onedio
Saçları Her Gün Yıkamak Zararlı mıdır?
Pek çok kişi her gün duş almadan kendini rahat hissedemez. Ya da saçlarının çabuk yağlanması yüzünden her gün saçlarını yıkar. Peki her gün saçları yıkamak zararlı mı ? Bugün bu sorunun cevabına yanıt vereceğiz. Saçları her gün yıkamak derideki koruyucu bakterilerin ölmesine neden olmakta, dolayısıyla dökülme ve kepeklenmeye yol açacaktır. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşin Köktürk'ün yaptığı açıklamalar bizi bu konuda bilgilendirmektedir. Köktürk'e göre saçlı derinin kendine özgü koruyucu bir florası olduğu ve özenle saç bakımının yapılması gerektiğini söylemekte. Köktürk'e göre ''çok yağlı'' diye her gün saç yıkamak hakkında ''Bu davranış doğru değil, sık yıkamakla yağlı saçlardan kullanılmaz. Sık yıkamak saçlı derinin koruyucu florasını bozar.'' Sık sık saç yıkamanın derideki koruyu bakterileri öldürdüğünü dikkat çeken vekepeklenme, saç dökülmesi gibi sorunlara yol açacağını kaydeden Köktürk ''Koruyucu tabaka yok olduğu gibi deride istenmeyen bakteri ve mantarların üremesine de neden olabilir. En sağlıklı olanı saçları haftada 3 gün PH değeri 5,5 olan şampuanlarla yıkanmasıdır. Ayrıca yıkama sırasında sıcak su yerine ılık su kullanılmalıdır.'' diye sözlerin ekledi. Ayrıca jöle, boya gibi kimyasal ve fiziksel etkilerin saçta uzun süre kalmamasını belirterek ''Bu ürünler saçın ve saç derisinin doğal yapısını bozuyor, saçları güçsüzleştiriyor. Saçın maruz kaldığı kimyasal etkinin uzamaması için jöle kullanan kişiler gün sonunda saçını muhakkak yıkamalı'' dedi.
'Barış Süreci Böyle Giderse, Gerilla Sürece Müdahale Eder'
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan , çözüm sürecinin devamına yönelik AKP’nin somut adım atmaması halinde “gerillanın sürece müdahale edeceğini” savundu. Kalkan, “Eğer gerçekten çözüm yönünde adım atılmaz, Abdullah Öcalan ’ın ortaya koyduğu projelere karşılık verilmez, halk üzerindeki bu baskı terör devam ederse gerilla da müdahale eder, halk da” şeklinde konuştu. “Demokratikleşme adı altında AKP iktidarını sağlama alma dışında hiçbir şey yapılmıyor. Zaten savaş sürüyor. Toplum üzerinde uygulanan polis terörü var” ifadelerini kullanan Kalkan, “Hükümet için yönetimimiz net görüş belirtti. Yani AKP, şimdiye kadar çok şey yaptım, kimsenin yapmadığını yaptım, diyor; ama AKP'nin yerinde kim olsa bundan fazlasını da yapardı. O konuda hiç kimse yanılmamalı” dedi. Erdal Er ’e konuşan Duran Kalkan’ın Özgür Gündem’de yer alan söyleşisi şöyle: Geride bıraktığımız günlerde BDP-HDP heyeti Abdullah Öcalan'la görüştü. Basına yansıyan açıklamalar var. Dikkat çekici bir cümle şu; hem derinlikli müzakereler başlayabilir, hem çatışmalar başlayabilir. Size yansıyan farklı bir durum var mı? Tabii oldukça kritik, riskli, ciddi bir süreç içerisindeyiz. Herkes deyim yerindeyse diken üzerinde. Çünkü tarihten gelen ve çözülmesi gereken ağır sorunlar var. Bu sorunların çözümsüzlüğü toplumu o kadar germiş ki, artık herkes için tehdit oluşturuyor Çözüm umudu giderek azalıyor mu? Çözüm ışığı görülmüyor, ya da ışığın önü hep kapatılmak isteniyor. Aslında sorunların çözümü için bir ışık yok değil. Proje oluşturulmamış değil, çaba az değil, ama bunları hayata geçirmede sorunlarımız var, zorluklarımız var. Birileri ısrarla bunun önünü kapatıyor. Çözümsüzlükten, çelişkili durumdan, sorunlar içinde yaşamaktan çıkar sağlıyor. Israrla bu çelişkili ve çatışmalı durumun sürmesini istiyor. Kürt sorunu da bu sorunların en başta gelenlerinden biridir. Birileri bunları zamanında oldukça planlı, programlı bir biçimde ortaya çıkarmış, bunların üzerinde var olmuş. Varlığını ve çıkarını bu çelişki ve çatışmaların üzerine kurmuş; şimdi de bunun değişmesini, dolayısıyla sorunların çözülmesini engellemeye çalışıyor. Sadece çıkarını kaybedeceğinden korkmuyor, aslında ne kadar kirli, vahşi ve zalim olduğu ortaya çıkacak. İnsanlık düşmanı olarak, tarihe geçecek. Bundan korkuyor. Bu korkudur ki bütün gücüyle çözümü engellemeye çalışıyor. Dört bir yandan böyle oyunlarla, saldırılarla karşı karşıyayız. Bunun içinde küresel, bölgesel, yerel aktörler de var. Önder Apo’nun büyük bir sabırla geliştirdiği, son derece makul, tarihi, herkesin yararına olan çözüm projeleri var. Bunu herkes görüyor, herkese yansıyor. Ama Önder Apo şunu da söyledi; İmralı'dan ve bu koşullarda yaşayan bir kişiden daha öte bir şey gelmez. Yani her şeyi ben yapamam, bir kişiye yaptırılamaz, dedi. Mevcut koşullar da İmralı sistemi ortada. Daha fazlasının yapılamayacağı söylendi. Ama buna rağmen çözümsüzlükten, çelişki ve çatışmadan çıkar sağlayan çevreler, aynı tutumlarını sürdürmekte ısrar ediyorlar. Ne yazık ki bunu aşması gerekenlerin mücadelesi zayıf kalıyor. Çözümü engelleyici güçlerden söz ettiniz ama hükümet çok şey yaptığını söylüyor. Hükümet ve devlete göre çözüm süreci devam ediyor. Hatta önemli adımlar attıklarını açıkladılar. Hükümet için yönetimimiz net görüş belirtti. Yani AKP, şimdiye kadar çok şey yaptım, kimsenin yapmadığını yaptım, diyor; ama AKP'nin yerinde kim olsa bundan fazlasını da yapardı. O konuda hiç kimse yanılmamalı. Sanki AKP'nin kendi düşüncesi ve onun sonucunda bunlar yapılıyor gibi bir hava veriliyor. Oysa koşullar değişti. Aslında AKP bir şeyler yapma, çözüm yönünde adım atma değil de engellemede marifetli oldu. Şimdi de aynı politika sürüyor. AKP'den bir çözüm görmedik, yoktur öyle bir durum. Seçimden sonra neredeyse kırk gün geçiyor, herhangi ciddi bir tutum, açıklama, çözüm yönünde ve demokratikleşme yönünde bir şey yok. AKP'nin bütün marifetleri, önündeki seçimleri nasıl kazanacak ve kendi iktidarını nasıl uzatacak, tutumu budur. Dolayısıyla biz artık AKP'den çözüm yönünde herhangi bir beklenti içinde değiliz. Bir de, idam cezası geri gelsin, açıklamaları da var. Hem de hükümet, başbakan ya da kendi çevreleri bunları gündeme getiriyor. Avrupa Birliğine giriş nedeniyle bu durumlar kaldırıldı. Bize uymuyor, zaten Avrupa Birliği’ne de giremedik, hala niye bu durumdayız, diyorlar. O bakımdan tek yanlı bakmamak lazım. AKP'yi okurken tek yanlı bakanlar, bir söze bakanlar yanılırlar. Aynı anda bir söz yok ki, tek bir tutum yok ki! Birçok tutum, farklı farklı sözler var. Hepsi de birbirinin karşıtı. Bu bir AKP tarzıdır. Zaten işin başını tutmuş, istediği gibi baskı uyguluyor, her şeyi söylerim, her türlü tutumu gösteririm, herkeste beklenti yaratırım, diyor. Bu, sanki bir şey yapacakmış gibi beklenti yaratma, umut yaratma, karşındakini etkisiz kılma tutumudur. AKP halen o tutumdadır. Bunu söyleyen AKP'dir, başkası değildir. AKP, demek ki bundan çıkar sağlıyor ki söylüyor. Aldatmaya çalışıyor, uyutmaya çalışıyor, toplumu yanıltmaya çalışıyor ki tepki göstermesinler, beklenti içerisinde olarak AKP'nin iktidarına karşı yapmaları gereken mücadeleyi yapmasınlar. Bu oldukça planlı, maksatlı, düşünülmüş bir özel savaş yöntemi. Bunu çok etkili bir biçimde kullanıyor. Ama sadece o da değil, aynı AKP bu süreç içerisinde 1600 tane karakolun yeniden yapımını kararlaştırmıştır. 180 tanesi Hakkari'de yapılacak. Hakkari kutu gibi bir yerdir, üç tane kasabası var, orada bile zaten her dağ ve her köyde hem ordu karakolu, hem polis karakolu, hem de korucu karakolu vardı, şimdi yüz seksen tane daha yeni yapıyor, eskileri tamir ediyor. Bütün Kürdistan'da 1600 karakol. Bunları yapmak için devletin bütün imkanları seferber ediliyor. Bütçenin hepsi buraya verilmiş durumda. Sanki o bütçe görüşmeleri boşuna olmuş. Şuraya bütçe, buraya bütçe dendi, ama Türkiye’nin bütçesi Kürdistan'daki karakollara ancak yeter. İyi araştırılması gerekir. Bu bakımdan AKP'nin açıklamalarına tek yandan bakmamak gerekli, bunların hepsi oyun, hile. Biz böyle algılıyoruz, böyle algılamak zorundayız da. Gözümüzle gördüğümüz yeni bir durum ya da tutum yok. Sayın Öcalan’la görüşmelerin yapılıyor olması bir adım değil mi? İmralı sisteminde bir değişiklik yok ki!. Gidilmiş, görüşülüyor. İsteyen milletvekilleri gidiyor, her türlü istedikleri tutukluyla görüşüyor. Bunun ötesinde hiçbir şey yok. Bu, AKP'nin getirdiği bir iyileşme değil, bir iyilik değil. İmralı sistemini Avrupa kurdu, komployu Amerika düzenledi. Dönemin ABD Başkan’ı Clinton'un başdanışmanı “biz planladık, başbakana imzalattık” dedi. Dolayısıyla Önder Apo İmralı'da ABD planıyla, kararıyla, uygulamasıyla duruyor, Avrupa Birliğinin kararıyla duruyor. Ben Avrupa'da hapis yattım altı sene, Avrupa yasalarını da biliyorum. Bir müebbet tutuklu on beş yılı dolduğu zaman yeniden mahkemeye çıkartılıyor. AİHM'in kuralı var, ama yeniden mahkeme ediliyor. Yani cezayı veren mahkeme ya da görev üstlenmiş mahkeme yeniden değerlendiriyor. Tutukluluğu devam etmeli mi, bırakılmalı mı? Yüzde 99 müebbet hapis tutuklusu, on beş yılı dolunca serbest kalıyor. Ben o hukuku iyi biliyorum. Önder Apo on altıncı yıla giriyor. Herhangi bir yargılama yok, birkaç milletvekili 30-40 günde bir gidip görüşme yapınca bu sanki bir iyileştirme, yeni