article/comments
article/share
Haberler
Okul Saldırılarının Perde Arkası: "Canavar" Bilgisayar Oyunları mı?

Okul Saldırılarının Perde Arkası: "Canavar" Bilgisayar Oyunları mı?

Türkiye art arda gerçekleştirilen okul saldırılarıyla sarsıldı. İlk önce 19 yaşındaki Ömer Ket, Şanlıurfa’da bir okula saldırı düzenledi, ardından 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli 9 kişinin canına kıydı. Yaşanan olayların ardından gözler sosyal medyaya ve oyunlara çevrildi. Eğitmen Doç. Dr. Akın Ünver, dijital radikalleşme, bilgisayar oyunları, sosyal medya ve çevrimiçi faktörlerin aşırı ideolojiler, şiddet ve silahlı davranışlara etkisiyle ilgili hazırladıkları TÜBİTAK projesinden bulguları paylaştı. Akın Ünver, X hesabından yaptığı paylaşımda “Tartışmaya faydası olması açısından bazı gözlemler paylaşmak isterim” notunu düştü.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Akın Ünver paylaşımını ilk olarak şu sözlerle yaptı:

Akın Ünver paylaşımını ilk olarak şu sözlerle yaptı:
twitter.com

'Dijital radikalleşme, bilgisayar oyunları, sosyal medya ve çevrimiçi faktörlerin aşırı ideolojiler, şiddet ve silahlı davranışlara etkisiyle ilgili uzun soluklu bir TÜBİTAK1001 projesini geçen sene bitirmiştik.

Son olaylar hepimizi üzdü; çok sayıda da uzman hocamız kendi alanlarından önemli bulguları burada paylaştı. Ben de üzerinde 8-9 yılı bulan orijinal veri toplayarak ve farklı ülkeleri karşılaştırarak tamamladığımız büyük ölçekli Tübitak projemizden bazı gözlemler paylaşmak isterim, tartışmaya biraz faydası olması açısından.'

Bir insanı öfke halinden şiddete taşıyan şey ne?

Bir insanı öfke halinden şiddete taşıyan şey ne?
twitter.com

'Konuya 'incel ideolojisi'nden başlayayım. Hareketin yapısını önce kendi iç mantığıyla anlamak gerekiyor. Incel olgusu, üç unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor: cinselliğe erişim konusunda hayal kırıklığı yaşamaya yatkın bir erkek psikolojisi; kadınların daha seçici olduğu modern eşleşme düzeni; bir de bütün bu örüntüleri daha görünür kılan benzer yalnızlık algısına sahip erkeklere dertlerini anlatabilecekleri, üstelik bu dertlerin onay görebileceği bir alan açan teknoloji.

Asıl önemli noktalardan biri de şu: bu ideoloji daha en baştan ulusötesi bir karaktere sahip. Terim uzun zamandır kullanılıyor olsa da, 2000’lerin ortasında ortaya çıkan incel toplulukları bunu daha ortak, daha tek tip ve sınır aşan bir kimliğe dönüştürdü. Bu yüzden Kahramanmaraş’taki 14 yaşında bir çocuk, 2014’te Kaliforniya’da saldırı gerçekleştirmiş birinden ilham alabiliyor, ve 2014'teki olaydan 'ilham alan' diğer kimselerle ortak dijital toplulukta buluşabiliyor. Çünkü bu hareket özellikle sınır tanımayan ve kültürler arasında kolayca dolaşıma girebilen bir yapı olarak şekillenmiş durumda. Din, dil, ırk, coğrafya, v.b. gibi eşdeğişkenleri bile hesaba katsak 'cinselliğe erişim konusunda hayal kırıklığı yaşamaya yatkın bir erkek psikolojisi; kadınların daha seçici olduğu modern eşleşme düzeni' dediğim kültür bir ortak, evrensel kültür haline geliyor.

