Orta Doğu Teknik Üniversitesi Haberleri

Orta Doğu Teknik Üniversitesi ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Orta Doğu Teknik Üniversitesi ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Bilim İnsanları Uyardı: 'Ya Kanal ya İstanbul...'
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘çılgın proje’ olarak lanse ettiği Kanal İstanbul Projesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsünde konunun uzmanlarınca masaya yatırıldı. Uzmanlar ekolojik dengenin bozulacağını belirterek, ''Ya kanaldan ya İstanbul'dan vazgeçeceğiz'' dedi.Prof. Dr. Naci Görür, olası İstanbul depreminde Kanal İstanbul’da yaşanacak yıkıma karşı uyardı: 'Kanal nerede yapılırsa yapılsın Marmara’ya girdiği yerde en az 10 şiddetinde etkilenecek. Daha fazla olabilir.' EKOLOJİK DENGE BOZULACAK, DEPREMİN RİSKİ ARTACAK İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın moderatörlüğünü yaptığı ‘Hukuki, Kentsel ve Ekolojik yönleriyle Kanal İstanbul’ isimli panele Prof. Dr. Emin Özsoy, Prof. Dr. Fikret Adaman, Prof.Dr. Naci Görür, Doç. Dr. Hürriyet Öğül, Yrd. Doç. Dr. Dolunay Özbek, Dr. Nilüfer Oral, Dr. Sedat Kalem katıldı. Bilim insanları, Erdoğan’ın 2011 yılında genel seçimleri öncesinde kamuoyuna duyurduğu Kanal İstanbul projesinin ekolojik dengeleri bozacağı, İstanbul’da deprem riskini arttıracağı, maliyeti dahi hesaplanamayacak bir risk oluşturacağının altını çizdi. ''ÇATLAK PROJE DİYORUM'' Panelde konuşan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Özsoy projenin olmayacağını varsaydığını söyleyerek 'İstanbul mega kent ama aynı zamanda haritadan baktığınızda kanserli bir akciğere benziyor. Yeşil alanlar çok az. Yeşil alanlar kuzey ormanları ve biz şu an onları tehdit ediyoruz. İnsanın etkisiyle oluşan bir diğer afet Kanal İstanbul’dur, eğer olursa. Ben olamayacağını varsayıyorum. Benim kanımca olamaz' dedi. Çanakkale ve İstanbul boğazlarını uydudan görünümünü iki çatlağa benzeten Özsoy, 'İstanbul ve Çanakkale Boğazı haritada çok ince iki tane kılcal çatlak şeklinde. Onun için Kanal İstanbul için uzaydan görünen yeni bir çatlak açıyoruz. Onun için ben çatlak proje diyorum' diye konuştu. Özsoy, kanal hakkında değerlendirme yapabilmek için yeterli bilgiye sahibi olmadıklarının altının çizdi ve 'Şu anda kanalın ne yeri, ne ölçüsü, ne altyapısı belli' diye konuştu. ''YA KANAL’DAN VAZGEÇECEĞİZ YA İSTANBUL’DAN'' Doğa Koruma Direktörü (WWF) Dr. Sedat Kalem ise Kanal İstabul’la kaybedilecek içme suyu havzalarına dikkat çekti: 'İstanbul’un iklimini, suyunu biz bu ormanlara, bu doğal alanlara borçluyuz. Bunların başında içme suyu geliyor. Böyle bir proje, içme suyu rezervlerinden vazgeçmek anlamına gelir. Bugünkü nüfus 13 milyon. 25 milyona ulaştığında azalacak su kaynakları nereden telafi edilecek. Bugün Melen’den Istranca’lardan telafi ediyoruz, yarın Tuna’dan Fırat’tan mı getireceğiz suları?' Kanal İstanbul’un İstanbul doğasının bugüne kadar karşılaşmış olduğu en büyük mühendislik operasyonu olduğunu iddia eden Kalem, 'Sadece Kanal İstanbul değil, 3. Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu, havalimanı, limanlar, Yenişehir… Bütün bunları yan yana koyduğumuzda İstanbul’un yarısının bir şantiye alanına dönüşeceğini öngörmek yanlış olmaz' ifadelerini kullandı. Gelecek kuşaklara karşı sorumluluklarımızın olduğunu belirten Kalem, 'Kazanacağımızı umduğumuz şeyler karşısında kaybedeceğimiz değerler bedava değil. Bunları sadece ulusal ihtiyaçlarımız için değil, aynı zamanda uluslararası sorumluluklarımız ve gelecek kuşaklara karşıda bunları korumaktan sorumluyuz' dedi. Kalem sözlerine şöyle devam etti: 'Bu konuda bilime kulak verilmesi, sürecin mümkün olduğunca kamuoyuna açık olması. Çünkü bu konu sadece inşaat projesi bağlamında, ekonomik ölçülerde tartışılıyor. Dolayısıyla hem Kanal hem İstanbul bir arada mümkün değil, ya kanaldan vazgeçeğiz, ya İstanbul’dan.' ''KANAL NEREDE YAPILIRSA YAPILSIN DEPREMDE EN AZ 10 ŞİDDETİNDE ETKİLENECEK'' İstanbul Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür de İstanbul’da yaşanacak deprem riskine değindi. Böyle bir projenin İstanbul’u yaşanmaz hale getireceğini savunan Prof. Dr. Naci Görür, 'İnanılmayacak boyutta kazı, dolgu, dinamit ve iş makinesi kullanımı, gürültü, egzoz, yapacağınız güzergah boyunca oluşabilecek kayma, göçük oluşacak. Doğu Trakya’nın drenaj sistemini tümüyle etkileyecek, sadece yer altı suyu kaybı bile İstanbul’u yaşanmaz hale getirebilir' dedi. Görür olası İstanbul depreminde Kanal İstanbul’da yaşanacak yıkıma karşı uyardı: 'Kanal nerede yapılırsa yapılsın Marmara’ya girdiği yerde en az 10 şiddetinde etkilenecek. Daha fazla olabilir.' ''KANAL İSTANBUL 3.HAVALİMANI KARDEŞ PROJELER'' Mimar Sinan Üniversitesi Şehir Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hürriyet Öğdül, Kanal İstanbul’un kardeş projesinin 3’üncü havalimanı olduğunu belirterek aradaki bağıntıyı hafriyat aktarımı ile açıkladı. Öğdül, havaalanını yapmak için doldurulacak sulak alanların, Kanal İstanbul projesi nedeniyle çıkacak tarım toprağı ile doldurulacağını savundu. ''BUNU YAPARKEN KOMŞUMUZA ZARAR