bir adımmış gibi sunulmak isteniyor. Hükümetin çıkarttığı MİT yasasının İmralı görüşmelerine yasal çerçeve oluşturduğunu düşünüyor musunuz? Önder Apo da son görüşmesinde bunun istenilen yasal çerçeve olmadığını ortaya koydu. Yani ortada böyle bir şey yok. Bize göre ise zaten hiç yok. Bırak yasal çerçeveyi, MİT'e saldırı hakkı verildi. Ülke içinde ve dışında her türlü kirli operasyon yapma yetkisi verildi. Bazıları dediler, yeni Yeşiller olacak. Bu anlamda sorunun çözümü için yapılan bir yasal düzenleme mi, yoksa bize saldırı için yapılan bir düzenleme mi, onu anlamak istiyoruz. Acaba o yasaya dayanarak MİT, PKK-KCK yöneticilerini katletme planları mı yapıyor, onun peşinde mi koşacak, bunun üzerinde durulsun, bu açıklansın. Biz olaya bu çerçeveden de bakıyoruz. O bakımdan yapılanın böylesi bir iyileştirme olduğu düşüncesi kesinlikle yalan ve aldatıcıdır. Tersine yapılması gerekenlerin engellenmesi var. Değişim, demokratikleşme, Önder Apo'nun koşullarında çözüm temelinde adımlar atılması gerekirken AKP bunların hepsini en aza indirdi. Kendi iktidarını güçlendirmeye malzeme yaptı. İç politika etkeni yaptı. İçişleri Bakanı demokratik özerkliğin eski bir terminoloji olduğunu Kürt sorununu bireysel haklar temelinde çözeceğiz, diyor. Kimin bireysel hakkı! Bir Kürdün mü hakkını çözecek? Toplumu olmayan insan var mı dünyada? Kapitalizm onu iddia etti, geldiği nokta ortada. Bireysel çözümler safsata. Bireysel haklar ve özgürlüklerle toplumsal sorunlar çözülür, demek kapitalizmin bir uydurmasıdır. Tarihin en ağır, vahşi ve barbar sömürüsünü uygulamak için uydurduğu bir kılıf. Mazlumları, köleleştirdiklerini, zulmettiklerini aldatmak için, zulmünü maskelemek için kullandığı bir yöntem. Kürt sorununa yaklaşım da tümüyle böyledir. Kürtler toplum olmaktan çıktı mı? Onu söylemek şu anlama geliyor: Kürt toplumu bitmiştir, Kürt halkı kalmamıştır. Kürt olarak böyle konuşmak isteyen, ben bir Kürt bireyi olarak varım, derse onlara hak veririm, demektir. Bu, Kürdün yok edildiğini, toplum olmaktan çıkartıldığını, eritildiğini, katledildiğini, soykırıma uğratıldığını kabul etmek anlamına geliyor. Toplumu katletmişsin, bireye hak vereceksin! Böyle bir hak hukuk olmaz, bunun toplumla alakası yok, hepsi bir safsata ve aldatma aracıdır. Biz o tür şeyleri tartışmıyoruz bile. KCK davasından tutuklanan Kürt siyasetçilerin bir kısmı serbest bırakıldı. Bunun çözüm için bir adım olduğunu düşünüyor musunuz? Ergenekoncuların hepsi bırakıldı, ama KCK tutuklularının hepsi bırakılmadı; bir kısmı bırakıldı. Kürtlere ayrı bir yasa uygulaması oldu. Aynı yasa Kürtlere uygulanmadı. Ölümü gösterip sıtmaya razı etme yöntemi denendi. Şimdi buna ileri bir adımdır, diyenlere şunu sormak isterim; Niye tutuklandı bu insanlar? Ne yaptılar ki tutuklandılar? Suçları neydi ve neden 4-5-6 yıl cezaevlerinde tutuldular? Önce bu sorgulanmalı. Tutulma nedenlerinin hepsi siyasidir. Tamamen düşünce ve siyaset özgürlüğü kapsamında bir faşizm uygulandı. Bir de zaten bırakılmadılar, fazladan yatırıldılar; devlet onların hepsine borçludur. Buna rağmen, tutuklanmaları anti-demokratik olmasına, T.C’nin anti- demokratik faşist yasalarına göre tutuklanmış olmalarına rağmen, o yasalara göre bile fazla kaldılar. Tabii, Hatip Dicle bırakılmadı. DTK başkanıydı, şimdi DTK’nın çalışmalarından söz ediyoruz. Başkanı tutuklu, DTK işliyor. Bu olamaz. Hatip Dicle bırakılmadan Kürtler herhangi yasal bir çalışma yapamazlar. Yasal demokratik kültürel, toplumsal, çalışma yapamazlar; örnek Hatip Dicle’dir. Kim yapabilir, ben olsam, yapmam. Çünkü Hatip Dicle örneği ortadadır. Niye yapayım. Cezaevleri demişken bir de hasta tutsaklar meselesi var. Hatta çözüm sürecin de hasta tutsakların serbest bırakılması bir adım olarak görülmek isteniyordu. Tabii çok politikaya alet edilmemesi gereken, tamamen insani bir durumdur. Aslında o hasta tutukluların büyük çoğunluğu ideolojik ve siyasi nedenlerden dolayı tutuklanmış, düşünce ve siyaset tutuklularıdır. Bir defa tutuklanmış olmalarını ben kabul etmiyorum ki, hasta olarak tutuklanıp tutuklanmamalarını tartışayım. Onları tutuklamış olmak, suç işlemiş olmak demektir. Yani bunu net söyleyeyim, onu yapanlar suç işliyorlar. Demirel’in deyimiyle 'keser döner, sap döner, bir gün hesap döner' bir gün gelir bunu yapanlardan da bunun hesabı sorulur. Böyle bir günün geleceğini de herkes düşünmeli. Bilinmelidir ki, tutukluların, hasta olan ya da olmayanların, çoğunluğu suçsuzdur. Faşist yasalar temelinde tutuklanmışlardır. Bu durumda ceza evlerinden cenazelerin çıkması, bir iktidar için yüz karası bir durumdur. Pazarlık konusu yapılıyor, hem de çok fazla pazarlık konusu yapılıyor. İnsanlarla yapıyor, tutuklularla yapıyor, düşüncenizden vaz geçin, beyninizi yiyin, sizi iki üç gün dışarda yaşatayım diyor. Şimdi bu gayri insani bir tutum, AKP’ nin faşist yüzünü gösteriyor. Bence siyasi çevreler de tutuklular da bunu iyi görmeliler. Sadece siyasi tutuklular değil, birçok tutuklu insan faşizmin baskısı nedeniyle tutuklanmışlardır. O kadar çok ayrım yapmaya da gerek yok. Özgürlük ve demokrasi savaşçıları, onu da iyi görmek gerekli. Böyle bir iktidardan bu kadar anti-demokratik, faşist baskı uygulayan, hukuku bir savaş aracı gibi karşı düşünce ve siyasetler üzerinde uygulayan bir iktidardan iyi niyet ve vicdan beklenmez. Bu bakımdan da bence özgürlük savaşçısı olarak durmak ve zindanda şehit düşmek en onurlu ve yüce duruştur. Bunu ifade eder. Seçimler öncesi hareket olarak bir deklarasyon yayınladınız, hükümetin muhatap olmaktan çıktığını, muhatabımız radikal demokrasi güçleridir dediniz. Bu da tartışıldı. Biz seçim öncesi açıklamayla ya da HDP’ye karşı yaklaşımımızla Kürt halkının, Kürdistan özgürlük hareketinin muhatabının, Türkiye emekçileri, kadınları, gençleri olduğunu sanki ilk defa söylüyormuşuz ve bir tutum değiştiriyormuşuz gibi bir hava var. Önder Apo, bunu her zaman söylüyor; Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin anısı beni yürümeye zorladı, yürüttü ve onların amaçlarının başarılması için 40 yıldır mücadele ediyorum, dedi. PKK böyle bir harekettir. Bunu herkes bilmeli, sanki PKK ilk defa, Türkiye’nin emekçilerini, demokrasi güçlerini, stratejik müttefik olarak alıyormuş gibi bir hava yayılıyor; bunu doğru bulmayız. 71 direnişi, Kürt ve Türk gençliğinin direnişiydi. PKK de o direniş içinden doğdu geldi, Önder Apo, ADYÖD ile işe başladı. Ankara Demokratik Yüksek Öğrenci gençliğinin, 12 Mart darbesi ardından örgütlülüğünü ifade ediyordu. PKK, 12 Eylül faşizmine karşı Türkiye’nin sekiz örgütü ile birlikte faşizme karşı birleşik cephesini kuran tek Kürt örgütü oldu. Ve o cephenin ilkeleri temelinde de 30 yıldır direniyor, direniş yürütüyor. Bu direniş Kürdistan’ın özgürlüğü, Türkiye’nin demokratik dönüşümünün gerçekleşmesi içindi. PKK hiçbir zaman Türkiye’nin dışında bir hareket olmadı. Çıkış noktasının bir bölümü kesinlikle bu şekildedir ve Kürdistan özgürlük mücadelesi, Türkiye demokrasi mücadelesini her zaman bir stratejik müttefik olarak gördü, ortak stratejik güç olarak ele aldı. Kendisini Türkiye demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak gördü. Bunu herkes böyle görmeli, bilmeli. Önder Apo bunu defalarca açıkladı, tüm stratejik planlamaları buna göredir. İster partileşme sürecinin stratejisi olsun, ister 15 Ağustos atılımının stratejisi olsun, böyledir. 15 Ağustos atılımının stratejisi FKBC stratejisiydi, Faşizme karşı birleşik cephe, Kürdistan özgürlük direnişi ile Türkiye demokratik devrimini başarıda birleştirme, stratejik olarak başarıya götürme cephesiydi. 30 yıldır direniş süreci içerisinde de böyledir. Her zaman esas aldığı, varlık nedeni olarak gördüğü bir şeydir. Müttefikiniz neden gelişmedi? Stratejik müttefikimiz aynı düzeyde mücadele yürütemedi, aynı gelişmeyi sağlayamadı. 70’lerin başında güçlü olan oydu, ama 80’lerin başında FKBC çizgisinde direnişi yürütmeyince geriye düştü, tasfiye oldu. Direnişe girmeyen güçler hareketi tasfiye ettiler. Geri plana düştü, siyasi gücünü kaybetti, çözüm gücü olmaktan çıktı. Bir demokratik devrim ve değişim gücü olmaktan çıktı. Kürdistan'da direniş gelişti, PKK Türkiye'deki demokrasi hareketinin bir çözüm gücü haline gelememesi, politik çözüm aracı olamaması karşısında farklı çözüm arayışlarına da girdi. 