onedio
Kadınlar İçin 20'li Yaşlarında Biriyle Sevgili Olmakla 30'lu Yaşlarında Biriyle Sevgili Olmak Arasındaki 16 Fark
Birini sevdikten sonra yaşın bir önemi yoktur farkındayız, ancak yine de 20'li yaşlarda bir erkek ile birlikte olmakla 30'lu yaşlarında bir erkekle birlikte olmanın arasında nitelik olarak farkların olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar böyle bir konuda genelleme yapmanın imkansız olduğunu bilsek de sizler için elimizi taşın altına koyduk ve olabildiğince genelledik. Böyle buyurun lütfen...
Herkesi Etkisinde Bırakan Filmlerden Aşk Kokan 10 Replik
Mathilda: 'Léon, sanırım sana aşık oluyorum. Bu başıma ilk defa geliyor, biliyor muydun?'Léon: 'Daha önce hiç aşık olmadıysan, bunun aşk olduğunu nereden biliyorsun?'Mathilda: 'Çünkü hissediyorum.'Léon: 'Nerede?'Mathilda: 'Karnımda. Sıcacık. Daha önce hep bir yumru olurdu. Ama artık geçti.'
Feministlerin Duymaktan Nefret Ettiği 10 Klişe Cümle
Gün geçmiyor ki feministler hakkında yalan yanlış laflar ortaya atılmasın. Her yeni arkadaş ortamında feministlerle ilgili karşılaştığım kalıp yargılar bir öncekini aratır oldu. 'Feminizm kocayı bulana kadar yeaaa' ile başlayan cümlelerin ardı arkası kesilmeyince, bu klişelerin bazılarını bir araya getirip sizin için derledim.
Reklam
Kız Arkadaşınızın En İyi Arkadaşıyla Tanışmadan Önce Bilmeniz Gereken 14 Şey
Sevgilinin en iyi arkadaşı ile tanışmak erkekler için ilişkinin geleceği açısından önemli bir testtir. Çünkü en iyi arkadaşın sonrasında sevgilinize vereceği brifin önemi büyüktür. Geçme notuna %60 etki yapacak bir vizeye girmek gibidir. Eğer bu aşamayı başarıyla geçerseniz, ilişkiniz bundan sonrasında bir rahatlama evresine girecektir ama yok kız arkadaşınızın en iyi arkadaşı sizin hakkınızda olumsuz görüş bildirirse bunu yıkmak için finalden en az 80 almanız gerekecektir. Sizi heyecanlandırmak istemiyoruz ama kız arkadaşınızın en iyi arkadaşı ile tanışmaya giderken şunları aklınızda bulundurursanız belki size yardımı dokunur.
Reklam
Hayatta Mutsuz Olanlara Yeni Bir Bakış Açısı Kazandırabilecek 5 Bilgi
Bu listede yer alan tüm maddeler, bireylerin kendilerine ait yönleri ve kişilikleri ile sorgulayarak ulaşabileceği sonuçlar barındırdığı için açıklama ihtiyacı olmaksızın yazılmıştır, okuyucuya bir bakış açısı katmak amacıyla da açıklamalar eklenmiştir. Okuyup okumamak okuyucuya kalmıştır. İnsanların hayatları boyunca yaptığı çoğu şey mutlu olmak uğruna yapılıyor. Çünkü mutlu olmak demek, hayat demek. Mutluluk tam anlamıyla gerçekliktir. Sadece gerçek bir bakış açısına sahip olmanız gerekiyor.Özetle bu başlık somut kavramlardan oluşmamaktadır. Size çikolata yiyin, mutlu olun demiyoruz. İç huzuru yakalamanız için yardımcı olmak istiyoruz. Geçici bir mutluluk değil hepsi kalıcı mutluluklar için.
'Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü Yerlerde Sürünüyor'
Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı.Yazar Orhan Pamuk, yeni kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık”ı yazarken yaşadıklarını anlattı. Pamuk, Türkiye’nin bulunduğu durum için “Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp ‘Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme’ demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. ‘Yerlerde sürünüyor’ demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum ‘Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış’ diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir... İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” dedi.Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay ’a konuşan Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı. Oskay’ın “Orhan Pamuk: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” başlığıyla yayımlanan (7 Aralık 2014) söyleşisi şöyle:Sadece biz değil, 100’den fazla ülkedeki okuyucuları son romanını bekliyor. Tam altı senedir... Nobelli yazarımız Orhan Pamuk bu kez gözlerini İstanbul’un arka sokaklarına, gecekondu mahallelerine çevirdi. Hızla değişen hayatımızı bir bozacının gözüyle anlattı. Pamuk bugüne kadar yazdığı en iddialı romanı, dünyada ilk kez Hürriyet Pazar'la paylaştı.Nobelli değil sadece.Mesela Le Point’a göre “Yaşayan en büyük yazar”.Umberto Eco onu “Orhan Pamuk’un çılgınlığında deha var” diye anıyor.Bizim için ise bir Yaşar Kemal bir o...Hiç bu kadar ara vermemişti romana.Eserlerinin çevrildiği 100’den fazla ülkede okuyucuları altı yıldır yeni kitabını bekliyor.Birkaç ay önce, sonunda bitirdiğinde, telefonda görüştük.“Romanı ilk sana okutacağım Çınar. Bu iş için şu tarihlerde zaman ayır lütfen” dedi.Hemen idrak edemedim. Yüzüm tutmadığı için de soramadım.Yapı Kredi Yayınları’ndan Derya’dan “Bir dakika, emin olamadım. Romanı dünyada ilk kez ben mi okuyacağım?” diye teyit almam gerekti...Daha önceki bir söyleşimize, başyapıtı sayılan ‘Kara Kitap’ı Geçebilecek mi?’ diye başlık atmıştım.Nobel tatminini yaşadığı, gençlik enerjisiyle ‘Kara Kitap’ gibi bir doruğa ulaştığı için pek emin değildim.‘Kafamda Bir Tuhaflık’ın ilk çıktılarını birkaç gün yanımda taşıdım.Ama büyük bölümü tabii ki son iki güne kaldı.Sürekli kahve içerek, biraz iş gibi, stresle okumam gerekti.Ama kahramanı bozacı Mevlut, değişen İstanbul sokaklarında, inatla her boza satmaya çıktığında, ruhumu, kalbimi ele geçiriyordu.Sabah 06.00 gibi son sayfalara geldiğimde, Mevlut ile Samiha ile vedalaşma fikrini kabul edemiyordum.Final ise beni öyle bir hale soktu ki...İtiraf edeceğim... Kalp kırıklığı mı, umut mu, anlayamadığım tuhaf bir duyguyla hüngür hüngür ağladım.İstanbul’a, kargacık burgacık binalara, burnumuzun dibindeki onca bahtsızın hikâyesine aynı gözle bakamayacağımı hissettim.Biriyle konuşmak istedim ama hepsi uyuyordu.Kitabı bırakıp derhal Pamuk’a soracağım soruları hazırlamam gerekiyordu, yapamadım.Balkona çıktım...İstanbul’a baktım, 15 milyon kişinin hayatını düşündüm.Tıpkı Mevlut gibi, hepimizin dertlerini, hayallerini gökyüzünün kızılına karışıyor gibi gördüm.Ben bir edebiyat eleştirmeni değilim. Yorumum kişisel beğeninin, zevkin ötesine geçemez.Ama biliyorum ki, o bir sonraki kitabını yazarken aklımdaki soru artık “Kafamdaki Tuhaflık’ı geçebilecek mi?” olacak...Bence bir seyyar satıcının hayatı üzerinden yazdığı, Türkiyemizin destanı.Bakalım, Orhan Pamuk benim gibi düşünüyor mu...Bu romanı yazarlık yaşamınızda nereye koyuyorsunuz?Her zamanki romanlarımdan biri gibi düşünmek istiyorum ama öyle olmadığını biliyorum.Ne açıdan?Bazı bakımlardan eskileri gibi. Kahramanlarım en iyi bildiğim yer olan İstanbul’da yaşıyor. Ama bu sefer Nişantaşlı değil. Kuştepe benzeri Duttepe, hayali bir tepe olan Kültepe ya da 1970-2000 arası Tarlabaşı, Gazi Mahallesi, Cihangir, Feriköy, Gümüşsuyu’nda boza satıyor. Satıcıların dünyası. İlk başta dışarıdan gördüğüm ama hep anlayıp anlatmak istediğim bir âlem. Bütün enerjim özellikle son dört yılda içine girip dünyayı, İstanbul’u, o âlemin içinden görmekle geçti. Romancılık, yazarın kendisini bir başkasının yerine koymasıysa başkahramanım Mevlut olmak için dört yıl uğraştım. Ve evet ‘Mevlut’um’ diye hissetmeye başladım.Neden o insanları anlattınız?