VERİR MİYİZ?'' Panelde projenin hukuki boyutu ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalarla uygunluğu da ele alındı. Kanal İstanbul projesinin 1992 yılında imzalanan Bükreş Sözleşmesi ve 2011 yılında yürürlüğe giren ‘Karadeniz Biyolojik Çeşitlilik ve Peyzajın Korunmasına ilişkin Protokol’ başta olmak üzere Türkiye’nin imzaladığı pek çok anlaşmayla ters düştüğünü ifade eden Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Nilüfer Oral projenin sadece İstanbul’u değil, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri de ilgilendirdiğini savundu. Oral, komşularımıza karşı sorumluluklarımız olduğunu savunarak 'Biz bunu yaparken komşumuza zarar verir miyiz? Verirsek de bunun bir sorumluluğu var. Her şeyi tek taraflı yapmaya çalışıyoruz. Hiç mi bu ülkelere danışmayacağız? Bükreş sözleşmesinin hedeflediği, Karadeniz’i balıklarından tutun da doğal hayatı, sadece deniz değil kıyı, bunları korumak iyileştirmek' diye konuştu. Ezgi ÇAPA/İSTANBUL (DHA)
'Twitter Katili' Branch 15 Milyon Dolara Satıldı
Türk genci Cemre Güngör, iki yıl önce ABD’li iki arkadaşı ile birlikte kurduğu sosyal medya sitesi 'Branch’i Facebook’a 15 milyon dolar’a sattı. Branch’in programını geliştiren 27 yaşındaki Cemre Güngör’ün New York’ta iki Amerikalı arkadaşı ile birlikte kurduğu sosyal medya sitesine önce Twitter’ın ilk kurucuları Evan Williams ve Biz Stone melek yatırımcı olarak ortak oldu, dün ise Facebook satın aldı. Branch’in CEO’su Josh Miller, Facebook üzerinden yayımladığı bildiride dokuz kişilik ekiplerinin bundan böyle Facebook’ta çalışacaklarını ve Facebook üzerinde 'sohbetler' (Conversations) başlıklı Branch benzeri özel sohbet ve tartışma platformları geliştireceklerini açıkladı. ABD basınında da yankı uyandıran haberde satış fiyatı olarak 15 milyon dolar geçerken, Facebook üzerinde geliştirilecek olan yeni projelerdeki ortaklığın detayları üzerinde henüz daha fazla bilgi yok. Branch’in en önemli mimarı ve yazılımını hazırlayan Cemre Güngör ise satış ile ilgili Hürriyet’e yaptığı açıklamada detaylı bilgi vermekten çekinirken, tüm anlaşma şartlarının ileri bir tarihte Facebook tarafından duyurulacağını söyledi. Türkçe de 'dal' anlamına gelen Branch, Twitter’ın aksine kullanıcıların açtıkları tartışma konularını adeta ismi gibi ‘dallandırarak’ derinlemesine sunuyor. Twitter benzeri bir tartışma sitesi olduğu için Twitter’ın ilk kurucularının da ilgisini çeken Branch, 'Twitter killer' veya 'anti-Twitter' diye anılmıştı. AMAÇ DAHA ÇOK TARTIŞMA Kullanıcıların Twitter hesaplarını entegre edebildikleri Branch, aynı zamanda klasik tartışma forumlarının internette sunduğu kullanım kargaşasını, yavaşlığı ve görsel zayıflığı gideriyor. Kullanıcıların 'izleyici' ya da 'kullanıcı' olarak iki farklı seçenekte tartışmaları takip edebildiği Branch'te, her isteyen istediği arkadaşını davet ederek bir tartışma başlatabiliyor. POTLUCK'I DA ONLAR KURDU Branch’in kısa sürede tanınması ve özellikle medya ve akedemik çevrede kullanıcılarının artması sonrasında iPhone üzerinde çalışan Potluck isimli haber paylaşım platformunun tasarımını da yapan Cemre, ekibin iş geliştirmeden sorumlu olan ortağı ve CEO’su Josh Miller’in Facebook ile anlaşma yapmayı başarması sonrasında, artık Facebook için yeni projeler üzerinde çalışacak. Cemre Güngör, sistemi Hürriyet’e şöyle anlatmıştı: “İnternette insanların yayın yapmasını sağlayan tüm platformlar tek yönlü. Örneğin; Twitter’da insanlar birbirleriyle yazışıyor ama yapısı gereğiyle dışarıya mesaj gönderdiğiniz bir program. Bir sürü sitenin yorum kısmı var ama yapıları gereği iyi bir tartışma sağlayan programlar değil. Biz insanların birbirleriyle konuşmasını tartışmasını sağlayabilecek bir platform olabilir mi diye düşündük. Genel olarak yaptığımız bundan farklı değil. Katılımcıları, tartışmayı başlatan kişi davet ediyor. Ama, diğer insanlar izleyici olarak takip edebiliyor. Bu konuşmaları Twitter’dan da duyurabiliyorsunuz. Esas amacımız, özellikle gazetelerde herkesin bu tartışmalara katılmasını istemiyoruz. Çok kargaşa ve fazlalık oluyor.” YEMEK, OBAMA, İSTANBUL Amerikan medya organlarının kendileriyle toplantılar yaptıklarını anlatan Cemre, Branch’teki tartışmalar hakkında bilgi veriyor: “İnsanlar Branch ile gerçek kimliklerini kullanarak tartışmalara katılıyor. Böylece sansürleme sürecine takılmadan anında aktarım sağlanıyor. Şimdiden kullanıcılar yemek konusu, Barack Obama’nın hayatını yazan bir yazar, 'Obama ailesini seviyor musunuz' diye arkadaşlarını davet ederek tartışma başlattı. 'İstanbul’a gidiyorum. Ne yapmalıyım' diye de bir tartışma başlatabiliyorsunuz sitede.”BRANCH'İN TASARIMI ONA AİT Ankaralı ve ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği mezunu olan Cemre, New York Üniversitesi’nde (NYU) “Experimental Media” üzerine master eğitimini yaparken “Hack NY” isimli bir çalışma grubuna katıldı. Burada çalıştığı Josh Miller ve Hursh Agrawal ile “Branch”ı kurmaya karar veren Cemre, arkadaşlarının bu “Start-Up” projeyi tamamlamaya ve yatırımcı çekmek için okulu tamamen bırakmalarına bu ülkede öğrenci vizesi ile bulunduğu için katılamadı. Geçen yaz başlatılan proje şimdi CEO olan Josh’un San Fransisco’daki yatırımcılarla toplantılar yaptı. Cemre ise bu arada New York’ta kalarak hem okunu tamamladı hem de sitenin tasarımını yaptı. Hürriyet