1993 Martında ateşkes ilan edip hükümetle, devletle ilk diyaloğu kurması, çözüm arayışına girmesi yeni bir arayıştı. Ortak bir cephe ve mücadeleyi hiç devreden çıkarmadı. Erbakan hareketiyle, Ecevit hükümetiyle diyalogları sürecinde de çıkarmadı. Şimdi AKP ile ilişkileri de bu çerçevededir. Sanki PKK AKP ile müttefik olarak doğmuş, müttefik olarak kendisine AKP’yi almış, yürümüş de artık çözüm üretemeyince, ben bundan vazgeçiyorum, diyor. Böyle bir şey yok. Çözüm süreci ile bir gerginlik var. Kuzey-Güney sınırında bir gerginlik var. Medya savunma alanlarında Heronlar dolaşıyor. Kalekolların yapımı sürüyor. Önümüzdeki günlerde çatışma riski, olasılığı var mı? Elbette var. Bunun önünde çatışmayı engelleyebilecek bir şey var mı, diye sormak daha mantıklı olur. Çatışmasızlığı sağlayacak bir şey yok. Ne var, gerçekten bir çözüm projesi mi var, demokratikleşme projesi mi var? Demokratik çözüm çabası mı var, dürüstçe, iyi niyetlice bir tutum mu var? Yok. 1 Mayıs’ı gördük işte. Kürdistan’a bakmayalım, İstanbul’u, Taksim’i gördük. Mevcut iktidarın toplum karşısındaki durumunu görüyoruz. O polislerin halka saldırısını görmediniz mi? Tam bir düşman, hepsi militan, faşist militan. AKP’nin mi olur, devletin mi, kimin olursa olsun, ama o polis camiasının birer faşist militan olduğundan hiç kimse kuşku duymaz. Gözümüzle görüyoruz. Seçimde hile yaptı, her şeyi yaptılar. Polis istediği gibi saldırıyor. Demokratikleşme adı altında AKP iktidarını sağlama alma dışında hiçbir şey yapılmıyor. Zaten savaş sürüyor. Toplum üzerinde uygulanan polis terörü, faşist polis savaşı var. Kürtlere karşı özel savaş, kültürel soykırım savaşı devam ediyor. Bu durdurulmuş, kesilmiş değil. Bunun şiddetlenip şiddetlenmemesi, Kürtlerin vereceği tepkiye bağlı, Türkiye toplumunun, emekçilerinin vereceği tepkilere bağlı. Örneğin emekçiler 1 Mayıs’ta tepki gösterdiler, çatışma çıktı. Kürtler, karakolları istemiyoruz, diye tepki gösteriyorlar. Colemêrg’de, Lice’de benzeri yerlerde çatışma çıkıyor. Demek ki şimdi çatışma yoksa, demokratik direnişin zayıflığından kaynaklı. Direniş güçlü olsa bu faşist şiddete karşı direniş olsa, çatışma çıkacak. Yoksa faşist baskı ve saldırı, AKP saldırıları yok değil. Peki ateşkes? Bir ateşkes konumu yok, bir çözüm arayışı yok, böyle bir durum yoktur. Bu bakımdan her şeye açık, fiili bir durum var. Güçlerin tutumları ve çabaları bunu gösterecek. Saldırılar artarsa gerilla sürece müdahale eder mi? Evet eder. Eğer gerçekten de çözüm yönünde adım atılmaz, Önder Apo’nun ortaya koyduğu projelere karşılık verilmez, halk üzerindeki bu baskı terör devam ederse- Kürdistan’da güya işte her taşın ve her tepeciğin üzerine karakol yaparak tam bir asker hegemonyası sistemi kurulmak isteniyor - gerilla da müdahale eder, halk da müdahale eder. Herkes de müdahale eder buna. Bunu herkes bilmeli. Aydınlar meselesine ne diyorsunuz. Kürt meselesi Türkiye'de öyle bir noktaya geldi ki silahlar patladığında Kürt meselesi varmış gibi davranılıyor, silahlar sustuğunda mesele çözülmüş gibi davranılıyor. Ne dersiniz? Şimdi bu konuda da gerçekten tam tutarlı bir duruş yok. Geçen süreçte biz zorlandık. Bu kadar baskı var, direniyoruz; niye direniyorsunuz deniliyor. Ateşkes ilan ediyoruz. Bu sefer dönüyorlar niye ateşkes ilan ediyorsunuz, diyorlar. Ne istedikleri anlaşılamıyor, öyle bir durum var, kafa karışıklığı var. Özellikle bu liberal kesim böyledir. O aslında CHP’den ve milliyetçi çizgiden kopmamaktan kaynaklıdır. Demokratik denen o sol anlayışın,- başka tandanslı da olsun- demokrasi anlayışının arkasında milliyetçilik var. Bu öyle bir noktaya gelmiş ki artık. Örneğin Mehmet Altan eski solcu bir aileden geliyor. Aileye, babasına da saygı duyuyoruz, ama bu kadar da mantıksızlık olmaz. Ne diyor? AKP ile PKK, görüşmeler sürdürüyor. Kürt sorununu çözecekler, Kürdistan'da demokrasi olacak, Türkiye’de AKP faşizmi yaşayacakmış. Yani insaf, profesör olmuş. Sosyal bilim, siyaset bilimi bu mudur? Her gece de birkaç kanalda konuşuyor, en iyi bilen benim, diyor. Ayıp oluyor. Türkiye ile Kürdistan ilişkisi böyle midir? Acaba şimdi AKP iktidarı yok mu? Kürdistan’da PKK'nin yönetimi yokken, çözüm yokken, Kürdistan'da kültürel soykırım uygulanırken AKP yönetimi yok muydu? Bunları AKP yönetimi uygulamıyor mu? Geçmişte de sizi şöyle eleştiriyorlardı. AKP’yi neden eleştiriyorsunuz, AKP gelmiş geçmiş hükümetler içerisinde Kürt sorununa en iyi noktada duruyor şeklinde… Şimdi de tersini söylüyorlar. Milliyetçi yaklaşım var; ama bu son yaklaşım mantıksız da oldu. Türkiye’deki faşizm, Kürdistan'da soykırım varken, Kürdistan'da soykırım kalkar demokratik hale gelirse acaba Türkiye böyle mi olur. AKP yönetimi böyle mi olur? Bunu bile yorumlayamıyorsa, ben o kafaya ne diyeyim. Öyle sosyal bilimcilik siyaset bilimcilik olmaz. Biraz daha mantıklı olunmalı. Milliyetçi solcudurlar, reel sosyalizme çok bağlılar. Reel sosyalizmin yaklaşımı da öyleydi. İşte ulusal kurtuluş hareketleri, metropolleri demokratikleştirdi deniyordu. Sömürgelerin kurtuluşu, emperyalizmi sınırlandıran, emperyalist metropollerde demokrasinin gelişmesine hizmet eden gelişmelerdir, diyerek, bütün ulusal kurtuluş hareketlerini alkışladılar. Sıra Türkiye ve Kürdistan’a gelince Kürt sorunu çözülür, Kürdistan'da sömürgecilik ortadan kalkarsa Türkiye’ye faşizm gelir, diyorlar. O zaman Vietnam’da da sömürgecilik yıkılınca Fransa’ya ve Amerika’ya faşizm mi geldi, yoksa onların demokratikleşmesine mi hizmet etti. Bu, sistemin dışına çıkamayan, Türkiye, Kürt gerçeğine gelince dünya geneline karşı düşüncelerini bile uygulamaktan uzaklaşan bir mantığı ifade ediyor; bunun altında milliyetçilik vardır. Son zamanlarda liberallerin ortak eleştirişi var. Bu hükümetten çözüm çıkmaz, siz neden bu hükümete yakın duruyorsunuz. Böyle suçlamalarda bulunuyorlar. Ama kim mücadele ediyor bu hükümete karşı. Ben onu sorarım, kendilerinin bizden öteye ve fazla yürüttükleri ufacık bir mücadele göstersinler, şapka çıkartırım. Var mı mücadeleleri? Kendileri o hükümetin yönetimi altında yaşıyorlar. Artık gerçekçi olalım biraz. Biz nasıl mücadele ediyoruz, kendileri neredeler. Orada, burada birkaç söz söylemek, mücadele midir? Öyle olsa ben 24 saat durmadan konuşurum, hiç bir şey ifade etmiyor, AKP’ye karşı mücadelede ne yaptılar? 30 Mart seçimlerinde kim ne gösterdi. Kürtler 100 tane belediye AKP’den kopardılar; onu diyenler AKP karşısında ne kazandılar? Hangi mücadeleyi yürüttüler, politik olarak nerede duruyorlar. Yani öyle olmaz. Biz ahmak değiliz, aklımız var ve düşünüyoruz, herkes de düşünüyor. Yine PKK bu kadar çaba harcadı, Önder Apo bu kadar çaba harcadı. Bütün demokratik güçleri birleşsin, Kürdistan’daki bütün gelişme imkanlarını onlara verelim, Türkiye'de demokratik bir alternatif oluşsun dedik. Gelip ona da katılmadılar. Niye DTK’da, HDK’de HDP’de çalışmıyorlar? Niye Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, sol güçlerini birleştirmiyorlar, birleşmeyen sola konuşmuyorlar? PKK’ye öyle diyenler niye öbürüne demiyorlar ki, niye apayrı kalıp da CHP’nin kuyrukçuluğunu yapıyorsunuz. Niye hani sizin demokratik alternatifiniz, diyemiyorlar? Çünkü kendileri de ayrı kalıyorlar. Ben bunları söylemek istemiyordum ama söyletmesinler. Görülmüyor, anlamıyor değiliz. Zayıftırlar, teşvik edici konuşmak istiyoruz. Bunu herkes bilmeli. AKP ile kim mücadele ediyor? Bu bakımdan kim AKP’ye karşı mücadele ediyor, kim AKP’yi bu hale getirdi? Bunu hepimiz biliyoruz. Gerçekçi olalım; Kürtler kadar AKP’ye direnen var mı? 12 yılık AKP zulmü altında zindanlar kimlerle doldu; kim zindanlarda yatıyor hala. Öyle laf konuşmak aydın olmak değildir. Böyle söylerim herkes inanır, sanılmamalı. AKP’yi bu hale getirenler liberal sol denen kesimdir.2002’de boşluğu onlar yarattılar. Sol demokratik güçler boşluk yaratmasalardı, Ecevit hükümeti çökerken Türkiye’de sol demokratik bir iktidar gelecekti. Bu olmadığı için boşluktan AKP yararlandı. AKP kendisini Sol’muş gibi sundu yıllarca. Avrupa ve diğer güçler de kendilerini öyle algıladılar. Şimdi AKP’ye kapıyı bu kadar aç, AKP karşısında en küçük bir siyasi başarın olmasın; bu 10 bin tutuklu vermiş, AKP’nin ipliğini pazara çıkarmış, Kürdistan’da iktidarını yıkmış olan bir harekete kalk, AKP’ye güç veriyorsun de. El insaf derler insana. Böylede olmaz ki. Dilin kemiği yok istediği gibi konuşur ama böylede konuşamaz. Çözüm süreci denilince Rojava’yla iç içe konuşuldu. Rojava’da hükümet, Türkiye işin neresinde duruyor. Rojava’ya yapılan saldırılar Türkiye kaynaklı mı? Evet, sadece bugüne bakarak ele almamak lazım. 