onedio
Sekiz Milyon Dolarlık Selfie
Oscarlı oyuncu Kevin Spacey, Meksika’da politik tartışmaların odak noktası oldu. Köşe yazarları, Meksika Devlet Başkanı Enrique Peña Nieto’nun “selfie çektirmek için” Spacey’ye sekiz milyon dolar ödediğini iddia ediyor. Kevin Spacey, Mayıs başında Meksika, Cancún’da düzenlenen bir turizm konferansına katılmıştı. Etkinlikte Devlet Başkanı Enrique Peña Nieto ile karşılaşan Spacey, selfie çekmiş ve fotoğrafı Twitter hesabından paylaşmıştı. House of Cards dizisinde ABD Başkanı’nı canlandıran Spacey, “Bu fotoğraftaki başkanlardan sadece biri gerçek” yazmıştı. Spacey’yle çekilen bir başka fotoğrafı paylaşan Peña Nieto ise “Üzgünüm ama House of Cards’ın nasıl bittiğini size açıklayamam” yazmıştı. KARAKTERDEYDİM, SAYILMAZ Meksika’nın çok satan gazetelerinden 24 Horas’da köe yazarı olan Salvador García Soto, hükümetin bu fotoğraflar için Kevin Spacey’ye sekiz milyon dolar ödediğini iddia etti. García Soto, Devlet Başkanı ile Spacey’nin “tesadüfen karşılaşmadığını, aksine buluşmanın acınası bir PR çalışması olduğunu” yazdı. İddiaları ilk reddeden taraf Kevin Spacey oldu. Oyuncu, “Kimse şakayı anlamadı herhalde. Ben orada dizide canlandırdığım rolle bulunuyordum” yazdı. Meksikalı yetkililer ise, etkinliğin toplamda 3.5 milyon dolara mâl olduğunu, masrafların sponsorlar tarafından karşılandığını belirtti. Yapılan açıklamalara rağmen, Spacey’nin ücretinin “vatandaşın vergileriyle ödendiği” görüşü Meksikalılar arasında hızla yayılıyor. MH Taraf
İran'a Öpücük Özrü
Bu sene Cannes Film Festivali'nde jüri üyesi olan İranlı aktris Leyla Hatemi, 83 yaşındaki festival başkanını yanağından öptüğü için özür diledi. İranlı aktris Leyla Hatemi, 83 yaşındaki festival başkanı Gilles Jacob’u yanağından öptüğü için özür diledi. İranlı yetkilileri kızdıran hareketi hakkında yazılı açıklama yapan Hatemi, “Bazı insanların duygularını incittiğim için çok üzgünüm. El sıkışarak engel olmaya çalıştım ama sonuç alamadım. Bu açıklamaları yaptığım için utanç duysam da, engel olamadığım bir durumu anlatmak için başka çarem yok. Benim gözümde kendisi yaşlı bir dede.” dedi. Hatemi’nin öpüşme fotoğrafının yayımlanması üzerine İran Kültür Bakan Yardımcısı Hüseyin Nuşabadi, “Uluslararası organizasyonlara katılanlar, İranlıların namusunu ve itibarını temsil ediyor. İran kadınları hakkında kötü bir imaj oluşmamalı. Festivaldeki uygunsuz durum bizim dini inançlarımızla uyuşmuyor” demişti. Bazı İranlı kadın öğrenciler de Hatemi hakkında dava açılmasını ve İranlı aktrisin hapis ve kırbaçla cezalandırılmasını istemişti. Kaynak: AFP
Bu Hafta 8 Film Vizyona Girdi
Türkiye sinemalarında bu hafta 1'i yerli 8 film vizyona girdi.X-Men: Geçmiş Günler Gelecek Bryan Singer'in yönettiği ve Jennifer Lawrence, Michael Fassbender, Evan Peters ile Ellen Page'in oynadığı 'X-Men: Geçmiş Günler Gelecek' izleyiciyle buluşacak. Aksiyon ve macera türündeki filmde, X-Men dünyasının tüm kahramanları, türlerinin hayatta kalabilmesi için iki farklı zaman boyutunda savaş verecek. X-Men üçlemesinin sevilen karakterleri, geleceği kurtarmak için 'geçmişi değiştirmek' zorunda kalacakları bir mücadeleye girişecek. Zayıflığın Esareti Catherine Breillat'ın yönettiği ve Isabelle Huppert, Kool Shen, Laurence Ursino ile Christophe Sermet'in oynadığı 'Zayıflığın Esareti' vizyona girecek. Dram türündeki Fransa-Belçika ortak yapımı film, Breillat'ın hayatının sıkıntılı bir dönemini konu ediniyor. Mavi Adam Haftanın tek yerli yapımı senaristliğini ve yönetmenliğini Utku Çelik'in üstlendiği 'Mavi Adam' adlı film. Tamamen İngilizce çekilen filmin oyuncu kadrosunda Alex Dawe, Derya Aslan, Sarper Semiz ve Aydın Orak yer alıyor. Dram ağırlıklı sahneleriyle dikkat çeken film, Irak işgali sırasında kaçırılan yabancı bir arkeoloğun başına gelenlerle birlikte 1991 yılında öldürülen Müslümanları ele alıyor. Şeker Portakalı Dünyada 16 dile çevrilerek 19 ülkede milyonlar satan, 20. yüzyılın başyapıtlarından biri olarak kabul edilen 'Şeker Portakalı' romanından uyarlanan film, sevgiyi kendisi bulmak zorunda kalan ve günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Marcos Bernstein'in yönettiği ve Joao Guilherme Avila, Eduardo Dascar, Fernanda Vianna ile Emiliano Queiroz'in oynadığı 'Şeker Portakalı', sevgiyi kendisi bulmak zorunda kalan ve günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü beyazperdeye aktarıyor. Brezilyalı yazar Jose Mauro De Vasconcelos'un çocukluğundan derin izler taşıyan filmin konusu özetle şöyle: 'Çok yoksul bir ailenin oğlu olan Zeze, hayatın karşısına çıkardığı sarsıntı ve zorlukları hayal gücünün yardımıyla yazarak aşabileceğini keşfeder. Yeni taşındıkları evlerindeki portakal ağacı ise artık en iyi arkadaşı olmuştur.' Aşk, Tutku, Dedikodu Mona Achache'in yönettiği ve Camile Chamoux, Audrey Fleurot, Anne Brochet ile Josephine De Meaux'un oynadığı 'Aşk, Tutku, Dedikodu' izleyiciyle buluşacak. Fransa yapımı film, her yaştan kadının kendisinden bir şeyler bulacağı ve hayatta birçok seçeneğin olduğunu görecekleri bir romantik komedi. Telekinezi Marina De Van'ın yönettiği ve Missy Keating, Marcella Plunkett, Padraic Delaney ile Charlotte Flyvholm'in oynadığı 'Telekinezi', korku severleri sinema salonlarına çekmeyi hedefliyor. Filmde, ailesinin öldürülüşüne tanık olan bir çocuğun başından geçen akıl almaz olaylar anlatılıyor. Cin Haftanın korku ve gerilim türündeki bir başka yapımı, Tobe Hooper'ın yönettiği ve Aiysha Hart, Razane Jammal, Paul Luebke ile Khalid Laith'in oynadığı 'Cin'. Birleşik Arap Emirlikleri'nin ilk fantastik gerilim-korku filmi olma özelliği taşıyan filmin konusu özetle şöyle: 'ABD'de yaşamakta olan Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı bir çift, ülkelerine dönme kararı alır. Al Jazeerah Al Hamra bölgesinde çok lüks bir daireye taşınır. Her şey ilk başta güzel gözükse de bilmedikleri birşey vardır, evlerinin bulunduğu yerde başka yaratıklar da yaşamaktadır.' Tinker Bell ve Korsan Peri Peggy Holmes’un yönettiği ve Mae Whitman, Christina Hendricks, Tom Hiddleston ile Lucy Liu'nun seslendirdiği animasyon film 'Tinker Bell ve Korsan Peri' filminde, Zarina adındaki perinin, Peri Adası'nın çok değerli mavi peri tozunu çalarak kaçması sonrasında yaşanan maceralar izlenebilecek. AA
Kafa Karıştırmakta Sınırları Zorlayan 15 Film
Bazı filmler vardır ki, kafa karıştırmakta sınırları zorlar. Bunu kimi yönetmen; zaman kavramını izleyicinin ayağının altından çekerek; kimisi de bilinçaltının tüm derinliklerini sergileyerek yapar. Biz de izleyiciler olarak, 'ne anlatmaya çalışıyor acaba?' diye, filme bakar dururuz.  İşte o filmler:Not: Filmin özetleri, Sinemalar.com ve Beyazperde'den alıntılanmıştır!
En iyi 10 Seyahat Filmi
Ülkesinden uzaklaşarak Himalayalar'a giden ve Tibet yakınlarındaki yasak bölge Lhasa'ya ulaşan Harrer'ın hikayesini anlatıyor.Yapım : 1997 - ABDSüre : 136 dak.Oyuncular : Brad Pitt, David Thewlis
Reklam
Nuri Bilge Ceylan: 'Filmlerimde Karamsar Olma Hakkımı Kullanıyorum'
Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerektiğini, üstelik bunun bizim kültürümüzde yaygın olmadığını vurgulayan Ceylan, insanı anlamaya çalışarak film yapmanın kendisine daha anlamlı geldiğini söyledi. Altın Palmiye adayı yönetmen, “Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” dedi67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan “Kış Uykusu”nun yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, filmde Türkiye’nin şu sıralardaki politik durumuna bir gönderme olmadığını vurgulayarak “Filme 3 yıl önce başladık. Sinemacının gündemi kovalaması hem zor, hem de şart değil. Sinemacının gazetecilik yapmasına gerek yok” dedi.Ceylan, sanatçının görevinin kendi geldiği kültüre başka bir bakış açısı getirebilmek olduğunu söyleyerek şöyle dedi: 'Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerek ki bu bizim kültürümüzde yaygın değildir. Kültürün onur, gurur, utanma eşiklerini aşma kaygısı gütmeden topluma hizmet etmesi gerekir. Özellikle kendi zayıf taraflarımızla yüzleşmek için sosyal reflekslerle değil, insanı anlamaya çalışarak film yapmak bana daha anlamlı geliyor.”Ceylan, önceki gün Cannes’da, senaryoda imzası bulunan Ebru Ceylan, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, yapımcı Zeynep Özbatur, Fransız ortak yapımcı Alexandre Mallet-Guy ve başrolleri paylaşan Haluk Bilginer, Demet Akbağ ve Melisa Sözen’le birlikte bir basın toplantısı düzenledi.“Kış Uykusu”nun çıkış noktasının 19. yüzyıl Rus yazarı Anton Çehov’un birkaç kısa öyküsü olduğunu belirten yönetmen, “Ama sonuçta senaryoyu Ebru Ceylan’la birlikte yazdık” dedi.Ceylan, sinemaya bakışını, “Hayatta insan her yerde aynıdır. Yaşamla ilgili ikircikli filmleri seviyorum, her şeyi çözüme ulaştıran değil, muhtelif duyguları gösteren, ucunu açık bırakan filmler bana göredir” sözleriyle özetledi.