Bu içerik, sadece içeriği yaratan kullanıcı profilinde listelenmektedir. Onedio ana sayfasından, kategori sayfalarından ve arama motorlarından bu içeriğe ulaşılamaz.

Bu içerik, sadece içeriği yaratan kullanıcı profilinde listelenmektedir. Onedio ana sayfasından, kategori sayfalarından ve arama motorlarından bu içeriğe ulaşılamaz.

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Benim De Söyleyeceklerim Var'dan 5 Umut Sarıkaya Hikayesi

28PAYLAŞIM

Tespitlerin ve ayrıntıların dahisi Umut Sarıkaya'dan efsane hikayeleri derledik...

1. Sakızım Düştü...

'' 'basarsan alırsın'lı 'koşu yoluma at'lı klasik bir maçtı. terden saçlarım birbirine yapışmış, boynumdaki kir çizgileri, güneşin altında başım zonklaya zonklaya oynuyordum. takım olarak ise gerçekten rezil bir durumdaydık. o kadar kötü bi durumdaydık ki kalecimiz kendini bilmez bi şekilde sanki sol açık gibi topu alıp karşı takımın kalesine dogru artistik çalımlar eşliginde ilerledigi bi anda topu kaptırmıştı ve onların ceza alanına doluşmuş tam kadro olarak bittigimizi resmileştiren golü izlemiştik. karşı takımın oyuncusu bizim bomboş ceza alanımızı geçip boş kalemizin önünde topu ayağıyla sabitledi ve yere eğildi. sonra kafası ile topu yavaşça sürdü kalemize doğru. böyle bir gol, siz sevgili okurlarımın da bildigi gibi normal bir mahalle takımını dağıtmasına, golü yiyen takımın takımın kaptanının topu tutup havaya rastgele degaj çekip uzaylamasına sebebiyet vermesine, ardından dikilen topun sahibinin aşagıdaki bayırda topun peşinden küfür ederek koşmasına ve maçın bitmesini sağlamasına rağmen biz maçı bitirmedik. 

kaleye doğru gidip ''ver lan eldivenleri ben geçicem kaleye. sen bas! kıran kırana oynuycaz'' diyerek ittim denyo kalecimizi. tecrubeli bir file bekçisi gibi direge yaslanarak taktikler veriyordum takımıma . ama kimse beni dinlemiyordu. umursamadım bagırmaya devam ettim. yavaş gelen bir aşırtmayı çift yumrukla bertaraf etmek isterken yanlışlıkla içeri aldım. eski kalecimizle göz göze geldik. çabuk hareket edip topu alıp sanki daha deminki salak ben degilmişim gibi millete ileri gitmesi için bagırarak degaj çektim ama ileri dogru gitmesi gereken top, ayagımın dışına gelerek sağ yanıma düştü. zalim top, rakip takımın sanraforunun önce göğsünde yumuşamış sonra da ayagının içinde yerini bulmuştu. üzerime doğru şut çekmek için geliyordu. her şey boka sarmıştı, belli ki bir mermi kıvamında gelecekti şut. tırstım... top resmen tsubasanın yamuk topu gibi geliyordu üzerime zıplayarak kaçılmaya çalışırken götümün yanı ile baldırım arasına çarparak zıbarttı beni. sanki topu tutmuş gibi oldum. ama ceza sahamızdaki tehlike bitmemişti. biraz zıbardıgımdan reflesksel olrak hareket ettigim için, biraz da benden başka kimse olmadıgı için topu ayagıma alarak şık hareketlerle ilerledim. orta sahayı geçince ''oluyo lan'' diye düşünüp iyiden iyiye gaza geldim. diziyordum resmen lavukları. ama birden iki kişi girince dengemi kaybettim yan taraftaki tellere tutunup çalıma öyle devam ettim. mücadele uzayınca yere düştümyerde oturarak çalıma giriştim. yine siz sevgili okurlarımın bildigi üzre yere oturarak yapılan mücadele , mücadelelerin en rezilidir, futbol tarihinin yüz karasıdır. 

tam o sırada çocukluk arkadaşım, canyoldaşım, hemşerim, biricik dostum namık'ı gördüm. ben ağzım açık oturdugum yerden namık'a bakarken top ayagımdan alındı ve yine golü yedik. gol tanıdık, rezillik tanıdık ama namık farklıydı. adam çıkarıp hemen oyuna dahil olması ve takıma dahil olması ve takımıkurtarması gerekirdi normal şartlarda ama öyle yapmadı. elleri cebinde öylece bizi büyük bi ciddiyetle izledi. oyun en sonunda havaya dikilen degajla bitti, top bayıra gitti. top sahibi bayıra ben namık'ın yanına koştum. yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. ne güzel kir pas içinde, itişe kakışa oynuyorduk, neydi bu temizlik, neydi bu mesafe tam anlayamamıştım. garip bir şeyler oluyordu. bana cebindeki kutudan bi sakız verdi. karşılıklı konuşmadan çignedik bi müddet. ''biz bugün köye gidiyoruz. üç ay yokuz'' dedi. sevgili dostlarım şimdi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama o gün ilk defa bişeylerin değişmesinin beni ne kadar korkuttugunu anladım. sanki hep öyle devam edecek sanarken, insanların bir takım kararlar alması, birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana. en yakın arkadaşım çok yabancı geliyordu lan!iyiydik lan. nereden çıktı bu köy'' demek istedim. sonra anne baba ve kardeşi geldi. bavulun bir ucundan tutup bayırdan aşşagıya doğru yürüdü gitti tertemiz yeni yıkanmış namık. arkasından bakakaldım. boğazıma bir şeyler düğümlendi. ağzımdaki sakızı biraz önüme tükürüp sakıza bir şut çektim sonra geriye doğru koşarak top sahibinin elindeki topa vurup düşürüp elime aldım, uzayladım. top bayıra doğru gitsin istedim ama namıkların terk edilmiş balkonuna düştü. bayıra son bi kez baktım, arkasına bakmadan gidiyordu. s.keyim böyle hayatı dedim. 

