Nobel Ödüllü Psikoloğa Göre Mutluluğun Sırrı
Mutluluk sizce nedir? Bir şeylerin en iyisini elde ettiğinizde mutlu olur musunuz? Belki sonucunda evet ama süreç sizin için yıpratıcı olabilir. NY Times, 'Karar verirken sık sık en iyiyi arama eğilimindeyseniz, karar verme süreciniz tamamen yanlıştır ve muhtemelen bu yüzden daha az mutlu olursunuz.' diyor.
Gelin, yapay zekâ ve bilişsel psikolojinin öncülerinden, ekonomi alanında Nobel ödülü sahibi Herbert Simon'ın 'mutluluk' tanımına bakalım.
Mutluluğun sırrı sizce nedir?
Herkesin bu soruya farklı bir cevabı var: Aşk, para, arkadaşlar, ev, araba...Fakat 'sıradan' bir arabası olan birinin de 'mutlu' olduğunu pek görmezsiniz. İnsanlar sahip oldukları şeylerin her zaman daha iyisini ararlar. Örneğin 2+1 evi olan biri, bir süre sonra neden 3+1 evi olmadığını düşünmeye ve dolayısıyla sahip olduğu şeyle eskisi kadar mutlu olmamaya başlar.
İşte Nobel Ödüllü Psikolog Herbert Simon'a göre mutluluğun sırrı da tam olarak burada yatıyor.
Ny Times'ın kaleme aldığı yazıya göre, insanlar olarak bilgi ve seçenek bolluğunun yaşandığı bir çağda, yeterince uzun ve dikkatli bakarsak her şeyin en iyisini bulabileceğimizi varsayıyoruz. Psikologlar bu eğilime 'maksimizasyon' diyor. Fakat işte bu eğilim, bize uzun vadede mutsuzluğu getiriyor.
O şeye ulaşmak değil, o şeyi arama süreci bizi mutsuz ediyor. 'Eğer arama sürecinin ne kadar yorucu ve yıpratıcı olduğunu bilseydiniz en uygun stratejinin aslında hiç de optimize edici olmadığını görürdünüz.' deniyor.
Psikolog Simon, insanların seçeneklerinin çok fazla olmasının aslında iyi bir şey olmadığını söylüyor.
Günümüzde, insanların seçeneği gerçekten çok fazla. Fakat bunlar hakkındaki bilgilerimiz eksik ve zihnimiz hepsini tartmak için tasarlanmamış. Psikolog Simon, bu noktada yeni bir terim ortaya atıyor: satisficing, yani tatmin edici seçim. İnsanlar olarak zihinsel kısayollara başvuruyoruz, ardından yeterince iyi olanı seçip hayatımıza devam ediyoruz.
Bay Simon bir kararla karşı karşıya kaldığında, birkaç alternatifi değerlendirir, bazen tavsiye alır, seçimini yapar ve yoluna devam ederdi. Çok fazla düşünmez, tereddüt etmezdi. 'En iyi, iyinin düşmanıdır' onun yaşam felsefesiydi.
Bay Simon, kendi ifadesiyle, 'düzeltilemez bir tatminci' idi. En büyük kızı Katherine, her sabah renk veya model seçmekten kaçınmak için tek bir marka çorap giydiğini ve Avrupa'daki belirli bir tuhafiyede yaptırdığı tek bir siyah bereye sahip olduğunu belirtiyor.
Katherine'e göre, Simon insanların sadece üç takım kıyafete ihtiyacı olduğunu belirtiyordu: 'Biri üzerimizde, biri yıkamada ve biri de dolapta giymeye hazır.' Her zaman aynı kahvaltıyı yapardı - yulaf ezmesi, yarım greyfurt, sade kahve - ve 46 yıl boyunca aynı evde yaşadı.
Katherine şöyle yazdı: 'Babam günlük alışkanlıklarını sadeleştirerek her şey hakkında küçük kararlar verme ihtiyacını ortadan kaldırdı.' Küçük kararları ortadan kaldırmak onun dikkatini gerçekten önem verdiği insanlara ve işine odaklamasını sağladı.
Matematikçi John Allen Paulos, benzer bir prensibi yaptığı deneyle kanıtlıyor.
1988 yılında kaleme aldığı 'Sayısal Yetersizlik' kitabında Paulos, 'Romantik partnerinizi nasıl seçmelisiniz?' sorusunu yanıtladı.
İlk olarak, hayatınız boyunca muhtemelen kaç kişiyle çıkabileceğinizi tahmin etmelisiniz. Ardından, bağlanma niyeti olmadan yaklaşık ilk üçte birlik bir süreyle çıkın. Bu süreyi tamamen neyi sevdiğinizi, neyi sevmediğinizi ve neyi özlediğinizi belirlemek için kullanın. Bundan sonra, daha önce çıktığınız herkesten daha çok beğendiğiniz bir sonraki kişiye bağlanın.