2011’den bu yana 4 yıldır yaşanan bir süreç var. Türkiye’nin çok aktif bir durumu söz konusudur. Böyle ele almak, yaklaşmak daha doğru. AKP hep bunu söyledi. Suriye’de bir tarafız ve savaş gücüyüz. Rojava milli güvenliğimizi tehdit ediyor, göz yumamayız, dediler. Şimdi buna göre de politika uyguladılar. Açıktan saldırı gerçekleştirdiler. Suriye uçağını düşürdüler, Suriye onların uçağını düşürdü. Yani bütün o iktidara karşı savaşan güçlerin yüzde 70-80’i Türkiye üzerinden geldi. Türkiye’de eğitildi, donatıldı. Gerçekten savaş üssü oldu, savaşın geri cephesi olarak rol oynadı. Bu Suriye’ye karşı olduğu gibi -daha fazlası- Rojava’ya karşı da oldu. Rojava’yı mili güvenliğe tehdit olarak gördüğü için Rojava’yı daha ilk andan itibaren boğmak için bir yığın proje geliştirdi. Dışişleri Bakanlığındaki Suriye toplantısı bunun bir parçası mı? Dışişleri Bakanlığında yapılan tartışmaların esasında Rojava’ya bir müdahale tartışması olduğu bana göre kanıtlanmış artık. Zaten hükümet tepki gösterince, basına yansıyınca ben şüphelenmiştim. Neden bu kadar tepki gösteriyorlar, mantığı yoktu. Eğer Suriye konuşulmuşsa, zaten hükümet açık söylüyordu, savaş halindeyiz, Esat yönetimini her gün tehdit ediyordu. Bunun konuşulduğu bir yerde bu konuşmaların basına yansıması hükümeti asla zorlamaması gerekiyordu. Oysa Dışişleri’ndeki konuşmanın basına yansımasından sadece hükümet değil, Cumhurbaşkanı bile rahatsız oldu. Devlet tepki gösterdi. Bu Rojava’ya yönelik bir saldırı planıydı. Suriye’ye saldırıyoruz, adı altında seçim döneminin kargaşasından yararlanarak Rojava devrimini tasfiye etmek üzere bir saldırı planı herhalde var. Kobani’ye saldırı böyle anlaşılabilir. Halen de bu kanıdayım. Kobani’yi o saldırıda düşürebilselerdi, Ceylanpınar üzerinden ve Kuzey’den hendeklerle hatta asker girdirerek Serêkaniye’ye, Süleyman Şah türbesine gidiyoruz, adı altında Doğu’dan ve Kuzey’den kuşatacaklardı. KDP’den de Batı’yı kuşatmalarını istedi, zaten El Kaide ile anlaşmışlardı. El Kaide de Güney’den saldıracak, sözde Cizire’yi düşürecekler. Sanki böyle bir plan vardı; başarılı olamadı. Bu AKP planıdır. Hendek meselesine ne diyorsunuz? Hendekler kazıyorlar şimdi, duvar örüyorlardı Rojava’nın devrim rüzgarları Bakur’a ulaşmasın, duvara çarpsın da geri dönsün diye. Güya Kuzey devrimini, Kuzey’deki özgürlük devrimini duvarla önleyecek, kesecek. Şimdi de hendekle önlemeye çalışıyor. Herhalde atlayamasın diye yapıyorlar. Kürdistan’ı kuşatma çabası aslında Rojava’yı kuşatma çabasıdır. Önder Apo, bu konuda ‘sadece kendilerini rezil etmekle kalırlar’ demişti. Gerçekten de ‘hendek’ için söylenebilecek en çarpıcı sözler herhalde bunlar olabilir. KDP kendi kendisini rezil etti. Biz bu konuda kendilerini uyardık. Bizim uyarılarımızı ‘ PKK yöneticiler bizi sert eleştiriyor’ biçiminde değerlendirdiler. Bizim uyarılarımızı dostça bir uyarı olarak görebilirlerdi. Gerçekten de öyleydi. Partilerinin bir geçmişi var. Yine ailenin geçmişi ve belli bir itibarı var. Bu yaklaşım bunları da zedeler. Önder Apo’nun deyimiyle, gerçekten sahiplerini rezil eden bir hareket oldu. KDP’nin bu politikasının seçimlere yansıdığını düşünüyor musunuz? Son yapılan seçimlere de yansıdı tabii. KDP Rojava politikasında yanlış yoldadır. Bunu bizim söylememize gerek yok. Kendisinin görüp kabul etmesi gerekiyor. Fakat birileri bunları yanlış yola soktu; bu yoldan, çıkmıyorlar mı, çıkamıyorlar mı, kendisi de mi durumu kabul etti; onu bilemem. Ama bu durumda olmaya devam ederse daha çok kaybeder. Kürt kamuoyu nezdinde kaybeder. Kimseye kabul ettiremez, kimseye anlatamaz bunu. Nitekim anlatamıyor da. Herkes şunu bekliyordu; Rojava’ya dönük her alandan gelen saldırılara karşı Hewler yönetimi de destek verecek. Güney Kürdistan, Rojava devriminin geri cephesi olacak, sırtını dayadığı yer olacak; ama tersi oldu. Şimdi bunu Rojava’daki devrimle izah etmek mümkün mü? Orada zaten yeni bir hareket gelişiyor. Sen daha öncesinde gelişmiş bir hareketsin, kendini tüm Kürdistan karşısında sorumlu olarak gördüğünü söylüyorsun. Peki, Rojava devrimi karşısında sorumluluğun nerede? Seçim sonuçlarına yansıyan da bu oldu. Güney’deki Irak seçimleri bunun somut göstergesidir. İç politika etkenleri de etkiledi. Güney’de hükümet halen kurulamadı. Evet, 21 Eylül’de Güney Kürdistan seçimleri yapılmış olmasına rağmen hala hükümet kurulmadı. Bundan tabii ki KDP sorumlu. Çünkü bölge başkanlığı KDP’nin elindedir. Seçimden birinci parti olarak çıktığı için hükümet kurmaktan birinci elden sorumludur. Onu da kuramadı. Ulusal Kongreyi seçimlerde bir etken olarak değerlendirdi, ama sonuca götürmedi, hatta engelledi. KDP tabii ki bunların bedelini öder, ödüyor da. Daha fazla da öder. Mevcut politikalarını değiştirip Kürt Ulusal Demokratik çizgisine girmezse daha fazla zarar görür. Xaneqin’deki patlamaların Rojava’yla ilgili olduğunu düşünüyor musunuz? YNK bölgesinde olması dikkat çekici. Bu konuda somut bilgilerimiz yok, birçok olasılık ve söylentiler var. Fakat bir şey söylemek için, yorum yapacak bilgiye sahip olmak gerekir. YNK barıştan ve çözümden yana bir politika izliyordu. Rojava’da da, Suriye’de de öyledir. Bu saldırı YNK mitingine oldu. YNK ‘ye yönelik saldırıyı politik açıdan değerlendirirsek, Rojava ve Suriye’de çözüm politikasına, barış ve demokratikleşme politikasına yönelik bir saldırıdır. Kim buna karşıysa onlar yaptı, diyebiliriz. Rojava’yla ilgili birçok defa çözümün ne olduğunu kamuoyuyla paylaştınız, ama yine de geldiğimiz aşama itibariyle çok iç içe geçmiş ilişkiler, taraflar ve kutuplaşmalardan söz ediliyor. Hareket olarak Rojava’da hem Türkiye hem de KDP’yi işin içine katarsak çözüm ne olmalı sizce? Rojava kendi çözümünü yaratıyor, biz bu çözümü çok önemsiyoruz. Rojava halkı doğru yolda, demokrasi yolunda yürüyor. Kürt özgürlüğü yolunda kahramanca yürüyor. Kürt yurtseverliğinin ve Kürt demokratlığının bunu selamlamak ve buna destek vermekten başka bir tutumu olamaz. Bu çok önemli bir çözüm yürüyüşü. Kendi içinde demokrasiyi inşa ediyor. Bütün halkları, Kürt, Arap, Süryani, Ermeni bütün toplumsal kesimler katıyor. Bütün cinsiyetleri katıyor, kadınlar işte Kürdistan’da ilk defa bir yönetim başkanı oldular, Afrin’de. İlkler orada gerçekleşiyor. Kürt Ulusal Kongresi’nde de bir kadın eş başkan olsun, dedik. Bazı partiler kıyamet kopardılar. Oysa Rojava’nın demokratik özerk bölgelerinin yönetim başkanlığını kadınlar yapıyorlar, sadece eş başkan da değil. Tek kişilik başkanlıkla yönetiyorlar, böylesi demokratik temsil var. Bu çok önemli, bunu bir defa görmek gereklidir. Bu bir model aslında, Kürdistan’ın diğer parçaları için bir model, hem de Suriye ve Ortadoğu için bir model. Aslında Rojava’da gerçekleşenin iki tarafa da uygulanma imkanı var. Sadece bir Kürt sorununu çözme modeli değil, sadece Rojava’yla sınırlı değil. Bütün Suriye demokrasisini, demokratik birliğini gerçekleştirecek bir model. Güneyi de zorluyor aslında. Güney’de de birçok tartışma Rojava’daki gelişmeler üzerine çıktı. KDP kendi dışında bir irade, Kürt iradesi olsun istemiyor. AKP soykırımcı çizgiyi sürdürüyor. Her ne kadar Dersim soykırımı şu, bu dese de, bu dil ucunda kalıyor. İç politika etkeni olarak kullanılıyor. Aslında soykırımcı politikayı değiştirmiş değil, Türkiye’de yeni bir politika, halkların demokratik siyasetini oturtmuş değil. Onun için Rojava’daki gelişmeler, Kürdün kimliği, adı gelişince ulusal varlığına tehdit olarak görüyor. Her ikisi de böyle bir modelin gelişmesinden korkuyorlar. Rojava’daki model AKP ve KDP’nin maskesini düşürüyor. Türkiye’yi de, Güney Kürdistanı da etkiliyor. Buralardaki rejimlerin anti-demokratik karakterlerini, yüzlerini açığa çıkarıyor. Bundan da endişe ediyorlar. Bizim maskemizi düşürüyor, toplumu bilinçlendiriyor, uyarıyor, diye korkuyorlar; bu kadar karşıt olmalarının, tepki göstermelerinin bir nedeni olarak bunları da sayabiliriz. Rojava’da savaş, Kuzey’de barış olur mu? Bu mümkün mü? Örneğin Güney Kürdistan’ın Kürt iradesini tanıyacaksın, Kuzey Kürdistan’da ise Kürtleri yok etmek için en vahşi özel savaşı yürüteceksin. Bu noktada Tayyip Erdoğan’la Tansu Çiller arasında hiçbir fark yok.1990’ların başında Güreş, Çiller, Ağar çetesinin uyguladığı komple savaş konseptinin bir benzerini Tayyip Erdoğan’da uyguluyor. Zaten 25 Ağustos 2005’de topyekûn savaş kararı almadılar mı, aldılar. Aynı şeyi uyguluyor, sadece bir yöntem değişikliği var. Onlar silahla katlediyorlardı, bu da polis terörüyle sindiriyor, hapse koyuyor. Polis terörü ve cezaevi, zindan baskısını uyguluyor, yani yöntem farlılığı var. Politika aynı, politika yapılanlar aynı. Böyle olunca bu mümkün değil. Dikkat edelim bu anlamda Kuzey’de böyle davranırken; AKP’nin Güney Kürdistan’la ilişkilerini, Kürt iradesini tanıyan, demokratik ilişkidir, diye bilir misiniz, hayır. Çıkar ilişkileri ne kadar kirli, belli bile değil. Henüz daha altında neler var açığa çıkmamış. Burada kesinlikle özgür irade ilişkisi yok, demokratik ilişki yok. Kürt varlığını kabul eden ilişki yok. O bakımdan da aslında kabul etmiyor; o da bir göstergedir. Rojava’daki tutumu neyse Kuzey’deki tutumu da odur. Kuzey’deki tutumu neyse, Güney’deki Kürt’e yaklaşımı da o. Kürtler bugün tarihten ders çıkarmayacaklarsa daha ne yapacaklar. 100 yıldır soykırım yaşıyorlar. Tarihten ders çıkartıcı olmak lazım, bütün Kürtler çıkartmalı. AKP’dir, şu bu değil. Ankara’da hangi yönetim olursa olsun, bütün Kürdistan’ın dört parçasındaki ve yurt dışındaki Kürtlere yaklaşımı aynıdır. O anlamda AKP, kendisine yaklaşımı doğru anlamak istiyorsa, çevresindeki Kürtlere yaklaşımına da baksın. Hepsine baksın, bu ortaktır. Kuzey’e öyle yaklaşır, Güney’i farklı kabul edemez. Güney’i kandırmaya çalışıyor o zaman. Herkes bu konuda gerçekçi olmalı, tarihten ders çıkarmasını bilmeli. Bu kadar katliam yaşandı, bir rejim gerçeği var. Hali hazırda Kürt varlığını kabul etmiyor, AKP de kabul etmiyor. Tayyip Erdoğan, bir gün çıksın, ‘Kürt halkı’ desin; Kürt milleti desin. Kürt halkının hakları desin, diyor mu? Yoktur. Bu kavramları kullanma yoktur. Kürt kökenli vatandaşlarım, bilmem Kürdün hakkı vb. Türkler, Kürtler, Çerkezler tekerlemeleri. Ardından hemen tek millet, tek devlet; bunlar faşizmin söylemleridir. Özü faşist ama diline bazı şeyler getirerek aslında bazılarını kandırmaya çalışan bir tutum. Oyalayıcı iki yüzlü bir yaklaşım.T24