Ünlü yönetmen, filminde “umut” olup olmadığı yolundaki bir soruyu da, “Filmlerime özel olarak umut koymayı sevmiyorum. Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” diye yanıtladı.“Kış Uykusu”nun baş oyuncularından Demet Akbağ, Soma’da yaşanan maden faciasıyla ilgili olarak, “Buruk bir sevinç yaşıyoruz. Bir yandan yüreğimiz kan ağlıyor, öte yandan burada filmimizi tanıtmamızın mutluluğunu yaşıyoruz” dedi.Ceylan da “Tüm duyguları aynı anda yaşıyoruz. Olaylar biz buraya gelirken başladı. Sevincimiz kursağımızda kalıyor” demekten kendini alamadı.“Tiyatrodaki gibi prova yaptık, hatta bunları kaydettik. 200 saatlik kayıttan 196 dakikaya ancak indirdik” diyen Haluk Bilginer ise 182 sayfalık kalın senaroyu ilk gördüğünde korktuğunu, ama okuduktan sonra metne vurulduğunu söyledi.Bilginer, Ceylan’ı, “İletişimde usta bir insan ve istediğini almayı beceren bir usta yönetmen” sözleriyle tanımladı.Cumhuriyet
'Kış Uykusu'nun Oyuncu Kadrosu Cannes'da Soma'yı Unutmadı
Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan 'ın Altın Palmiye için yarışacak filmi 'Kış Uykusu' jüri önüne çıkacak. Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel ’in haberine göre, film gösterimi için oyuncular kırmızı halıda boy göstermeye başladı. Halının en dikkat çeken ismi ise geçtiğimiz ay tedavi gördüğü hastaneden taburcu olan Nejat İşler oldu. Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye yarışındaki 3 saat 16 dakikalık filmi ‘Kış Uykusu’nun bugün 16.00’da yapılacak gösteriminin ardından onuruna düzenlenecek davet de Soma felaketi nedeniyle iptal edildi. Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, Soma'da hayatın kaybeden madencileri unutmadı. Ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Nuri Bilge'nin Kültür Bakanlığının desteğini alan filmi, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapımı olması sebebiyle Avrupa Konseyi'nin sinema fonu Eurimage'den de destek aldı. Büyük kısmı Kapadokya'da çekilen 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosunda Nejat İşler, Haluk Bilginer , Demet Akbağ , Melisa Sözen , Nadir Saribacak , Ayberk Pekcan gibi isimler var. Filmin konusu, emekli bir oyuncunun, aktörlüğü bıraktıktan sonra Anadolu'da kendi halinde küçük bir otelde çalışarak günlerini geçirmesi üzerine kurulmuş olaylarla ilgili. T24
Reklam
Kara Murat Serisinin Çok Efsane Olmasının 28 Sebebi
Bizans Bizans olalı böyle zulüm görmedi... Yerden 100 metre zıplayan, 5 okla 5 farklı kişiyi vuran, eliyle ok atabilen, atının yanında yolculuk etmeyi adet edinmiş, tek vuruşta 10 Bizans askerini ekarte edebilen bu yağız delikanlı karşısında Bizans yine iyi bile dayanmış diyebiliriz. İşte ana hatlarıyla Kara Murat denince akla gelenler ve onun Bizans'a ettikleri.
Reklam
Şeker Portakalı Kitabı Beyazperdede
Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos’un yazdığı 'Şeker Portakalı' romanından uyarlanan film, 23 Mayıs’ta vizyona girecekTürkiye’de en son geçen sene, öğrencilere okuması için veren öğretmene Milli Eğitim Bakanlığı tarafından soruşturma açıldığı için gündeme gelen, Brezilyalı yazar J ose Mauro de Vasconcelos ’un yazdığı ‘Şeker Protakalı’ kitabı beyaz perdede. Brezilya yapımı filmin yönetmenliğini Marcos Bernstein , başrollerini ise João Guilherme Ávila ile José de Abreu üstleniyor. Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre, bugüne dek 16 dile çevrilen, dünyanın en çok okunan çocuk romanlarından “Şeker Portakalı”, “günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü”. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelos’un çocukluğundan izler taşıyan roman, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zeze’nin başından geçenleri anlatıyor. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı hakkında “yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını” demişti. Romanın başkahramanı Zeze ’nin büyüdükçe yaşadığı serüvenler, Can Çocuk Yayınları’nca basılan, yazarın “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” adlı romanlarında anlatılıyor. T24
En Can Alıcı Game Of Thrones Replikleri
Sandor Reyiz son atarını yapıp giderken... Yalnız bu lafları ettiğinde Joffrey'nin suratının aldığı şekli izlemek için sizleri hemen 2. sezon 9. bölüme alalım.
