Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

En İyi Şiirler: Türk Edebiyatından Herkesin En Az Bir Kez Okuması Gereken 25 Şiir

-
31 dakikada okuyabilirsiniz

Şiirsellik olmasa Dünya'nın şiiri eksik kalırdı. Her zaman eksik kalacak bir listedir bu. Bağışlasın beni şairler ve şiirler; bağışlayın beni... Ünlü şiirler, seçilmiş güzel şiirler herkesi etkiler...

Not: Sıralamanın şiirlerin niteliği ile ilgisi yoktur. Hem şiirler nasıl yarıştırılabilirler ki? Kendimce bir en iyi şiirler listesi oluşturdum. 

Sevgiler.

1. Sessiz Gemi - Yahya Kemal Beyatlı

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

2. Hikaye - Cahit Külebi

Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!

3. Çakıl - Bedri Rahmi Eyüboğlu

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde

Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar

Bir gelincik açılır ansızın

Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken

Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır

Deliler gibi dönmeğe başlar

Döndükçe yumak yumak çözülür

Çözüldükçe ufalır küçülür

Çekirdeği henüz süt bağlamış

Masmavi bir erik kesilir ağzımda

Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

4. Mor Külhani - Ece Ayhan

1. Şiirimiz karadır abiler 

Kendi kendine çalan bir davul zurna 
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan 
Taşınır mal helalarında kara kamunun 
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir 

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler 

2. Şiirimiz her işi yapar abiler 

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur 
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür 
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta 
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir 

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler 

3. Şiirimiz gül kurutur abiler 

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın 
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan 
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu 
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir 

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler 

4. Şiirimiz erkek emzirir abiler 

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister 
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun 
Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla 
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir 

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler 

5. Şiirimiz mor külhanidir abiler 

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz 
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde 
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle 
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir 

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler 

6. Şiirimiz kentten içeridir abiler 

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir 
Bir kent ölümün denizine kayar dragomanlarıyla 

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

5. İlkyaz - Gülten Akın

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

"Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.

Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimiz iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz

6. Gidişini Anlatıyorum - Rıfat Ilgaz

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için
Saçlarını, gözlerini, ellerini
Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya
Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak
Termometrede yükselen çizgi çizgi
Kim bilir nerelerde soğuyorsun

Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen
İnsan insan bakan gözbebeklerin
Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

Ne gelirse onlardan gelir bana
Çalışma gücü yaşama direnci
Mutluluk gibi kazanılması zor
Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

Bir açarsın ki mutluyum
Bir kaparsın her şey elimden gitmiş

7. İz - Birhan Keskin

acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun
izlerime rastlıyorsun, bıraktıklarıma,
orada o yolda çekmiştim ruhumu patlatan fitili
benden savrulan parçalar kurusa da,
izleri var hala yolun kenarında.

izini sür yolun, acının ormanı büyütür insanı
vakit geniştir, ufuk sandığından daha yakın
acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun,
ustası olacaksın içine gerdiğin tellerin
hangi sızıyla titrer içinde, hangi sesle
büyük bir aşk, hangi sesle ölür, bileceksin.

ne zamandı bilmiyorum. yaşadıklarından sana
kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun
yerde fırtına koparan korku. kendi sarmalında
döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin
kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.

şimdi, acının ormanından geçiyorsun
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten.