Peki bir insanı pasif bir öfke halinden şiddete taşıyan şey ne? Araştırmalar burada birkaç farklı mekanizmaya işaret ediyor. Çevrimiçi aşırıcı toplulukların içinde aktif biçimde yer almak, sadece bu tür içerikleri izlemekten ya da tüketmekten daha güçlü bir radikalleşme göstergesi sayılıyor. O yüzden eskiden DAEŞ v.b. gibi grupların dijital mevcudiyetini tanımlamak için kullandığımız “yalnız kurt” tanımı aslında eksik ve yanıltıcı. Bu kişiler fiziksel olarak yalnız olabilir, ama telefonlarının ve bilgisayarlarının içinde onlarla aynı şekilde düşünen bir çevre var. Davranış olarak radikalleşmiş her bir yalnız failin arkasında, internette bilişsel olarak radikalleşmiş daha geniş bir ağ mevcut; ki bu aslında dijital radikalleşme literatürü bulgularından beklediğimiz bir şey.

İdeolojik bağlılık ile davranış arasındaki ilişki konusunda da çarpıcı bir bulgu var: Black Pill fikirlerine güçlü biçimde bağlı olmak, şiddet ya da radikal niyetleri anlamlı biçimde öngörmüyor. Incel ideolojisiyle anlamlı biçimde ilişkili görünen tek değişken, 'aktivist niyet' dediğimiz fiili aksiyona geçiş niyetleri. Yani ideolojiye en sıkı bağlananlar, şiddete değil, daha çok yasal aktivizm çizgisine kayıyor. Bu yüzden şiddete yönelen küçük kesim, ideolojiye en bağlı grup değil. Genelde bunlar, ideolojik çerçevenin üstüne başka risk unsurları da eklenmiş kişiler. Din-tabanlı radikal örgütlerde de - örneğin intihar saldırısı yapan kişi - bu böyledir.'

"Yapılan araştırmalar, katılımcıların neredeyse yüzde 70’inin depresyonda olduğunu gösteriyor."

"Yapılan araştırmalar, katılımcıların neredeyse yüzde 70’inin depresyonda olduğunu gösteriyor."
twitter.com

'Peki 'psikolojisi bozuk' kısmını nereye koyacağız?

Bu, muhtemelen en güçlü biçimde ortaya konmuş bulgulardan biri. Incel forum kullanıcılarıyla yapılan araştırmalar, katılımcıların neredeyse yüzde 70’inin depresyonda olduğunu, yüzde 25’ten fazlasının ise otizm spektrumunda yer aldığını gösteriyor. Bazı örneklemlerde kişilerin kendi beyanına dayanan depresyon ve kaygı oranları sırasıyla yüzde 95 ve yüzde 93 gibi çok yüksek seviyelere çıkıyor. İdeolojik aşırılığa yönelenlerin yüzde 48’inden fazlası travma yaşamış, yüzde 35’ten fazlası ise çocuklukta istismara uğradığını bildirmiş. Zorbalığa maruz kalma ve dışlanma oranlarının da sürekli yüksek çıktığı gözlemliyoruz.

Bu tablo kendi kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşüyor haliyle: sosyal izolasyon yaşayan kişiler, 'sorunlu internet kullanımı'na daha yatkın hale geliyor. Bu belirtiler, artan yalnızlıkla daha çok bağlantılı. Yani zaten yalnız olan kişiler, daha da yalıtıcı, izolasyonist topluluklara yöneliyor; burada yalnızlığının başkalarının hatası olduğu inancı, distorte bir özgüvenle kamufle ediliyor (ben süperim kalan herkes vasat, bu yüzden yalnızım) temel inançları içselleştiriyor ve bunun sonucunda 'gerçek hayat' ilişkilerinden biraz daha kopuyor - veya gerçek hayattaki davranışları da bir simülasyona dönüyor; zaten kafaca orada değil, bu yüzden davranışları da 'simüle davranışlar' halini alıyor.

Duygusal tablo da kendine özgü. Incel topluluklarında temel dilsel işaret üzüntü değil, öfke. Dahası, öfke düzeyi yükseldikçe aşırıcı dil kullanımı da artıyor (bunu bekleriz zaten). Ancak problem şu: öfkeli insanlar mı bu dijital mecralara yöneliyor, yoksa zaten aile, arkadaş ve sosyal hayatında çoktan öfkelenmiş ve bilgisayar oyunları, forumlar gibi dijital alanlar bize 'zaten çoktan olmuş olanı' mı gösteriyor? 