Reklam
Cüneyt Arkın: "Ben James Bond Olmayı Reddedince Roger Moore'u Yaptılar"
Türk sinemasının efsanevi ismi Cüneyt Arkın , İngiliz ajan James Bond karakterinin başrolde olduğu Bond serisinde oynaması için teklif aldığını söyleyerek, “Adamlar buraya kadar geldiler ama ben sıcak bakmadım. Benim yerime de Roger Moore ’u James Bond yaptılar” dedi. Cüneyt Arkın, “Hollywood’da özel hayat falan kalmıyor. Ne istediğin gibi gezebiliyorsun ne de dostlarla bir-iki laf edebiliyorsun. Burada da özel hayatım yoktu ama milletimin içindeydim en azından. Kendi çöplüğümde ötüyordum. Yıllar sonra bir davette Ömer Şerif’le karşılaştık. ‘Her şeyim var ama vatanım yok’ dedi bana. O dolarları kazanabilmek için vatansız olacaksın arkadaş. Bu da bana uymaz” diye konuştu. “Panzehir” ile uzun bir aranın ardından beyazperdeye dönen Türk sinemasının efsanevi ismi Cüneyt Arkın, Hürriyet gazetesinden İzzet Çapa 'ya konuştu. İzzet Çapa’nın Cüneyt Arkın ile yaptığı söyleşinin bir kısmı şöyle: Bizanslılara mı, hayata karşı mı savaşmak, hangisi daha zordu? Savaşçılık genlerimde var. Sülalem Tatar soyundan; Kırım’dan gelmişler. Babam da İstiklal Savaşı gazisiydi. Eskişehir’de doğup büyüdüğüm bozkırlar için “Engerek yılanı bile yaşamaz” denirdi. Güneş toprağı öylesine yakardı ki, fırına girmiş gibi olurdunuz. Bir yanda kuraklık, bir yanda hastalık almış başını gidiyordu. Kediden geçtik, bir uçurtmam bile yoktu diyorsunuz... Ne uçurtması? Bütün oyuncaklarım, hatta bilyelerim bile topraktandı. İki odalı kerpiçten bir gecekonduydu oturduğumuz yer. Düşün, tuvaleti bile en az evin 200 metre dışındaydı yahu... Gerçekten de film gibi... Öyle zamanlar olurdu ki ablalarım, anam, babam toprağı kazardı, bulduğumuz acı kökleri yerdik. Açlık onursuz bir şeydir, insanı insanlıktan çıkarır. Uzun yıllar, bu onursuzluğun sefaleti ile yaşadım. Üstüm başım hep hayvan ve ekşi küspe koktuğundan diğer çocuklar benden uzak dururdu. Mutsuzluk, umutsuzluk diz boyu... Çok da mutsuz değildim açıkçası. Çocukluğun en iyi tarafı sorumluluk hissinin olmaması ve ben de bütün sorumluluklardan uzaktım. Fakat ister istemez sonradan yükleniyor sorumluluk omuzlara. Öyle tabii. Fakülte yıllarımda da hep çalıştım. İstanbul’da Tıp Fakültesi’nde okurken ilk iki yılımı Sirkeci’de bir otel odasını iki inşaat işçisiyle paylaşarak geçirdim. Ders zamanı okula gider, kalan zamanda da onlarla inşaatlarda çalışırdım. Bir yanda anatomi dersi, öte yanda inşaat işçiliği... Stajımı yaptıktan sonra az çok hasta tedavi edebilir duruma geldiğimde hocam Cihan Abaoğlu beni evlere hastabakıcı olarak göndermeye başladı. Hastanın başında 24 saat bekleyip, acil durumda müdahale etmekti görevim. Fakat tabii yeri geldiğinde adamı tıraş da ediyordum, altını da temizliyordum. Cebiniz para gördü mü peki? Ayda burs parası olarak 60 lira alırdım. Hastabakıcı olarak bir eve gittiğim zaman ise günde 15 lira kazanıyordum. Ama ev sahiplerinin artık yemeklerini önüme koymaları çok ağrıma giderdi. İlk paramı aldığımda fırına koşup paranın hepsiyle ekmek aldım. Çiğnemeden yuttum, patlayana kadar yedim. Sonunda da kustum. Ekmeğin yanında biraz da peynir alsaydınız... Ekmekleri görünce açlık korkumu yeniyor, huzur buluyordum. Yıllar sonra bile kaldığım otel odalarında baş ucumdaki komodinin üzerine bir somun ekmek koyar, ancak ona bakarak uyuyabiliyordum. Bu tünelin sonunda hiç mi ışık yok Cüneyt Bey, hep mi böyle karanlık? Öğrencilik yıllarımda hoş günler de geçirdim. Eskişehirli birkaç arkadaş beraber kalıyorduk. Adam başına 45 lira kira düşüyordu. Ben hikâyeler karalıyorum, Tekin (Elagöz) şiir yazıyor, Cengiz (Çelikten) de düz yazı denemeler. Cengiz ayrıca iyi balıkçıydı... Hah şöyle, güzel bir balık yiyelim bari en azından. (Gülüyor) Haftada bir Cengiz tuttuğu