çok sonraları, dört yıl önce, yine böyle bi yaz, mühendisligi anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdigim sıralarda aynı duyguyu yeniden hissettim. kız arkadaşımla beşiktaştaki çay bahçesinde oturuyorduk. namık ciddiyeti vardı suratında. ben '' bi çay daha içer misin'' diyecekken söz girdi ve ''ben gelecegimi düşünmek zorundayım umut. kusura bakma'' dedi. iyiydik lan demek istedim diyemedim. gidişini izledim. ''artık kaşar oldum, bi daha hissetmem'' derken bu sefer asker ocagına sigarayı bırakmaya çalıştıgım sıralarda yakaladı beni duygu.telefondaki ses çok ciddiydi bu sefer. iyiydik lan diyebildim bu sefer. telefonu kapattım. ağladım, çok ağladım. ağlarken sakızım ağzımdan düştü. ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.''

2. Yakın Gelecek...

Önünde sonunda evleneceğim.evleneceğim kadın ne yapıyordur acaba şimdi?eminim mal gibi geziyordur kerizim.yüzde yüz çok yakışıklı,atletik vucutlu bir koca düşlüyordur.seçkin davetlilerin katıldığı bir düğünde,dünyaevine gireceği gün için nasılda sabırsızlanıyordur.en yakın ve çok çirkin arkadaşı,yapılmış saçları ile bir o yana bir bu yana koşşun,davetlilerle ilgilensin,gecenin sonundada beraber ağlasınlar diyenasılda hayaller kuruyordur.kırmızı cübbe içindeki şehrimizin belediye başkanı kel ve sarışın kadir topbaş'ın sorusuna ''evet''demeden önce espri mahiyetinde yapacağı duraksamayı,duraksama ile seçkin davetlilerin gülüşmelerini düşledikçe eminim zevkten ayaklarını birbirine sürtüyordur. 

Evlenir evlenmez,yurt dışında yada yada hiç olmadı güneyde iyi bir otelde geçirilecek bir balayı düşlüyordur.gündüz olimpik havuz ve aqua park,gece ise animasyonlar ve disko.diskoda bir keten gömlek,gömleğin altında yine keten bir pantolon,pantolon ve gömleğin içinde kıvrak figürler sergileyen bir prens,prensin karşısında ise kendisini görüyordur eminim.tropik içkilerini yudumlayarak''iyiki evlendik aşkım,iyiki evlendik bebişim''dercesine tüm gözlerin üzerlerinde olacağı o büyük günü düşlüyordur eminim.''sakın ha bu gittikce çoşan dansımın sebebi,gece bize ayrılan süitteki yatakta göreceğim o şahane küskü,dünya yakışıklısı kocamın küsküsü olmasın?''diye kendi kendine sorupta nasılda kızarıyordur yanakları. 

işte benim keriz karıcığım şu anda ve genel olarak bunları düşünüyordur eminim.her kız ister bunu. 

Gazete üstüne doğradığım portakal kabuklarını adetim olduğu üzere bir daha küp küp doğradım.izmariti kabukta söndürüp,gazeteyi buruşturup mutfağa gittim,çöp kutusuna attım.kimbilir ankastre mutfağı ne kadarda çok özlüyordur müstakbel karıcığım?belkide hayalindeki kocadan daha çok özlüyordur.''lanet olsun fayansa,pencerenin kenarına dizilmiş cif'e,pril'e'' diye usul usul kendisine bile duyurmadan haykırıyordur.tezgahın altındaki perdeyi sıyırınca karşısına çıkan mavi tüpü görmesi gerektiği kadar görmüştür zaten hayatı boyunca,bir daha görmemeliyim diyordur.salsa sosu hazırlayım derken mutfağı tam anlamıyla savaş alanına çeviren ''koca bebek'' kocasını mutfağından kovmak ardındanda buharda sebze pişirmek istiyordur eminim.salondaki masaya muşambe serip birde onu yemek sonrası ıslak skoçbryat'la sildiği yetmezmiydi artık?tahta üzerinde peynir çeşitleri ve sebzeler eşliğinde akşamları bir kadeh şarap içip eşiyle sohbet etmek istiyordur.çok şeymi istiyordur. 

Tuvaletten hamilelik testiyle çıkıp,bir şey söylemeden testi göstermek,kocasının ''zanım karızımm''diyerek ona sarılmasını,evliliklerini taçlandıran o kutlu günün gelmesini ve karşısındaki o tanrısal anlayışı görmeyi ne çok istiyordur kimbilir? kocasının ''bu sozuku baa bağışladığın için zok teşekkür ederim'' demesini hiç istemiyordur di mi benim sevgili karıcığım? evliliğin içine dili dil yapan şive,ağız ve lehçenin bir gün bile,çok sevindirici bir haberi verse bile girmesini hiç istemiyordur di mi benim müstakbel karıcığım? hamilelik süresince kocasının gereksiz telaş etmesini,doğum için hastaneye giderken yanında ağzını anucuk gibi büzerek ''huh huh hadi bebeğim telaş etmebenle beraber nefes ver huh,huh'' demesini,bilhassa o telaşla evde kamerayı unutup,hızla alıp gelmesini ve bütün doğum süresince kayıtta olmasını ne çok istiyordur.kendi ailesininde,benim aileminde esmer olduğunu bile bile kumral,hiç olmadı buğday tenli bir bebek doğurmak istiyordur.ona ''kafkasya'da bir çiçek ismi,batan güneşin sudaki aksi,yağmur yağmadan önceki havadaki zerre'' gibi manalara gelen,sahip olanı anında zengin gösteren bir isim koymayı ne de çok istiyordur. 