8. Of Not Being A Jew - İsmet Özel

İniyorum kulelerinden katil 
iniyorum maktul minarelerden 
taraçadan, bahçeden 
ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden 
ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte 
değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor 
açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane 
canlıların korka korka uzandıkları zemin 
ağzımda kef 
iki gözIerimde mil 
iniyorum kulelerinden 
katil. 
Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor? 
Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan 
beni çağırmaktadır? 
Göklerin çökeltisinden başkaca soy 
toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin 
iniyorum kirli eteklerine 
beni emziren kaltak şehrin 
iniyorum ama indirilmedim 
iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek 
arada bir çehremi dalgalandıran karaltı 
vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek 
iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için 
indiğim yerde beni bir bekleyen yok 
indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim 
puslu, çapraşık, koklanmamış 
ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap 
bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim 
yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı 
benimle açsaydı ağırdan 
tükeniş faslını mızrap. 
Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana? 
Ne dökülüş inişimde, ne çakış… 
Yalnızca o çetrefil 
aralama zahmetine katlanarak 
iniyorum kızları utandıran iç çekişle 
erkekleri boğan kasvetle iniyorum. 
Öfkemdi başlattı yolu 
ısrara gerek var deyip durdu şehvetim 
istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat 
tarih onu tanımazlıktan geldi 
bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım 
belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra 
ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın 
sonunda yükü bıraktığıma yanacağım. 
İniyor ve inliyorum 
nereye bir kucak dolusu 
sonluluk sorgusu getiriyorsam 
oraya bir kucak da getiriyorum 
bir kucak sadece genç ve diri değil 
bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil 
bir kucak sadece erkek ve vakur değil 
bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil 
bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil 
bir kucak sadece gürbüz ve atak değil 
bir kucak sadece üzgün ve dindar değil 
bir kucak sadece temiz ve sevecen değil 
bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil 
bir kucak sadece cömert ve sıcak değil 
bir kucak sadece sancılı ve keskin değil 
bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil 
bir kucak sadece öksüz ve çolak değil 
bir kucak 
sadece bir kucak 
açılınca açıkları kapatan 
acıkınca doyuran 
ve doyurunca 
nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü 
darası alınmaz yüküm bu benim 
kayda geçirilemez, narhı konulmaz 
resmen ve alenen ifade usulü yok 
gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır 
dizimin dermanıdır o 
buradan gelir cesaretim 
bende bu kucak olduktan sonra 
iyi veya kötü ne yapılabilir 
kendi hayatı aleyhine 
binlerce defa dolap 
çevirmiş olan bana? 
Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor 
kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak 
her sevincimi viran eden bu hayvan 
yalanlar içinde boğulmamı önlüyor 
ondan kurtulacak olursam biliyorum 
beni yaşamakla coşturan 
bir kaynak keşfederim 
ondan kurtulduğum an 
bütün boyutlarımı 
kaybederim. 
Önceleri, acemiyken 
bu vaşak yokken daha yanıbaşımda 
okul müdürü 
veresiye satan bakkal 
kapıcı ve akrabaları 
dört ayrı ölümle ölmeyi öğren 
demişlerdi bana 
dört bucakmış 
anlattıklarına bakılırsa dünya 
omzun güneş kokuyor demişti 
kısa eteklikli kız 
o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. 
İşte o zaman bildimdi 
anladımdı o sıra 
ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim 
bu çuha, bu sicim elden çıkarsa 
acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza 
bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi 
berbattır balkonda o güneşli sabahlar 
biraz açılmak için açıldığınız kırların 
aniden karşılaştığınız ırmakların 
ürpertisi ahmakça 
böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem 
benden iki bakışık parça 
çıkarmaya çabalayan boylam da berbat 
ipekli libas giymem, altın takınmam 
atımın eğerinde kaplan derisi yoktur 
çehreme iyi baksalardı yırtılırdı 
uykularının zarı 
uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar 
bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken 
uykularına tutundular… 
Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek 
acılardır paylaşan çocukları 
gün geldi paylaşıldı acılar 
çocuklar paylaşıldı 
bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım 
gittim bir kuyudan su çektim 
halka boynumdan geçti 
geçti boynuma kemend 
d harfine bak dedim 
nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin 
harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri 
harf ol harfle birlikte kıyam et 
harf of harfler ummanına bat 
çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin 
çünkü böndür altında kaldığım töhmet 
uğradığım kinayeler bön ve berbat. 
Evet, ilmektir boynumdaki ama ben 
kimsenin kölesi değilim 
tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya 
tarantulaymış benim adım diyecek değilim 
tam düşecekken tutunduğum tuğlayı 
kendime rabb bellemiyeceğim 
razı değilim beni tanımayan tarihe 
beni sinesine sarmayan 
tabiattan rıza dilenmeyeceğim. 
Gittim su çektim en derin kuyudan 
en hileli desteden 
kendi kartımı çektim 
yaktım belgeleri 
bütün tanıkları yok etmek için 
ricacıları öldürdüm 
onlar bu dumanlı dünyanın 
beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi 
gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti 
özüm gelinceye kadar bana temas etmişti 
bu dokunuş parlatınca beni 
benden biraz dünya 
isteyen ricacıları 
öldürdüm ve 
kıtal bitti. 
Yazık. 
Yazık ki yazgımın boyası koyu. 
İnilecek kadar indim. Hayfa. 
Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura 
eskilerin tayfası yine hep buradalar 
hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar 
havada hayza benzeyen aynı koku 
binalara yaklaşırken eskisi gibi 
sıklet artıyor 
hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları 
çocuk çığlıklarından 
tanıyorum bunlar 
bulutlara bakmak için penceresi evlerin 
bu da deniz 
hırs püsküren, toynak durduran deniz 
rezeleri yerlerinden oynatan 
vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz. 
Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı 
ufku muallâk deniz, bir yanımda 
kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât 
kimin yüzünü çevirdiysem 
hüznü de sevinci kadar ıskarta… 
Niye indim buraya ben? 
Boşuna mıydı yol boyunca benliğime 
musallat olan belâ? 
Bir çevrim tamamlandı mı şimdi? 
Yine mi döndüm başa? 
Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak 
kimse başa dönmemiştir, dönemez 
hele sen geçtiğin o ormanlar 
rüyalarındaki canavarlardan sonra 
çok uzaksın o ilk 
fırlatıldığın zamana. 
Aldanma bunlar tayfa değil 
burada doğdu hepsi 
denize hiç açılmadılar 
denizi sen kadar bile 
tanıyan yoktur aralarında 
her biri uzak bir beldeden geldi 
sanılsın istiyor yosmalar 
böylece saygın fahişeler 
arasına katışacaklar 
müptezel birer facire ofsalar da. 
Tecimenler, onlar da sahi değil 
onlar da olmayan tayfaların 
gemilerinden çıkan malları 
sattıklarına inandırmak istiyor 
şehrin acemi insanlarını. 
Sen ve yağmur. 
Başa dönemezsiniz. 
Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak 
dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz 
inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine. 
Yağmur yalnız yağarken yağmurdur 
sen yalnız senken sensin 
burada kalamazsın ve başa dönemezsin 
gitmek zorundasın 
kovalanan bir Yahudi gibi 
ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun 
her şey çok yetersiz senin için 
her şey sana çok fazla 
ayıklarsan ayık durabiliyorsun 
aranı açıyorsun kendinle 
eşyayı araladıkça 
uyanmanın bedeli serapları fedadır 
uykuyu tadayım dersen 
kâbusa dalmak pahasına. 
Tarihe dersini vermen gerek 
yoldan ayrılamazsın 
yediremezsin sokulmayı kendine 
tabiatın apışaralarına 
ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu 
durdurabiliyor seni 
ne gürültülü bir havra. 
Yükün ağır. 
He’s so heavy 
just because he’s your brother. 
Kardeşlerin pogrom sana. 
Dostlarının eşiğine varınca başlıyor 
senin diasporan. 
Herkesin bahanesi var, senin yok 
günahlı bir gölgenin serinliğinde 
biraz bekleyebilirsin, daha sonra 
burada kalamazsın, başa dönemezsin 
ama dön 
Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön! 
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön! 
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön! 
Eve dönmek 
kendime sarkıntılık etmekten başka nedir? 
orada, arada bir beni yoklar 
intihara ayırdığım zamanlar 
bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır 
düzgün sabuklamalardan bana kalan.. 
Evde 
anlaşılmaz bir tını 
bilmem nereden gelir 
uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan? 
bilemem Yahudi değilim 
gizli bir yerde genizam yok 
bilemem insan nerenin yerlisidir 
ömrüm burada 
bütün Yahudiler gibi 
raflara doğru, çekmecelere 
sahanlıklara doğru geçti 
yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için 
bir sıvaydım kendime kendi ellerimde 
tıpkı Yahudiler gibi 
buraların yerlisi ben değilim. 
Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek 
ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın 
şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut 
yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar 
ben şarkıya dönünce 
boğazlarındaki boğum insanların epriyecek 
ve onun yerine her günkü işleri yaparken 
kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı 
kalbe gizlice batan kıymık geçecek 
şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya 
holokost neymiş meğer 
herkes bilecek. 
Kalbime döneceğim, ama hangi yolla? 
Yedeğimdeki okunaksız 
şarapla lekelenmiş, solgun harita 
uyduruk bir şey mi bilmiyorum 
yoksa sahiden definenin yeri 
gösteriliyor mu orada? 
Ama boşver... Nasıl bir ilgi olabilir 
kalbe dönmekle define bulmak arasında? 
Lâkin ben inerken her dönemeçte 
bir parçasını ele geçirdiğim 
her molada, her zorlanışında nefesimin 
her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın 
bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir 
nerelerde kıraçlaşır 
rahminde levendane öcün tohumları yatan gece 
güneşin şifa diye bilinen ışıkları 
nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir… 
Haritamda caddeyi ürpertiye açacak 
bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok. 
Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir 
bir cenaze kalkarken yağan yağmurun 
bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan. 
Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı 
ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için 
hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde 
canı sıkkın kızların yüzlerinden 
döşünden ahı kalmış delikanlıların 
dünyaya habire pörtleyeceğim 
evlerin olanca tınısı dindiği zaman 
kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları 
fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından. 
Yahudi değilsem bile 
bende Yahudalık da mı yok- 
Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?