palamutları getirirdi, yanına da bir şişe 75 kuruşluk Güzel Marmara şarabı açardık. Cemal Süreya, Turgut Uyar gibi isimler de aramıza katılır, sohbetin dibine vururduk. Kadife yumuşaklığında bir sesi vardı Cemal Süreya’nın. O muhabbetlere doyum olmazdı. Acı tatlı günlerle fakülte bitti... Peki ya sonra? Hocalarım üniversitede kalıp akademik kariyer yapmam için çok ısrar etti. Ama ben elimde bir tek steteskopla tuttum yine Anadolu’nun yolunu. Yıl 1963, Artist dergisinin yarışmasına katılıyorsunuz. Doktorluğu bırakıp oyuncu olmak büyük bir kumar değil miydi? Aslında nörolog olmak istiyordum ama boş kadro yoktu. Hastanede boğaz tokluğuna çalışıyorsun. Kadrolu olmadığın için yemek de vermiyorlar. Hoş ben hemşirelerin yemeklerini yerdim ama (gülüyor)... Yakışıklı olmanızın avantajını kullanıyordunuz anlaşılan. Çalışmaktan, yakışıklı olup olmadığımın farkında bile değildim. Üniversite son sınıfta bir kız gelip, “Gözlerin ne güzel öyle yeşil yeşil” deyince, hayatımda ilk kez bir aynaya baktım, ulan hakikaten yeşilmiş... Ancak o zaman, 23 yaşında fark ettim gözlerimin rengimi. Ve kızların peşinden koşmaya başladınız... Para yok, pul yok nasıl koşacaksın? Bir defasında beraber olduğum kadının iç çamaşırlarıma iğrenek bakmasını hiç unutmam. Niye kirli miydi? Hayır, yamalı da, kirli de değildi. Onları anam Sümerbank pazarından alıp kendi elleriyle dikmişti. Ama çivitle o kadar çok yıkamıştı ki kirli gibi duruyordu. O gün ceketimi satıp iç çamaşırı aldım kendime. Bu olay nasıl içime işlemişse, şöhret olduktan sonra durmadan atlet, kilot alıyordum. Hastalık haline gelmişti bende. Sinemada çılgınca işler yaptınız. Özel hayatınızda da var mıydı böyle delilikleriniz? Olmaz mı? Bir keresinde Paris’te Ajda’nın misafir edildiği köşkte yemeğe davetliyiz. Hülya Koçyiğit, Erkan Özerman falan da var. Baktık at üstünde bir adam geldi davete. Otomobil daha icat edilmemiş miydi? (Gülüyor) Cüneyt Arkın’dan dayak yemek ister misin İzzet? O kadar da yaşlı değiliz. Neyse adam elmas kralı Tosunyan’mış. Masadakilere elmas dağıtmaya başladı. Ben de biraz içmişim. “Ulan” dedim kendi kendime “Sen atla gelirsin de ben gelemez miyim”... Eyvah eyvah! O kafayla çıktım evden. Paris’te şiir gibi bir pazar yeri vardır, meyveler sebzeler atlı arabalarla gelir. Oradan bir at satın aldım. Atladım sırtına, Ajda’nın evinin kapısına dayandım. İnan oraya kadar nasıl geldim bilemiyorum. Ajda’nın o anki suratı hâlâ gözümün önünde (gülüyor). Yılmaz Güney’i aratmıyorsunuz kafanıza eseni yapmak konusunda. Yılmaz müthiş bir insandı. Bazen bana gelirdi, oturup içerdik. Anadolu geleneklerine göre saygı icabı kadehi alttan tokuşturmak gerekir. Kim daha alttan vurursa karşısındakine o kadar saygı duyuyor demektir. Kim kazanırdı bu “yarışı”? Sen daha alttan vuracaksın, ben daha alttan vuracağım derken bir gün baktım Yılmaz evin bodrumuna inmiş. Oradan aşağısı yok ya (gülüyor)... Öylesine güzel dostluğumuz vardı ki... 12 Mart döneminde Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz’ın hak ettiği ödülü siyasi nedenlerle ona değil bana verdiler. Ben de reddettim tabii. Tavrı ne oldu? “Ağam helal olsun, içkiler benden” dedi. Artist dergisinin yarışmasında neler oldu? Aslında ondan önce Eskişehir’de askerlik yaparken, bizim kışlanın yakınında Göksel Arsoy ile birlikte “Şafak Bekçileri”ni çeken Halit Refiğ ile tanışmıştım. Yarışmaya girmemi Halit Abi istedi. Kazanınca da “Gurbet Kuşları”nda verdiği rolle sinema maceram başladı. Peki Dr. Fahrettin Cüreklibatur’u Cüneyt Arkın yapmak kimin fikriydi? Artist dergisinin yöneticisi Recep Ekicigil, Cüneyt Gökçer’in Cüneyt’ini, Arkın Kitapevi’nin sahibi Ramazan Arkın’ın da Arkın’ını birleştirip beni öyle lanse etti. Çapkınlık günleri de başlamıştır şöhretle birlikte