İstiyor ha istiyordur canım karıcığım.düşlüyor durmadan düşlüyordur. ''biz yaşamadık çocuklarımız yaşasın'' demek istemiyordur.hem biz hem çocuklarımıoz yaşasın istiyordur.akrabaların (kuzen kontenjanı hariç) mümkünse hiç,ailelerin ise mesafeli bir şekilde dair olduğu evliliği ne de çok istiyordur.ilk günkü gibi her daim kibar,temiz,anlayışlı bir kocayla,insanlığa nasıl aile olduğu göztermeyi çok istiyordur.pedagojik kitaplarla,klasik müzikle çocuğunu büyütmek,''siz bu gidişle çocuğu şorolo yapacaksınız,semtin gülü olacak bu çocuk bak,demedi demeyin'' diyen dayımın susmasını ne de çok istiyordur canım karıcığım.benim bütün hafta sonları garajda kendime ait alet çantasıyla deli s.kmiş gibi bişeyleri tamir etmeye çalışmamı da eminim çok istiyordur. 

Bütün bunları düşleye düşleye ve isteye isteye nasılda süslenip şimdiki hiç evlenmeyi düşünmediği sevgilisine gidiyordur canım karıcığım.vaktinin gittikçe daraldığını,artık vücudunun yavaş yavaş bozulmaya başladığınınasılda hissediyordur,yakın gelecekte hemen evlenmesi gerektiğini nasılda kendi kendine söylüyordur. 

Buğün yapacak bir işim yoktu.oturdum bütün bunları,benim gelecekte evleneceğim biricik karıcığımın şimdi ne yaptığını,neler düşünebileceğini düşünüp durdum.karnım acıktı,masaya gaste serip üstünde ekmek arası peynir yedim.ekmeği yerken gözüm gazetedeki bir habere takıldı.haber; ''bilim adamları,dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün yavaşlamasıyla günlarin artık 24 saati aştığını ve bunun yakın gelecekte 25 saate çıkacağını açıkladılar'' şeklindeydi.ağzımdaki lokmayı güç bela yutarken ''hah'' dedim. ''iyice yiycez yani y.rrağı'' dedim

3. Para Yiyen...

geçen el elime ulaşan bir mektupla sarsılmıştım. el yazısından ve kağıdı kullanış biçiminden sahibinin uzun zamandır eline kalem kağıt almadığı hemen anlaşılıyordu. mektup okunaksız, imlası kötüydü ve belki de bana bile yazılmamıştı ama hiç şüphe yok ki sarsıcıydı. alıcı kısmında zarfın üzerinde ümit sarıkaya yazıyordu.

mektubun anlattığı şeyin benle hiçbir alakası yoktu, amacı ise tek kelime ile çirkindi. mektubu kaleme alan yaşlı kadın oğlu için duyduğu endişelerini uzun uzun anlattıktan sonra ne alakası varsa benden yardım istiyordu. birisi, bir kadın, zavallı oğlu göykan'ın bütün parasını çatır çatır yiyordu ve göykan salağı bunu görmüyordu bile. yuvalarına dadanan ve hiç acımadan göykan'ın kredi kartının beline beline vuran vu süslü musibet, bu bedavacı, bu rujlu zararlı, er veya geç defolup gitmeliydi. açık seçik, sözünü sakınmadan yapılan bir yuva yıkma teklifiydi bu mektup. "klasik bir istenmeyen gelin hadisesi" diyip mektubu buruşturup attım. hem ne alakam vardı benim böyle bir konuyla. yuva yıkma konusunda bilmediğim bir ünüm mü vardı? bu yaşlı kadının benim hangi mesleği bile yaptığımı bildiğini sanmıyordum. adımı bile yanlış biliyordu ayrıca. zarfın üzerindeki isim olmasa mektubun bana yazıldığı bile şüpheliydi. önlü arkalı tam dört sayfa mektubu boşu boşuna okumuş, zaman kaybetmiştim. bir ara yaşlı kadına bir cevap yazıp; oğlu ve kendisi için ne kadar üzülsem de bu konuda kendisine yardımcı olamayacağımı, bu gibi işlerden hiç anlamadığımı basit bir karikatürist olduğumu, elti görümce gibi akraba bir kadından yardım talep etmesini söylemeyi düşündüm ama sonra mektubu çöpe attım.

mektup ve yaşlı kadın bir türlü aklımdan çıkmıyordu. gün boyu "neden ben?" diye düşünüp durdum. en sonunda buruşturup, üzerine çay döktüğüm mektubu çöpten çıkardım. dergi arkadaşlarımdan biri gelip çöpüme tükürmüştü. mektubun üzerinde sarı-yeşil köpüklü bir balgam sallanıyordu ve üstü külle kaplanmıştı. iğrenç ıslak kağıtları bir daha okudum, sonra bir daha ve bir daha. bu zehirli metinlerde beni derinden etkileyen bir şeyler vardı. amacından ve sebebinden ziyade mektubun dili ve anlatım tekniği müthiş etkileyiciydi. dil yalın akıcı ve içtendi. cümleler gereksiz yere uzatılmamış, yerinde ve vurucuydu. verdiği örnekler, benzetmeler değme yazara taş çıkaracak düzeydeydi. insanı sıkmayan yormayan , konuşur gibi yazılmış türkçe'nin bütün zenginliğinin, dil oyunlarının kullanıldığı bir mektuptu bu. hele ki, bir yılkı atına binip dörtnala istinye park'a doğru gidişini, atla beraber ikinci kata çıkıp börberiyiz mağazasına nasıl girdiğini, elinde kızın çantası ile oturmuş zil zibili gibi bekleyen zavallı göykan'ı atının terkisine alıp götürdüğünü anlattığı bir rüya bölümü vardı ki hayal göücüne hayran olmamak elde değildi. deneme kabininden "aşkım bakar mısın nasıl durdu üzerimde" diye seslendiğinde zilli perdenin arkasından kabine giren dev toynak da cabasıydı. o toynak ne güzel bir toynaktık, o at ne güzel bir attı. al atlılarımız para yiyen'in göbeğini nallıyordu.