İlber Ortaylı Londra'da Konuştu: 'Türkler Tarih Bilmiyor'
LONDRA - Turkish Forum UK adlı vakfın konuğu olarak, 'Birinci Dünya Savaşı'nın 100'üncü Yıldönümünde İmparatorluğun Son Günlerinden Cumhuriyet'in Kuruluş Öyküsüne' başlıklı konferansta konuşan Prof.Dr. Ortaylı, hiçbir ülkenin aslında savaşa hazır olmadığını vurgularken, Türkler'in tarihi okumayı sevmediğini ve tarih bilmediğini belirtti. Prof.Dr. İlber Ortaylı, Türkiye'nin yeni sanayi dallarına girmek zorunda olduğununun, eğitime yeni impetus verilmesi gerekliliğini vurguladı. Prof.Dr. İlber Ortaylı, 'Her yere üniversite açıp, kandırmakla olmaz. Bugünkü liseler olsa ne Süleyman Demirel Başbakan, ne de Necmettin Erbekan Profesör olurdu' dedi. Londran merkezindeki Hyatt Regency The Churchill Hotel'de düzenlenen geceye sefire Emel Çeviköz, Başkonsolos Emirhan Yorulmazlar, Elçi Müsteşar Fatih Ulusoy'un da aralarında bulunduğu 200'e yakın konuk katıldı. Prof. Ortaylı yeni Osmanlıcılık konusunda Dışişleri Bakanının ciddi bir bilgi birikimi olmadığını kaydetti. Osmanlı'nın 1'inci Dünya Savaşı'na girmemesi halinde, en büyük zenginliği olan nüfusunun kendisine kalacağını, Kudüs, Hicaz 'ın Türklerin elinde bulunacağını söyledi. Konukların büyük ilgi gösterdiği ve fotoğraf çektirmek, kitap imzalatmak için kuyruk oluşturduğu gecede, Prof.Dr. Ortaylı iki saat süren konuşmasında, Birinci Dünya Savaşı'nda Avrupa ülkeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun durumunu irdeledi. Esprili konuşmaları ile sıcak bir ortamda gerçekleşen konferansta, konuklar tarih profesörüne yakın ilgi gösterdi. Turkish Forum UK Başkanı Zeren Safa, Prof.Dr. İlber Ortaylı'yı 3 yıl sonra yeniden ağırlamaktan büyük gurur ve mutluluk duyduklarını söyledi. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Britanya, Avusturya-Macaristan imparatorlukları, Rusya, Fransa'nn durumunu ele alan Prof. Ortaylı, savaşların bazı ülke ordularının, donanmalarının işe yaramadığını ortaya koyduğunu, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın bağımsızlık isteğini ortaya çıkarttığını söyledi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ordularının muhteşem şeyler yarattığını, Kurtuluş Savaşı başarılarının onlardan çıktığını kaydeden Prof.Dr. Ortaylı, şöyle konuştu: 'Türk Ordusu, İngiliz Ordusu'nu 4 yıl tuttu. İngiliz ordusunu 4 yıl tutan başka ordu yok. İngilizler bunu beklemiyordu. Savaş sonunda , daha önce kaybedilen Kars, Ardahan, Artvin bize kalsa da, ham hayallerimizin hiçbiri gerçekleşmedi. Çiftçilerimiz, askerlerimizi, zanaatkarlarımızı tamamen kaybetti ve Türkiye bunu ancak 50 yılda telafi edebildi. Birden bir kalite düşüşü oldu. Türkiye bu yavanlığından kurtulmak için çok uğraştı, Atatürk'ü de bu yavanlığımız hasta etti.' 'MİKRO MİLLİYETÇİLİKLERİN SONU YOK' Birinci Dünya Savaşı sonunda dünyanın küçüldüğünü, etnik parçalanmaların olduğunu ve bugün hala devam ettiğini belirten Prof.Dr. İlber Ortaylı, şöyle dedi: 'Dünyada 5 bin dil konuşuluyor. Mikro milliyetçiliklerin sonu yok. Bunların üzerinde durulması gerekiyor. Avusturya-Macaristan imparatorluğu kalmadı, Britanta İmparatorluğu eskisi gibi olmadı. Kuvvetli demokrasi, özgün parlamenter sistemi kuvvetli olduğu için devam etti. Ancak birçok müttefiği bu vasfını koruyamadı. Osmanlı imparatorluğunun gücü tükendi. Para sistemi çöktü. Kadınlar çalışma hayatına girdi, Osmanlı imparatorluğu kadın memur almaya başladı. Feminist hareketçilik, sosyalist harekete eskisi gibi kötülük yapamadılar. Arap dünyası 3 günde dağıldı, manda idareleri kuruldu. Osmanlı 15-20 sene dayanabilse, coğrafyaları bugünkü gibi zayıf olmazdı.' 'ALMANYA'NIN POLİTİKASI DİKKATLE İZLENMELİ' Konuşmasında Birinci Dünya Savaşına niye girildiğinin muamma olduğunu, 2.Dünya Savaşına girişin ise ortada olduğunu belirten Prof.Dr. İlber Ortaylı, şöyle konuştu: “ Bu gibi ülkelerin tekrar tekrar dünya idaresine el atmaları tehlikelidir. Şimdi ortaya Çin çıktı. Almanya'nın politikası dikkatle izlenmesi gereken bir politikadır. Avrupa'Nın iktisadi entegrasyonunu kendi politikaları ile engelliyorlar' dedi. İlgiyle dinlenen konuşması bitiminde soru ve cevap bölümünde ise Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğunun savaşa hazırlığın olduğunu, hem Galiçya, hem Afrika, Mezopotamya, hem Suriye, Kafkaslarda imparatorluğu ordunun savunduğunu söyledi. “Ancak hiçbir devlet aslında savaşa hazır değildir. Savaşların sonunda para el değiştirdi, ülkeler tarihi bilmiyorlardı.. Maalesef Türkler tarih okumuyor, tarih okumayı da sevmiyor. Osmanlı düşmanlığı deyimi boş şeyler, gülünç' diye devam etti. 'EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİMİZ NÜFUSUMUZ BİLE KALIRDI' Bir başka soruda ise Prof.Dr. İlber Ortaylı, Osmanlı'nın savaşa girmese veya geç girsmesi halinde kolay kolay rahatsız edilemeyecek konumda bulunacağını savunurken, 'En büyük zenginliğimiz nüfusumuz bize kalırdı Arap dünyası daha iyi olurdu, Kudüs, Hicaz Türklerin elinde kalırdı' yanıtını verdi. Son yıllarda Yeni Osmanlıcılık akımının çıktığına ilişkin soruya ise, “Dışişleri bakanının ciddi bir tarih bilgisi birikimi olduğunu zannetmiyorum' diye yanıt verdi. Son dönemde birçok yemeğe davet edildiğini ve en taze konuşma konusunun 'Muhteşem Yüzyıl' dizisi olduğunu kaydeden Prof.Dr. Ortaylı, dizide çok tarihsel hata yapıldığını, Venedik'te prenses, kontların olmadığını belirterek, ölçüsüzlükler görüldüğünü söyledi. Osmanlı'nın sıtma ve frengi ile savaşı becerdiğini, Rumeli'den gelen göçlerle de ırkların güzelleştiğine dikkati çeken Ortaylı, dinleyicilere Şevket Süreyya Aydemir'in 'Suyu Arayan Adam' kitabını mutlaka okumalarını önerdi. Türkiye'nin sanayi rotasını değiştirmesi halinde gelişebileceğini kaydeden Prof.Dr. İlber Ortaylı, 'Türkiye, işleyen bir makinadır, buna böyle bakılmalıdır. Sanayi rotamızı değiştirirsen Türkiye gelişebilir. Yeni sanayi dallarına girmek zorundasınız. Eğitime yeni impetus vermek zorundasınız. Her yere üniversite açıp, çocukları kandırmakla olmaz. Doğru dürüst insan yetiştireceksiniz. Toplantılarla bunlar olmaz. Bugünkü liselerle ne Süleyman Demirel başbakan, ne de Necmettin Erbekan Profesör olurdu' diyerek konuşmasını alkışlarla bitirdi. İki saat sonunda izleyiciler Prof.Dr. İlber Ortaylı'yı kutlayarak, en son kitabı 'İmparatorluğun Son Nefesi' ve diğer eserlerini imzalatmak ve fotoğraf çektirmek için uzun kuyruklar oluşturdular. Ortaylı da gördüğü ilgiden memnunluğunu dile getirdi. Turkish Forum UK Başkanı Zeren Safa, ikinci defa davetlerine katılan Prof. İlber Ortaylı'ya teşekkür ederek, kendisini yeniden aralarında görmekten büyük mutluluk duyduklarını söyledi.Yurt
Picasso'nun "Kurtarma" Adlı Tablosu 31.5 Milyon Dolara Satıldı
İspanyol ressam Pablo Picasso'nun 'Kurtarma' adlı tablosu, New York'taki açık artırmada 31,5 milyon dolara satıldı. Sotheby's Müzayede Evi, 20. yüzyılın en önemli sanatçıların biri kabul edilen ve Kübizm akımının kurucularından Picasso'nun 1932'de tamamladığı eserin, adının açıklanmasını istemeyen bir koleksiyoncu tarafından satın alındığını açıkladı. Eserin 14-18 milyon dolara alıcı bulması bekleniyordu. Müzayede evinin düzenlediği empresyonist ve modern sanat açık artırmasında, 50 eser toplam 219 milyon dolara alıcı buldu.Açık artırmada Fransız ressam Henri Matisse'nin 1924 tarihli 'Sabah Çalışması' adlı eseri 19,2 milyon dolara, Fransız empresyonist ressam Claude Monet'nin 'Japon Köprüsü' adlı tablosu da 15,8 milyon dolara satıldı. Monet'nin 'Nilüferler' adlı tablosu, dün Christie's Müzayede Evi'nin düzenlediği açık artırmada 27 milyon dolara satılmıştı. Christie's Picasso'nun 1942 tarihli 'Dora Maar'ın Portresi' adlı eserinin de 22,5 milyon dolara alıcı bulduğunu açıklamıştı.CNN Türk
Dünya’da Fotoğrafı Çekilen İlk İnsan
Bu fotoğraf 1838′de Paris’te çekildi, bu fotoğrafı önemli hale getiren ise bir insana ait olması. Louis Daguerre bu fotoğrafı çektiğinde belki de o adamın o fotoğrafta yer alacağını bile bilmiyordu. 19. Yüzyılın başlarında  fotoğraf makinaları bazıları 3 bazıları 5 hatta 8 saate kadar pozlama ihtiyacı duyuyordu. Luis Daguerre Temple Bulvarı’nı çektiği bu fotoğraf, aslında göründüğü gibi boş değil. Pozlama süresi hareketli nesneleri çekmek için yeterli düzeyde olmadığı için  meydanda ki diğer insan ve arabalar görünmemekte. Sadece bir insan dışında, Louis Daguerre’nin pozlama yaptığı anda ayakkabısını boyattıran adam uzun süre orada vakit geçirdiği için, silüet halinde fotoğrafta görünmekte. Olayın komik yönü ise bundan fotoğrafı çekilen insanın haberi olmaması.