İkincisi; yani incel benzeri aşırıcı fikirlerle ilk temas ve bu ideolojiyi benimseme süreci, çoğu durumda bu özel forumlara katılmadan önce, sosyal hayat ve insan ilişkilerinden beklediğini alamayan, kendi çevresini bulamayan gençlerin internetin başka köşelerinde buluşmasıyla ivme kazanıyor. Bilgisayar oyunları, sosyal medya, internet v.b. tek başına kuvvetli açıklayıcılar değil, daha ziyade zaten aile, arkadaş, akraba çevresinde yerini bulamayan gençlerin davranışlarını dışavurup, görünür kıldıkları yerler. Bu yüzden 'ana sebep' gibi algılanıyor.

Bu durum erken müdahale açısından çok önemli. Çünkü biri incel forumlarına gelmişse, radikalleşme süreci çoğu zaman zaten epey ilerlemiş oluyor'

"13–16 yaş aralığı, duyguların daha baskın olduğu, ama yürütücü denetimin henüz tam yetişmediği bir dönem."

"13–16 yaş aralığı, duyguların daha baskın olduğu, ama yürütücü denetimin henüz tam yetişmediği bir dönem."
twitter.com

'Peki neden 12-16 yaş grubu?

Buradaki araştırmalar çok iç açıcı değil. Çünkü çok erken ergenlik döneminin kendine özgü kırılganlıklar taşıdığını açık biçimde gösteriyor, ki dijital radikalleşme literatüründe hep benzer bulguları gördük, biz de araştırmalarımızda benzer sonuçlar çıkardık.

İlk olarak, beynin karar verme ve kendini kontrol etme işlevlerinden sorumlu kısmı bu yaşlarda henüz tam olgunlaşmış değil. 13–16 yaş aralığı, duyguların daha baskın olduğu, ama yürütücü denetimin henüz tam yetişmediği bir dönem. Bunun sonucu da duygusal tepkiler daha güçlü, dürtü kontrolü daha zayıf, sosyal statüye ve dışlanmaya karşı hassasiyet daha artmış hale geliyor. Incel ideolojisi de tam olarak bu zayıf noktalara sesleniyor ve bunları kullanıyor. Ama tabi bu yeterli bir açıklayıcı değil.

Bir diğer mesele kimlik. Bu dönem, erkeklik fikrinin en yoğun biçimde kurulduğu ve aynı zamanda en kırılgan olduğu evre. “Black Pill”, kendini yetersiz hisseden erkek çocuklarına hazır bir erkeklik hikâyesi sunuyor. Yalnızca bir fikir vermiyor; aynı anda aidiyet, ideoloji ve amaç duygusu da veriyor. 

Bir başka giriş kapısı da şiddet ve şok içerikler. Daha önce başka bir çalışmamızda İngiltere'de terörle bağlantılı soruşturmalara konu olan 18 yaş altı gençlerin sayısının üç yıl içinde üç kat arttığını bulmuştuk. Fransa’da da terör bağlantılı suçlardan hüküm giyen 12-16 yaş arasındaki çok sayıda çocuğun cihazlarında 1.700’den fazla dini içerikli radikal video bulunmuştu. Radikalleşmeleri ise dinle ilgili masum internet aramalarıyla başlamış, sonra algoritmalar ve merak onu şifreli sohbet gruplarına ve aşırı şiddet içeren propaganda materyallerine taşımıştı. Bu Hristiyan ve Müslüman gençler arasında da benzer sonuçlar üreten bir dinamik. Tam da bu örüntü: sıradan olandan aşırı olana algoritmalar üzerinden kayan süreç; erken ergenliği bu kadar kırılgan hale getiriyor.

Bir de kahraman hayranlığı meselesi var. Ergenlikte birini kahramanlaştırmak psikolojik olarak normaldir. Incel kültürünün sömürdüğü şey, bu hayranlığın yöneldiği kişidir. Dijital iletişim araçlarında kitlesel saldırganların “aziz” gibi yüceltilmesi, ergenlikte zaten doğal olarak var olan kahraman figürü arayışının içine yerleştiriliyor.