Bay Paulos, olasılık teorisinde bilinen bir sonucu gösteriyor: Bu kural, tüm süreçte en iyi partnere sahip olma şansınızı en üst düzeye çıkarır.
Fakat dikkat! Bu noktayı aşmaya devam ederseniz, daha kötü bir eşleşmeyle veya hiç kimseyle eşleşmeme olasılığınız artar.
Buradaki temel sonuç ise 'en iyi sonuca giden yolun, seçenekleri tüketmeden çok önce aramayı bırakma isteğinden' geçmesi.
"Maksimumu hedefleyenler genellikle kararlarından ve hayatlarından daha az memnundurlar."
Bazı psikologlar, 2001'de hayatını kaybeden Simon'un felsefesini takip etmeye devam etti. Bir araştırma ekibi, bir kişinin maksimize edici ve tatmin edici arasında nerede yer aldığını ölçmek için bir maksimizasyon ölçeği oluşturdu. Maksimize edici olmanın genellikle kötü olduğunu buldular.
Maksimumu hedefleyenler genellikle kararlarından ve hayatlarından daha az memnundurlar. Tipik olarak daha az mutludurlar, pişmanlığa daha yatkındırlar ve kendilerini sürekli başkalarıyla karşılaştırma olasılıkları daha yüksektir.
Tatmin edicilerin standartları ise her zaman düşük değildir. Onların standardı 'en iyisi' değil, 'benim için yeterince iyi'dir ve bu da yapmadıkları kararların peşlerini bırakmaması yerine, yaptıkları seçimlerden memnun olmalarını mümkün kılar.
Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, bir faaliyete tamamen dalma halini tanımlamak için ilk kez 'akış' terimini kullanıyor. Daha sonra ortaya çıkabilecek daha cazip seçeneklere rağmen bir tercihe yatırım yapmaya karar vermekle, 'yaşam biçimini düşünmek yerine, yaşamak için çok fazla enerji serbest kalır.' diyor.
Sosyal medya, sonsuz bir "karşılaştırma motoru" gibi olduğu için, herkesin "en iyiyi" aramasına neden oluyor.
Bir düşünün...
Sosyal medyadaki bir arkadaşınızın ağladığını, eşiyle tartıştığını veya kötü bir tatil geçirdiğini görüyor musunuz? Hayır. Sadece eşiyle gittiği tatilden neşeli bir fotoğraf. O fotoğrafın arkaplanında neler yaşandığını bilmiyorsunuz.
Bu durum ise 'yeterince iyi' kavramının sanki bizi kandırıyormuş gibi hissettirmesine neden oluyor. Her zaman daha iyisini arama arzusu, zaten daha iyi olan şeyleri görmezden gelmemize sebep oluyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve Çin'de yapılan çalışmalar, yaklaşık 2010 yılından beri gençlerin giderek daha fazla sıkıldığını gösteriyor. Arkadaşlık uygulamaları, Paulos'un düşünce deneyinin bir versiyonunu sunuyor; kullanıcılar sürekli olarak bir sonraki kaydırmanın ötesinde ne olabileceğini merak ediyor. Yani sürekli 'maksimum' görmek istiyorlar. Fakat bu süreçte harcadıkları zamanın farkında değiller.
Gelelim nasıl mutlu olabileceğimize.
Psikolog Simon'un yaşam felsefesinden bir sonuç çıkaracak olursak, şöyle diyebiliriz:
İsterseniz bir ayakkabı arıyor olun, isterseniz bir ilişki. 'Yeterince iyi' bir standart belirleyin ve bu standart karşılandığında durun. Aksi takdirde bunun bir sonu yok. Hem en iyiyi hiçbir zaman bulamayacaksınız hem de arama sürecinde mutsuz olacaksınız.
Gelin, NY Times'ın yazısında son olarak bahsettiği Japon romancı Haruki Murakami'nın bu konudaki hikayesine bakalım:
Yalnız bir erkek ve kız çocuğu bir sokakta karşılaşır. O anda birbirleri için mükemmel eşler olduklarını anlarlar. El ele tutuşup saatlerce konuşurlar. İçlerindeki o his doğrudur. Fakat bir süre sonra içlerine bir şüphe sızar. 'Hayallerin bu kadar kolay gerçekleşmesi gerçekten doğru mu?' derler.
Kız ve erkek bir test yapmaya karar verir. Eğer gerçekten birbirleri için mükemmellerse, ayrılabilirler ve kaçınılmaz olarak tekrar karşılaşacaklardır. O zaman kesin olarak bileceklerini düşünürler. Çocuk batıya, kız doğuya doğru yürür.
Gerçekten de birbirleri için mükemmellerdirler. Yıllar sonra sokakta yeniden karşılaşırlar. Fakat anıları silinmiştir. Ne o günü hatırlarlar ne de birbirlerini. Bir daha hiç karşılaşmazlar.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!





Yorum Yazın