Reklam
Lana Del Rey’in Yeni Albümünden İlk Video
Lana Del Rey’in merakla beklenen ve Haziran ayında çıkacağını söylediği yeni albümü Ultraviolance’dan ilk single “West Coast” yayınlandı. Lana Del Rey’in alameti farikası haline gelen melankolizmi “West Coast”da da öne çıkıyor. Videonun yönetmenliğini Vince Heycock yaptı. Şarkının orijinal klibi dün gece YouTube’a eklendi, daha sonra YouTube’dan kaldırıldı ve ardından yeniden eklendi. Single ise 18 Mayıs’dan itibaren iTunes’dan satın alınabilecek. Dipnot Tv
Reklam
Meteorit Altından Bile Değerli
Yumruk kadar bir meteoritin yaklaşık 1 kilo ettiğini, ve eğer dağda bayırda gezerken 1 kilo meteorit bulursanız 1 kilo altın fiyatından daha yüksek bir rakamla satabilme ihtimaliniz olduğunu biliyor muydunuz? Peki bu sabah işe giderken sokakta tekme attığınız taşın belki de bir meteorit olma ihtimalini düşünmüş müydünüz? Meteoritler, atmosfere girdikten sonra yanarak yeryüzüne düşen ve kaynağının genellikle Jüpiter ile Mars arasındaki asteroit kuşağı olduğu düşünülen külçe gibi ağır taş parçaları. Uzayda milyonlarca yılı bulan göçebe bir hayatın, zaman zaman diğer göktaşlarıyla olan çarpışmaların, ipsiz sapsız serseri turlamaların ardından Dünya denen gezegenin çekim alanından kaçamamış avare kozmik cisimler. Meteorit konusunun dünya çapında meraklıları, dernekleri, koleksiyonerleri, müzeleri ve alım-satım yapılan pazarları var. Yani meteorit toplayıcılığı aslında sıradan bir genel kültür olayını geçmiş ve meteorit avcılarının bir nevi “havadan para” kazandığı keyifli bir pazar halini almış durumda. Öncelikle Asteroit nedir? Meteor nedir? Meteorit nedir? NASA’nın tanımına göre uzayda bir gezegenden daha küçük kaya parçalarına “Asteroit” deniyor. Güneşin yörüngesinde bulunan milyonlarca asteroitin yaklaşık 700.000 kadarı Mars ile Jupiter arasındaki asteroit kuşağında bulunuyor. Bu asteroitlerden bazıları yüzlerce kilometre çapında. “Meteor” ise Dünya’nın atmosferine girdiği anda yanmaya başlayan bir asteroit veya kuyruklu yıldızdır. Sizin de kolayca tahmin edebileceğiniz görsel nedenlerden dolayı meteorlara “Kayan Yıldız” adı da verilir. “Meteorit” ise bir meteorun yeryüzüne düşmüşüne denir. Yani eğer bir meteor, atmosferin katmanlarında yok olmadan yeryüzüne ulaşır ve çarparsa, meteorit adını alır. Bu durumda bu nadir bulunan cisimleri (ki bazıları birkaç gram, bazıları birkaç kilo olabilir) pek çok koleksiyoncu ve müzeler toplamaya çalışmakta ve dünya çapında bir meteorit pazarı oluşmaktadır. Bir Meteoriti Nasıl Tanırım? Tabii ki hiç bir iş öyle çalışmadan çabalamadan olmuyor. Bir kuşu, bir balığı, bir koleksiyon objesini tanımak için öncelikle o alanla ilgilenmeniz, ardından da kendinizi eğitmeniz gerekiyor. Mesela bazı derneklere üye olabiliyor (listesi aşağıda var), internette bazı sayfalardan bilgiler toplayabiliyor (aşağıdaki kaynaklar bölümüne bakın veya kendiniz gugıllayın), bazı açık artırmalara katılıp alınıp satılan objeleri kendiniz de görebiliyorsunuz. Meteroitler, ağırlıklı olarak demir veya çok sert kaya parçaları. “Demir Meteroitler”in yüzde 90’ı demirden oluşuyor. “Taş Meteroitler” ise oksijen, demir, silikon, magnezyum ve diğer elementleri içeriyor ve genelde bu iki tip meteorit de çok ağır olmaları bakımından kendilerini doğadaki normal taşlardan ayırdedebiliyorlar. Öte yandan atmosfere yanarak girdikleri içinde hem içlerindeki suyu kaybetmeleri onları ağırlaştırıyor, hem de üzerlerindeki yanıklar kendilerini belli ediyor. Ayrıca bulunacakları yer ille de bir krater kenarı olması şart değil; şehir içinde bile meteoritlerle karşılaşmak olası. Bir Meteorit Kaç Paraya Satılır? Jeoloji (yerbilim) konusundaki otorite isimlerden Geology.com sitesinde bu konuda şöyle yazıyor: “Meteoritler genelde ya güzelliklerine göre estetik bir değerle, ya da ağırlıklarına göre gramla veya milimetreyle satılırlar.” Tabii ki her alım satımda olduğu gibi bir meteoritin değerinin belirlenmesinde de pek çok parametre rol oynayabilir. Kaynağı, tipi, kondisyonu, estetiği, hikayesi. Ve herşeyden önce bilimsel bir desteğinin olup olmadığı; yani saygın bir bilim kuruluşu tarafından incelendikten sonra “evet bu bir meteorittir” denip denmediği. Meteorit fiyatları bir kaynaktan diğerine değişebilir ama eğer araştırma yapılmaksızın Sahra Çölünden bir göçebe tarafından kapıp getirilen bir taştan bahsediyorsak fiyatı 50 cent/gram’dır. 5 Mart 1960’ta Burkino Faso’ya düşen Gao-Guenie parçaları 1,5 dolar/gram, veya Arjantin’e düşen Campo del Cielo meteoritinin parçaları “kilosu 400 dolar”dan satılır. 12 Şubat 1947’de Rusya’ya düşen Sikhote-Alin meteoritinin parçaları estetik doğal güzelliği nedeniyle daha yüksek bir fiyata, mesela 2-3 dolar/gram -yani kilosu 2.000-3.000 dolar- aralığında bir fiyata satılabilir. Pallazit (pallasite) adı verilen ve yarı-değerli bir olivin yumrusunu sarmalayan taş meteoritler ise daha da fazla revaçtadır. Bakması başlı başına bir keyif ve görsel şölen olan bu tip meteoritler içerdikleri kristaller, güzel renkler ve ışık geçirgenlikleri nedeniyle çok daha kolay alıcı bulurlar ve fiyatları da doğal olarak daha da yüksektir. Mesela Imilac (Şili), Glorieta Dağı (ABD) ve Esquel (Arjentin) kaynaklı meteoritler 20 ila 40 dolar/gram -yani kilosu 20.000-40.000 dolar- aralığında bir fiyatla alıcı bulurlar. “27 Haziran 1931’de Tunus’a düşmüş bir meteorit 50 dolar/gram fiyatla satılmaktadır ki bu şu demektir: Kilosu 50.000 ABD Doları.” Altının kilosunun şu sıralar yaklaşık 40.000 ABD Doları (gramı 40 dolar) olduğunu düşünürsek, gramı 50 Dolar olan bir meteoritin altından daha pahalı olduğunu, kız isteyecekseniz aman babası duymasın. Meteorit Nasıl Bulunur? Basit düşünün. Daha önce diğerleri onu nerede bulduysa siz de orada bulabilirsiniz. Bu nedenle biraz astronomi tarihi karıştıracaksınız. Mesela Kuzey Arizona’da 19 Haziran 1912’de Holbrook denen kasabanın hemen dışına göktaşı yağmış. Binlerce meteorit. Bugün bu bölgeden hala mercimek büyüklüğünden ceviz büyüklüğüne kadar irili ufaklı meteoritler bulunabiliyor. Mantar toplamak gibi ama mantardan fersah fersah değerli şeyler bunlar. Şimdi bir araştırsak sizin oturduğunuz bölgeye de bir gün bir göktaşı yağmuru olduğunu mutlaka buluruz. Büyüklerinize sorun, muhtarla konuşun, eski gazete koleksiyonlarını karıştırın. İkinci bir arama şekli de dedektörlerle yapılıyor. Meteoritler demir içerdiğinden aslında tam olarak aradığınız şey doğal şekilde yanmış ve sonra da paslanmış demir parçaları. Bu sayede hiç kimsenin bilmediği ve kayda geçmemiş bir meteorite de ulaşmak mümkün. Bu tip aramalar genelde şehirlerin dışında yapılıyor ve Sahra Çölü, Antarktika örnek gösterilse de ülkemizde de bu tip boş araziler hiç de az değil. Üçüncü şekil ise kayan yıldızları izlemek. Yıldız kayarken dilek dilemek yerine deha gerçekçi olun ve gidin nereye düşmüş olacağını bulun. Heyecan verici bir safari başlatın. İster arkadaşlarınızı da örgütleyin, ister Red Kit gibi yalnız bir kovboy olarak arayın şansınızı. Peki buldunuz diyelim, nerede satacaksınız? O da çok kolay. Bugün Google’da ingilizce olarak “meteorites for sale” yazınca 100.000 sonuç çıkıyor. Aşağıda da bazı adresler veriliyor. Ama siz önce meteoriti bir bulun hele, satın almaya da mutlaka birilerini bulacaksınız. Hatta iş hoşunuza gider ve şans da yaver giderse kartvizitinize günün birinde “Meteorit Avcısı” yazdırmanız da pek sürpriz olmayacak. Kaynaklar Fiyat konusunda: http://geology.com/meteorites/value-of-meteorites.shtml Meteorit fiyatları http://www.bigpara.com/altin/gram-altin-fiyati/ Altın fiyatları Satış konusunda: http://www.meteorite.com 1996 yılından beri göktaşı alımı satımı yapılan site http://www.meteoritemarket.com Üstteki sitenin rakibi http://www.aerolite.org/ Meteorit satış mağazası Dernekler: http://meteoriticalsociety.org 52 ülkeden 1000 bilim adamının oluşturduğu ve göktaşları, asteroidler, kozmik tozlar, kuyruklu yıldızlar, astronotların uzaydan getirdiği numuneler ve kraterleri inceleyen uluslararası dernek. http://www.imca.cc Uluslararası Meteorit Koleksiyoncuları Derneği http://www.imo.net Uluslararası Meteor Organizasyonu Kitaplar: http://www.amazon.com/Treasure-from-Space-Meteorite-Hunting/dp/B0056UN9DO – Gökyüzünden Gelen Hazine: Meteor Avcılığı http://www.amazon.com/Meteors-Meteorites-Patrick-Practical-Astronomy/dp/1848001568/ – Meteorlar ve meteoritler konusunda bir saha çalışması http://www.amazon.com/Atlas-Meteorites-Monica-Grady/dp/052184035X – Meteoritler Nasıl Sınıflanır, Nerede Bulunur? Havadan Para Kazanmak İçin Diğer Bir Yöntem: http://www.avantajix.com Son Not: Bu yazımız hoşunuza gittiyse Onedio üzerinden bizi izlemeye devam edin. Enteresan konular üzerine yazacağımız bilgilendirici, keyiflendirici ve fayda yaratan yazılarımız devam edecek.