lanet olsun bu kadın benden daha iyi yazıyordu. hem de hiç sigara, kahve içmeden, yıllarca dizi izleyip eline hiç kalem almadan. onu kıskanmamak mümkün değildi. "peki hangi duydu?" diye düşündüm, hangi duyguydu eline yıllardır kalem almamış bir kadını bu kadar iyi yazdıran. bu nasıl bir konsantrasyondu böyle, belli ki çok dolmuş, çok bilenmişti. hani bazı yazarlar yazmasaydım çıldıracaktım derler ya işte öyle bir durumdaydı bu yaşlı kadın.

otuz üç yaşıma kadar birçok para yiyenle ve yedirenle karşılaşmıştım, para yiyen'in tek bir tip insan olmadığını kendi içinde bir çok türe ayrıldığını biliyordum. acaba hangi tür bir para yiyendi karşıdaki kişi? az mı çok mu? zira biliyordum ki jip aldıran da bir para yiyendi, karnını doyurtsa üstüne bir kola bir kahve içse öpüp başına koyan da. "aa manyak mısın be benim senin parana ihtiyacım mı var, benim babam var,abim var. senin parana mı kaldım köpek herif!" diye konuşan onurlu bir para yiyen miydi,yoksa "ödeyeceksin tabi, hakkım bu benim, hakkım!" diye alenen açıkça ve arsızca bir para yiyen miydi? para yendikten sonraki tavrı da önemliydi bir anda mutlu olup "ayyy şu an çok mutluyum biliyor musun!" diye yedirenin yanaklarına öpücükler mi konduruyordu, yoksa onurlu gururlu tavrını sürdürüyor muydu, o para sanki hiç yenmemiş, ekonomiye hiç can verilmemiş gibi mi davranılıyordu? hem kız nasıl biriydi? sevimlilik dünyasında yaşayan bir şirinlik abidesi miydi yoksa "gör bak, nasıl sıçıyorum ben o kızın bacağına" diyen dobra-ayı karışımı bir kız mıydı? mektupta bu önemli konuların hiçbirinden bahsedilmemişti. belli ki yaşlı kadın bütün para yiyenlere aynı nazarda bakıyordu. onun için neyin nasıl olduğu değil, netice önemliydi. peki, bütün bunlarla ne alakam vardı? yaşlı kadının yardım çağrısını kabul etmesem bile en azından bunu sormak için ya da hiç olmadı bu güzel satırların yazarı kişinin elini sıkmak için zarfın üzerindeki adrese gitmeye karar verdim.

dumankaya leopardistanbul konutları adlı siteye girip apartmanı buldum. 14. katta oturuyorlardı. zile bastım, diyafondan küçük bir çocuk sesi geldi. ben açıcam ben açıcam diye biriyle kavga ediyordu. bir yandan da "alooo" "kimsin sen" diye diyafona bağırıyordu. şimdi düşünüyorum da bütün bunlar geri dönmem, o eve hiç girmemem için birer uyarıymış. asansörden çıkarken gergindim. site orta halliydi ama biz mahalleden çıkanlar için sitede oturan herkes zengindir. mahallede oturup burada oturanlardan daha varlıklı bir sürü insan tanıyordum, bunun böyle olduğunu biliyordum ama içimden gelen "zenginmiş lan bunlar" sesini de bir türlü engelleyemiyordum. kapıyı diyafonda konuştuğum minik kız çocuğu açtı. eğildim, annen nerde evde mi dedim. bebek tırnakları ile suratımı sever gibi cırmaladı. "babanne nerde?" "nerde babaanne" diye sordum salyalı, ıslak elini yüzümde gezdirirken. içerden yaşlı kadının inleme sesiyle karışık "nisaaa nurrr kim gelmiş kızım ıhhh... kim gelmiş" dediğini duydum. çocuğu kucağıma alıp sese doğru gittim. buz gibi holde fayansların üzerinde yaşlı kadın yatmış inliyordu. ayakları çıplak, nasırları kalındı. tam hayalimdeki gibiydi. benigörünce hemen tanıdı. "ümit sen mi geldin... ümiiiittt." dedi. düzeltmedim. yaşlı bi kadın size "ümit" diyorsa ümitsinizdir işte. ayağa kalktı başörtüsünü kopladı. içeri geçtik. "elim ayağım her yerim yanıyor" diyip geğirdi. yolda gelirken kendisine kornet dondurma ve yaşlılar için yazılmış dev bir yasin-i şerif almıştım. kadınları, özellikle olgun kadınları nasıl etkileyeceğimi onların gönlüne nasıl gireceğimi çok iyi biliyordum. tabii ki çok sevindi. beni sımsıkı öpüp yanağımı yanağına uzun uzun bastırdı. dondurmalarımızı açıp karşılıklı oturduk. kornetin götünü ısırırken "kusura bakmayın teyzeciğim size anne diye hitap edicem, çünkü siz de benim bir annemsiniz" dedim. "doğrudur" dedi. hemen konuya girdim; "teyzeciğim elinize yüreğinize sağlık, müthiş bir mektup yazmışsını ve aynı zamanda büyük geçmiş olsun başınıza böyle bir bela gelmiş" dedim. mağrur, üzgün, kırık onaykladı. derin bir iç çekip "kurban olduğum allah" diyerek ellerini havaya açtı sonra dizine koydu. bu arada minik nisa nur bütün sevimliliği ile kafamda geziyor, çıplak ayaklarıyla yüzüme basıyor, elimdeki korneti almaya çalışıyordu. "vereyim mi" gibi bi işaret yaptım kafamla. "verme ümit verme onun maması ayrı" diyerek içeri gitti. bi bardak süt ve kasenin içinde birkaç tane makaron'la geldi. renk renk makaronları sütle yumuşatıp, sapı renkli plastik çocuk kaşığı ile iyice eze eze gözümün önünde yovita çocuk mamasına iki dakkada çevirdi. ardından sütlü bulamacı biraz da kendi ağzında yumuşatıp yeniden kaşığa koydu ve kucağına aldığı nisa nur'un ağzına koydu. sütlü, nene ağızlı makaron bulamacı nisa nur'un minik çenesinden aktıkça çeneyi kaşıkla sıyıra sıyıra çıkanları geri koyuyordu. bir betün, bir ceren, bir cansu o makaronların bu şekilde tüketildiğini görseydi eminim "ula can gidiyor, ula kan gidiyor" diye sol yanını çürüte çürüte ağlardı. "teyze makaronu nerden buldun sen" diye ister istemez sordum. "başını yiyesice getirdi" dedi. kızdan bahsediyordu. "aklı sıra beni kaymaklı püsküüyle kandıracak" diye ekledi. "göykan'a kaymaklı püsküü aldır, paketle getir bana yedir. ben de minnettar kalayım. iyi iş valla herkes aptal sanki bi tek o akıllı." dedi. teyze gerçek bir çetin cevizdi. içimden "ölmez bu" diye geçirdim.