Bazı uzmanlar son olayları 'tam olarak incel değil, başka bir dinamik de var' şeklinde değerlendiriyor, doğrudur, ancak mizojini ve kadın düşmanlığı (aynı sosyal hareketlerin içine giren genç kızlar da dahil olmak üzere) çok önemli ve devam eden eşdeğişkenlerin başında geliyor.'

"Bazı okullarda öğrencilerin yüzde 30 ila 40’ı zaten zorbalığa uğradığını söylüyorsa tek başına zorbalığın bir faktör olmadığını..."

"Bazı okullarda öğrencilerin yüzde 30 ila 40’ı zaten zorbalığa uğradığını söylüyorsa tek başına zorbalığın bir faktör olmadığını..."
twitter.com

'Peki o zaman sebep ne?

Kamuoyunda, haber kanallarında, tartışma programlarında insanların en anlamadıkları, en uzak oldukları şeyleri suçladığını görüyorum: bilgisayar oyunları, 'sosyal mecralar' (ki bu lafı kullanan insanın konuyu anlamadığının boomer litmus testi gibi) vesaire bu işin görünür olduğu kısımlar. Süreç çocuklar buralara girmeden ve davranışları görünür olup birbirlerini etkilemeye başlamadan çok önce başlıyor. Bu alanların etkisi ikincil, hatta çoğunlukla üçüncül.

Uzmanı olmadığımız bir etkeni sanki ilk sebepmiş gibi suçlamadan önce, okul saldırganları üzerine yapılan araştırmaların neredeyse tamamının ciddi yöntem sorunları taşıdığını görmemiz lazım. Availability bias (erişilebilirlik ön yargısı/yanılsaması), insanların bir olayın olasılığını değerlendirirken, zihinlerine en kolay gelen, en yeni veya en çarpıcı bilgilere aşırı güvenme eğilimidir. Bu bir yanılsamadır.

Temel mesele şu; biz saldırganları inceliyoruz, ama saldırgan olmayanları çoğu zaman incelemiyoruz. Mesela okul saldırganlarının yüzde 60’ı zorbalık mağduruysa, bu ilk bakışta çarpıcı gelebilir. Ama bazı okullarda öğrencilerin yüzde 30 ila 40’ı zaten zorbalığa uğradığını söylüyorsa tek başına zorbalığın bir faktör olmadığını, ve başka eşdeğişkenler ile değerlendirilmesi gerektiğini düşünmemiz gerekir. Burada önemli olan ham oran değil, karşılaştırmalı orandır. Literatürün büyük kısmı da tam burada sınıfta kalıyor, çünkü elinde sağlam bir kontrol grubu yok. Aynı şey bilgisayar oyunları için geçerli; saldırganlar internet forumlarında, bilgisayar oyunlarında v.b. ama aynı oyunu oynayan veya discord'da vakit geçiren kimselerin ezici bir çoğunluğu ne şiddete yöneliyor ne de antisosyal davranış geliştiriyor.

Ekte ekran görüntüsünü koyduğum yeni tarihli bir sistematik literatür taraması, araştırmacıların incelemek istediği özelliklerin yaklaşık yüzde 75’i hakkında literatürde yeterli veri bulunmadığını ortaya koydu. Tamam, bazı ortak temalar tekrar tekrar karşımıza çıkıyor: sosyal izolasyon, travmatik deneyimler, depresyon, narsisizm, empati eksikliği. Ama eldeki bulgular, tek bir fail tipine değil, birbirinden farklı birçok örüntüye işaret ediyor.

Bu anlamaya çalıştığımız, analiz etmek istediğimiz meselenin kendisini değiştiriyor. Çünkü araştırma ne arıyorsa onu buluyor. Ergen erkekler arasında zaten yaygın olan her özellik: sosyal beceri zayıflığı, oyunlara düşkünlük, depresyon, öfke vs. ergen erkek saldırganlar örnekleminde de doğal olarak sık görünecek. Eğer 'bilgisayar oyunlarının şiddete yönelime etkisi' araştırması yapıyorsanız ve bu araştırmayı 12-16 yaş grubu üzerine örneklemlendiriyorsanız bu demografinin bilgisayar oyunu oynamaması veya internet forumunda gezmemesi mümkün değil.