Ülkemi anlatmak için. Roman, modernleşmiş orta sınıfların icadıdır ama toplumun hepsini görebilirsiniz. Tıpkı ‘Benim Adım Kırmızı’da olduğu gibi... Orada, 16’ncı yüzyıl Osmanlı ressamları üzerinden bugünkü topluma baktım. ‘Kar’da siyasetin üzerinden Türkiye’nin çelişkilerine... Burada temel hikâye İstanbul’un değişimi. İstanbul’da doğmuş büyümüş olanların birazcık da burun kıvırarak ‘dışarıdan gelenler’ dedikleri. Aslında şehrin sahibi onlardır. Rakamlara bakalım. İstanbul, doğduğumda 1 milyondu. Şimdi 15 milyon. Bu şehirde yaşayan çoğunluğu anlatmak istedim.Zihninizde Mevlut olabildiniz mi?Olduğumu zannettim. Alçakgönüllü olmak lazım. Flaubert’in meşhur lafı vardır. “Madam Bovary benim” der. Dünyayı onun baktığı ayrıntılarla görmeye çalıştım. Mevlut bir sokakta yürür. Bozacıya, yoğurtçuya yönelik tehlikeyi, kendisini kovalayan belediyeyi, bir dostu veya para kazanmakla, esnaflıkla ilgili ayrıntıları görür. Benim aynı sokakta yürürken ilk tepkim bu değildir. Ama romancı olmak, kahramanın gözünden âlemi görmek için kendini terbiye etmektir.Nasıl terbiye ettiniz kendinizi?Romancının iki malzemesi vardır: Bir hayal gücü, iki araştırma. Romanın tarif ettiği geniş manzaradan bahsedelim. İstanbul’daki ilk gecekondular, onlara çıkılan katlar, arsalar, şehrin kenarında büyüyen ve sonunda şehri bir şekilde yutan, karmaşıklaştıran, zenginleştiren manzaradan... Burada benim tecrübem vardır tabii ki. Oralarda gezdim, gördüm. Ama en sonunda anlattığım; elektrik tahsildarı, bozacı, yoğurtçu, midyeci, şerbetçi, pilavcı ya da inşaatçıların hikâyeleri. Bütün bu insanlarla röportajlar yaptım, arkadaşlık ettim. Onlara da dürüstçe söyledim: “Ben bir roman yazıyorum. Konuşur musunuz?” Anlattığım dünyanın içinde derin bir şekilde yaşayan insanlarla görüştüm ya da bazıları benim adıma görüştü. Çoğunlukla Boğaziçi Üniversitesi’nden 3-4 kişilik bir arkadaş grubu yaptı bunu.Bazı bölümleri okurken “Orhan Bey burada kesin Mevlut olmuş ve yürümüş” dedim.Çok! Özellikle bozacı gibi. Bozacı tesadüf değil. Şiirle yüklü, daha önce kimse kullanmadığı için memnun olduğum bir tip. Boza, gelenekle ilişkili bir şey. Bozayı sattıran bozacının yanık sesidir... Bu lafı bozacı kendi söyler.Ortak söyledikleri bir şey mi bu?Evet, hepsi biliyor bunu. Bozayı tadı için değil, o töreni için, Osmanlı’dan kalma olduğu için, sokakta kış gecesi üşüyerek giden bir insanla temas etmek istediğin için alırsın. Bozacıyı çağırdığımızda Osmanlı’dan birini çağırıyor gibi oluruz. “Bozacı, bozacı! Gel bakayım” derken.... Bir sınıfsal durum da var orada. Rahat, huzurlu, konforlu evlerinde yaşayan burjuvalar, geçmişten, Osmanlı’dan ve yoksulluktan gelen bir adamı çağırıyor. Bastırılmış şeyler aslında.Biraz da hüzünlü değil mi? Elden bir şey gelmeyecek. Bozacı filan kalmayacak gibi görünüyor.Sorduğunuz, benim hayatımın sorusudur. Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, “Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı’dan kalma boza ne yahu, rakı varken?” gibi şeyler... Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Sokaktaki bozacı bize onu hatırlatır. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir.Bozacı kaldı mı şimdi?Var.Çocukluğumda Cihangir’den kışın her gece geçerlerdi.Hâlâ var. Romanı yazdığımı bilen ne kadar arkadaşım varsa arıyor: “Orhan bizim mahalleden geçti.” Dikkat etmiyor insanlar, ben roman yazdığım için biliyorum. Çocukluğumda da severdim. Babaannem pencereyi açsın “Bozacı yukarı gel” desin. Masaldan biri gelmiş gibi gelirdi bana.Ben hem severdim, biraz üzülürdüm hem de “acaba hijyenik mi bu” diye düşünürdüm.Aynen! Gözlüklü çocuk gibi davranırdım.Bazı matrak detaylar var kitapta. ‘Parça’ konulan porno filmler... “Acaba Orhan Bey buralara gitti mi” diye düşündüm.Gitmedim. O sinemanın kültürünü gidenlerden işittim.Pavyona da mı gitmediniz?Gittim. Pavyoncu arkadaşlarım vardı, entelektüellerdi ve gider, anlatırlardı. Pavyon, parça film koyan sinemalar... Onların kapısının önünden geçtim. 