Akademisyenlere ‘Demeç Verme’ ve ‘Eylemlere Katılma’ Yasağı
YÖK’ün Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nde yaptığı yeni değişikliğe göre, basına uzmanlık alanı dışında demeç veren akademisyenlere cezası geliyor. Hak arama, grev ve iş yavaşlatma gibi eylemlere katılım ise üniversiteden ihraç sebebi oluyor. YÖK, disiplin yönetmeliğinin “kınama cezası gerektiren fiiller” başlıklı 6. maddesine yapılan ekleme ile öğretim görevlilerinin kendi uzmanlık alanları dışında görüş vermesi engelleniyor. Artık öğretim görevlileri “bilimsel tartışmalar dışında” gazetelere ve televizyonlara görüş verdikleri takdirde “kınama” ile cezalandırılacak. GREV ÜNİVERSİTEDEN ATILMA SEBEBİ Evrensel gazetesinden Metin Akarsu’nun haberine göre; yönetmelik aynı zamanda Anayasa tarafından güvenceye alınan hakları da suç kapsamına alıyor. Üniversitelerde örgütlü öğretim üyelerinin grev hakkını kullanmaları, üniversitedeki görevlerine son verilmesine neden olabilecek. Sadece grev değil, iş yavaşlatma ve boykot gibi eylemler de öğretim görevlilerinin üniversitedeki görevlerine son verilmesi için gerekçe olabilecek. Disiplin yönetmeliğinde yapılan değişiklikle ilgili, ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği adına değerlendirmede bulunan Ali Gökmen, “Öğretim görevlileri bilim ile uğraşıp ülkenin sorunları ile uğraşmayacak mı?” diye sorarak eleştirinin ileriye doğru gitmenin ve yanlışları düzeltmenin en etkili yolu olduğunu ifade etti. “Eleştiri ve görüş bildirme”nin engellenmesinin ülkenin geleceği için karanlık bir tablo anlamına geldiğini söyleyen Gökmen, yönetmeliğin bu hali ile kabul edilemeyeceğini kaydetti.“ONLAR DIŞINDA KİMSE KONUŞMASIN İSTİYORLAR” Eğitim Sen İstanbul 6 No’lu Üniversiteler Şubesi Başkanı İsmet Akça, değişiklikle birlikte, “kimsenin konuşmasına izin vermeyecek bir zihniyetin açıkça ortaya çıktığını” söylüyor. “Artık kendileri dışında birinin konuşmasına tahammülleri yok” diyen Akça, bu yönetmeliğe göre televizyona çıkan bütün akademisyenlerin kınama cezası alması gerektiğini belirtti. Grevin kamu görevinden çıkarma yani üniversiteden atılma sebebi sayılmasını da değerlendiren Akça, disiplin yönetmeliğinin bu yönüyle Anayasaya da aykırı olduğunu ifade etti.“ÜNİVERSİTEYE YÜKLENEN MİSYONU BİTİRİR” Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nejla Kurul, yapılan disiplin yönetmenliğinin ilk başta bile üniversiteye yüklenen misyonu bitirdiğini ve akademik özgürlüğü kısıtladığını belirtti. Amaçlananın “konuşmayan, duymayan, 3 maymunu oynayan bir üniversite” olduğunu kaydeden Kurul, “Bizler sürekli baskı altındayız ve sürekli bu baskılara maruz kalıyoruz. Akademik özgürlük dediğimiz üniversitenin kendi kendini yönetmesidir” dedi. Kurul, öğretim görevlilerinin ne ceza öngörülürse görülsün sözlerini söylemekten vazgeçmemesi gerektiğini de ifade etti.“DÜNYADA BÖYLE BİR UYGULAMA YOK” Prof. Dr. Serdar Değirmencioğlu dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yönetmeliğin olmadığını belirtirken, değişikliğin ne akademik özgürlüklerle ve bilimsel düşüncelerle bağdaşmadığını söyledi. Değirmencioğlu, “bir yandan vitrinde iyi şeyler oluyormuş gibi gösterilirken bir yandan alınan bu kararların akademik özgürlük ve bilimsel düşüncenin ne seviyede olduğunu gözler önüne serdiğini” ifade etti. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ise, yaşananların 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen Anayasa Referandumunun sonuçları olduğunu belirtirken, öğretim görevlileri ve üniversitenin YÖK’ü çoktan reddetmiş olması gerektiğini söyledi.YÖK: YASAK VAR AMA… YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği ise yaptığı yazılı açıklama ile basına konuşma yasağı hakkında söylenenlerinin doğru olmadığını savundu. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:“Getirilen yasak, akademik ve bilimsel araştırma veya tartışmaların yasaklanması ya da öğretim elemanlarının güncel konulara ilişkin medyadaki tartışmalara katılmasının yasaklanması değil, yetkili olmadığı halde ilgili üniversite adına o üniversiteyle ilgili resmi konulara ilişkin beyan ve demeç vermeyi engelleme amacı taşımaktadır”İŞTE O MADDELER Madde 6: “Kınama cezası gerektiren fiil ve haller” başlığına eklenen “ö” bendi: “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek,” Madde 11: “Kamu Görevinden Çıkarma cezası gerektiren fiil ve haller” başlığı altında sıralananlardan bazıları; a- İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak; boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak, ğ- Yurt dışında devletin itibarını düşürecek veya görev haysiyetini zedeleyecek tutum ve davranışlarda bulunmak, i- Yükseköğretim kurumlarının çalışmalarını sekteye uğratacak nitelikte bir disiplin suçuna üniversite öğrencilerini veya mensuplarını teşvik veya tahrik etmek. Zete
'Kabataş Videosu' Hakkında Kim Ne Demişti?