9. Aşk - Cemal Süreya

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git 
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin 
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık 
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı 
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü 
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti 
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz 
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı 
                                                            İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların
                                                            dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra 
Sonrası iyilik güzellik.

10. Severmişim Meğer - Nâzım Hikmet

yıl 62 mart 28

pırağ-berlin tireninde pencerenin yanındayım

akşam oluyor

dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini
severmişim meğer

akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim

toprağı severmişim meğer

toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen

ben sürmedim

pılatonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim

ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin
eteğinde

doruklarına şatolar kondurulmuş avrupa tepelerinin

ister uzasın göz alabildiğine dümdüz

bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremiyeceksin

bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden
alabildiğine kısa

bilirim benden önce duyulmuş bu keder

benden sonra da duyulacak

benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere

benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer

kapalı olsun açık olsun

borodino savaş alanında andırey’in sırtüstü seyrettiği
gökkubbe

hapiste türkçeye çevirdim iki cildini savaşla barış’ın

kulağıma sesler geliyor

gökkubbeden değil meydan yerinden

gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer

çırılçıplak kayınlar moskova dolaylarında predelkino’da
kışın çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar

kayınlar rus sayılıyor kavakları türk saydığımız gibi

izmir’in kavakları

dökülür yaprakları

bize de çakıcı derler

yar fidan boylum

yakarız konakları

ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam
dalına

ucu işlemeli

yolları severmişim meğer

asfaltını da

vera direksiyonda moskova’dan kırım’a gidiyoruz koktebel’e

asıl adı göktepe ili

bir kapalı kutuda ikimiz

dünya akıyor iki yandan dışarıda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım

eşkıyalar çıktı karşıma bolu’dan inerken gerede’ye kırmızı
yolda ve yaşım on sekiz

yaylıda canımdan gayrı alacakları eşyam da yok

ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır

bunu bir kere daha yazdımdı

çamurlu karanlık sokakta bata çıka karagöze gidiyorum
ramazan gecesi

önde körüklü kaat fener

belki böyle bir şey olmadı

belki bir yerlerde okudum sekiz yaşında bir oğlanın karagöze
gidişini ramazan gecesi istanbul’da dedesinin elinden tutup

dedesi fesli ve entarisinin üstüne samur yakalı kürkünü
giymiş

ve harem ağasının elinde fener

ve benim içim içime sığmıyor sevinçten

çiçekler geldi aklıma her nedense

gelincikler kaktüsler fulyalar

istanbul’da kadıköy’de fulya tarlasında öptüm marika’yı

ağzı acıbadem kokuyor

yaşım on yedi

kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı

çiçekleri severmişim meğer

üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948

yıldızları hatırladım

severmişim meğer

ister aşağıdan yukarıya seyredip onları şaşıp kalayım

ister uçayım yanıbaşlarında

kosmos adamlarına sorularım var

çok daha iri iri mi gördüler yıldızları

kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler

turuncuda kayısılar mı

kibirleniyor mu insan yıldızlara biraz daha yaklaşınca

renkli fotoğraflarını gördüm kosmosun ogonyok dergisinde

kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek soyut mu desek
işte o soydan yağlı boyalara benziyordu kimisi yani dehşetli figüratif ve somut

insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında

sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin

onlara bakıp düşünebildim ölümü bile şu kadarcık keder
duymadan

kosmosu severmişim meğer

gözümün önüne kar yağışı geliyor

ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de

meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer

şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile

güneş istanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi
batar

ama onun resmini sen öyle yapmıyacaksın

meğer denizi severmişim

hem de nasıl

ama ayvazofski’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer

ister altlarında olayım ister üstlerinde

ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygını en yalancısı en
küçük burjuvası

severmişim

yağmuru severmişim meğer

ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda
yüreğim beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın içinde ve
çıkar yolculuğa haritada çizilmemiş bir memlekete gider

yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları pırağ-berlin
tireninde yanında pencerenin

altıncı cıgaramı yaktığımdan mı

bir teki ölümdür benim için

moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tiren

zifiri karanlığı severmişim meğer

kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften

kıvılcımları severmişim meğer

meğer ne çok şeyi severmişim de altmışımda farkına vardım
bunun

pırağ-berlin tireninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez
bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

11. Lavinia - Özdemir Asaf

cocoandcashmere.files.wordpress.com

Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal

Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
İncinirsin

Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme Lavinia

12. Ben Sana Mecburum - Attila İlhan

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

13. Beklenen - Necip Fazıl Kısakürek

Ne hasta bekler sabahı, 

Ne taze ölüyü mezar, 

Ne de şeytan bir günahı, 

Seni beklediğim kadar. 

Geçti, istemem gelmeni, 

Yokluğunda buldum seni; 

Bırak vehmimde gölgeni, 

Gelme, artık neye yarar?.. 

14. Ömür Hanımla Güz Konuşmaları - Şükrü Erbaş

...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım?

Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?

Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?

Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?

Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...

Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?

Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...

Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof-  her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi
değişmek çirkinleştirir de.

Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...

Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...

Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?

Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki?

Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.

Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

15. Yerçekimli Karanfil - Edip Cansever

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde 

Oysaki seninle güzel olmak var 
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi 
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda 
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. 

Sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte 
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel 
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor 
Derken karanfil elden ele. 

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle 
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil 
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk 
Birleşiyoruz sessizce.

16. Göğe Bakma Durağı - Turgut Uyar

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

17. İstanbul'u Dinliyorum - Orhan Veli

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Birşey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.

18. Hasretinden Prangalar Eskittim - Ahmed Arif

   Seni, anlatabilmek seni.
   İyi çocuklara, kahramanlara.
   Seni anlatabilmek seni,
   Namussuza, halden bilmeze,
   Kahpe yalana.

   Ard- arda kaç zemheri,
   Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
   Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...           
   Bir ben uyumadım,
   Kaç leylim bahar,
   Hasretinden prangalar eskittim.
   Saçlarına kan gülleri takayım,
   Bir o yana 
   Bir bu yana...

   Seni bağırabilsem seni,
   Dipsiz kuyulara,
   Akan yıldıza,
   Bir kibrit çöpüne varana,
   Okyanusun en ıssız dalgasına
   Düşmüş bir kibrit çöpüne.

   Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
   Yitirmiş öpücükleri,
   Payı yok, apansız inen akşamlardan,
   Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
   Seni anlatabilsem seni...
   Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
   Üşüyorum, kapama gözlerini...

19. Yağmur - Tevfik Fikret

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler 
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz 
Olur dembedem nevha-ger, nagme-saz 
Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz 
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler... 

Sokaklarda seylabeler ağlaşır 
Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır; 

Bulutlar karardıkça zerrata bir 
Ağır, muhtazır dalgalanmak gelir; 

Bürür bir soğuk, gölge etrafı hep, 
Numayan olur gündüzün nısf-ı şeb. 

Söner şimdi, manzur olurken demin 
Hayulası karşımda bir alemin. 

Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere; 
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere. 

Geçer boş sokaktan, hayalet gibi, 
Şitaban u puşide-ser bir sabi; 

O dem leyl-i yadımda, solgun, tebah, 
Surur bir kadın bir rıda-yı siyah 

Saçaklarda kuşlar -hazindir bu pek! - 
Susarlar, uzaktan ulur bir köpek. 