1960 yılında Cihangir’de otururduk. Annem 12 yaşındayken abim ve beni Beyoğlu’na sinemaya bırakmazdı! Çünkü yaşımız küçük. Cihangir şimdi en güzide semtlerimizden biri. 1980’lerin sonu, 1990’larda travestiler polis zoruyla atılıyor, radikal dergiler onları savunuyor. Küçük randevu evleri, kabadayılar, cinsellik işçileri diyelim, travestiler daha yeni başlıyordu. Sonra onlar çabuk bir şekilde temizlendiler. Ben bütün bu sokakların üzerinden şehrin tarihini anlatmayı seviyorum. Onlar en kıymetli hazinem, hatırlıyorum.Roman, Türkiye’nin öyküsü. Yazarken uluslararası okuyucuyu düşünür müsünüz? Nasıl çevirecekler şimdi bozayı İngilizceye?Düşünmüyorsun o sırada. Hikâyenin gerçekliği, buraya ait olması seni heyecanlandırıyor. Bozayı çocukluğunda içmişsin. Hayal gücünü yüksek bir şekilde çalıştırırsın. Ama hikâyeyi toparlarken yine de evrensel yanını düşünüyorsun.Kitabınızın ilk paragrafında “12 yaşında İstanbul’a geldi ve ondan sonra hep orada, dünyanın başkentinde yaşadı” diye bir bölüm var. İstanbul dünyanın başkenti mi?İstanbul da bu roman da o cümleyi hak ediyor. Kalemin ucuna geldi. İddialı bir cümle ama yazdığım için memnunum. Açıklamak istemiyorum neden yazdığımı. Öyle hissediyorum. Kişisel hayat hikâyemde önemli bu. Flaubert 1850’de İstanbul’a geldiğinde pek çok mektup yazmıştır: “Bir gün dünyanın baş şehri burası olacak” demiştir. Flaubert yanıldı. 50 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Osmanlı’nın son 10 yılında yapılmış metro, dünyanın ilk metrosuydu. İmparatorluk kapitalizme ulaşsaydı o metro, Paris metrosu gibi bir şey olacaktı. Halbuki ben bütün çocukluğumu “Aaa Batı’da metro var, bizde yok” diye geçirdim. Belki o eziklik benden de gitti artık. İstanbul için ‘dünyanın başkenti’ kelimesini bundan 20 yıl evvel yazdığım bir romanda kullanamazdım. Hatta gülünç bulurdum. Şimdi biraz gururla söylüyorum. Orada bir iddia var.Nasıl çıktı bu iddia ortaya?Son 20 yılda büyük bir zenginleşme oldu. Merkezi İstanbul’du. Yalnız İstanbul değil hepimizin bildiği gibi Türkiye’de bir ekonomik büyüme oldu ve dünyaya bakışımızı değiştirdi. Yeni sorunlar çıkardı ama burayı başka bir şehir haline getirdi. Buna “Şehrimizi mahvettiniz” diye itiraz edenler var. Bu itirazların bir kısmı doğru. Kitabımda en çok uğraştığım şey, bu değişimin ahlaki sonuçları. Şehrin tarihiyle ilgili sonuçlarını, dürüstçe, adil olmaya çalışarak kahramanların üzerinden irdelemeye çalıştım.10 yıl öncesine göre ne durumdayız? Kitapta anlattığınız vahşi bir dönüşüm süreci var. Bu süreç tamamlandı mı?Ne yazık ki devam edecek. İstanbul’un yüksek binaları hakkında araştırma yaptım. Şu anda çoğumuz silueti bozuyor diye şikayet ediyoruz. Bu gördüklerimiz, biraz araştırınca görürsünüz, gelmekte olanın yarısı. Heybedeki turp daha büyük yani. Kitabım, şehir böylesine acımasızca, amansızca, -bunu bazıları güzel de bulabilir- değişirken orada yaşayan insanın ruh halini, şehre ait olma duygusunu anlamak istiyor. Bir şehrin mimarisi değişirken, içindeki insan da kesinlikle değişir. Eğer değişmezse insan oraya ait olmadığını düşünür. Kitabın sonunda Baudelaire’in bir şiirinden yaptığım alıntı var: “İnsan kalbi ne yazık ki şehir kadar hızlı değişmiyor...”Acı çekiyor...Şehrin manzarası değişince, eski manzarada büyümüş insan acı çekiyor. Hafif bir öfke taşıyor.Baudelaire’in 19. yüzyılda yaşadıklarını biz şimdi mi yaşıyoruz?Kesinlikle. Haussmann’ın yaptığı yıkım Paris’te gerçekten pek çok kalp kırmıştır. Bizim de kalplerimiz kırılıyor ama gelecek kuşaklar bunu kalp kırıklığıyla anlamayacak. Zenginleşmenin getirdiği değişimi, öfkeyle yaşayan insanı anlamak istedim. 50’ler, 60’lar, 70’ler, dededen kalma ahşap konağı yıktırıp yerine beton yapan, sonra da hem kendi yıkan hem de “Gördün mü ya ahşap konağı yıktılar, beton yaptılar. Tu Allah belasını versin” diyenler... Bugün yaşadığımız aynısı değil mi? O çirkin TOKİ’ler için hem “Hay Allah belalarını versin” diyoruz, hem de biliyoruz ki burada da bazı insanlar yaşayacak. Bunlar aynı zamanda Mevlut’un ikilemleridir. Mevlut hem zengin olmak hem geleneğe bağlı kalmak istiyor. Mevlut’un ikilemi, Türkiye’nin ikilemi. Hem zengin olup hem de eski ahlakını, geleneğini, kültürünü koruyamıyorsun. Zenginlik bir zaman sonra yozlaşma getiriyor.Romanda çok farklı bir teknik var. 10’a yakın karakteri konuşturuyorsunuz. Bu sık görülen bir yöntem mi?Hayır, ilk defa ben yaptım ve çalıştı. Masumiyet Müzesi’nde ne yaptım? Bir roman bir de müze... İlk defa... Bu o kadar iddialı bir şey değil ama mütevazı bir şekilde elimden geldiğince söyleyeyim.Dünya romanında bu var mı?Yok. Masumiyet Müzesi’ni ilk yaptığımda “Böyle bir müze var mı” diye soruyorlardı.Adı var mı?Yok, birlikte şimdi bulalım istiyorsan.