Asıl soru hep şu olmalı: Aynı derecede içine kapanık, uzun süre bilgisayar oyunu oynayan, depresif genç erkekler arasında kimseye ateş etmemiş, şiddete başvurmamış olanlarda bu özelliklerin görülme oranı ne. Çünkü örneklemin çoğunluğu bu demografide.'

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

"13–16 yaşına gelene kadar yıllardır böyle bir yük taşıyan bir çocuk, incel içeriklerle karşılaşmadan önce bile zaten zayıflamış bir denge sistemiyle yola çıkmış oluyor."

"13–16 yaşına gelene kadar yıllardır böyle bir yük taşıyan bir çocuk, incel içeriklerle karşılaşmadan önce bile zaten zayıflamış bir denge sistemiyle yola çıkmış oluyor."
twitter.com

'Sosyal izolasyon, farklı yöntemlerle yapılmış bağımsız çalışmaların neredeyse hepsinde en güçlü ortak gösterge. 177 kitlesel saldırganın saldırı öncesindeki psikolojik krizlerini inceleyen bir araştırma, saldırıya giden yolda en önemli dış işaretin sosyal izolasyon olduğunu ortaya koymuş.

Bu bulguyu daha da güçlü yapan şey, 2025’te yapılan başka bir çalışmanın sadece “kimde ne kadar var” diye bakmakla yetinmemesi. Bu araştırma, 2000 ile 2024 arasındaki 123 vakayı karşılaştırıyor ve sosyal olarak izole olan saldırganlarla olmayanlar arasındaki farklara bakıyor. Sonuç: izole olanların işsiz olma, bekâr olma, çocuk sahibi olmama, cinsel hayal kırıklığı yaşama, ruh sağlığı sorunları taşıma, daha önce psikiyatrik tedavi görmüş olma, intihar eğilimi geçmişine sahip olma, madde kullanma, önyargılı düşüncelere sahip olma, şöhret peşinde koşma ve geçmişteki kitlesel şiddet olaylarına ilgi duyma ihtimali daha yüksek. 

Burada iki ayrı teori de aslında aynı yere çıkıyor. Biri, kayıplar ve yoksunluklar üst üste bindikçe şiddet riskinin artması. Diğeri ise insanı şiddete uzaklaştıran ana determinantın sosyal bağlar olduğunu; bu bağlar zayıfladığında ya da koptuğunda frenin de ortadan kalktığını savunuyor. Önleme açısından asıl önemli nokta da burada. Çünkü izolasyon, sadece bir 'psikolojisi bozuk olma' olayı değil, aynı zamanda saldırı hazırlığını kolaylaştıran bir durum. Silahın bulunduğu dolapları açabilme, silah/cephanelik biriktirme gibi saldırı öncesi davranışların çoğu, kişinin yakınında biri olsa fark edilebilecek ve belki de durdurulabilecek davranış şekilleri. Yani izolasyon hem psikolojik bir zemin hazırlamış hem de pratikte saldırıyı kolaylaştırmış

Olumsuz çocukluk deneyimleri, yani ACE dediğimiz tablo, ikinci büyük küme olarak bulgularda çıkmış. Burada elimizdeki araştırmalar biraz daha sağlam. Çünkü bu konuda genel toplumdan gelen daha geniş bir veri zemini var ve neyin olağan, neyin olağan dışı olduğunu görmek daha kolay. Kitlesel saldırganların çok büyük bölümünün çocuklukta ciddi travmalar yaşadığı görülüyor: ebeveyn intiharı, fiziksel ya da cinsel istismar, ihmal, ev içi şiddet, ağır zorbalık gibi. Bu tür deneyimler de çoğu zaman daha sonra depresyon, kaygı, düşünce bozuklukları ve intihar eğilimiyle birlikte geliyor. Hatta saldırganların neredeyse tamamının, saldırıdan önceki haftalarda ya da aylarda belirgin bir kriz dönemine girdiği görülüyor. Toplumun 'bilgisayar oyunları, sosyal mecra' v.b. gibi dışsal faktörleri bu kadar kolay suçlamasının altında yatan sebep de biraz bu: ana faktörler, aile yapımız, sosyal düzenimiz ve çocuk yetiştirme şekillerimiz ile ilgili asla bakmak istemediğimiz bir ayna tutuyor bize. Biz de aynaya bakmayıp en anlamadığımız, en uzmanı olmadığımız konuları suçluyoruz.