Kanal D’nin ortaya çıkardığı Kabataş görüntüleri, o günlerde ‘başörtülü kadına saldırı’ iddiası üzerine yazılıp çizilenleri, söylenenleri gündeme getirdi. Hatırlamakta yarar var... Kaynak: Diken.com.tr
Erdoğan'dan ODTÜ Eylemcilerine: 'Bunlar Solcu, Ateist, Terörist...'
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Balıkesir'de Kuvayi Milliye Meydanı'ndaki AKP mitinginde konuştu. Üslubunu daha da sertleştiren Erdoğan'ın konuşmasında dikkat çeken nokta “dinlemeler”le ilgili oldu. Telefon kayıtları için “montaj” ifadesini sürdüren Erdoğan, “Oğlum da izinsiz dinlenmiş” dedi. Başbakan Erdoğan özetle şöyle konuştu: (3 Temmuz 1960 tarihli bir gazetenin haberini göstererek) Menderes'in kasası, yolsuzluk evrakı ve vesikalarla dolu diyor. Merhum Başbakan'la ilgili son derece alçakça, son derece edepsizce, hayasızca iftiralarlar var. Merhum Menderes ve arkadaşlarını hapse atmışlar yetmemiş, bu haberlerle Menderes'in itibarını sıfırlamak istiyorlar. Aynı gazete bugün de aynı manşetleri atıyor, bugün de AK Parti hükümetine yapmak istiyorlar, o gün nasıl iftira attılarsa bugün de aynı iftiraları atıyorlar, nasıl çirkin, kirli tuzaklar kurdularsa bugün de tıpatıp aynısını yapıyorlar. Bu yapı kendi ülkesinin en gizli, en stratejik, en mahrem bilgilerini ele geçirecek, bunları servis edecek kadar alçalan bir tavır, ihanet içerisinde. Temiz, saf, ihlaslı kardeşlerimin artık bu yapıyı sorgulamalarını istiyorum. Bunlar niçin böyle patladılar biliyor musunuz? Dershanelere, çünkü buradan yılda 1 milyar dolar bunların geliri vardı. Biz dershaneler yasasını öne sürünce bunlar patladılar. GEZİCİLER, VANDALLAR  O Geziciler, o vandallar o açılış sırasında bir kez daha ortaya çıktılar. Dikkatinizi çekiyorum. Bunlardan bir tanesi üzerine Bizans kıyafetleri giymiş. Şu hale bakar mısınız? Alparslan 1071'de Bizans'a karşı savaşıyor ya, o da Bizans tişörtü giymiş. Kendini Bizanslı yerine koymuş. 1071 Malazgirt Bulvarı'nın açılışını protesto ediyor. Yazıklar olsun. Şunu unutmayın, bu eylemcilerin önünde, yanında CHP var, CHP milletvekilleri var, CHP Genel Başkanı var. Bu eylemcilerin avukatlığını da maalesef MHP yapıyor. Şu anda bu paralel örgüt bu Gezicilere, bu Bizans hayranlarına arkadaşlık, yoldaşlık yapıyor. Oyun çok büyük Balıkesir. Hesap başka. “HAİNLERİ DEFEDECEĞİZ” -Bu parelel yapı, bu paralel örgüt Türkiye'nin önündeki son engel, Türkiye'deki son çetedir. Onu da tasfiye edecek, bu hainleri de defedeceğiz. İşte o zaman Türkiye'nin önünde hiçbir engel kalmayacak. 30 Mart'ta bir tercih yapacaksınız, ya eski Türkiye ya yeni Türkiye diyeceksiniz. ONUN DA ÇOCUĞU YOK... -Bundan 17 yıl önce 28 Şubat’ta seçilmiş bir hükümete post modern bir darbe girişiminde bulundular. Sizin seçtiğiniz hükümeti baskılarla, tehditlerle görevden uzaklaştırdılar. İmam hatipleri, meslek liselerini kapattılar. İnançlarımıza değerlerimizi kutsallarımıza el uzattılar. Başörtülü okumaz okuyamaz diyorlardı. İmam hatipli üniversiteye giremez diyorlardı. Yoksulların çocukları okumasın diyorlardı. Sen başörtülüsün senden kapıcı olur diyorlardı. Şimdi avukatta oldu mühendis de oldu, doktor da oldu. -Bugün kendi ülkesine tuzaklar kuran zat, o günlerde ülkesini sırtından hançerliyordu. Ne diyordu biliyor musunuz. “Beceremediniz artık bırakın diyordu” Başörtüsü için takmayabilirsiniz diyordu. Ya sen ne karışıyorsun. Çünkü onda evlat yok. Bizim derdimiz var. (Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli için. 'Onun çoluğu çocuğu yok bizi anlayamaz' demişti) -28 Şubat’ta darbecilere hoşgörü ödülleri dağıtıyordu bunlar. Bugünde darbecilere telekulak desteği veriyor. OĞLUMUN AVUKATI MÜRACAAT ETTİ Oğlumun avukatı müracaat etti ve 3 savcının imzasıyla açıklama yapıldı. Oğlum da izinsiz dinlenmiş. İşti iftira at izi kasın. Bunu yapmaya hakkın var mı? Nasıl yaparsınız bunu. Sipariş üzerine de bunlar aynı şeyleri yaptılar. Türkiye’nin en mahrem konuşmalarını dinlemişler. Beni de dinlemişler. Bizim güvenli hatlarımız var, uluslararası görüşmelerimiz var bunları dinlemişler. BANA KİTAP, TESPİH GÖNDERİYORDU  Eyyyy Pelsinvanya sana sesleniyorum. Eğer yüreğin varsa çık vatanına gel vatanına. Siyaset yapacaksan çık er meydanına. Ben öyle bilmiyordum, aldanmışım. Bana kitaplar gönderiyordu, bana methiyeler düzüyordu. Tespihler gönderiyordu. Şimdi her şeyi anladık. Tüm Türkiye’ye sesleniyorum. Çocuklarınızı bunların dershanelerinde çekin. Okullarından da çekin. Benim 4 çocuğumun 4’ü de devletin imam hatiplerinde okudu. Başörtüsünden üniversiteye sokmadılar, yurtdışına okudular. Devletin okulları bize yeter. Bunlara tavır koyun. Bunların yayın organlarına da tavır koyun. Doğru haber bulamazsınız, dürüst haber bulamazsınız. Bunları boykot ederek tavrınızı göstereceksiniz. 