Mevcut En Ağır Element Bulundu
Bu element, binlerce kalsiyum 48 ve berkelyum 249 atomunun bir araya getirilmesi ile elde edildi ve kurşundan %40 daha ağır. Almanya'daki parçacık hızlandırıcı laboratuvarda çalışan bilim adamları, şu ana kadar gözlenmiş en ağır madde olan Element 117'nin ortaya çıkartılması ve doğrulanması gibi nadir rastlanacak bir yeteneğe imza attı. Bu element, binlerce kalsiyum 48 ve berkelyum 249 atomunun bir araya getirilmesi ile elde edildi ve kurşundan %40 daha ağır.
Reklam
Turkey's Star Poster | Türkiyenin Yıldızları Poster Tasarımları
Kağan Yıldırım'ın tasarladığı 'Turkey's Star ' adında poster tasarımları.Türkiyenin önde gelen sanatçı ve oyuncularını kapsıyor.'Barış Manço,Cüneyt Arkın,Müslüm Gürses,Münir Ozkul,Şener Şen,Neşet Ertaş,Sezen Aksu,Kemal Sunal,Kadir İnanır,Orhan Gencebay,Türkan Şoray'bulunuyor.
Dinozor Dünyasının Pinokyo'su
Çin'in güneyinde yeni bir dinozor türü keşfedildi. Burnu diğer türlerinkinden uzun olan bu yeni türe Pinokyo Rex adını takıldı. Pinokyo Rex, avcı dinozorlar olarak bilinen Tiranozor familyasına ait. Yırtıcı ve etçil dinozor türünün boyu 9 metreyi buluyor ve boynuzu andıran uzun bir burnu var. Bir inşaat sahasında bulunan fosilin kazılarını Edinburgh Üniversitesi'nden bilim insanları yaptı. 66 milyon yaşındaki dinazorun bilimsel adı Qianzhousaurus sinensis, ama bilim insanları ona uzun burnu nedeniyle 'Pinokyo' diyor. Dr. Stev Brusatte, keşfi şöyle anlatıyor: 'Pinokyo, görünüş olarak diğer tironozolardan çok farklı. Burnu çok ince ve uzun, ve üzerinde bir dizi boynuz var. Onun bir takma ada ihtiyacı olduğunu düşündük ve uzun burnu nedeniyle Pinokyo adını verdik.' Bilim insanları Pinokyo'nun görüntüsü karikatürleri andırsa da en az diğer tiranozorlar kadar tehlikeli olduğunu söylüyor. 'Pinokyo'nun burnunun benzer dinazor türlerinden üç kat daha uzun olmasının bir nedeni olmalı.' Bilim insanlarının görüşü bu, ancak kesin nedeni henüz bulunamadı. Dr. Brusatte'ya göre nedeni beslenme şekliyle ilgili olabilir: 'Tiranozor türlerinden en bilineni heybetli ve ikonik görüntüsüyle T-Rex. Pinokyo'nun kemikleri T-Rex'e göre daha küçük. Bu onun benzer türlere göre daha hızlı bir avcı olduğunu ve farklı avlandığının göstergesi olabilir.' Pinokyo'nun diğer tiranozorlara göre daha ince olan dişleriyse, tüylü dinazorlar ve kertenkele cinsleri gibi daha küçük hayvanlarla besleniyor olabileceğini gösteriyor. Pinokyo'nun keşfi, son yıllarda bulunan farklı dinozor fosilleri hakkında yeni bir tartışma başlatabilir. Geçen yıllarda Moğolistan'da da hortuma benzer burunları olan iki dinazor iskeleti bulunmuştu. Bu da tiranozorların daha önce bilinmeyen bir familyası olabileceğine dair kuşkuları artırdı. Moğolistan'da bulunan fosillerin genç dinazorlara ait olması nedeniyle kesin bir çıkarımda bulunamamış olan bilim insanları için Pinokyo'nun keşfi büyük bir fırsat. Dr. Brusatte 'Bu tam da aradığımız kanıt, uzun burunlu dinazorlar gerçekmiş' diyor. Araştırmacılara göre, Moğolistan ve Çin'de yapılan keşifler, uzun burunlu dinozorların Asya'da geniş bir alana yayıldığının da göstergesi. Bu keşiften yola çıkarak, Asya'da Kretase yani Tebeşir dönemi olarak bilinen, günümüzden yaklaşık 142 milyon yıl önce başlamış ve yaklaşık 80 milyon yıl devam etmiş dönemde, farklı avlarla beslenen bir kaç tiranozor türü yaşamış olabileceği belirtiliyor.BBC Türkçe
Reklam
Şekispir'den Shakespeare'e: Üstadın Anadolu Macerası
Önceleri Şekispir, Şekspir ya da Şekspiyer diye anılmaya başladıysa da 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra artık ülkemizde de Shakespeare diye biliniyordu. Onun bu topraklardaki macerası yaklaşık 140 yıl önce, Osmanlı'nın son döneminde başladı. Shakespeare'in tiyatro yapıtlarının Osmanlı'daki ilk çevirmeni Kütahyalı Hasan Bedrettin Paşa ile arkadaşı Manastırlı Mehmet Rıfat olmuş. 1870'lerde bu ikili (İngilizce bilmedikleri için) Othello 'yu Fransızcadan çevirmişler. Ardından üstadın yapıtlarını Osmanlıcaya tercüme etmek bir 'riyaziyeci'nin aklına gelmiş. Eğitimci, matematikçi Mehmet Nâdir Bey Hamlet 'ten üç bölüm seçip çevirmiş. Yine Fransızcadan ama İngilizce de biliyormuş. Bunu yaparken büyük olasılıkla Hamidiye Zırhlısı'nda hapisteymiş. Mehmet Nâdir Hamlet çalışmasını 1881'de Hazine-i Evrak dergisinde şöyle sunmuş: 'Nâmı şöhretgîr-i âfâk olan 'şekspir'in tercüme etdiğim bazı âsârı içinden birkaç söz toplayub (Hazine-i evrak)a derc buyurulmak üzere irsâl eyledim.' Nâdir Bey bununla da yetinmemiş, 1887-1888'de Shakespeare'in 42 sonesini düz yazı olarak Osmanlıcaya çevirmiş. Yine bu sıralarda başka bir Osmanlı aydını Örikağasızade Hasan Sırrı Bey (Nahit Sırrı Örik'in babası) Venedik Taciri ile Sehv-i Mudhik (Yanlışlıklar Komedisi) çevirilerini yapmaktaymış. 1884 ve 1887'de ikisi de yayımlanmış. Verona'nın İki Asilzadeleri 1886 yılında II. Meşrutiyet yıllarında kaymakamlık yapmış olan Mihran Boyacıyan tarafından çevrilip Civelekyan Matbaasında basılmış. Boyacıyan aynı yıl Romeo ve Juliyet 'i de çevirmiş. Çeviriler yapılmış ama sahneler pek hareketli değil henüz. Bazı Shakespeare yapıtları Rum ya da Ermeni toplulukları tarafından sahnelenmiş. Örneğin 1842'de Konkordiya tiyatrosuna gelen Rum sanatçılar Romeo ve Juliette 'i, Othello 'yu, Hamlet 'i oynamışlar. Bu oyunlar, Gedikpaşa Tiyatrosunun ilk döneminde de temsil edilmiş. Ama Osmanlı sahnelerine adım atan Osmanlıca ilk oyunu Othello. Mihran Boyacıyan'ın İngilizceden çevirdiği Othello ‪Manzûme-i Efkâr Matbaası tarafından 1912 yılında yayımlanmış. 1914 yılında İstanbul'da Darülbedayi'nin, yani modern anlamda ilk tiyatro ve konservatuvar yapısının oluşmasıyla 'resmi' tiyatro yaşamı başlar. 1912 yılında Muhsin Ertuğrul bir Hamlet yapmıştır bile. Çevirisi, başrol oyunculuğu, yönetimi kendine ait bir Hamlet'tir bu. Anadolu ise Othello'yu çok beğenmiştir. Darülbedayinin ilk öğrencilerinden biri, Kâmil Rıza, öteki adıyla Othello Kâmil, yıllar boyunca gezici kumpanyasıyla Anadolu'yu dolaşıp Othello oynar. Kâmil'in yorumuyla sahnelenen oyunun adı Arabın İntikamı'dır. Nâzım Hikmet 'Oyunlarım üstüne' başlıklı yazısında (Moskova, 1962) Kâmil'in seyircisi olduğu günleri şöyle anlatır: 'Ankara'da 1921 kışında ahırdan bozma salaş bir tiyatroda, gaz lambalarının ışığında ve ikide bir soğuktan avuçlarıma hohlayarak Otello Kâmil'i seyrettim. Ömrümde ilk defa Şekspir'i seyrettim. Abdullah Cevdet adında bir eski Jön Türk şairi Arap ve Acem sözcükleriyle dolu bir dille büyük üstadı Türkçeye çevirmişti. Otello'yu, Hamlet'i filân okumuştum, şaşmıştım, hayran olmuştum ama pek anlamamıştım. Kâmil bir gezgin aktördü. Repertuvarında bir tek piyes vardı denilebilir. Otello'yu Papazyan üslubuyla oynadığını söylerler. Ne yazık Papazyan'ı Otello'da seyretmek nasib olmadı. Ama çırağı Kâmil'in Otello'suna bakıp ustasının ustalık kertesini kestirmek mümkün.' Gerçekten de Abdullah Cevdet Shakespeare'in tüm oyunlarını çevirmek niyetlisidir. Ama ne yazık ki çeviriler başarısızdır. Abdullah Cevdet tercüme işine devam ettiği sırada bir gün Süleyman Nazif'e dert yanar: 'Nazif, Shakespeare'i çevirme işini bitirmeden öleceğim diye korkuyorum.' Süleyman Nazif cevabı yapıştırır: 'Ben de tam tersine Shakespeare'in tamamını ölmeden önce çevireceksin diye korkuyorum. Herkes Shakespeare'in eserlerini ölümsüz bilir, oysa sen Türkçeye çevirerek ölümlü olduklarını kanıtladın.' 