Buradaki biyolojik mekanizma da aslında uzun zamandır biliniyor. Bir çocuk uzun süre ağır stres altında yaşarsa; örneğin sürekli aile içi istismar, ilgi ihmali, evde fiziksel veya psikolojik şiddet, aile fertlerinin bağımlılıkları ya da ağır ruhsal sorunları gibi durumlar varsa, bu sadece ruh halini bozmuyor, çocuk beyninin de gelişimini de etkiliyor. Kendi araştırmalarımızda radikal militan örgütlere katılan gençlerin ne dindar, ne ideolojik olarak kendini adamış ne de fakir/eğitimsiz ailelerden geldiğini bulduk. Çoğunda ana faktör aile yapısı, ve aile travmaları. Bu illa boşanma falan gibi hemen akla gelen şeyler de değil. Boşanmamış ana baba ve geniş ailesine yakın yaşayan çocuklarda da izolasyon gözlemlenebiliyor.

Stres sistemi sürekli alarmda kaldığında, beynin yapısı ve bedendeki parasempatik (savaş veya kaç) sistemler de bundan payını alır. Buna toksik stres denir genelde. Yani mesele sadece “zor bir çocukluk geçirmiş olmak” değil; beynin gelişim sürecinin bu zor çocukluk süresinde doğrudan fizyolojik eşdeğişkenlerle birlikte etkilenmesi. Özellikle dürtü kontrolü, empati ve yaptığının sonucunu tartma becerisiyle ilgili olan prefrontal korteks bu tür uzun süreli stresten kolay etkileniyor. Kısacası, 13–16 yaşına gelene kadar yıllardır böyle bir yük taşıyan bir çocuk, incel içeriklerle karşılaşmadan önce bile zaten zayıflamış bir denge sistemiyle yola çıkmış oluyor. Incel sadece bu mekanizmanın görebildiğimiz kısmı.'

"Hangi oyunu ne kadar oynayabileceğinin aile tarafından çoktan belirlenmiş olması gerekir."

"Hangi oyunu ne kadar oynayabileceğinin aile tarafından çoktan belirlenmiş olması gerekir."
twitter.com

'Tamam, ruhsal problemler silahlı şiddet vakalarında daha yüksek oranlarda görülüyor. Ama araştırmalar bu konunun aşırı basitleştirildiği ve tam mekanizmayı anlamamızı engelleyecek kadar üstünkörü tartışıldığı yönünde hemfikir. Psikiyatrik tanısı olan insanların büyük çoğunluğu şiddet uygulamıyor. Klinik belirtiler, ancak başka etkenlerle birleştiği durumlarda problem üretiyor ki yine aynı yere geliyoruz: sosyal izolasyon, yoğun stres, travmatik aile veya çevre geçmişi (afet veya savaş sonrası v.b.) ve silaha kolay erişim gibi. Yani tek başına 'psikolojisi bozuk' bir açıklayıcı durum değil; belirleyici olan, risk unsurlarının bir araya gelmesi.

Üçüncü argümanda da nöroçeşitlilik (neurodivergence), özellikle de otizm spektrumu, en hassas ve en sık yanlış ele alınan alanlardan biri. Bazı çalışmalarda sosyal olarak izole saldırganlarda otizm tanısının daha sık görüldüğü bulunuyor. Ama burada asıl mesele yine ve yine otizmin kendisi değil. Otistik gençlerin daha fazla zorbalığa uğrayabildiğini, daha kolay dışlanabildiğini ve çoğu zaman yeterli destek görmediğini ve sosyal izolasyona çevresi, arkadaşları, hatta okulları tarafından itildiklerini unutmamak gerek. Bağlantı da burada kopuyor. Yani risk yaratan şey otizmin kendisi değil; destekten yoksun, dışlayıcı bir sosyal çevrenin yarattığı bir sonuç