Çok sesli roman gibi. Bence çok zenginleştirmiş.Evet, devam etmeyi düşünüyorum.“Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu...” William Wordsworth’un bu sözleri kitaba adını vermiş. Yaşadığınız zamandan ve mekândan memnun musunuz?Evet memnunum, çünkü ben bir şehrin bir milyondan 14 milyona geçişini, 62 yılda gördüm. Bunu görmüş kaç romancı var ki? Ben yazmaya başladığım zaman insanlar bu konuyla ilgili değildi. Köy romanıydı önemli olan. Ben İstanbul’u yazdığım için “Yanlış bir iş mi yapıyorum” diye utanıyordum. Ama sonra hikâye buraya döndü.İstanbul’u yazmak ayıp bir şey miydi?Ayıp değil de ilgilenilmeyen bir şeydi. Marjinal romancılar yazardı onları. İstanbul yazarı Tanpınar’dı. Halbuki ben yazmaya başladığımda Fakir Baykurt’tan Yaşar Kemal’e Türk romanının ana gövdesi köy romanıydı. Haklıydılar da. Yoksul bir ülkeydi ve okumuş yazmış olmak da bu ülkenin geri kalanıyla ilişki, empati kurma çabasıydı. Ama şimdi anlamak için 14 milyon kişi var. “Aaah eski İstanbul’un nostaljisi” diyen 14 milyon kişiyi anlamaya ne dersin arkadaş? Sorum budur.Kayıp güzel günler, eski zamanların güzel insanları... Böyle şeyler var mıdır gerçekten?“Eskiden satıcılar daha az hile yapıyordu, hayat daha güzeldi.” Hepimizin içinden geçen ama düşününce pek doğru olmayan şeyler. Eski zamanlarda daha iyi insanlar daha güzel zamanlar olduğu şiirsel gerçeğini şiir olarak kabul ediyorum. Nesnel gerçek olarak ise bu kitapta olduğu gibi sorguluyorum. Ama şiir olmadan, geçmişe bağlılık olmadan Mevlut’unki ya da Mevlut’un müşterileri gibi “Bozacı bozacıı” diye sırf o sesle yaşamak da mümkün değil.Bastırılmışlık, görücü usulü evlilikler, içine parça konulan filmler, bir bakışa âşık olup hayatını karartan insanlar, rakı içen kocasından dayak yememek için erken yatan kadınlar... Bunlar hâlâ var değil mi?Kitabım aslında özellikle kadınların Türkiye’de ezilmesiyle ilgili. Onu da sloganlarla değil günlük ayrıntılarla göstermek istedim. Kocasından dayak yiyen kadınlar ya da benim en sevgi, şefkat duyduğum Vediha. Türkiye’ye dışarıdan bakıp eleştireceksek en büyük şey kadının toplumdaki yeri. Siyasetçilerimiz de maşallah çok düşüncesiz. Hatta kavga çıksın diye demeçler veriyorlar.Cumhurbaşkanı’nın “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” açıklamasından söz ediyorsunuz.Cumhurbaşkanı sonra düzeltti. “Ben onu kastetmedim” diyerek işin içinden çıktı ama bir siyasetçi “Kadınlar sokakta gülmemeli” dedi. Düşüncesizce edilmiş laflar. Türkiye’de arsalar, evler, fabrikalar, eşyalar... Bunun ne kadarı kadının üstüne, ne kadarı erkeğin? Bir rakamlara bak, ondan sonra eşitlik, fıtrat falan de. Bunu değiştirmeden modern olunmaz. Tabii, acaba Cumhuriyet’te ne kadar değişti bu, ona da bakmak lazım.Dünyaya kadın olarak gelmiş olsaydınız hayatınız nasıl olurdu?Türkiye’den çıkan çok parlak kadın yazarlarımız var.Peki sizin için işler farklı olur muydu?Şu olurdu herhalde: Kendimi gençliğimde savunamazdım. Ben yine de aileme “Romancı olacağım” diyebildim. Kız olsaydım bunu yapamazdım.Direnemez miydiniz?Direnemezdim evet.Sizin evde bile?Evet direnemezdim. Şimdi anne-babama haksızlık etmeyeyim ama en sonunda kadın, özgürlüğü ailesinden ya da kocasından hoşgörü gördüğü kadar alabiliyor. Ama bir kadını düşünebiliyor muyuz, evde kendi kitaplarıyla yaşayacak, toplum da onu hoş görecek. Kolunu bükmeyecek. Yapamazdım. Ben aileme ve çevreme “Romancı olacağım. Ne birine emir verip çalıştırmak istiyorum ne birinden emir alarak çalışmak. Kendi başıma yaşamak istiyorum. Şuradaki küçük evin kirası da bana yeter” deyip ilk 10 yılımda bir romancı olarak kendimi korudum. O zaman romancılık gelirim yeterli değildi. Kadın olsaydım hayal etmesi bile zor. Bu ülkenin bütün kadın yazarlarına saygı duyuyoruz.Kitap pek çok toplumsal olaya değiniyor. 