sormak istediğim o kadar çok şey vardı ki ama önce günahı üzerimden atmalıydım. bu yuva yıkma işini şimdiden kabul etmiş miydim ne? "yahu teyzeciğim sonuna kadar haklısın. gel bu yuvayı yıkalım sen de rahat et, göykan abim de... ama minik nisa nur'a yazık değil mi. olan bu yavruya olacak" dedim. "yoksa gelini sokağa atalım, ben şimdiden varım" dedim. "ah oğlum daha evli değil ki göykan, nisa nur abisinin kızı, ben ona bakıyorum" dedi ve sorularıma bir bir cevaplar verdi.

aile giyim işiyle ilgileniyormuş yani yenilecek meblağ çok büyükmüş. göykan ve abisi serdal, göktürk'teki lüks konutlarda oturuyormuş. anneyi de buraya leopardistanbul konutlarına atmışlar. göykan benim eski bir okurummuş. sonra "bozdu yaaa" diye okumayı kesmiş. teyzenin de benden bu vesiyleyle habeir olmuş. "göykan senin yazıları bana hep okurdu, o zamanlar sen bizim ailemizden biri gibiydin ümit. gel kardeşini bu kızın elinden kurtar. al o kızı onun elinden senin olsun. ne yaparsan yap sonra." dedi. "aman teyzeciğim ben kim göykan adlı bi tekstilcinin elinden manitasını almak kim" diye tevazuda bulundum. "sen bi takım giysen, bi de saçına su vursan var ya fiyuuuuuuu... alamıycan kız yok" dedi eliyle mis işareti yaparak. utanıp, gülümseyerek ve elimle kafasını iterek "ya teyze deme öyle. öyle deme" dedim. gidip göykan'ın ve kızın resimlerini getirdi. kız inanılmaz taştı. göykan da bir o kadar tıknaz. ortada para yendiği çok belliydi. "ben bu yuvayı yıkarım aga" dedim içimden.

soner sarıkabadayı'nın parlak dar takımının aynısından almıştım ve gittiğim bir düğünden sonra aylardır giymemiştim. takım huysuzdu, takım işkilliydi, takım giyilmek istiyordu. gardırobu açtım ve takımımın altına aldığım hotiç ayakkabılarımı okşadım.