herhalde. Vallahi hiç vaktim yoktu çapkınlığa falan. Cumartesi pazar dahil günde 16 saat çalışırdım. Senede 24 film çektiğim olurdu. (O ana kadar sessizce bizi dinleyen eşi Betül Hanım lafa giriyor...) - B.A: Şah döneminde Cüneyt, İran’da öyle meşhurdu ki kadınlar Fahrettin diyorlar başka bir şey demiyorlardı... Evli miydiniz o zaman? B.A: Gizli gizli çıkıyorduk. Beni etrafa sekreteri diye tanıştırıyordu. O aralar İran’dan Stella Sait diye bir kadın geldi, prensesmiş. Kadın nasıl aşık bizimkine anlatamam. Cüneyt’e hediye etmek için avuç dolusu mücevher getirdi. C.A: Meğer mücevherler kraliyet ailesine aitmiş. Hepsini iade ettik tabii. Kadın inanılmaz zengin, saçını yaptırmak için sabah kalkar uçakla Tahran’dan Paris’e gidermiş düşünsene. B.A: Sonunda Cüneyt için bileklerini kesip intihar etmeye kalktı. Nasıl sabrettim bütün hepsine bilmiyorum. C.A: İlber Ortaylı bir gün yemekte bunlardan bahsetti bana. “Ulan sen nereden biliyorsun?” diye sordum. “Senin yüzünden neredeyse İran’la Türkiye arasında savaş çıkacaktı” dedi. B.A: Vallahi güzel de kadındı ha. Evet deseydin, bütün İran şimdi senindi. C.A: Demek seni ne kadar seviyormuşum ki gözüm hiçbir şey görmüyormuş. Betül Hanım, nasıl tanıştınız Cüneyt Bey’le? B.A: Bir toplantıda karşılaştık. Biri Hanya’dan, diğeri Konya’dan gelmiş iki insandık... Herkes Cüneyt Arkın diye peşinden koşuyor, ben bir köşede oturmuş hiç ilgilenmiyorum. Bu tavrım dikkatini çekmiş olmalı ki, geldi dansa davet etti. C.A: Yahu ben öyle yalnızdım ki o kalabalığın içinde. Halbuki en popüler olduğunuz günler... C.A: Kiminle konuşacaksın ki? Atıf Yılmaz, Lütfi Akad, Halit Refiğ ile zaman zaman şiirden, edebiyattan falan bahsederdik. Onların dışında kafa dengim kimse yoktu. O gün baktım Betül de yalnız, dikkatimi çekti. Betül Hanım’ın ailesi tepki gösterdi mi kızlarının Türkiye’nin en meşhur jönüyle birlikte olmasına? B.A: Hem de nasıl! İlk günlerde “Asla olmaz böyle şey” diye kıyameti kopardılar. C.A: Sonra babası beni tanıdı; doktorluk geçmişimi, Anadolu geleneğimi falan öğrendi de öyle razı oldu. Cüneyt Arkın’a “Nayır” diyen kadın oldu mu hiç? Hiçbir kadınla o kadar yakın ilişkiye girmedim, öyle bir cevap alacak teklifte de bulunmadım. Duyan da karşımda bir melek oturduğunu sanır... Bir kanatlarınız eksikmiş Cüneyt Bey... (Gülüyor) Sözü hep çapkınlığa getirmeye çalışıyorsun ama vallahi yoktu o taraklarda bezim. Betül’le nişanlı olduğumuz dönem birkaç ufak maceram olmuştur o kadar. Zaten bu yüzden yapmadık dedikodu bırakmadılar arkamdan. Ne tür dedikodular? Bir ara ayrıldık Betül’le. Tek başıma dolaşıyorum geceleri, birkaç duble içip eve dönüyorum. Kadınlarla hiçbir ilişkim yok, kapatmışım o defteri. Bir gün arkadaşlarla oturuyoruz; “Sen şey misin?” dediler. Şey ne demek? Eşcinsel mi? Zamparalık yapmayınca etrafa da bu dedikoduyu yaydılar. Zaten öyle çok yalanlar yazılıp çizildi ki hakkımda... Bir gazete patronu Türkan Şoray ile aşk yaşadığımı söylememi bile istedi. Durup dururken neden aşık olacakmışsınız Türkan Şoray’a? Gazetenin tirajı düşüyormuş, bunu hazmedemiyorlardı. Sansasyon lazımmış. Birden kafam attı, “Ben nişanlıyım, Türkan da Rüçhan Adlı ile beraber. Siz bizi kendiniz gibi mi sanıyorsunuz? Şöhret uğruna gururumuzu feda etmeyiz” dedim ve vurdum kapıyı, çıkıp gittim. Arkamdan “Cüneyt, bittin oğlum sen, öldün. Bak gazeteler hakkında neler yazacak” diye bağırmaya başladı. “Türkan Şoray uğruna intihar etti” diye yazamayacakları kesin.... Onu yazmadılar ama o günden sonra gazeteler en iğrenç iftiralarla saldırdılar. En kötüsü de “Cüneyt Arkın, karısı ve çocuklarının olduğu evde erkeklerle seks partisi yapıyor” diye yazmalarıydı. Gerçekten fazla abartmışlar... Neyse aradan birkaç yıl geçti, Gülşen Bubikoğlu ile film çekiyorduk. Setin