6-7 Eylül, askeri darbeler, Madımak... Ama Gezi yok. Hikâyenin önüne geçmesinden mi çekindiniz?Böyle bir soru bekliyordum. 12 Eylül oldu, romanları yazıldı. Ben istemedim. Çok sıcak olduğu için. Ama 12 Eylül romanlarında anlatılan siyasi, tarihi gelişmeleri 12 Eylül’den bahsetmeden yazdım.Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp “Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme” demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. “Yerlerde sürünüyor” demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum “Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış” diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir...İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor.Yolsuzluklara nasıl bakıyorsunuz?17 Aralık’tan sonra YouTube’da ve başka yerlerde gördüklerim beni rahatsız etti. Toplumdan, devletten, sistemden içimi rahatlatan bir yanıt alamadım. Bunların üstünün kabaca örtülmesi toplumun önemli bir sorunu, utancı.Neden böyle?İletişim sorunu ve muhalefetin başarısızlığı. Muhalefet partilerinin eski bürokratik, aşağılayıcı, Mevlut’a yaptıkları gibi “Gel bakayım buraya” dediği insanların öfkesi de var.Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Nobel, kararlarını objektif mi veriyor? Asla! Bunları gördük, görüyoruz” açıklamasını nasıl karşıladınız?Bence Sayın Başbakan benim Nobel aldığımı duymuş olmalı! Çünkü kendisi telefon edip beni çok nazik şekilde tebrik etmişti o zaman. Başbakan diyorum, Cumhurbaşkanı! (Gülüyor)Roman bitti. Şimdi sırada ne var?Bir eksiğim varmış gibi hissediyorum, kısa roman yazamıyorum sanki. Bir çocuğun bakışına yaklaşarak kısa bir roman yazmak istiyorum. Ne olacağını tam ben de bilmiyorum.Kahramanı çocuk olan bir öykü mü?Ergenlik yaşındaki bir çocuğun dünyasını, büyümesini, gerçek ve hayali babasıyla kavgasını yazmak istiyorum. 16-17 yaşında birinin dünyayı, cinselliği ve ergenlikten yetişkinliğe geçmesini, sorumluluklarını anlatmak istiyorum.Kızınızdan esinlendiğiniz bir şey mi?Hayır. Yazın para sıkıntısı yüzünden çıraklık yapan ama Mevlut kadar yoksul olmayan, orta sınıf bir çocuğu anlatmak istiyorum.Artık esas soruyu sorabilirim... ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ sizin en güçlü romanınız olabilir mi? ‘Kara Kitap’ı aştınız mı sonunda?Bilmiyorum, onu başkalarına sor. Ama kapsadığı alan, girmek istediği insanın çeşitliliği ve zenginliği, dayandığı araştırma, verdiğim vakit ve hayal gücü olarak çok şey gitti bu kitaba. Hiçbir kitabımı bu kadar elememiş, kesmemiştim. 700 sayfa da çıkabilirdi. Çok zengin bir malzeme var. Kitabımın içindeki insanlığa güveniyorum. Çok büyük bir hakikatin içinden geliyor. Şehrin gürültüsünü, bütün o 12 milyonun sesini duya duya yazdım. Onun bir gücü var. Hikâyelerin hepsi özgün. İster ticari ister insani ister siyasi olsun. Bunların özgünlüğü, değişikliği, yeniliği dünyanın hiçbir yerinde yok. O bakımdan, elinde çok iyi bir şey olan birinin güvenini taşıyorum. Ama ötekilerle karşılaştırmak istemiyorum. Romanlarım çocuklarımdır. Yeni çocuğumu övmek için eskileriyle karşılaştıramam. Yine de önü açık bir evladım olduğunun farkındayım. (gülüyor)Hiç aşk mektubu yazdınız mı?İki tür aşk mektubu var. Biri ilişkiniz olan insana tatlı sözler... O kolay. Bir de bir kere gördüğün birini mektubun kararlılığıyla tavlamak. Kızla erkeğin yan yana gelmediği toplum bu demek. Tatlı dilinle, insanlığınla, hayal gücünle doğrudan konuşamıyorsan başka ne yolun var? Erkek, mektupla ısrar ederek verdiği değeri gösterir. Tığla iş yapar gibi... Cevap geldi mi, eline geçmedi mi yoksa geldi de beğenmedi mi... Bunları, belki bütün insani durumları kenarından bir kaşık tatmışımdır. Bunun ne büyük acı olacağını...Çok hayranınız var. Ama bir o kadar gıcık olan da... Maalesef eleştiri bizde nefret ile el ele yürüyen bir şey. Bunu nasıl idare ediyorsunuz?İdare ettiğimi söyleyemem, edemiyorum. Basmakalıp bir laftır ama meyve veren ağacı taşlarlar Türkiye’de. Siyasi yanı da var. Mesela Ermeni katliamından bahsetmek istemiyor, duymak istemiyor, hak verebilirim. Bunlara itirazım yok. Hak vermediğim, erkek kıskançlığı. Özellikle benim yaşımda, iddialı, önemli olmak isteyen erkeklerin kıskançlığıyla baş etmek zordur. En kötü yanı, siyasi bir maske edinip insanları etkileyebilmesidir.T24