4. Randevu...

Her erkeğin buluşmasının o istenilen sonucuna varmıştım. İşte dolmuşta onun eve doğru gidiyorduk. Aman allahım ne kadar da kolay olmuştu her şey. Normal insanlar gibi buluşmuş yemek yemiş, biraz içki içmiş ve evine gidiyorduk. Hiçbir falso yapmamıştım. Ne aşırı bir taşkınlık ve coşum hali, ne de aşırı bir çekingenlik. Esprilerim yerinde ve dozundaydı, ucuz bir insan gibi asılmamıştım, bar köşelerinde onu öpmeye çalışmamıştım. Görünen o ki gecenin sonunda muvaffakiyete varmam işten bile değildi. Ve işte gidiyorduk. ''Daha hızlı sür be arabacı daha hızlı sür'' diye içimden haykırdım şoföre. Yüzümde belli belirsiz bir sırıtış hasıl oldu. Camdan sırıtarak dışarıyı izlerken yansımadan bana baktığını farkettim. Kafamı çevirip gülümsedim. Yüzünde hafif bir tedirginlik vardı. Bu iyiye alamet değildi. Ulan sakın loş ışıkta çekici gelmiş olup da davet edilmiş, şimdi de yol boyunca bir iç hesaplaşmaya girip ''nerden davet ettim bu gudiği'' diye düşünüyor olmasındı. Yolda vazgeçilecek adam mıydım ben? Tek istediğim şu eve hemen varmaktı. ''Umut eve varmak üzereyiz'' dedi. ''Ne güzel'' diye geçirdim içimden. ''Çok yaklaştık, şu para üstünü istesen, hala vermedi şoför'' diye fısıldadı. İşte o an bu gecenin sonunda yalnız yatacağımı anladım. 
Şimdi para üstünü isteyecektim, şoför de ''verdim ya'' diyecekti, ''tamam abi verdim diyosan vermişsindir'' diyerek onun gözünde kendi hakkını bile savunamayıp bir kadına sahip olmayı bekleyen bir yavşak olacaktım. Ya da şoförle anlamsız bir tartışmaya ''nasıl verdin abi, vermedin ki mızımızz mızz'' gibi son derece tırt bir cümleyle başlayacak, gittikçe sönen bir ses tonuyla ilk cümlemi bile bitiremeyecektim. Belki bir anlık duygu patlaması ile şoföre küfredip fren sesini işitmemle dayağı yemem bir olacaktı. Olabilirdi bütün bunlar. Ve ben hissediyordum ki iki durumda da bu gece yalnız yatacaktım. Sadece cebimde 50 milyonla bindiğim için o çok beklenen, uğrunda parfümlerin sıkıldığı, kıyafetlere dikkat edildiği gece boka sarıyordu. Paramla rezil olmak sanırım buydu. Gözlerim dolmuştu resmen... Olabildiğince makul bir ses tonuyla ''pardon 50 milyondan iki Kadıköy vardı da...'' dedim. O son ''da'' ekini ne diye söyledim diye söyler söylemez hemen pişman oldum. ''Tamam, kardeşim vericez aklımda'' diye homurdandı şoför. ''Hayır, çok yaklaştık da o bakımdan yani'' dedim gergin gergin... Resmen dayağı çağırıyordum. Dikiz aynasından sinirli sinirli baktı. Bi müddet sonra Pelin ''yahu kardeşim durdur şunu durağı kaçırıyoruz. Durdur, ver parayı'' diye bağırdı şoföre. Araba durdu. İkimiz ayağa kalktık. Şoför söylenerek bozuk para araken Pelin indi, ben de şoförü bekledim. Arkadan gelen polis arabası şoföre ''dolmuş bekleme yapma'' diye uyarıda bulununca aceleyle arabayı çalıştırdı şoför. Kapanan kapının camından kaldırımdaki Pelin'e baktım. Panikle şoföre dönüp ''abi?'' diye sorarcasına bağırdım. Pelin kaldırımda bana bakıyor dolmuş beni almış götürüyordu. Şoför ''tamam bilader ileride indircem ben seni, ceza yiycez...'' dedi. Bastı gaza. Peline ''ileride ileride'' diye işaret yaptım. Görmedi sanırım, nokta gibi kalmıştı zira. Aksi gibi telefonun da şarjı bitmişti. 

İner inmez elimde bozuk paralarla aksi istikametine doğru koştum. Kesin beklememişti beni, çekip gitmişti. Ben olsam ben de giderdim. Artık seksten geçmiş, ''bu saatte bilmediğim bir semtte ne yaparım ne ederim''in telaşına düşmüştüm. Barınma ve güvenlik sorunuyla karşı karşıyaydım. Umutsuzca Pelin'in olduğu yöne doğru koştum. Ulan sakın o panikle yön duygumu yitirip şuursuzca Pelin'in aksi istikametinde koşuyor olmayayım diye düşünerek biraz da ters istikamete doğru koştum. Yanımdan arabalar vızır vızır geçiyordu. Ter içinde kalmıştım.

Tam umudumu kaybettiğim anda Pelin bir taksiyle belirdi. Ne güzel de belirdi. Beni aldılar, eve doğru gitmeye başladık. Sanırım bu gece kesin olarak benim sadece barınma sorunumu çözmek konusunda yardımcı olacaktı bana. Elimde sıkı sıkı tuttuğum paralara baktı uzun uzun. Paraları cebime koydum. Terlediğim için biraz uzak oturmuştu. Şoförle kavga ettiğimi anlattım. Pes etmeyecektim bütün silahlarımı kullanacaktım. Taksiyi durdurup bir tekel bayiine girdim. Elimde siyah poşetteki biralarla geldiğimi görünce tiksindi sanırım benden. Düğüne giderken arabayı durdurup bira alan ayyaş akraba gibiydim. Ama içki onun tekrar bana ilgisini arttırabilecek yegâne araçtı. Ve fakat takside birayı açıp içmek, olmayan imajımı zedelemekten başka bir şey değildi. ''Eve kadar bekleseydin keşke'' dedi. ''İçki problemim var'' diyerek yaşadığımız coğrafyada hala alkolikliğin ve sorunlu olmanın prim yapabilme olasılığına şükranlarımı sundum. Hiç etkilenmedi, ''alkol problemim'' hakkında en ufak bir merak uyanmadı içinde, dışarıyı izledi. 
Eve girdik. Etkileyici bir evdi. Hemen kitaplarına göz gezdirdim. Baya bir kitabı vardı. ''ulan fazla atıp tutmayayım bilmediğim konularda, zira kültürlü birine benziyor, ezer geçer'' diye düşündüm. Üstünü değiştirmeye içeri gitti. Arkasından izlerken gidişini kendime bir bira açtım. İkimize bir müzik ziyafeti çekmek için cdlerini karıştırdım. Duygusal mı hareketli mi acaba diye içimden geçirdim ve geceye dair olandan, duygusaldan yana kullandım tercihimi. Hemen bağdaş kurup yere oturdum. Biramı yudumladım. Geldi. ''Aa umut sandalyeye otursana. Ne attın kendini yere'' dedi. ''Yok, iyi böyle'' diyerek kibarca refüze ettim. ''Aa olur mu ya otur şu sandalyeye'' dedi. ''Yok ya gerçekten rahatım ben'' dedim. ''Yer çeker. Oturma yere'' diye ısrar etmesiynen oturdum sandalyeye. ''Almaz mısın bi bira?'' diye elimi siyah poşete daldırdım. ''Yo hayır. Uyuycam zaten birazdan'' dedi. Gece hiç bitmesin istiyordum. O çekyatın açılma sesini duymaktansa ölürdüm daha iyi... ''Uyumayalım yea' diye çırpındım. Biramı kafama dikerken tenekenin kenarından aktı. Gülerek sildim, bu hareketim ona sevimli gelmiş olacak ki ''çok şapşalsın'' diyerek güldü. Gün ''sevimli şapşal''ın ekmeğini yeme günüydü. İyice sakarlığa vurmak için cdliği ayağımla itti. Cdliğin çok sallanıp devrilmemesi... İyi ki devrilmemesi... Odaya devrilme gerginliğinin yayılması... 