'SOLCULAR, ATEİSTLER... BUNLAR TERÖRİSTLER'  Pazartesi günü Ankara’da bir bulvar açtık. Kimlere rağmen o solculara rağmen. O ateistlere rağmen. Bunlar terörist. Ama CHP bunlara bizim gençler diyor. Bizim sevgili gençlerimizin elinde Molotof kokteyli olmaz. Bilgisayarı, kalemi olur. Bulvarın adı ne 1071 Malazgirt. Bunlardan bir tanesi üzerine Bizans kıyafeti giymiş Alpaslan Bizans’a karşı savaşıyor ya kendini Bizans’ın yerine koyuyor. Yazıklar olsun. Kalabalıktan birinin seslenmesi üzerine: Bizim sosyologlara ihtiyacımız var. Şöyle gel. Lütfi Bey, notlarını al. Bakan Bakanımız ne diyor. Sosyolog kadrosunu attırdık. Yurt
Onur Yaser Can'ın Annesi İntihar Etti...
“Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler... Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi' Onur Yaser Can karakolda yaşadıklarını arkadaşlarına bu şekilde anlattı. Ardından karakola tekrar çağrıldı. Ancak o çırılçıplak soyularak işkenceye maruz kaldığı karakola gitmek yerine, çırılçıplak soyundu ve kendini evinin camından attı. Genç mimar 23 Haziran 2010'da 28 yaşında hayata gözlerini yummuştu. Annesi Hatice Can ise dün yani 2 Mart 2014'te intihar ederek yaşamına son verdi. Can uzun süredir psikolojik destek alıyordu. Onur Yaser Can'ın hikayesi Onur Yaser Can, İstanbul’da yaşamını sürdürürken, esrar satın aldığı gerekçesiyle, Harbiye’de 2 Haziran 2010’da, İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındı. Onur Yaser’i yakalayan polis, kolayca tespit edebilecekleri uyuşturucu satıcılarını bilerek yakalamadı. Avukat bulundurulmadan ifadesi alınan Yaser Can'ın ailesinin telefon numarası üzerinde olduğu halde onlara da haber verilmedi. Zorla yakalanmış olmasına karşın, yakalanma anındaki bedensel, ruhsal sağlık durumunun saptanması için 'Giriş Doktor Raporu' yasal zorunluluk olmasına rağmen alınmadı. Savcının gözaltı kararı olmamasına, gözaltına alınmayan şahısların nezarete dahi konulması yasal olarak yasak olmasına karşın; Onur Yaser nezarete alınarak çırılçıplak soyuldu, işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldı. Sorgu sırasında acı içinde polislere yalvaran genç bir insanın sesi dinletilen Yaser, hakarete uğradı, tokatlandı, muhbirliğe zorlandı. İşkence sonrası alınan 'Çıkış Doktor Raporu' için yapılan muayene 'hukuk' ayaklar altına alınarak işkence şüphelisi polisler huzurunda yapıldı. Rapor, 'Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliği'ne ve 'İstanbul Protokolü'ne aykırı biçimde hukuk dışı olarak düzenlendi. Savcının salıverilmesi talimatına karşın 'Çıkış Doktor Raporu'ndan sonra işkence şüphelisi polisler tarafından tekrar emniyete götürülüp bir süre daha tutuldu. Polisler tarafından düzenlenen ve Onur Yaser'e işkenceyle imzalatılan ifade tutanaklarından salıverilmesi sırasında hiçbir suret verilmeyerek, kendisini şüphe altında hissetmesi sağlandı. Söz konusu ifade ve tutanaklar planlanmış bir şekilde değiştirilmek istendi. Onur Yaser yakalandığı gecenin hemen ertesi günü, 3 Haziran 2010 tarihinde, telefonla aranarak imzaladığı ifade ve tutanaklarda 'Tarih hatasının düzeltilmesi' hilesi ile ikinci kez emniyette çağrıldı. Emniyete gittiğinde, ifadesine bazı eklemeler yapıldı. Loş, karanlık bir ortamda korkutulup, tehdit edilerek yeni ifade ve tutanaklar imzalatıldı. Ancak yeniden zor ve tehditle imzalattırılan ifade ve tutanaklardan da birer suret verilmeyerek kendisinin yine şüphe altında kalması sağlandığı gibi, üzerinde yakalanan esrar maddesini satın aldığı kişinin telefonunu, kim veya kimlerden öğrendiğini hâlâ söylemediği için, 20 gün boyunca tahsis edilen bir polis ekibi tarafından adım adım fiziki olarak izlendi, telefonu dinlendi. Onur Yaser, bu gelişmelerden sonra çok fazla tedirgin olarak avukata başvurdu. İfadesinin ve imzaladığı tutanakların birer örneğini almak için emniyete giden avukatına 'Dosya üzerinde gizlilik kararı var' gerekçesi ile ifadesi ve tutanaklar yine narkotik polislerince verilmek istenmedi. Avukatın ısrarı, yazılı dilekçe vermek ve müdürleri ile görüşmek istemesi sonucunda ifadesi ve 'Madde Tartım Tutanağı’nı verdiler. Ancak iki kez alınmış olan ifade tutanağında, ifadeyi alan komiser vekili polis memurunun imzası bulunmamaktaydı. Üstelik yakalanmış bir şahsın aynı konudan ilgili Cumhuriyet Savcısı'nın yazılı talebi olmadan tekrar yakalanamayacağı, ifadesinin