Reklam
Duygusal Anlamda Güçlü İnsanların Asla Yapmayacağı 15 Şey
Bir insanın iyi bir hayat yaşayıp yaşamayacağı kişinin zihinsel güç ve dayanıklılığı ile oldukça yakından alakalıdır. Zihinsel güç birkaç kademeden oluşan bir bütündür ve mutlu ve başarılı  olmak için bütün bu kademelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kademelerden en belirleyici ve güçlü olanı ise kişinin duygusal gücüdür.Duygular, insanın tartışılmaz bir parçasıdır ancak duyguları diğer zihinsel özelliklerimizden ayıran yönü bizleri en direk şekilde etkiliyor oluşudur. Fiziksel benliklerimiz olan vücudumuzu ve yaptığımız en ufak eylemi duygularımız doğrultusunda yönlendirmekteyiz.  Duygularımız olmasa, herhangi bir eylemi gerçekleştirecek ya da bizi kendimiz için bir şeyler yapmaya yöneltecek hiçbir sebebimiz olmazdı.Duygularımız bizleri motive eden en büyük etmenlerdir. Ancak ne yazık ki, herhangi bir konuda bizleri motive edebilirler ve bunlara kötü kararlar da dahil. Bu nedenle, duygusal güç her bir birey için elzemdir. Duygusal anlamda güçlü olan insanların bu doğrultuda kesinlikle kaçındıkları bir çok durum ve asla yapmadıkları bir sürü şey mevcut, işte sizler için derlediğimiz 15'i:
Aşk Hayatınızda Hayal Kırıklığı Yaşamamak İçin Öğrenmeniz Gereken 12 Mühim Ders
İlişkiler zorludur bilirim. Bir insana bağlanmak ve kendinizi ona teslim etmek kadar zor bir şey yoktur şu dünyada, hele ki geçmişte yaşadığınız acı bir deneyim varsa. Fakat ilişkiler aynı zamanda bizleri insan yapan, bize sevmeyi ve sevilmeyi öğreten birlikteliklerdir. Hayal kırıklıklarıyla ve mutlu anlarıyla, bir insana aşık olmak paha biçilemezdir. Zaten birçok insana göre aşkın tanımı 'aynı anda hem mutlu olmak hem de acı çekmek' demek değil midir? Bu nedenle aşık olmaktan ve bir insanı kalbinize almaktan korkmayın. Fakat bu esnada, bir ilişkide yaşama ihtimaliniz olan hayal kırıklıklarının sayısını en aza indirgemek için elinizden geleni de yapın. Peki ne yapabilirsiniz bu konuda? İşte size birkaç ipucu;
Reklam
Erkeklerin 8 Hareketle Anlatmak İstedikleri
Karşınızdaki erkeğin ne anlatmak istediğini aslında hemen çözebilir ve ona göre karşılığını veren davranışlar sergileyebilirsiniz.Nasıl mı? işte buyrun...Erkekler aslında anlaşılması pek güç varlıklar değiller.Hele ki biz kadınlara oranla kıyaslarsak çok kolay anlaşılır bile diyebiliriz.Yeterki onların dillerini bilelim ve ona göre konuşalım.İşte işimize çok yarayacak o 8 madde...1-BAŞ PARMAKLARI KEMERİNİN ASKILARINI TUTUYORSAVücut dili uzmanı Traci Brown’a göre elleri bu duruştayken onunla ilgili önemli bir ipucu veriyor. “Bu açık bir cinsel işarettir. “Seni düşünüyorum ve seni istiyorum” anlamına gelir.2-SİZİ DİNLERKEN ELİNİ AĞZINA GÖTÜRÜYORSASiz bir plan yaptınız ve bunu ona söylüyorsunuz. Eşiniz de kabul edercesine kafasını sallıyor ancak ellerini ağzına götürüyorsa bu duruma biraz düşünceli yaklaştığının açık bir belirtisidir.3-ARKANIZDAN GELİP OMZUNUZA DOKUNUYORSABirlikte kalabalık bir yerde kutlama yapıyorsunuz ve siz tanıdık bir erkekle gülüşüp konuşurken arkanızdan gelip omzunuza dokunuyorsa bu Cobb’a göre “O benim, o yüzden uzaklaş” anlamına gelen bir harekettir.4-SİZİN YAPTIĞINIZ HAREKETLERİ TAKLİT EDİYORSASiz kadehinizi tuttuğunuz an o da kaldırıyor. Siz sandalyenizde dikleşerek otururken aynısını o da yapıyor. Hareketlerinizin eşleşmesi çok iyi bir işarettir diyor Brown.5-ELİNİ ELİNİZİN ÜZERİNE KOYUYORSABir başka çiftle birlikte akşam yemeğine çıktığınızda eğer elini sizin elinizin üzerine koyuyorsa bu, Cobb’a göre ortamda öne geçmek istediğini gösterir.6-AYAKLARI BAŞKA YÖNE DOĞRU DÖNMÜŞSE“Ayaklar bir insanın nerede olmak istediğiyle ilgili önemli ipuçları verir” diyor Brown. Eğer tüm vücudu olmasa da açısı kapıya doğru yönelmişse konuşmaya ne kadar hevesli görünürse görünsün kaçmaya hazır demektir.7-ENSESİNE DOKUNUYORSAEğer eşiniz hızla veya yavaşça ensesine doğru dokunuyorsa bu çok baskı altında hissettiğini ve rahatlatılmaya ihtiyacının olduğunu gösterir- ya da sırt masajına.8-ELLERİNİ CEBİNDE TUTUYORSASıkıntılı hissettiğine işaret eder.