Öter guş-ı ruhumda boş bir enin, 
Boğuk bir tezad-ı sukun u tanın; 

Küçük, pür heves, gevherin katreler 
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz 
Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz 
Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz 
Küçük, pür heves, gevherin katreler...

20. Kuğu Ezgisi - Nilgün Marmara

Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim, 
Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı 
bekçi gizleri. 

Ne zamandır ertelediğim her acı, 
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi, 
-bu şiir - 
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim, 
Dost kalmak zorunda bana ve 
sizlere! 

Çünkü saldırgan olandan kopmuştur o, 
uykusunu bölen derin arzudan. 
Büyüsünü bir içtenlikten alırsa 
Kendi saf şiddetini yaşar artık, 
-bu şiir - 
Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü, 
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı, 
Sevda ile seslenir sizlere!

21. Gazel (Beni Candan Usandırdı) - Fuzûlî

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı?

Kamu bîmârına cânan devâ-yı derd eder ihsan,
Niçin kılmaz bana derman beni bîmâr sanmaz mı?

Şeb-i hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım,
Uyarır halkı efgaanım kara bahtım uyanmaz mı?

Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlı akar su,
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı?

Gamım pinhan dutardım ben dediler yâre kıl rûşen
Disem ol bi-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı?

Değilim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil.
Bana ta’neyleyen gaafil seni görgeç utanmaz mı?

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemişe halka rüsvâdır,
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı?

22. Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım - Didem Madak

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmay
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

23. Makber - Abdülhak Hâmid Tarhan

Eyvah ne yer ne yâr kaldı 

Gönlüm dolu ah-u zâr kaldı 
Şimdi buradaydı gitti elden 
Gitti ebede gelip ezelden 
Ben gittim o haksar kaldı 
Bir köşede tarumar kaldı 
Baki o enisi dilden eyvah 
Beyrutta bir mezar kaldı 

Bildir bana nerde nerde Yarab 
Kim attı beni bu derde Yarab 
Nerde arayayım o dil rübayı 
Kimden sorayım bi-nevayı 
Derlerki unut o aşnayı 
Gitti tutarak reh-i bekayı 

Sığsın mı hayale bu hakikat? 
Görsün mü gözüm bu macerayı? 
Sür'atle nasılda değişti halim 
Almaz bunu havsalam hayalim. 

Çık Fatıma! lahteden kıyam et 
Yanımdaki haline devam et 
Ketn etme bu razı öyle bir söz 
Ben isterim ah öyle birsöz 
Güller gibi meyl-i ibtisam et 
Dağı dile çare bul meram et 
Bir tatlı bakışla bir gülüşle 
Eyyamı hayatımı temam et 

Makber mi nedir şu gördüğüm yer? 
Ya böyle reva mı ey cay-ı dilber

24. Olvido - Ahmet Muhip Dranas

Hoyrattır bu akşam üzerleri daima! 
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa 
Yalnızlığımızla doldurup her yeri 
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden, 
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan 
Lavanta çiçeği kokan kederleri; 
Hoyrattır bu akşam üstüleri daima! 
Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar 
Unutuşun o tunç kapısını zorlar 
Ve ruh atılan oklarla delik deşik. 
İşte doğduğun eski evdesin birden, 
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven 
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik 
Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar... 
Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir 
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir; 
İnsan yağmur kokan bir sabaha karşı 
Hatırlar gibi bir gün camı açtığını, 
Duran bir bulut, bir kuş uçtuğunu, 
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı... 
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir. 
Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla 
Halay çeken kızlar misali kol kola. 
Ya sizler! Ey geçmiş zaman etekleri, 
İhtiyar ağaçlı, kuytu bahçelerden 
Ay ışığı gibi sürüklenip giden; 
Geceye bırakıp yorgun erkekleri 
Salınan etekler fısıltıyla, nazla. 
Ebedi aşığın dönüşünü bekler 
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler 
Artık olmayacak baharlar içinde. 
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış! 
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış; 
Her garipsi ayak izi kar içinde 
Dönmeyen aşığın serptiği çiçekler. 
Ya sen! Ey sen! Esen dallar arasında 
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan 
Ne istersin benden akşam saatinde? 
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın, 
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın; 
Hatıraların bu uyanma vaktinde 
Sensin hep, sen, esen dallar arasından. 
Ey unutuş! Kapat artık pencereni, 
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni; 
Çıkmaz artık sular altından o dünya. 
Bir duman yükselir gibidir kederden 
Macerası çoktan bitmiş gibi o şeylerden. 
Amansız gecenle yayıl dört yanıma 
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.

