da oluştuğunu vurgulayan Çağlayan, bu durumda öğretmen ve annenin gözlemleri ile ön görüş tanısı konulduğunu belirtiyor. Kış aylarında doktora başvuru sayısının arttığına değinen Çağlayan, gerçek tanı konulan hiperaktivite oranının az olduğunu söylüyor.Gerçek hiperaktivite tanısında da ilaç tedavisine dikkatli başlanması gerektiğini kaydeden Çağlayan, “Çünkü yapılan bütün araştırmalar gereksiz ilaç kullanan bu çocukların, ileride suça, şiddete eğilimli olduğunu, hatta alkol bağımlılığına yatkın olduklarını gösteriyor. O yüzden çocuğun gerçekten ihtiyacı varsa ilaç yazılması gerekiyor.” diyor.
Reklam