Peki bu argümanlar kuvvetli değil, daha açıklayıcı şey nedir dersek, bunlardan biri “yaralanmış hak edilmişlik duygusu.” diyebilirim. Kişi kendisine ait olduğunu düşündüğü saygıyı, statüyü ya da gücü kaybettiğine inandığında öfke, kırgınlık ve intikam isteği geliştirebiliyor. Incel ve benzeş ideolojiler de tam burada etkili oluyor. Çünkü zaten var olan bu öfkeye bir çerçeve sunuyor: düşmanı tanımlıyor, benzer öfke taşıyanlara bir topluluk veriyor ve şiddeti bazı durumlarda kahramanlık gibi sunuyor.

Bazı etkenler ise yıllardır abartılıyor, çünkü bilmediğimiz şeyden korkarız. Bunun en bilinen örneği video oyunları. Araştırmalar, şiddet içeren oyunlarla gerçek hayattaki şiddet arasında ikna edici bir bağ bulmuyor. Hatta bazı bulgular, oyunların öfke için bir deşarj (outlet) işlevi görebileceğini düşündürüyor. Burada önemli olan oyunların kendisi değil, oyunun oynandığı sosyal bağlam. Sosyal olarak izole kişiler zaten daha yalnız zaman geçiriyor; dolayısıyla daha fazla oyun oynamaları şaşırtıcı değil. Dahası 11-16 yaş arası çocukların kendi yaş gruplarına göre dizayn edilmiş oyunları değil 21+ yaş için tasarlanan oyunları oynamaması, hangi oyunu ne kadar oynayabileceğinin aile tarafından çoktan belirlenmiş olması gerekir. 11 yaşındaki çocuğun 21+ yaş için tasarlanan oyuna erişebilmesi zaten etrafında davranışlarını tam olarak anlayan ve sistemli bir şekilde onu doğru yöne yönlendiren bir aile sisteminin olmadığını ortaya koyan bir bulgu. Yani oyun neden değil, daha çok bir belirti. Bu örnekte de çocuğa oyun yasaklattığınızda bu sefer uyuşturucu veya başka iptilalara yöneliyor; çözüm de değil zaten.

Aynı şey ruhsal hastalık için de geçerli. Tek başına ele alındığında, güçlü bir öngörü aracı değil. Çünkü toplumda zaten oldukça yaygın ve çoğu ruhsal hastalık profili planlı kitlesel şiddeti kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor.'

"Bir silahlı şiddet faili kırmızı pantolon giydi diye kırmızı pantolonu suçlu saymayacağımız gibi..."

"Bir silahlı şiddet faili kırmızı pantolon giydi diye kırmızı pantolonu suçlu saymayacağımız gibi..."
twitter.com

'Uzun yazı oldu ancak toplumsal infial yaratan, herkesi ilgilendiren konuların hızlı, üstünkörü konuşulmaması gerektiğine inanıyorum. Madem bir olay canımızı acıttı, bunu etraflıca anlamak, doğru mekanizmayı tespit etmek için biraz derinlemesine, odaklı düşünüp, zor sorular sorup, anlaşılması zor bulguları anlamaya çalışıp hoşlanmadığımız cevaplarla da yüzleşmemiz gerekiyor. Bu olmadan yaptığımız her şey ego tatmini. Ben ego tatmininde değil, acıtıcı, zor toplumsal travmaları bilimsel olarak anlatma/anlama kısmındayım. Kanaat önderi kimselerin de tembel ve popüler argümanlardan ziyade çetrefil, detaylı ve uzun soluklu cevapları tartışmaları gerektiğini düşünüyorum.

En azından bize düşen kısım şu; 'yaşadığımız olumsuz olayın sebebi şu veya şu' dendiğinde

1- Bu iddia, sağlam bir karşılaştırmada ayakta kalabiliyor mu? Oyun oynayan, zorbalığa uğrayan ya da depresyonda olan gençlerin büyük çoğunluğu şiddete yönelmiyor. O yüzden asıl bakılması gereken şey, bu özelliklerin saldırganlarda gerçekten anlamlı biçimde daha yüksek olup olmadığı. 'Sebebi şu' dediğimiz, ancak o sebebi uygulayıp gözlemlediğimiz sonucu üretmeyen ezici çoğunluğu da muhakememize dahil ediyor muyuz?