25. Her şey Sende Gizli - Can Yücel

Yerin seni çektiği kadar ağırsın 
Kanatların çırpındığı kadar hafif.. 
Kalbinin attığı kadar canlısın 
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... 
Sevdiklerin kadar iyisin 
Nefret ettiklerin kadar kötü.. 
Ne renk olursa olsun kaşın gözün 
Karşındakinin gördüğüdür rengin.. 
Yaşadıklarını kar sayma: 
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; 
Ne kadar yaşarsan yaşa, 
Sevdiğin kadardır ömrün.. 
Gülebildiğin kadar mutlusun 
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin 
Sakın bitti sanma her şeyi, 
Sevdiğin kadar sevileceksin. 
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer 
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın 
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer 
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. 
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret 
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın 
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın 
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. 
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın 
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. 
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.. 
İşte budur hayat! 
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın 
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün 
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun 
Çiçek sulandığı kadar güzeldir 
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli 
Bebek ağladığı kadar bebektir 
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren, 
Sevdiğin kadar sevilirsin...

Dostlar siz de mutlaka belirtin kendi şiirinizi yorumlarda, belki bir başka liste -hatta listeler- daha yaparız!

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
compos70

Sevgilinizi 48 saat içinde geri almak için en iyi yer: (akpadatemple@hotmail.com) veya whatssap +27844130246. Yukarıdaki ayrıntılara sahip olan bu güçlü adam Dr.Akpada olarak anılır ve 48 saat içinde kayıp sevgilimi bana geri getirdi. Yine de, ilişki sorunları daha fazla olanlara Dr Akpada’nın yukarıdaki

atakant11

Şiirler gerçekten çok iyi, bu tarz şiirler http://www.siirgezegeni.com/ sitemizde mevcuttur. Paylaşımınız için teşekkürler...

amigra-lefkonuklu

Tunay Bozyiğit - Nefesimi Süreyim (Seyduna Türküleri) "ayrılıklar uyandırmalı kör yüreğimi. cehennem yangınlarından, ölmeden çıktıysa bedenim; artık benim olmalıyım, benim. yeter yüreğimi bir çift gözün ateşine rehin verdiğim. ateş artığı değildir karşılığımız. pusatını dağ sisinden alan, firarını mermisine emanet eden,bir namludur bu. eşkıya sevda ki; zulasında asılı durur kefenlediği ölümü. ellerinin çeliğine su verilmiştir ta adem`den beri. bilir ve intihar cüretiyle yoklar yüreğinin tetiğini. güneşin kızılca kıyametine çatar kuruyan umut dallarını. yanacaksa, cehennemden beter yanmalı! kim anlar ki eşkıyanın sağlamlığını; özleminin çiseyle yıkanmış şafak değerini kim? hani ellerine kuşlar inerdi, kardan üşüyen kuşlar... bahçen kuş sevinçleriyle inlerdi ay şahrud. eşkıya yüreğime çığ düştü, üşüyorum ha... aç ellerini. "

akustik-kadin

Ayrılık sevdaya dahil

redbaron

Gitme mavişim Günler zalim,yıllar ise katil Peşimde yalnızlık, Gönlüm,diğerlerinden beter sana sevdalı Prusada kim var? ne var? Mevzubahis ağaç,çiçek,dağ değil Gönül,sevda yahut canımdır Lakin mavişlikte,nefret var Bizde ise,fevkalede çaresiz bir sevda. Çıplak Yüreğinden öperim. Şair Yalçın Öztürk

Başlıklar

AltınAşkBoluÇikolataFırtınaİstanbulKapalıçarşıKatilKitapSavaşSuriyeTercihaşketşekersevgililertatiltatlı
Görüş Bildir