alınamayacağı yasal bir gereklilik olmasına rağmen, avukatına müvekkilinin yeniden ifadesinin alınacağını söyleyerek Onur Yaser’i, üçüncü kez ifade vermesi için narkotik şubeye çağırdılar. ÇIRILÇIPLAK İŞKENCE EDİLDİĞİ KARAKOLA YENİDEN GİTMEK YERİNE İNTİHAR ETTİ Onur Yaser 3. kez ifadeye gideceği veya tekrar yakalanabileceği ihtimalinin olduğu günün akşamında, 23 Haziran 2010 saat 22.00 civarında, kendisini, oturduğu apartmanın 3. katındaki evinde, odasının penceresinden çırılçıplak bir halde attı. Atladığında hayatta olan Yaser, ambulansın geç gelmesi, götürüldüğü ilk hastanenin başka hastaneye sevk etmesi ve ikinci hastanede de zamanında müdahale edilmemesi sonucu hayatını kaybetti. Arkadaşları, Onur Yaser’in gözaltına alındıktan sonra yemeden içmeden kesildiğine, ürkek, tedirgin bir halde olduğuna, suskunlaştığına, iş konsantrasyonunun ve psikolojisinin bozulduğuna tanık oldular. Onur Yaser, arkadaşlarına anlattığı ve yaşamına son verme girişiminden bir gün önce kendi el yazısı ile yazdığı ve yarım kalmış olan nota göre, savcının 'serbest bırakın' talimatına rağmen emniyette çırılçıplak soyuldu, hakarete uğradı, başkaları hakkında ifade vermeye zorlandı. Ölümünden bir gün önce konuştuğu bir arkadaşına ise şunları anlattı: 'Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Öksürtüldüm, bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.' Arkadaşı, dosyadaki ifadesinde, 'Benimle konuşurken zorlanıyordu, hüngür hüngür ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi' dedi. Yaser'in anne ve babası Hatice-Mevlüt Can, yaşamına son verme girişiminde bulunmadan bir kaç saat önce başının belada olduğunu, kendilerinden İstanbul'a gelmelerini istediğini ve kendilerinin Saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştıklarında oğullarının artık hayatta olmadığını anımsattı. Aile adalet arama süreçlerini şöyle anlattı: 11 AY SÜREN DURUŞMADA İŞKENCECİLERE TAKİPSİZLİK 'Oğlumuzu kaybettiğimiz gün polisler hakkında, suç duyurusunda bulunarak, Oğlumuza, işkence yaptıkları, cinsel istismar yaptıkları ve insanlık dışı bir psikolojik baskı altında tuttukları için ölümüne neden olduklarını belirttik. Şişli Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi, Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi ve İstanbul 112 İl Ambulans Servisi Başhekimliği görevlileri hakkında da geç müdahale ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduk. Polisler hakkındaki soruşturma Fatih Cumhuriyet Savcılığı'nda yaklaşık 11 ay sürdü. Bu sürede, soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı üç kez değişti. Dosyanın İEM bilgisayar image kayıtları hakkında gizlilik kararı konulmasına rağmen, dosyanın tümünde gizlilik kararı varmış gibi, image kayıtlarının dosyaya ithali tarihi itibariyle, dosyanın devamına avukatların erişmesi uzun süre engellendi. Savcılığın isteği üzerine, ancak talebimizin aksine nezaret odası kameraları değil de yalnızca emniyetin giriş çıkış kameralarını inceleyen bilirkişiler, Onur Yaser’e işkence, cinsel istismar ve kötü muamele yapıldığına ilişkin bir kayda rastlamadıklarını belirtti. Soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş bilirkişilerin bu raporu üzerine, 4 polis hakkında işkence suçundan takipsizlik karar verdi. Savcı, 'Soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini' belirtti. Ancak aynı kararda Narkotik Müdürlüğü bilgisayarlarının imaj kayıtları dikkate alınarak, iki polis hakkında ise resmi belgede sahtecilik suçundan fezleke düzenlendi.' Onur Yaser Can Davası: Polislerin İşkenceden Değil Evrakta Sahtecilikten Yargılanmasına Aile Tepkili Tarih 23 Kasım 2012. Onur Yaser Can cinayeti davası duruşması. Baba Mevlüt, anne Hatice ve kardeş Ezgi Sevgi de duruşmada dinleniyor. Duruşma tam 4 ay sonrasına erteleniyor. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 'Evrakta sahtecilik' suçundan yargılanan Narkotik Şube Müdürlüğü'nde görevli polisler Soner Gündoğdu ve Salih Bahar duruşmaya katılmazken, avukatları hazır bulundu. Duruşmada, ailenin müdahil olma talebi kabul edlidi. Daha önce Beyoğlu Adliyesi'nde nöbetçi mahkeme, gözaltında işkenceyle ilgili takipsizlik kararı vermişti. Bu davada mahkeme işkence davasını Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verdi. Ailenin avukatı Ercan Kanar, dosyanın işkence davası olduğunu, ailenin de bu yönlü talebi olduğunu belirterek, şikayetlere rağmen polisler hakkında resmi belgede sahtecilikle ilgili dava açıldığını söyledi. Kanar, polislerin bir kişinin ölümüne sebep olduğunu belirterek evrakta sahtecilik işleminin de iki kişi tarafından yapılmadığı konunu araştırılması için bilgisayarların teknik üniversiteye gönderilerek bilirkişi raporunun incelenmesi yapılmasını istedi. 