2- Ortada makul ve bağımsız olarak doğrulanmış bir neden-sonuç mekanizması var mı? Mesela olumsuz çocukluk deneyimlerinin beyin gelişimini bozabildiği artık iyi biliniyor. Ama otizmin doğrudan şiddet ürettiğini gösteren böyle bir mekanizma yok. Aynı şekilde video oyunlarının şiddet yarattığını kanıtlayan sağlam bir mekanizma da bulunmuş değil. Tespit etmeye çalıştığımız 'suçlu sebep' gerçekten etraflıca bildiğimiz, çerçevesini iyi anladığımız ve tecrübemizin olduğu bir sebep mi? Yoksa en anlamadığımız, kültür ve yaşam pratiğimize en uzak, en ufak fikrimizin olmadığı sebepleri mi suçluyoruz?

3- Televizyon veya sosyal medyada dinlediğimiz kimselerin bize bahsettiği bulgular karşılaştırmalı araştırmalarda da geçerli mi? Bu alanda en güçlü veri kaynaklarından biri Violence Project veritabanı mesela. Çünkü her vaka için çok sayıda veri noktası ve uzun yıllar boyunca toplanan karşılaştırmalı veri bilgisi içeriyor. İzolasyon, çocukluk travmaları ve saldırıya giden süreç konusunda en güçlü bulgular da buradan geliyor. Tek bir fail üzerinden yapılan vaka incelemeleri ise neden-sonuç ilişkisi kurmak için pek güvenilir değil. Bir silahlı şiddet faili kırmızı pantolon giydi diye kırmızı pantolonu suçlu saymayacağımız gibi, faillere ait değişkenleri de aynı değişkenleri uygulayan ama fail olmayan çoğunlukla karşılaştırmamız, ve 'fikir önderi' olarak dinlemeyi tercih ettiğimi kimselerin de bu mukayeseleri yapabilmesi gerekir.

4- ve belki de en önemli soru şu: Aynı özelliklere sahip ama şiddete başvurmayan milyonlarca gençten bu küçük grubu ne ayırıyor? Araştırmaların verdiği yanıt genelde iki noktada toplanıyor. Birincisi, tek bir risk faktörü değil, biriken ve üst üste binen riskler belirleyici oluyor. İkincisi ise koruyucu bir bağın olup olmaması. Yani bir ebeveyn, öğretmen, mentor ya da yakın arkadaş gibi kişiyi gerçekliğe bağlayan, ona destek veren ve frene basmasını sağlayan en az bir sağlam ilişkinin varlığı çok kritik görünüyor. Temel sebepler de buralarda genellikle.

Uzun açıklamalar oldu, ancak toplumsal problemlerin kolay açıklamalarından her zaman kaçtım. Kısa vadede kendimizi iyi hissettirip olayın travmasını bilinçaltımıza attığımız süreçleri değil, travmaları bilimsel ve eleştirel bir keskinlikle, sebep-sonuç ilişkilerini tam kurarak yaptığımız tartışmaları önemsiyorum. Bazı şeylerin önünü alacaksak da yapacağımız iş ve aksiyonlar, problemi doğru anlayan, kolaycı olmayan bir yerden gelmeli.'

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video

Bu içerikler de ilginizi çekebilir:

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam
2018 yılında Kocaeli Üniversitesi Gazetecilik bölümünden mezun oldum. Mezun olduktan sonra medya sektörüne stajyer olarak adım attım. Mesleğe ilk olarak yazılı basında Muhabir-Editör olarak başladım; ardından alan değiştirerek dijitalde görev aldım. Eylül 2024’ten bu yana ise Onedio bünyesinde Ekonomi-Gündem Editörü olarak mesleğime devam ediyorum.
Tüm içerikleri
right-dark
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
4
3
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam
ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?
Yorum Yazın