Reklam
MEB Şurası’nda 1. Sınıftan İtibaren Zorunlu Din Dersi Önerisi
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açılışında “anaokulundan başlayarak yeni hayat tarzı” mesajıyla başlayan Milli Eğitim Şurası’nın ikinci gününde “anaokulu ve ilkokul müfredatı” ele alındı. Şura komisyonlarında zorunlu din dersinin ilkokul 1. sınıftan başlamasına dönük öneri kabul edilirken, anaokulunda da “değerler eğitimi” verilmesi önerildi. Öneriler Şura Genel Kurulu tarafından da benimsenirse, Milli Eğitim Bakanlığı’na “tavsiye kararı” olarak sunulacak. Önerilere muhalif üyeler“Sen Allah’ı mı tartışıyorsun” sözleri ile susturulurken, toplantıları basın mensuplarının izlemesi yasaklandı.Cumhuriyet'ten Sinan Tartanoğlu'nun haberine göre, Şura’nın ana gündem maddeleri doğrultusunda çalışmalarına başlayan komisyonlardan Öğretim Programları ve Haftalık Ders Çizelgesi çalışma grubunda ilk günün konusu da “anaokul ve ilkokul müfredatı” oldu. Getirilen öneriler ise gerginliğin sataşmalara dönüşmesine yol açtı. İlkokul 4. sınıftan itibaren anayasal bir zorunluluk olarak okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilkokulun ilk 3 yılında da zorunlu olarak okutulması Milli Eğitim Şurası Genel Kurulu'nda oylanmak üzere hazırlanacak öneriler listesine girdi. “Anayasanın zorunlu olarak kabul ettiği din dersinin ilkokulda 3 sınıfın öğrencilerini verilmemesinin anayasanın ruhuna aykırı olması”gerekçesiyle sunulan öneriye MEB bürokratlarından da destek geldi. Ayrıca anaokullarında da “değerler eğitimi” verilmesi öneri olarak kabul edildi. Genel Kurul tarafından kabul edilmesi durumunda söz konusu Şura kararı MEB’e tavsiye olarak sunulacak. MEB kararı Şura onayı alındığı için daha güçlü bir şekilde hayata geçirebilecek.Öğrenciden din dersi önerisine destekŞura’ya ilk kez katılımcı olarak davet edilen bir öğrenci anaokullarında zorunlu din dersi önerisine“Hocamın söylediğine katılıyorum. Din dersinin bana bir zararını görmedim. Bence anaokulunda da zorunlu din dersi olabilir” sözleri ile destek verdi. Müfredat Komisyonu Başkanı Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayati Aksoy, “Ben de sana katılıyorum ama gülmekten katılıyorum. Kendi düşüncelerini söyle başkasına katılma” sözleri salonda şaşkınlığa neden oldu. Bazı üyeler, öğrencilerin özgüvenlerinin bu şekilde kırılmaması gerektiğini söyleyerek tepki gösterdi.Karma eğitime cinsellik gerekçesiKarma eğitime son verilmesine ilişkin önerisi ise müfredat komisyonunda değil, okul güvenliği komisyonunda da gündeme geldi. Önerinin bir Milli Eğitim müfettişi tarafından “Cinsel farkındalıkla başlayan karşı cinse duyulan ilgiden kaynaklı güvenlik sorunlarının en minimum seviyeye indirilmesi açısından zorunlu olan karma eğitim modelinin özel öğretim ve devlet kurumlarında yerel ve sosyal şartlar dikkate alınarak serbest ve demokratik eğitim modeli ile değiştirilmesi gerekir” sözleri ile savunulması dikkat çekti.5 saat ne yapılacak?Ayrıca ilkokul öğrencilerinin haftalık ders saati yükünün haftada 30 saat olması gerektiği, bunun 5 saatinin ise sosyal etkinlikler ve etüt dersi olarak kullanılması gerektiği önerisi kabul edildi. Bu 5 saatin hangi derslerle geçirileceği konusu ise okul müdürlerinin inisiyatifini bırakıldı.‘Cehennem’i anlatamazsınız’Söz konusu tekliflere bazı Şura üyelerinden itirazlar geldi. “Anaokulu çocuklarına Allah, cennet-cehennem kavramlarını anlatamazsınız. Somut düşünme çağında olan bir çocuğa bu soyut kavramları öğretmezseniz. Bu kavramlar ancak aile tarafından öğretilmelidir” sözleri, “Sen Allah kavramını mı sorguluyorsun, tartışıyorsun? Seninki görüş değil dinsizlik. Din deyince neden aklına hemen cehennem geliyor” tepkisi ile karşılandı.İlk kez basın yasağıMilli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ve bakanlık bürokratları, tüm çalışma gruplarını ziyareti sırasında bu tartışmaların yaşandığı komisyon salonunu da ziyaret etti. Ziyaretin ardından Avcı’nın talimatı ile komisyon çalışmalarının basın mensuplarına kapatıldığı duyuruldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın“bürokratik katılımın azaltılmasından, öğrenci, öğretmen, veli ve sivil toplum örgütü iştiraklerinin çoğaltılmasından duyduğu memnuniyeti” dile getirdiği Şura’da komisyon çalışmalarının gazeteciler tarafından izlenmesinin ilk kez yasaklanması dikkat çekti.Sinan Tartanoğlu/Cumhuriyet
Facebook'ta Paylaşabileceğiniz En Güzel 5 Aşk Sözü
Dünyanın en iyi sosyal ağlarından biri olan Facebook'ta en güzel aşk sözlerini paylaşmak sizde istersiniz. İster sevdiğinizde bir atıfta bulunarak isterse Facebook üzerinden ona iltifat etme babında sözler paylaşabilirsiniz. Bizde sizler için Facebook sayfalarındaki en özel paylaşımları araştırdık. Bu sene en çok beğeniyi alan bu aşk sözleri paylaşımını sizde çok seveceksiniz.
Reklam