'CİNSEL SALDIRIYA MARUZ KALDIĞINDAN EMİNİM' Davaya ilişkin konuşan Onur Yaser Can'ın annesi Hatice Can, 'Yol katedebilmek istiyoruz. Belli bir noktaya geldik. Belgede sahtecilik yapmaktan iki polis memuru yargılanıyor, ama bu sürecin içinde sadece iki kişi yok. Hepsinin yargılanmasını istiyoruz' dedi. Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi'nin, işkence ile ilgili soruşturmada takipsizlik kararı verdiğini ve itiraz ettiklerini hatırlatan Hatice Can, İstanbul Valiliği'nin soruşturma izni vermediğini söyledi. Can, tekrar İstanbul Bölge İdare Mahkemesi'ne itiraz ettiklerini belirterek, 'Mahkeme valiliğin kararını bozdu. Cumhuriyet savcılığının dava açmasını bekliyoruz' dedi. Hatice Can, şöyle konuştu: 'Çocuğumun el yazma notunda nasıl işkence gördüğü var. Çırılçıplak soymuşlar, yere çöktürmüşler, çırılçıplak halde duvara yüzü dönük şekilde saatlerce bekletmişler, sürekli ağlayan ve yalvaran bir çocuğun sesini dinletmişler. Bunlar polislerin savcılıkta verdiği ifadelerde de var. 28 yıl boyunca bebekliğinden itibaren ailesinden tek bir kötü ses duymadan, bir fiske dahi vurulmadan büyütülen mimar, müzisyen, heykeltraş, bir genci çırılçıplak soymak, ince arama yapmak, aşağılamak, bu başlı başına bir cinsel tacizdir. Ki bu arada cinsel tacize girebilecek neler yaptıklarını bilmiyoruz çünkü hala kamera kayıtları yok. Bu ülkenin en küçük karakolunda dahi kamera kayıtları var deniliyor, nasıl İstanbul gibi bir kentin Narkotik şubesinde sorgu sırasında çekilen kamera görüntüleri yok. Ben oğlumun cinsel saldırıya maruz kaldığına eminim.' 'DEVLET POLİSİNİ KORUYOR' Baba Mevlüt Can da devletin kendi polisini korumaya çalıştığını söyledi. Can, şunları belirtti: '250. maddenin polislere verdiği geniş yetkiden kaynaklanıyor sanırım bu keyfiyet. Yoksa bizim oğlumuz ne intihar edecek, ne kendini atacak bir çocuktu. Hayatı çok seven bir çocuktu. Ona işkence yapanların eline bir daha geçmemek için canına kıyıyor. Olan bu.' Kardeşi Ezgi Sevgi Can ise ağabeyi için mücadele edeceklerini dile getirdi, 'Onu düştüğü yerden kurtaracağız' dedi. Ezgi Sevgi Can, 'evrakta sahtecilik' davasının, ağabeyine yapılan psikolojik işkencenin kanıtı olduğunu söyledi ve ekledi: 'Ama bunun ötesinde fiziksel ve cinsel işkence var. Bunun da peşinde koşacağız.' Onur Yaser Can Davasında Karar: 2 Polise 2 Yıl 6 Ay Hapis Cezası Verildi Tarih 16 Mayıs 2012. Dava karara bağlanıyor. Sanık polisler işkenceden değil 'delil karartma'dan 2 yıl hapis cezası alıyor. Onur Yaser Can'ın polis baskısıyla bulanıma girerek intihar etmesinin ardından iki polis hakkında açılan 'delil karartma' davası İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlandı. Karar duruşmasında sanık polisler ve Onur Yaser Can'ın ailesi ve arkadaşları katıldı. Mütalaa üzerine söz alan Avukat Ercan kanar, resmi evrakta sahtecilik yaptıkları sabit olan Narkotik Şube Müdürü Cengiz Melbeyoğlu ve Komiser Hakan Aydın ile polis memurları Muhammet Ongun, Şükrü Velioğlu, Yunus Başay ve Onur Ülker ile ilgili mahkemenin suç duyurusunda bulunmasını talep etti. Av. Kanar, 'Resmi evrakta sahtecilik gibi görünse de, söz konusu olay bir insan hayatını yok etmiştir. Bu tür suçların bir daha işlenmemesi için, insan haklarına dayalı bir hukuk devleti bakımından mahkemenizin suç duyurusunda bulunmasını önemli buluyoruz' dedi. Av. Kanar, cezanın üst sınırdan verilmesini ve indirime gidilmemesini istedi. Sanık avukatları ise polislerin resmi evrakta sahtecilik suçunu işlemeye kast etmediği yönündeki iddialarını tekrarlayarak beraat istedi. Sanık avukatı Ahmet Baran Akkaya, Onur Yaser Can'ın gözaltında yaşadıklarını anlattığı intihar notunun sahte olduğunu iddia etti. Sanık Soner Gündoğdu ise hala ekip şefi olarak görevi başında bulunduğuna dikkat çekerek, beraat talebini yineledi. Mahkeme, Salih Bahar ve Soner Gündoğdu’nun resmi evrakta sahtecilik yaptığına hükmederek alt sınır olan 3 yıl hapis cezası verdi. Ancak, mahkeme, duruşmalardaki 'iyi hal' gerekçesiyle cezada indirime gitti. Polis memurları evrakta sahtecilik yüz kızartıcı suç kategorisinde olduğu için polis memurluğu yapamayacak. AVUKAT KANAR'DAN KARARA TEPKİ Kararı değerlendiren Av. Ercan Kanar, indirim yapılmasını ve alt sınırdan ceza verilmesini kınadı. Av. Kanar, söz konusu resmi evrağın başka bir soruşturmada kullanıldığına dikkat çekerek, TCK 205. maddeden de cezalandırılmaları gerektiğine dikkat çekti. Av. Kanar, 'Yargı, kamu görevlilerinin işlediği suçlarda yeterince cesur davranmıyor' diye konuştu. Öte yandan, Onur Yaser Can'ın gözaltına alındığında kötü muamele, işkence ve cinsel istismara maruz kalmasıyla ilgili iç hukuk yolları tükendiği için aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmeye hazırlanıyor. Hıdır Tok | Başkahaber
Onur Yaser Can'ın Babası Konuştu
Uyuşturucu bulundurmaktan yakalanan, işkence gördüğü karakola yeniden çağrılınca da oraya gitmek yerine intiharı seçen Onur Yaser Can’ın annesi ise Pazar günü intihar etmişti. Oğlunu ve eşini yitiren acılı baba Mevlüt Can, bir televizyon programına konuk olup “hukuksuzluk” olarak değerlendirdiği yaşananları anlattı.4 yıl önce esrar satın aldığı iddiasıyla nezarete götürülüp işkence gördüğü, ardından gerçekleşen intiharının yaşadıklarıyla bağlantılı olduğu söylenen ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can’ın uzun süredir psikolojik destek alan annesi Hatice Can da önceki gün intihar etti. Oğlunu ve eşini yitiren baba Mevlüt Can, CNN Türk’te yayınlanan 5N1K programına konuk oldu. İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nin kararını okuyarak konuşmasına başlayan Mevlüt Can, şunları söyledi: HUKUKSUZLUK YAŞANDI Benim oğlum kayıt dışı yakalanmış, işkence görmüş, serbest bırakılmış bu süreç sonrasında da intihara sürüklenmiştir. Hiçbir Cumhuriyet Savcısının oğlumun yakalandığından, serbest bırakıldığından haberi olmamış. 2 Haziran 2010 yılında esrar almak üzere bir telefon görüşmesi yapmış. Bu konuşma, teknik takibe takılıyor bunun üzerine oğlum suç üstü yakalanıyor. Bu aşamadan itibaren hukuksuzluk başlıyor. Yakalayan ekibin teknik dinlemeden yakalamadığı ortaya çıkıyor. Oğlumun nereye götürüldüğünü bilmiyoruz. CANINA KIYANA KADAR TAKİP EDİLMİŞ İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden mahkeme dosyasına gönderilen yazıda, oğlumuzun nezarethaneye konulmadığı, gözaltına alınmadığı tespiti yapılmıştır. Asıl itiraf ettirmek istedikleri torbacının telefon numarasını kimden aldığı. Bundan önce zaten çırılçıplak aranıyor. İnce aramaya tabii tutuluyor. Kaç paralık mimarsın deniliyor. Hakaret ediliyor. Bir süre sonra itirafı alamıyorlar ve doktora götürülüyor. Doktor raporu sadece bir darp raporu. Götüren kişiler de işkenceyi yapan 3 kişilik bir ekip. Savcılık gözaltına alınmama kararı veriyor. Ertesi gün iyi polis rolü oynayan bir polis memuru Onur’un bilmediği bir polis memuru. Soner diye bir polis memuru. Oğlumuzu arıyor ve diyor ki; senin imzaladığın tutanaklarda bir takım hatalar var. Bunları düzeltmemiz gerekiyor. Lütfen gelir misiniz? Onur da acaba hafta sonu gelsem olur mu diyor. Cumartesi günü, Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’nün girişindeki bir kafeteryada bir polis memuru tarafından karşılanıyor. Loş, karanlık olan bu yerde çok iyi okumadığı tutanaklar yeniden imzalattırılıyor. Korkutarak, telaşla yaptırıyorlar. Sonrasında imzaladığı tutanak örnekleri verilmiyor. ‘İşte arkadaşlarla uçuyorduk’ gibi bir takım ilave bilginin ifadesine konulduğunu okuyor. Bunun başına büyük bir bela olacağını düşünüyor. Kendisini şüphe altında hissediyor. Sonra Onur, 3 kişilik ekip tarafından, canına kıyana kadar, takip ediliyor. ONLARCA POLİS OPERASYONA DAHİL Onur, arkadaşlarına uzun süredir izlendiğini söylüyor. Bu kadar izlendikten sonra bunalıyor ve 21 Haziran’da bir avukata vekalet veriyor. Vekaletten sonra 13 Nisan’da başlayan ilk mahkeme kararı ile başlayan ve 22 Haziran’da iki mahkeme kararı varken yeni teknik takip kararı varken operasyon sonlanıyor. Çete üyeleri yakalanıyor. 550 gram esrar yakalıyorlar. Koskocaman çete. Onlarca polis bu operasyona dahil oluyor. İŞKENCE GÖRMESİN DİYE İNTİHAR EDİYOR Onur, vekâlet verdiği avukattan 24 Haziran’da yeniden ifadesine başvurulacağını öğreniyor. Tekrar polisin eline düşmemek, çırılçıplak soyulup işkence görmemek için kendisini bulunduğu 4. kattan çırılçıplak olarak maalesef atıyor. Bu süreçte dava açmamız kolay olmadı. Soruşturmamızda 3 tane Cumhuriyet savcısı değişti. Son olarak atanan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş, işkence cinsel saldırı, kötü muamele nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığını, ancak iki polis memurunun resmi evrakta sahtecilik yaptıklarından dolayı haklarında iddianame açılmasına ilişkin bir karar veriliyor. Yargılama sonrasında, 2 polis memuruna 2,5 yıl hapis ve devlet memurluğundan men cezası veriliyor. Zete