20- yüzyıl başlarında Osmanlı'nın yeni Türkiye Cumhuriyetine armağanlarından biri olan Neyzen Tevfik 'in diline de düşer Shakespeare: ŞEKSPİR Şekispir'in bütün asarına değil, birine Feda imiş Britanya o hikmet efserine. Ne muhteşem, ne derin bir mehabet-i takdir, Yeter bu İngiliz'in ilme aşkını tasvir. Revân eder acı sözlerle tayf-ı hikmetini, Bu serzeniş ile sezmiş vatan muhabbetini. (1921) 'İngiltere'nin Avon deresi İrlanda denizine dökülmek için kara ağaçlar arasında aheste ve sakit akıyor; gruba doğru pembeleşen yeşil sularında dallar ve sazlarla beraber Stratfort beldesinin beyzi ve tulani pencereleri ve mızrak biçimli parmaklıkları münakis yaşar; akisler arasında birer canlı kar yığını halinde sessiz kayan beyaz kuğular vardır. İşte bu güzel akar suyun kenarına yaslanan Stratfort şehrinin Henley sokağında 1564 senesi nisanının yirmi üçüncü günü Vilyem Şekspiyer dünyaya geldi.' Bu satırlar 1934 yılında Kanaat Kütüphanesi tarafından yayımlanmış, Cenap Şahabettin'in kaleme aldığı 'Vilyem Şekspiyer' adlı kitaptan. Resimli, 196 sayfa olan kitapta Türkçede ilk kez Shakespeare'in hayatı, kadınları, eserleri ahlakı gibi konular ele alınıyor. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Shakespeare kültür ve sanat dünyasının baş köşesine kurulacaktır. 1920'lerden günümüze Shakespeare'in tüm oyunları Türkçeleştirildi. Çevirmenler arasında Halide Edip Adıvar, Sabahattin Eyuboğlu, Ülkü Tamer, Can Yücel, Mina Urgan, Berna Moran gibi edebiyatımızın ünlü isimleri de var. Tüm soneleri ise Talat Sait Halman çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Üstadın (Venus and Adonis, Rape of Lucrece gibi) manzum öyküleri ise onları çevirecek kahramanları bekliyor. Shakespeare'in bu topraklar üstündeki maceralarından bazıları oldukça ilgi çekici: 1960'ların başında İstanbul'da Küçük Sahne'de Othello sahnelenir. Iago'yu oynayan Genco Erkal seyircilerin arasından geçerken 'Allah belanı versin!' diye bağıranlar olur. Türkiye ve hatta dünya sahnelerinde boy gösteren az sayıdaki kadın Hamlet'lerin başında Ayla Algan gelir. 1962 ile 1965 yılları arasında İstanbul Şehir Tiyatrolarında Muhsin Ertuğrul'un rejisiyle sahnelenen Hamlet'te hem Hamlet'i hem de Ophelia'yı oynadı. 1976 yılında Metin Erksan bir Shakespeare uyarlamasını beyaz perdeye taşır. Fatma Girik'in baş rolünü oynadığı bir Hamlet filmidir 'Kadın Hamlet ya da İntikam Meleği'. Şatoda değil çiftlikte geçer. Film hakkında Variety dergisinde çıkan yazıda 'Kadın Hamlet, 1977 Uluslararası Moskova Film Festivalinin ve 1978 Uluslararası Los Angeles Film Festivalinin en güzel, en orijinal, en sıra dışı, en eşsiz, en anlamlı, en beğenilen tek filmi' diye yazar Lester Cole. Müşfik Kenter 1985-86 tiyatro sezonunda Kenter Tiyatrosunda Talat S. Halman'ın kaleme aldığı 'Türk Shakespeare' adlı metni sahnede tek başına canlandırdı. 'Kahramanlar ve Soytarılar' adıyla sahnelenen oyunda Müşfik Kenter hem sonelerden hem oyunlardan sahneleri hem de Türkiye'de sahnelenen Shakespeare oyunlarından anekdotları seyircilere aktarıyordu. Işıl Kasapoğlu'nun 1994 yılında Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda sahnelediği Venedik Taciri 'nde ünlü Yahudi tefeci Shylock'u bir kadın oyuncu canlandırıyordu. Hamlet metni hiç kesilmeden sahnelenince altı-yedi saat sürüyor. Türkiye'de bu iş bir kez yapıldı. Işıl Kasapoğlu'nun rejisiyle 1998 yılında İzmit Şehir Tiyatrolarında. Hamlet'i Tardu Flordun oynuyordu. 2002 yılında Mustafa Demirci çıkardığı 'Ahuzar' adlı ilahi kasetinde Shakespeare'in bir sonesini 'Vazgeçtim' adıyla ilahi olarak seslendirdi. 2009 yılının yaz aylarında Mersin'in Arslanköy beldesinde Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu üyesi yedi kadın, Hamlet'ten üç bölümü Hamit adıyla sahneye taşıdı. Topluluğun kurucularından Ümmiye Koçak kostüm sıkıntısına da yaratıcı çözümler bulduklarını söyledi: 'Kraliçeye basmadan yapılmış elbise giydirdik. Diğer karakterler ise şalvar ve şapka giyiyor. Kullanılan taçları kartondan, kafataslarını kabaktan yaptık.' The Guardian gazetesi, 'Hamlet Türkiye'de feminist oldu' başlığı ile yayımladığı haberde 'Hamlet'in küçük bir okul sahnesinde, kendinden geçmiş seyircilerin önünde, ve en olmayacak yerde oynandığını görmek insanı derinden etkiliyor' diye yazdı. Hamlet 'i Türkiye sahnelerinde tek başına oynayan aktör ise Bülent Emin Yarar oldu. 2013'de İstanbul Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu olarak sahnelenen oyunda aktör Hamlet, Hayalet, Kral, Kraliçe, Polonius, Ophelia, Oyuncu, Lucianus, Laertes, Mezarcı rollerini tek başına canlandırdı. Shakespeare'in Türkiye serüveni bir belgesele de konu oldu. Yönetmenliğini Gülşah Özdemir Koryürek'ün yaptığı, 2013'de seyirci önüne çıkan 'Türkiye'de Şekspir Olmak' belgeseli ünlü yazar ve şaire Türkiye'den nasıl bakıldığını işliyor. Belgesel, 1800'lü yıllarda Osmanlı Devleti sınırlarında başlayarak günümüze kadar uzanan yolculuğun hikâyesini anlatıyor. Shakespeare Anadolu'yu Anadolu'da Shakespeare'i çok sevdi. Nice yıllara üstat... Zeynep Avcı/BBC Türkçe
Şırnak, Nuh'un Gemisini Cudi Dağı'na İstiyor
ŞIRNAK Kültür, Turizm ve Kalkınma Derneği Başkanı Cihan Birlik, Rusell Crowe'in başrolünü oynadığı 'Nuh: Büyük Tufan' filminde kullanılan Nuh'un gemisini ABD'den getirip Cudi Dağı'na koymak için girişim başlattıklarını söyledi. Şırnak'ta Kültür, Turizm ve Kalkınma Derneği Başkanı Cihan Birlik, filmdeki Nuh'un gemisinin getirilmesi için Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ile görüştüğünü ve bakanlık tarafından da girişimlerin başlayacağını söyledi. Birlik, geminin gelmesi halinde Cudi Dağı eteklerini Milli Park kuracaklarını ve gemiyi de buraya koyacaklarını söyledi. Dernek Başkanı Cihan Birlik, 'Çözüm süreci' ile birlikte bölgede güzel bir ortamın ortaya çıktığını belirterek, şöyle dedi: 'Çanakkale'ye Truva Atı nasıl Yunanistan'dan getirilmişse Amerika, Panama'da çekimleri yapılan Nuh: Büyük Tufan' filminde kullanılan gemiyi de Şırnak'a getireceğiz. Gemiyi yıllarca çatışmalar ile anılan Cudi Dağı eteklerinde olan boş araziye yerleştirip, burayı Milli Park ilan edip ardından bölge şartlarına uygun hayvanları buraya getirip bir hayvanat bahçesi yapmayı planlıyoruz.' Şırnak Valisi Hasan İpek'in projelerini desteklediğini ifade eden Birlik, filmdeki gemiyi almaları halinde getirilmesini de belgesel film haline getireceklerini kaydetti. Birlik, Nuh'un gemisinin getirilmesi halinde kente turist akını görüleceğini bildirirken şöyle dedi: 'Şırnak, Cudi'mize binlerce turist akın edecek. Memleketimizde turizm patlaması olacak. Kalkınma patlaması olacak. İstihdam olacak. Yani aklımıza gelebilecek her türlü katkıyı biz memleketimize bu proje ile beraber sağlamayı düşünüyoruz. Biz proje kapsamında sayın Kültür Bakanımıza gitmeyi düşünüyoruz. Kültür bakanımızdan önemli destek almayı düşünüyoruz. Kendilerine de buradan seslenmek istiyoruz. Bu milli birlik ve beraberlik kardeşlik projesine, destek vermelerini arzu ediyoruz. Geçmiş zamanda yaşanan terör olayları nedeniyle buralara her hangi bir yatırım yapılmadı. Biz bunları güzel projelerle aşmak istiyoruz.' Ebubekir KARATOPRAK/ŞIRNAK, (DHA)
Reklam
Monet'nin "Nilüferler"i 27 Milyon Dolara Satıldı
Fransız empresyonist ressam Claude Monet'nin 'Nilüferler' adlı tablosu, New York'ta yapılan açık artırmada 27 milyon dolara satıldı. Christie's Müzayede Evi, Monet'nin 1907'de Fransa'nın Giverny kentindeki evinin bahçesinde yaptığı tabloyu Asya ülkelerinden, adının açıklanmasını istemeyen bir koleksiyoncunun satın aldığını açıkladı. Tabloya 25 milyon dolar değer biçilmişti. 1930 yılından bu yana Huguette Clark'ın koleksiyonunda bulunan tablo, en son 1926'da sergilenmişti.Açık artırmada 2011 yılında 104 yaşındayken ölen, Montana bakır madenleri mirasçısı Clark'ın koleksiyonundan 47 parça toplam 285 milyon dolara satıldı. İspanyol ressam Pablo Picasso'nun 1942'de tamamladığı 'Dora Maar'ın Portresi' adlı eseri 22,5 milyon dolara satılırken Rus sanatçı Wassily Kandinsky'nin 1909 tarihli 'Sahil' adlı tablosu da 17,2 milyon dolara alıcı buldu.CNN Türk
Reklam