Kendi Başımızın Çaresine Bakmaktan Yorulmadık mı?
Geçenlerde içimi ısıtan ama bir o kadar da düşündüren bir haber okudum: İngiltere’de 26 kadın, yaşlandıkça birbirlerine destek olabilmek için tam on yıl uğraşıp kendi ortak yaşam alanlarını kurmuşlar. Ekrana bakarken hissettiğim şey sadece 'Ne güzel yapmışlar' diyen bir sosyolojik merak değildi. Bu haberin içimde bir yere bu kadar net çarpmasının çok taze, çok kişisel bir sebebi vardı.Geçtiğimiz 19 Mayıs’ta annemi kaybettim. Hayatın o bildik ritminin tamamen koptuğu, modern çağda çok övündüğümüz o meşhur 'kendi ayakları üzerinde durma' halinin tamamen hükmünü yitirdiği ağır günlerdi. Ama o karanlıkta yalnız olmadığımı çok somut bir şekilde yaşadım. Eğitimlerimden mezun olan o kadınlar, o sahici 'kız kardeşlerim' cenazede fiziksel olarak yanımdaydılar.Telefonlar, mesajlar hiç susmadı. Cenaze sonrasındaki o koca boşluk hissinde, 80 kişilik grubumuza sadece 'Hadi kızlar, buluşalım' diye yazdığımda, yirmi kadının anında ekranın karşısına geçip varlıklarıyla bana alan açması, sessizce omuz vermesi... Londra'daki o kadınların on yıl uğraşarak kurduğu o mahalleyle, etrafımda etten kemikten bir duvara dönüşen bu kız kardeşlik ağı aslında aynı evrimsel koda dokunuyordu.