dışında müthiş bir kalabalık, bizi görmek için toplanmış. Baktım bu meşhur gazete patronu geldi. Kalabalığa şöyle bir baktı; “Gerçekten halkın sevdiği sanatçıya, kimsenin gücü yetmezmiş. Yenildik!” dedi. Sonra bir de utanmadan “Sizin şöhretiniz benim de param ve gücümle Türkiye’de neler yaparız kim bilir” demez mi! Cevap bile vermedim, çünkü değmezdi. Şöhretin bedelini ruhen olduğu kadar biraz fiziksel olarak da ödediniz sanırım... Biraz lafı hafif kalır. Malkoçoğlu’nun çekimleri sırasında balkondan atın sırtına atlayacaktım. At ürküp kaçtı, kıç üstü betona çakıldım. İnanılmaz bir acı duyuyordum. Alt tarafım tutmuyordu. Doktordum, anladım omurgam kırılmış, felç olmuştum. Korkunç bir duygu olmalı... Tek düşündüğüm şey çalışamayacak olmamdı... Karım ve iki oğlum açlığa mahkum olacaklardı. Ertesi gün teşhis kondu, sol bacağım artık benim değildi. Geceleri uyuyamıyordum. Betül sabahlara kadar ağlıyordu. Bir gece aklıma delice bir şey geldi. İntihar değil herhalde? Dur da dinle... Sürünerek mutfağa gittim, titriyordum, boğuluyordum. Masanın üzerindeki ekmeği aldım, öptüm alnıma koydum. Boğazlanmış bir hayvan gibi “çalışmalıyım, çalışmalıyım” diye ağlıyordum. Kararımı verdim, ayağa kalkıp... (Cüneyt Arkın’ın burada gözleri doluyor, konuyu değiştiriyoruz). Kaç kırık var vücudunuzda? Kalbim hariç her yerimde kırık var (gülüyor). Şaka bir yana bu işi yapmak için ya sevdalanacaksın ya da manyak olacaksın. Bir dönem alkol problemiyle de “boğuştunuz”... Düşün daha 25-26 yaşındayken girdim bu dünyaya. Yılın neredeyse 365 günü çalışıyordum. Ayda bir-iki kadeh içmek hakkım bile yoktu. Her sabah 7’de sağlıklı, refleksleri saat gibi çalışan bir şekilde sette olmam lazımdı. “Benim” diyen dublörden fazla at üstünde koşturup, oradan oraya zıplıyordunuz üstelik. Mecburen 45 yıl 72 kiloda kaldım. Trombolinlerim, yüksek atlama sırığım, atlarım, hepsi bu kiloya göre ayarlanmıştı. Bedenim değil ruhum yorulmuştu. Kendime ait hiçbir şey yoktu hayatımda. “Şişede balık olayım” bari mi dediniz? Önce akşamları birkaç duble ile başladı. Altı ay sonra şişeleri dipliyordum. Bir gece Safa Önal boş şişelere bakıp “Sen sarhoş olmak için değil ölmek için içiyorsun, intihar ediyorsun” demişti. “Yolun sonuna” yaklaştığınızı ne zaman fark ettiniz? Bir gece Kulüp 12’nin kapısındaki iri yarı adam sinirime dokundu. “Buranın fedaisi misin?” dedim “Evet, haracını da ben yerim” deyince “Silahın var mı?” diye sordum. Bir Smith&Wesson çıkardı, elinden alıp kurşunlarını boşalttım sonra içine tek bir kurşun koyup namluyu kafama dayadım. Filmlerde çok gördüm ama gerçek hayatta Rus ruleti oynayan biriyle ilk kez konuşuyorum. Çektiniz mi tetiği? Çektim ama patlamadı. Silahı fedaiye uzattım “Şimdi sıra sende” dedim. Korkudan gözleri büyümüştü. O an anladım ki artık ölüm hakkımı kullanıyorum. Kırılma noktası bu olay mı oldu? Evet. Ardından bir psikiyatra gittim, durumu anlattım. Adam “Sonun ya ölüm ya intihar, kendinden öç alıyorsun” dedi, “Senin yaşında genç bir adam bütün bunları kaldıramaz”... Sonradan bu acı tecrübeleri gençlere ders vermek adına paylaştınız. 20 yıla yakın Türkiye’nin dört bir yanını gezdim. Gençlere alkol ve uyuşturucu konusunda bilgiler verdim, ailelerle dertleştim. Çünkü aile değerleri sağlam olursa çocuklar da bu belalardan uzak kalıyor. James Bond olmayı reddettiğiniz konusunda bir şehir efsanesi dolanır dillerde. Efsane falan değil, gerçekten reddettim... Adamlar buraya kadar geldiler ama ben sıcak bakmadım. Benim yerime de Roger Moore’u James Bond yaptılar. Hoppala! Ayağınıza kadar gelen fırsatı niye elinizin tersiyle itiyorsunuz? Hollywood’da özel hayat falan kalmıyor. Ne istediğin gibi gezebiliyorsun ne de dostlarla bir-iki laf edebiliyorsun. Burada da özel hayatım yoktu ama