Bir müddet sonra ''neyse ben yatayım. Gel sana yatak yapalım'' dedi. Çek yat sesini duydum. Artık bir ölüden farkım yoktu. Bir ölünün kaybedecek neyi olabilir ki sevgili dostlarım? Dönüşü olmayan bir yola girmiştim. ''Herkes okulda Zerrin'e asılırdı ama sen hep farklıydın...'' dedim. ''Teşekkür ederim''' dedi. ''Yani insan sonuçta konuşabildiği bir kızı istiyor. Ve ben bugün çok eğlendim seninle'', cevap vermedi. Bu son cümleyi kurduğum anda elime yastığı ve nevresimi çoktan tutuşturmuştu. Adeta kefenimi elimde taşıyordum. ''İyi geceler'' dileyip çekip git. Verdiği alt eşofmanı ısrarla giymemek... Boxerla yatağa girmek... Geri dönmesini beklemek... Gelmemesi...

Kalktım boxerla tuvalete çıktım. Çok gürültü yaparak elimi yüzümü yıkadım. Bana tahsis edilen yatağa doğru giderken ise gemileri yaktım... Yatak odasının kapısını zorladım... ''Kırtle kırtle'' diye zorladım. Kilitliydi. Bu kadar mı ürkütmüştüm onu. Sinir geldi, zorlamaya devam ettim. Arkamda belirdi. ''Napıyorsun umut ya kilitli kullanılmayan oda o'' dedi ''Haa... Ben benim oda sandıydım'' diyip yatağıma doğru gittim. Uyudum. Olmadı...