milletimin içindeydim en azından. Kendi çöplüğümde ötüyordum. Yıllar sonra bir davette Ömer Şerif’le karşılaştık. “Her şeyim var ama vatanım yok” dedi bana. O dolarları kazanabilmek için vatansız olacaksın arkadaş. Bu da bana uymaz. Biraz da hayal kırıklıklarınızdan söz edelim. “Dünyayı Kurtaran Adam” gelmiş geçmiş en kötü filmler arasında gösteriliyor. Türk sinemasında o kadar kalitesiz filmler çekildi ki “Dünyayı Kurtaran Adam” onların yanında zemzemle yıkanmış gibi kalır. O filmde emek vardır, absürddür, saçmadır ama kötü değildir. O peluş canavarlar dillere destan... İskeletleri de, canavarları da gece sabaha kadar uğraşıp ben yapıyordum. Sabah olunca da çekimlerde parçalıyordum. Bunca film arasında neden hiç kötü adamı oynamadınız? Oynamaz olur muyum? “Yaralı Kurt”taki topal kiralık katil rolüyle ödül bile aldım. Yeni filmim “Panzehir”de de bir kez daha kötü adamım çok şükür. Niye “Çok şükür” dediniz? (Gülüyor) Artık kötü adamlıkta para var. Bizim oğlan (Murat Arkın) girdi önce “Panzehir”e. “Baba birlikte oynayalım mı?” dedi. Onunla oynamak büyük zevk benim için. Bir de mafyayı çok iyi tanırım ben, hayatım onların içinde geçti. Rolün hakkını verebileceğimi düşündüm. Yönetmenimiz Alper Çağlar da çok iyi bir iş çıkardı. Hollywood ayarında sıkı bir film oldu. Konusu ne filmin? Çağa ayak uydurup “kurumsallaşan” acımasız bir mafya babasını canlandırıyorum, bizim oğlan da benim gençliğimi oynuyor. Filme, Türkiye dışında Norveç, Amerika, İtalya, Fransa ve Almanya olmak üzere beş ayrı ülkeden oyuncular katıldı. Çatışma sahnelerinde polise 12 ihbar yapılmış, hatta Bülent Ersoy da Zincirlikuyu’dan geçerken gerçek sanıp “Niye dövüyorsunuz çocukları?” diyerek çekimleri durdurdu (gülüyor).T24
Holokost İle İlgili Çekilmiş En Akılda Kalan 13 Film
Yakın tarihin en büyük katliamı Holokost, ya da felaket manasına gelen İbranice adı ile Şoa.II. Dünya Savaşı’nda Avrupa Yahudilerinin Alman savaş makinesi tarafından kitlesel olarak imha edilmesi...6 milyon insanın Yahudi oldukları için gaz odalarında katledildikleri 20. yüzyılın bu en büyük katliamı onlarca filme konu oldu.Kimi yönetmen belgelemek, kimisi ortaya çıkarmak, kimisi ise kafasındaki sorulara yanıt alabilmek için yaptı filmlerini. Yönetmenlerinin çoğunu filmini çekerken bile etkileyen Holokost ve sonrasını anlatan bu hikayeler beyazperdeye yansıtıldıkları ilk günden yıllar geçse bile unutulmayacak filmlerdir.İşte çoğunluğu yakın geçmişte yapılmış Holokost’la ilgili en çarpıcı akılda kalan filmler.
Reklam
2010-13 İzlenmesi Gereken 25 Yerli Film
2010'dan 2013 sonuna kadar sinemamızda yer alan yerli filmlerden 25 tanesini seçtim. Bunları Geçmişe dair giderekten 5erli yıllara bölerek ileridede paylaşacağım. İzlemenizi tavsiye ederim. Sıralama 2013'ten 2010'a doğru gidiş şeklinde yapılmıştır. Yıllara göre sıralama içinde karışıktır.
Hababam Sınıfında Efsaneleşmiş Müfettiş Sahneleri
Rıfat Ilgaz'ın en iyi eserlerinden biri olan Hababam Sınıfı,Türkiye'de yazılmış en iyi mizah kitaplarındandır.Tiyatroya ve sinemaya da uyarlanmış, İnek Şabanıyla Güdük Necmisiyle Tulum Hayrisiyle Türk insanının gönüllerinde taht kurmuştur.Hababam Sınıfı'nın bir özelliği de insanları küfürsüz bir şekilde güldürebilmesidir.Ve müfettiş sahnesi de her izlediğimizde kahkahalar attığımız,izlemekten bıkmadığımız bir sahnedir;İşte o efsane olmuş müfettiş sahneleri;
Yabancı Dizi, Film ve Oyunlardaki 22 Türk Esintisi
Umut Sarıkaya'nın bu karikatüründen de anlaşılacağı üzere yabancı yapımlarda bizden esintiler görmek bizi anlamsız bir şekilde gururlandırıyor. Son zamanlarda bazı Hollywood yapımları ülkemizde çekilse de bu esintileri görmenin tadı bambaşka :)Kaynaklar: heryerdeturkvar.blogspot.com.tr, listelist.com, alkışlarlayaşıyorum.com
Reklam