5. Sıfatsız...

Silik biriyim ben.Sesim zaten pek çıkmaz.Hani bazen çok uzun sure sustuktan sonra biri bir şey sorunca cevap verirken, ses tonumuzu ayarlayamayız, sesimiz osuruk gibi çıkar ya işte ben o ses tonunda konuşurum.Anlattıklarım çok da matah şeyler değildir ama anlatmak isterim.Tam anlatmaya başlayıp 'iyi gidiyorsun oğlum, hadi şu son cümleyi de bağlarsan, aklını alacaksın onun' diye düşünürken, karşımdaki 'abi biraz yüksek sesle konuş, ne diyorsun anlamıyorum' der.Orospu çocuğu nasıl da büyük bir rahatlıkla söyler bunu.Başlarım en baştan 'abi diyorum ki...' diye anlatmaya.O kadar silik bir insanım ki kurduğum cümlelerde bile doğru düzgün özne yoktur.Özne ortaya çıkmaz, özne bile kaçıp saklanır, gizli öznedir.Dolaylı tümleçle, zarf tümleciyle kur cümleyi, anlat anlatabilirsen derdini.Dün bütün olanlara rağmen bengü 'ye onu çok sevdiğimi söylemeye gittim.Kim gitti?Ben gittim(g.öben).Yarrağımı gittim! Bugün bir minibüste bile şoför 'birader sen geç, buraya otur da yer açılsın' diyerek para kutusunun yanına, minibüstekilere karşı seni oturttuğu zaman zor duruma düşüyorsun, insanların yüzüne bakamıyorsun, Bengü 'nun suratına nasıl bakacaksın.
Yalnız sesim değil, tipim de siliktir. normal adamım.Bana benzeyen binlerce insan var sokakta...Hiç dikkat çekici bir suratım yok. 'Sokaktan adam geçti bir tane' deriz ya, özelliksiz adam, başında herhangi bir sıfatı olmayan adam, işte ben oyum. dümdüz adam! Bu özelliksiz suratımın işe yaradığı da oldu tabi.Okul hayatımda ve askerlikte çok rahat ettim.Hiç hoca ve ya komutan bana kafayı takmadı.Nasıl taksınlar ki ismi bile ezberlenmeyen, hiç ismiyle hitap etmedikleri, en fazla 'evladım' ve ya 'oğlum' diye çağırdıkları, hayatlarında hiç iz bırakmadan gelip geçen biriyle kim, niye uğraşsın ki...
Tamam, biraz abarttım. itiraf ediyorum, bir ara, üniversitedeyken gerçekten ortamın merkezi olmuştum.Merkezdeki kişi bendim. hem de iki güzel kızla bardaydık. kulaklarımla duydum, benden bahsediyorlardı, orijin bendim. 'Şu çocuk seni kesiyor' diye arkadaşına gösterdi biri, kestiğim kız ise 'hangisi' diye sordu. 'Şu gözlüklünün arkasındaki' dedi.Kestiğim gülümsedi. üniversitedeyken gözlük takardım, artık lens takıyorum, temiz tutarsan valla büyük kolaylık... Elveda eski kestiğim.
Silik, utangaç ve iki kelimeyi yan yana getiremeyen biri olduğunda insan, dahi filan olmayı bekliyor ama bende o da yok. Çok susup, sabit gözlerle bir nesneye bakınca biri görse 'kim bilir içinde ne fırtınalar kopuyordur, ne savaşlar veriyordur, zihinde ne kaleler yıkıp, ne devletler kuruyordur' diye düşünür ama bende vallahi o da yok.Neye bakıyorsam onu düşünüyorum. mesela ekmeğe mi bakıyorum 'ekmek' yazıyor düşünce balonumda.Silik olmam dahi ve ya duygusal olmam anlamına gelmez.Bana benzeyen birinden hoşlanacağım anlamına ise hiç gelmez. aksine nefret ederim benim gibi silik insanlardan, fellik fellik kaçarım.Onlarla gezmek, tanışmak, içki içmek, dertleşmek istemem.Hatta kendi halime tipime bakmadan aşağılarım onları, 'mih mih mih' diye gülerken o, 'acaba ben de mi böyle gülüyorum' diye düşünerek, tiksinirim gülüşünden.Kendim gibi bir insan daha niye isteyeyim ki.
Aşık olduğum zaman çok güzel kızlara aşık olurum. 'Niye aşık oldun?', 'çünkü çok güzel' işte bu kadar basit.
Yakışıklı ne acayip di mi? ben de yürüyorum, o da yürüyor.Ağzı var yemek yiyor, eli filan da var, aynı benim gibi. Düşününce totalde aynıyız. ama o yakışıklı. Birşey yapmasına gerek yok, dursa yeter.Ağzını açtığı zaman herkes onu dinler, saçmalama kredisi sonsuzdur. Senin bir tip yakışan saçın vardır, onun hepsidir.Kazıt o saçını senin çıksın topatan kavunu gibi kafan ortaya, o ise yine yakışıklı.Bir de bu durumun farkında değil gibi orospu çocuğu, ben ise hayatım boyunca bir jöleden çok şey bekledim.Turistin mavi gözlü sarışın çocuğunu sevdiğimiz gibi, 32 yaşında olmamıza bakmadan 4 yaşındaki çocuğun etrafına toplanmamız, onu güldürmeye çalışmamız gibi severiz, utanmasak elimizi çocuğun omzuna atıp, 'Ben Ulrih'leyim siz hepinizsiniz var mısınız lan maça' dememiz gibi ucundan eklenmeye çalışırız yakışıklıya.Okurlar biz sıramızın gelmesini çok bekledik.Ve ne olduysa oldu devran dondu, rüzgar bizden tarafa esmeye başladı.Haber geldi, 'samimiyet' bayrakları açılmış toplumda.Samimi olmak prim ediyor dediler... Sorduk; 'nasıl yani? Sadece samimi olmak yetiyor mu?' 'Evet abi. Ne olursa olsun samimi olsun deniyor ortamlarda.Cahil de olsan, aptal da olsan... Yahu konuşturmayın adamı işte! Samimice itiraf etmek yetiyor işte, anında prim yapıyor.' dendi. Çıktık yuvalarımızdan. Zaman artık bizim zamanımızdı, beklediğimiz gün gelmişti.En önden ben koştum.Anlattım başımdan geçenleri, aptallıklarımı. Bence etkileyici bir üslupla sunulmuş, içi de komik şapşallıklar barındıran hikâyelerdi. Bir iki etkilenme olunca, bir tane daha anlattım. 'sevimli şapşal şey' damarımı iyice eşeledim, anlattıkça anlattım.En mahremlerine kadar, altıma sıçmalı anılara kadar bir bir anlattım.Baktım hafiften bir tiksiniliyor rotayı ebeveynlere 31de yakalanmalı anılarıma cevirdim.Büsbütün iğrenildi.Yakışıklı arkadaşım Efe ise birkaç 'sosyal beceriksizlik' anısını anlatıp, 'İnanmıyorum efe.Çok sevimliymişsin' nidaları eşliğinde bu samimiyet rüzgârından çok güzel ekmek yedi. Efe sayesinde tanıştığım kızlarla bağlantım ise ileriye yönelik beklentiler içerisinde sürdü.Efe'nin eski takıldığı kızlardan biri Bengü 'yle bir gün Beşiktaş’ta karşılaştık.Nasıl olduysa beni tanıdı.Ne istiyordu bu Bengü benden, sadece güzel olması bile ona aşık olmama sebepken bir de benim farkımda olması... Yoluna mı atayım kendimi, yoksa şaki olup dağa mı çıkayım, bunu mu istiyor benden? 'Sen Efe'nin arkadaşısın di mi?' dedi. Başımı sallayarak onayladım. 'Efe anlatmıştır biz ayrıldık onla' dedi. 'Vay be ben evde oturup kalemle mandalina liflerini tırnaklarımdan sökerken insanlar neler yaşamış.' diye içimden geçirdim ve acı acı gülümsedim. Efeyi hala çok sevdiğini filan söyledi. 'Ulan Efe'yi dedem de sever, yakışıklı, zengin çocuk, beni sevsene.' demek istedim, diyemedim.Gözleri dolmuştu, benimkiler de doldu.Sonra toparlanmaya çalışarak her şeye rağmen gülümsedi. 'Neyse saçmalıyorum işte. boşver beni. Sen ne yapıyorsun? yürüyelim mi işin yoksa?' dedi.Yürüdük. 'Sen hep susuyorsun. anlatsana kendini' dedi.Boşver manasında başımı salladım.Gerçekten de anlatacak bir şey aklıma gelmiyordu.'Ama gerçekten merak ediyorum. her insanın bir hikayesi vardır' dedi. Karşılaşmadan önce 'ağzıma bakalım şu çubuk krakeri enlemesine sokabilecek miyim' diye bir deney yapıyordum ve karşılaştığımdan beri ağzımda enlemesine duruyordu o kraker.Önce onu yedim. Sonra bütün gücümü toplayıp, bütün samimiyetimle 'Göğüslerin çok güzelmiş' dedim.

Bu içerik, sadece içeriği yaratan kullanıcı profilinde listelenmektedir.

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Dio İçerik Altı Banner
BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir