Hac Haberleri

Hac ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Hac ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Ankara'nın İlçe ve Semt İsimleri Nereden Geliyor?
Başkent Ankara’nın ilçelerine verilen isimlerin her biri ayrı bir hikayeyi barındırıyor. Binlerce yıllık tarihinde çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapan Anadolu, tarihi ve doğal güzellerinin yanı sıra mitolojik zenginliğiyle de insanoğlunu hayran bırakacak özellikler taşıyor. Anadolu’nun kalbi Ankara’nın tarihinde de yaşanan olaylar ve coğrafi konumu, ilçe isimlerine de yansıyor. İlçe isimlerinin nereden geldiğine dair kulaktan dolma bilgiler bilinse de, tam anlamıyla doğru bilgiler bulunmuyor. Ancak halk arasında ilçe isimleriyle ilgili çeşitli anlatımlar dikkat çekiyor. AA muhabirinin ilçe belediyeleri ile çeşitli kaynaklardan Ankara’nın 25 ilçesinin isimlerinin nasıl ortaya çıktığına ilişkin elde ettiği bilgiler şöyle: Kazan: Kazan ismine ilk defa 1530 tarihli Tapu Tahrir kayıtlarında rastlanıyor. Kazan’da, İlhanlıların Ankara’ya egemenlikleri zamanında 'Gazan Han' adına basılmış sikkelerin buluntuları dikkat çekiyor. Bu rivayete dayanarak 'Gazan' isminin zaman aşımına uğradığı ve 'Kazan' olarak değiştiği bilgiler arasında yer alıyor. Ayrıca yapılan Ankara Savaşı esnasında Osmanlı ordusunun yemek ihtiyacını karşılamak üzere bölgeye dev kazanlar kurulmasından dolayı ilçeye bu ismin verildiği rivayet ediliyor. Akyurt: Ankara’nın kuzey doğusunda yer alan Akyurt (Ravlı), Cumhuriyet döneminde ilçe merkezi olan köylerimizden birisidir. 'Ravlı' adıyla bilinen bu köy, 1463 yılı kayıtlarında 30 haneli olduğu bilinir. Ravlı köyünün tamamı 1. Murad döneminde yaşamış hayırsever Melike (Melek, Meleki) Hatun’un Medresesinin vakfına aittir. 21 köyün bağlı olduğu nahiye merkezi olan Ravlı köyü 1990 yılında resmi gazete yayımlanan kanunla Akyurt olarak ilçe merkezi olur. Beypazarı: Beypazarı’nın tarihinde Hitit, Frig, Galat, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlılar’ın egemenliği altında kaldığı bilinmektedir. Rivayetlere göre, M.S 491-518 yılları arasında hüküm süren Bizans İmparatoru Anastasios’un döneminde piskoposluk merkezi olarak bilinen Beypazarı (Lagania) ziyaretinde şehrin adını 'Lagania-Anastasiopolis' yani 'Anastasios Kenti Kaya Doruğu Ülkesi' olarak değiştirir. Başka bir bilgide, Beypazarı’nın, ilk fatihi Kütahya beylerinden Germiyanoğlu Yakup Şah’ın veziri Dinar Hezar’ın olduğu ve onun için şehre 'Germiyan Hezar' da denildiğinden bahsedilir. Bölge, Osmanlı Devleti’nin toprak rejimi ve Tımarlı Sipahi merkezlerinde ticari ve ekonomik hayatın yoğunluğundan dolayı 'Beğ Bazarı' olarak da adlandırılmıştır. Ayaş: Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Ayaş, Ankara’nın kuzeybatısında yer alıyor. İpek yolunun durağı olan Ayaş, bir Türkmen Oymağı adı olduğunu bilinmesiyle birlikte Öztürkçe kökenli 'Parlak, aydınlık gece' anlamına da geliyor. Gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan büyük Türk Seyyahı Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Ayaş’tan bahsedilmektedir. Polatlı: Menteşe köyünün 1860 yılında Sivritepe eteğine kurulan Polatlı, 1 Ağustos 1926 tarihinde 877 sayılı kanunla ilçe oldu. Frigya krallarından Pulat’ın, bu bölgeye yerleşmesinden dolayı kendi isminin bölgeye verildiği ileri sürülmektedir. Farsça kökenli Pulat, çelik ya da kuvvetli anlamına gelmesinden dolayı Polat olarak türetilmesi ihtimaller arasında yer alıyor. Bir diğer iddia ise şehrin adını bu bölgede yaşayan ve atlarıyla meşhur olan Yakup Ağa’dan aldığıdır. Yakup Ağa’dan bahsedenlerin kendisine 'Bol Atlı Yakup Ağa' dedikleri ve bunu daha sonra 'Bol-atlı' şeklinde kısaltarak zaman içerisinde 'Polatlı' olarak kaldığı halk arasında söylenir. Etimesgut: Tarihi kaynaklarda Etimesgut değişik adlar almıştır. Bölge, Amaksyz, Amaksis, Amaksuz, Akmasuz, Ahi Mesud, Etimesud ve Etimesgut olarak en son haline gelmiştir. Etimesgut Belediyesi’nin verdiği bilgilere göre, Atatürk’ün örnek nahiye olarak 1929 yılında kurduğu Etimesgut’un, eski adı Ahimesud’dur. Bölgede Ahi Mesud ismiyle bir ahinin yaşamasından dolayı bu ismi aldığı bilinir. Pursaklar: Pursaklar isminin doğuşunda bir çok rivayet bulunmaktadır. Pursaklar Eski Muhtarı Kemal Çelik, eski zamanlarda Pursaklar’ın ormanlık alan olması nedeniyle Pür-saklar (yapraksaklar) denildiği bilgisini veriyor. Bir başka görüşe göre, Pursaklar isminin 1463 yılında Osmanlı dönemindeki kayıtlarda 'Busaklar' olarak geçtiği belirtiliyor. 17. yüzyılda 'Busaklar' isminin 'Pursaklar'a dönüştürülüp, Ankara’nın merkez köylerinden birisi haline getirildiği anlatılıyor. Ankara Savaşı’nın yapıldığı yer olarak bilinen Pursaklar, Moğolların fil ordusunun bu bölgede saklandığı konusunda iddialarda, önceleri 'Filsaklar' olan bu bölgenin isminin, zamanla değişerek ilk önce 'Pirsaklar' daha sonra da günümüzdeki adı ile 'Pursaklar' olduğunu söyleniyor. Kızılcahamam: Kızılcahamam, ilk çağlara kadar uzanan tarihinde, Yabanabat, Çorba ve son olarak da Kızılcahamam ismini aldığı iddia ediliyor. Ayrıca, 'Kızılcahamam' isminin yöre toprağının rengi ile yörede bulunan şifalı kaplıcalarından aldığı tahmin edilmektedir. Çubuk: 'Çubuk' kelimesi, Türklerde erkek ismi, aşiret ismi ve yer adı olarak kullanılmıştır. Çubuk’un isminin de 11. yüzyılda Selçukluların, Sultan Melikşah devrinde Anadolu’daki fetih hareketlerine katılan Türk Beyi, yani Çubuk Bey’den almış olduğu biliniyor. Başka bir rivayete göre, Çubuk yöresinin bulunduğu ovanın suyu oldukça boldur. Bundan dolayı yerleşim alanı çayırlık, çimenlik, kavak, söğüt ve bağ çubuklarıyla kaplıdır. Daha önce çayırlık olan bölgeye, çubuğu bol olmasından dolayı 'Çubuk' adı verilir. Bala: Farsça kökenli olan Bala, yüksek, yukarı anlamına geliyor. Bala’nın 600 yıl önce Kara Ali adında bir Türk tarafından veya Süleyman Gürbüz Han tarafından kurulduğuna dair söylemler bulunuyor. Aynı zamanda ilçe, tarih boyunca 'Kasaba-i Bala, Bozulus Sancağı, Tabanlı Kazası' olarak adlandırılmıştır. Mamak: 1983 yılına kadar Çankaya ilçesinin bir semti olan Mamak, daha sonra Ankara’nın merkez ilçelerinden bir haline geldi. Geçmiş zamanlarda Ankara’da uzun zaman hüküm süren Ahiler, bölgeyi kuran ve yönetenlerin isimlerini yaşatmak için mekanların adına yönetenlerin adını verirdi. Bu bölgeler, orayı idare eden Ahi büyüklerinin isimleriyle anılırdı. Örneğin Ahi Mamak, Ahi Mesud, Ahi Tura gibi... Ahi Mamak, bölge olarak idaresi altında olduğu için buraya ismini verdiği iddia ediliyor. Ankara’nın Osmanlılara geçmesinden sonra burada bulunan çiftliğe Tahir komutan atanmasından dolayı bölgeye Tahir Mamak da denildiği rivayet ediliyor. Nallıhan: Nallıhan adını nasıl aldığı hususunda ise iki söylenti var. İsminin, bölgedeki han ve yakınlarından geçen Nallı Suyu’ndan veya bölgede bulunan önemli bir hanın kapısındaki naldan aldığı yönündedir. Bir diğer söylenti ise, halk kahramanı Köroğlu buradan geçerken gece handa konaklar, ertesi gün ayrılırken hanın bahçe kısmında atının nalı düşer. Nal yerinden alınarak hanın kapısına asılır ve buradan da Nallıhan ismi çıkar. Keçiören: Tarihte Keçiören adının nereden geldiği hakkında bir çok rivayet bulunmaktadır. Keçiören ismi ilk olarak 1463’te 'Ankara Mufassal Tahrir Defteri'nde Karye-i Kiçiviran tabi-i Kasaba' (Kasaba’ya bağlı Kiçiviran köyü) olarak geçer. Kiçiviran kelimesi 'Küçük Viran' anlamına gelir. 1530’lu yıllarda bölge Keçi-viran olarak zikredilir. 1955’li yıllardan önce son derece temiz havası ve ünlü bağlarıyla adeta bir dinlenme yeri olan bu bölge, bahçeleri, çeşit çeşit meyve ağaçları, bağları, havuzları, kuyuları ile meşhurdu. İnsanlar meyve sebzelerini kendileri yetiştirir, özellikle üzüm ve armuda önem verirlerdi. Bu nedenle de Keçiören bağlarında yetişen üzümler ayrı bir lezzette olurdu. Bölgenin meşhur zümrüt yeşili alanlarla kaplı olduğu ve bu bağlarda otuzun üzerinde üzüm çeşidi yetiştirildiği söylenmektedir. Ankara’nın en geç olgunlaşan üzüm çeşitleri bu bölgede yetiştiği için 'geç veren' bağları denilmesinden kaynaklı olarak, zamanla bugünün Keçiören’ine dönüşmüştür. Bir başka rivayete göre, Keçiören ismi söylenip yazıldığı gibi 'Keçi’lerin ören yeri' kelimelerinin birleşmesiyle oluşur. Keçiören, Ankara Keçisi’nin otlak yeri olmasıyla birlikte tarihi yerleşim yeri anlamında ören kelimesiyle birleşmiştir. Haymana: Osmanlı Devletinin Kurucusu Osman Gazi’nin annesi Hayme Ana, ilçe merkezinde vefat etmesi ve buraya defnedilmesinden dolayı bölgeye 'Hayme Ana' adı verildiği doğrultusunda söylemler vardır. Haymana kelimesi, Divan-ı Lügatit Türk’te mera, otlak ve yeşillik anlamına gelir. Güdül:  İlçe, Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Mesut’un eniştesi ve Ankara Emiri olan Şehabüldevle Güdül Bey tarafından şimdiki yerinde, tahminen 850 yıl önce kurulmuştur. 1 Eylül 1957 yılına kadar Ayaş ilçesine bağlı bir nahiye olduğunu bilinmektedir. İlçe isminin Güdül Bey tarafından geldiği tahmin ediliyor. Sincan: 17. yüzyılda arşivlerinde yer alan Sincan köyü, İpek Yolu’na yakın oluşundan ötürü tarihi çağlarda önem kazanmıştır. Etimolojik bakıldığında da Sincan, şen, canlı insanların yurdu anlamına gelmektedir. Sincan, Atatürk’ün önerileriyle Romanya Köseabdi’den gelen soydaşların buraya yerleştirilmeleriyle tipik bir göçmen köyü görünümünü almıştır. Nüfusu hızla artan Sincan, 30 Kasım 1983 tarihinde çıkartılan 2963 sayılı kanunla ilçe haline getirilmiştir. Altındağ:  Milat önce ve sonra yerleşmelerin bulunduğu ilçeyi ilk Frig Kralı Midas kurar. İlçe, 'Antik ve Osmanlı Ankara’sı' olarak bilinmesinin yanı sıra Anadolu Selçuklu’sunun 'melik' şehri olmuş ve Osmanlı’nın eyalet merkezliğini yapmıştır. Zengin bir tarihe ve kültür mirasına sahip olan ilçe, başkentin ilk yerleşim alanı olması nedeniyle tarihi açıdan çok önemli eserlere ev sahipliği yapar. Bu yüzden bölge olarak değerli arsalara, evlere sahiptir. Bölgede yaşamanın pahalılığından ve değerli mekanların, arsaların olması, altın gibi değerli görülmesi ve ilçede yer yer yüksek kesimlerinin olmasından dolayı bölgeye 'Altındağ' adını verildiği rivayetler arasında bulunuyor. Çamlıdere: Kuruluşu eski zamanlara dayanan Çamlıdere, eski yıllarda 'Kuzviran' olarak anıldığı bilgiler arasında yer alıyor. İlçede türbesi bulunan Ömer’ül Faruk’un 4’üncü soyundan Şeyh Ali Semerkandi’nin yöreye gelip yerleşmesiyle bölge Şeyh Ali Köyü (Kuzviran) olarak anılmaya başlar, daha sonra da 'Şeyhler' olarak değiştirilir. Bölge, Şeyh Ali Semerkandi Diyarı olarak ta bilinmektedir. 1953 tarihinde çıkarılan 6191 sayılı kanunla ilçe statüsünü kazanan Çamlıdere, bölgede bulunan dere ve etrafındaki çamlardan dolayı bugünkü ismini aldı. Çankaya: Çankaya ilçe ismiyle ilgili olarak çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bölgedeki bir su pınarının üzeri tamamen yeşil yosunlarla kaplanmış havuza benzer bir kayanın üzerinden geçmesi ve bu suyun bir çok hastalıklara şifa canlara can olmasından dolayı bölgeye 'Can-Kaya' ismi verildiği sanılıyor. Rivayete göre, zaman içerisinde harplerde yıkılan suyun geldiği gözü kapanır, daha sonra suyun gözü açılır, ama eskisi gibi dertlere deva, hastalara şifa olmaz. Lakin 'Cankaya' adı bugüne kadar gelmiştir. Başka bir rivayette, ilçede bulunan Papaz Bağı bölgesinde eski zamanlarda bir kilisenin olduğu ve bu kilisenin tapınma saatlerinde buradaki çanın sürekli çaldığı doğrultusunda söylemler bulunuyor. Bölgede eskiden çengi oynatılmasından dolayı 'Çengikayası' olarak da zikredildiği öne sürülüyor. Elmadağ: 1530 yılı belgelerinde Kasaba nahiyesine bağlı bölge, 'yozgad köyü' olarak bilinir. Köy, Osmanlı Devleti döneminde 'Hac Yolu' üzerinde bulunması dolayısıyla bir derbent (karakol) görevi görür. Daha sonraki yıllarda Bala kazasına bağlı bir köy olan 'yozgad', milli mücadele yıllarında önem kazanmasından dolayı 'küçük yozgad' adı ile nahiye merkezi olur. 1934 yılından itibaren kurulan fabrikalardan dolayı belde gelişerek büyümeye başlar. Küçük Yozgad, 27 Mart 1944 tarihinde Çankaya ilçesine bağlı Elmadağ isimli nahiye teşkilatı haline gelir. Bölgede bulunan elma ağaçları ile dolu olan tepe ve dağlarından bu adı aldığı rivayet edilmektedir. Gölbaşı: 1923 yılında kadar Örencik köyüne bağlı 10 haneli 'Gölhanı' adıyla anılan bir mahalle iken, Bucak Müdürlüğü ve Jandarma Karakolu’nun bu bölgeye taşınması sonucunda ismi 'Gölbaşı' olarak değişir ve bucak merkezi olur. Aynı zamanda ilçe bünyesinde bulunan gölden ismini almıştır. 30 Kasım 1983 tarihinde 2963 sayılı kanunla Gölbaşı, ilçe haline gelir. Kalecik: Kalecik Kalesi’nin, Romalılar devrinde Bursa Tekfuru tarafından kızına çeyiz olarak yaptırıldığı bilinmektedir. İlçe ismini bölge ortasında, çevreye hakim tepe üzerinde bulunan küçük kaleden almıştır. Şereflikoçhisar: İsminin kökeni bölgeye Türkler yerleşmeden önceki ismi Archelais Garsaura idi. Osmanlı kaynaklarında adı, 'Koşhisar' olarak geçen ilçe ismi, 'Çift Kale' anlamına geldiği sanılmaktadır. Bu sözcük zamanla Koçhisar’a dönüşmüştür. Rivayete göre, Şerefli aşiretinden ve buradaki kaleler bağlantısından ötürü de isminin başına şerefli sözcüğü konmuştur. Ancak, burada yaşayanlar Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında çok şehit vermesinden ötürü de Şerefli sözcüğü yasa ile bölgeye verilmiştir. Yenimahalle: Artan konut sıkıntısı yüzünden yeni bir mahalle oluşturulması için 1946-1949’lı yıllarda Ankara’nın 9. Belediye Başkanı Dr. Ragıp Tüzün’ün girişimleriyle Yenimahalle kurulmuştur. Saimekadın: Mamak’a bağlı Saimekadın Mahallesi’nin isminin 1402’de Çubuk Ovası’nda yapılan Ankara Savaşı’ndaOsmanlı ordusuna yardım eden bir kadından geldiği biliniyor. Kaynaklarda, Osmanlı askerine yardım eden Saime Kadın’ın isminin oturduğu bölgeyle anılmaya başladığı ifade ediliyor. Bir başka kaynakta ise Hacı Bayram Veli’nin soyundan gelen ve bölgede bahçeleri bulunan 'Saime Hatun'un semte adını verdiği belirtiliyor. Halk arasında anlatılan bir başka öykü ise şöyle: 'Saime kadınla alışverişte bulunan biri aldığının karşılığını getirip vermiş. Saime kadın eline tutuşturulan bir tomar parayı saymaya başlayınca parayı veren eksiksiz olarak ödemede bulunduğunu anlatmak üzere, ’sayma kadın, sayma kadın’ diye uyarmış. Böylece kadının adı ’sayma’dan türeyerek Saime olmuş ve bölgenin ismi de böyle anılmaya başlanmış.' Solfasol: Hacı Bayram Veli’nin doğup büyüdüğü yer olarak bilinen Solfasol semtinin gerçek adının zülfazıl (faziletli, erdem sahibi kişi) olduğu çeşitli kaynaklarda yer alıyor. Balgat: Ankara’nın gözde mekanlardan Balgat’ın isminin öyküsü ise şöyle: 'Kat/gat' kelimesinin öz Türkçe’de şehir anlamına geldiği ve Balgat’ın 'balşehir' olduğu kaynaklarda yer alıyor. Balgat ismiyle ilgili halk arasındaki yaygın inanış ise şöyle: 'Mustafa Kemal Atatürk’ün yolu bir zamanlar şehrin dışında kalan Balgat köyüne düşer. Köyde soluklandığı evde çay içmek isteyen isteyen Atatürk’e gelen çayda şeker yoktur. Atatürk, ’Şeker yok mu?’ diye sorunca oradakiler de Ankara şivesiyle 'Şeker yok amma bal var, bal gat Atam, bal gat' der. Atatürk de bunun üzerine bölgenin ismini ’Balgat’ koyar.' Cebeci: Kelimenin sözlük anlamı, Osmanlı’nın yeniçeri ordusunda silah yapan ve bakımıyla görevlendirilen, savaşta silah ve cephaneyi orduya ulaştıran yaya kapıkulu ocaklarından bir sınıf askerdir. Osmanlı dönemindeki Cebeci kışlalarının bugünkü Cebeci semtinde kurulmasından dolayı bölgenin ismi de buradan geliyor. Dikmen: Sözlüklerde koni biçimindeki tepe, dikilerek oluşturulan ağaçlık, dik arazide orman olarak belirtilir. Ankara’nın yüksek tepelerinden biri olan Dikmen’in artık koni biçimli olup olmadığı anlaşılmamaktadır ancak semtin tepe sırtlarında kara çam ormanı bulunmasından dolayı bölgeye bu isim verilmiştir. Kasalar mevkisi, meyve ve sebze kasalarının geniş bir arazide depolanmasından dolayı bu adı almıştır. Ayrancı: Eskiden yoğun olarak görülen Rumlara Ayrancı denilmesinden dolayı bu bölgenin isminin Ayrancı olduğu söylenir. Bentderesi: Ankara’nın su ihtiyacının karşılanması amacıyla Hatip Çayı üzerine bent kurulması, bu bölgenin Bentderesi olarak anılmasına neden olmuştur. Dikimevi: Giysi ve çamaşır dikilen iş yeri, terzi bulunan bölgeye Dikimevi denilmiştir. Kırkkonaklar: Başlangıçta 40 hane bulunan semt, Kırkkonaklar adıyla anılmıştır. Dışkapı semti, Ankara’nın giriş ve çıkış kapısı olarak nitelendirildiği için bu ismi almıştır. Akköprü: Bugün büyük bir alışveriş merkezi ve metro istasyonunun bulunduğu Akköprü semti, adını Çubuk Çayı, İncesu Deresi ve Hatip Çayı’nın birleştiği noktada 1222’de Selçuklu Komutanı Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmış, 3’ü büyük toplam 7 kemerli köprüden almıştır. Yüzüncü Yıl: Yapılaşmaya 1980’li yıllarda başlanan Yüzüncü Yıl Mahallesi’ne, 1981’de Atatürk’ün doğumunun 100. yılı kutlamalarında Yüzüncü Yıl adı verilmiştir. -Günümüze kadar değişen semt isimleri- Esenboğa kelimesi aslında bir şahıs ismidir. Ankara Savaşı’nda başarı gösteren Timur’un generallerinden İsen Buga’nın (mutlu, kutlu, güzel, iyi ve sağlıklı öküz) ismi zaman içerisinde Esenboğa olarak günümüze gelmiştir. Evliyalar semti olarak nitelendirilen Bağlum, 1530’da Anadolu vilayetinin Ankara kazasına bağlı bir köy olup Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün yayınladığı 438 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri (937-1530) isimli eserin 354. sayfasında katip hatası olarak 'Yavlum' diye kaydedilmiştir. Ancak daha sonraki yıllarda 'Bavlum' olarak değiştirmiştir. Haymana sözcüğünün anlamı, başıboş hayvanların salındığı çayırlık, halk ağzında ise tembel demektir. Bir de 'Haymana beygiri gibi dolaşmak' yani 'işsiz, güçsüz dolaşmak' deyimi vardır. Çayıra salınan hayvanlar, ovanın bu adla anılmasına yol açmıştır. Halk arasında anlatılan öykü ise şöyle: 'Mana' ismindeki kızının burada intihar etmesine üzülen Timur Sultanı’nın acı acı 'Hey Mana, Hey Mana!' diye bağırması üzerine bölgedekiler artık bu semte 'Heymana' derler. Telsizler bölgesindeki Türk Telekom Kültür Merkezi olarak kullanılan yapılar, 1928’de telsiz istasyonu olarak yapılmış ve 1951’e kadar Ankara Telsiz İrsal İstasyonu olarak hizmet vermiştir. Çok sayıda telsiz direği olmasından dolayı semte Telsizler adını vermiştir. Gökçegöl olarak da anılan Mogan Gölü’nün adı söylentiye göre, tarikat önderi anlamına gelen 'Mugan'dan gelmiş ve zamanla Mogan’a dönüşmüştür. Elvankent, adını, Ahi Elvan Hazretleri’nin türbesinden almıştır. Peçenek mevkisinin adı, Oğuzlar’ın 24 boyundan Gökhan kolu olan 'Beçene'den gelmiştir. Peçenek sözcüğünün kökü olan Beçene kelimesinin sözlük anlamı 'çalışkan, gayretli'dir. Adliye Sarayı’nın olduğu alana geçmişte Çaputçu Çayırı denilmiştir. Hayvanların otlağı ve çocukların oyun yeri olan Çaputçu çayırının özelliği mahalle kavgalarının burada yapılmasıdır. -Adını coğrafik özelliklerinden alan mekanlar- Ankara’nın yüksek yerlerinden Etlik, yapılaşmanın olmadığı dönemlerde çok fazla rüzgar alan semt olmasıyla bilinirdi. Hava akımına maruz kalan bu bölgede kesilen hayvanların etleri burada muhafaza edilmiş ve bölgeye coğrafi koşullarından ötürü Etlik ismi verilmiştir. Öveçlerin sözlük anlamı '2-3 yaşındaki erkek koyun'dur. Ancak 'öveçler' kelimesi, kitaplarda yer alan bilgiye göre, 'keklikten ufak, keklik gibi öten, avcıları peşinden koşturan sevimli kuş' anlamına gelir ve bu kuşların bölgede çoğunlukla bulunmasından dolayı buraya Öveçler denilmiştir. Dilimize Farsça’dan geçmiş 'seyran' sözcüğü 'gezinme ve bakıp görme, geçirme' demektir. Üzüm bağlarının da bulunduğu Ankara’nın yüksek kesimi Seyran Bağları, zamanında gezinti yeri ve çevreyi görme imkanı veren bir alan olmasından dolayı 'Seyran' ismini almıştır. Ankara Hukuk Fakültesi ile Siyasal Bilgiler Fakültesinin arka tarafları olan Topraklık’ın da ilginç bir hikayesi var. İşi olmayan kimseler, bölgeden aldıkları killi toprağı eşeklerle mahallelerde dolaştırarak 'bebe toprağı' satarlardı. Tahta beşiklere serilen toprağın bebeği daha iyi uyuttuğu ve geliştirdiği söylenirdi. Bu hikmetli toprak, bölgeye ismini vermiştir. Önceleri Keltepe olarak anılan Hacettepe, ağaçlandırma çalışmalarının ardından 17. yüzyıl başlarında Hacıtepesi Mahallesi olmuş ve ağızlarda 'Hacettepe'ye dönüşmüştür. Fransızca kökenli bir kelime olan Şose’nin anlamı ise 'taş kırıkları veya kum kullanılarak yapılan yol' demektir. Eski zamanlarda taşlı ve kıvrımlı yollarının olması nedeniyle bu ismi almıştır. Tınaztepe’nin sözlük anlamı, dövülerek savrulmaya hazırlanan ekin yığınıdır. Buna bağlı olarak, mahallede ekin yığınlarının bulunmasından dolayı bölge bu adla anılmıştır. Gaziosmanpaşa Kuleli Sokak’ta bulunan ve şimdi Kuloğlu tarafından satın alınan üzüm bağı, eskiden Ermeni bir papaza ait olmasından dolayı bu isimle anılmıştır.
İstanbul'un Hüzün Akan Çeşmeleri
Osmanlı su kültürünün nadide bir meyvesi sokak çeşmeleri, hem vatandaş hem yetkililer eliyle tahrip ediliyor. Kitabesi kırılan, musluğu çalınan, asfalta gömülü, depoya çevrilmiş, hatta baz istasyonu monte edilen çeşmelerin hali içler acısı. İncele incele narin bir kalıp şeklini alan ve bu kalıptan çıkmış onlarca sanat eseriyle mamur hale gelen medeniyet başkentimiz eski günlerini mumla aratıyor. Her geçen gün artan kalabalığın arasında sıkışıp kalmış ata yadigârı çeşmeler, bilinçsiz yapılaşma ve vandalizmin en büyük kurbanı. Sokak ve imar çalışmaları sırasında zeminin yükseltilmesinden dolayı yarıya kadar asfalta gömülü, dükkâna hatta baz istasyonuna çevrilmiş, kitabesi kazınmış veya çalınmış, muslukları sökülmüş, kurnası çöp tenekesine dönüştürülmüş, üzerine yapıştırılmış reklam afişlerinden zar zor seçilen tarihi çeşmelerin sayısı yüzleri buluyor. Hatırlanacağı üzere, son yüzyılda yapılan devasa imar faaliyetleri birçok çeşmenin yok olup gitmesine sebep olmuştu. Bununla beraber, günümüzdeki bazı iyi niyetli restorasyon çalışmaları devam etse de yakın tarihte yürürlüğe konan kentsel dönüşümün de bu konuda hassas kriterler içerdiği söylenemez. Denilebilir ki, yol zeminin altında kalan çeşmeleri ihya ederek kurtarabilme şöyle dursun, var olanı koruyabilmek bile büyük bir zanaat. Kaldı ki halkın da tarihî yapıları koruyup kollamak adına bir bilinç sahibi olduğundan bahsetmek pek kabil değil. İşte duyarsızlık ve cahilce tasarruflara kurban edilen çeşmeler ve acı hikâyeleri... Gülhane Parkı belki de İstanbul’un en önemli turistik mekânı. Ama her yaz bir insan akınına uğrayan bu önemli merkez, türlü yağmadan yakasını kurtaramıyor. Duvara bir sedef gibi hakkedilen çeşmelerin bugün suları akmıyor. Zira çeşmeler hırsızların mütemadiyen devam eden yağmasına maruz kalıyor. Yaz aylarında çekilen bu fotoğrafta da farklı bir tahribata şahit oluyoruz. Kitabesinde Sultan II. Abdülhamid’in hayratı olduğu yazan çeşmenin kurnası yenmiş mısır koçanları ve pet şişelerle doluyor. Beşiktaş’ta Şenlikdede Mescidi karşısındaki set üstünde yer alan çeşme, kelimenin tam anlamıyla karalama tahtasına çevrilmiş. Kısa bir zaman önce üzeri temizlenen tarihî Ramiz Ağa Çeşmesi, sprey boyalarla kirletiliyor. Üzerindeki kitabede suya dair ayet ve hadislerin bulunduğu çeşme en son 45 sene önce akıyormuş. İlginç yanı alınlığın tam ortasından çıkan incir ağacı. Çevredekiler incir mevsimi gelince önünde gölgelik yaptığını ve çok lezzetli incirler verdiğini söylüyor. Beşiktaş, Asariye Caddesi başında kendinden emin bir tavırla zamana ve insanlara direnen Sultan Abdülhamid Çeşmesi’nin yakın bir zaman önce kurnası kırılmış. Aynalığındaki izlerde üzerine defalarca ilan ve afiş asıldığı belli oluyor. Musluğu da çalınan çeşmenin 8 cm kalınlığındaki mermer kurnası da kırılmış. Önü ve arkasına arabaların park ettiği çeşmenin de bu yüzden kırılmış olabileceği tahmin ediliyor. Sıradaki hikâye, Vatan ve Millet caddelerini birleştiren Muratpaşa Sokağı’ndan. Yakınlardaki Muratpaşa’nın hayratı olarak çevre ahaliyi sulayan bu çeşme çarpık yapılaşmanın kurbanı. Tam arkasına yapılan bina yüzünden statiği kaymış ve yola doğru çökmüş. Kitabesi de ciddi derecede zarar gören çeşmenin süslü aynalığı da toprak altında kalmış. Karaköy Yeni Cami Çeşme Sokağı’ndaki tarihî çeşmenin kitâbesini okumanın imkânı yok. Bundan dolayı herhangi bir malumat edinmek de çok zor. Acilen espampajının alınması gerekiyor. Hırdavatçı dükkânlarının arasında kalan tarihi çeşme, egzoz dumanından dolayı da karardıkça kararmış. Yolun altında kalmak talihli çeşmelerimizden birisi de, Yeni Cami Çeşmesi. Yahya Kemal’in o muhteşem mısralarıyla tasvir ettiği Süleymaniye Camii, maalesef günümüzde hırdavattan deriye, kırtasiyeden hac malzemesine kadar onlarca izbe imalathane ve salaş dükkânla kuşatılmış. Burada dolaşırken yalağına beton dökülerek merdivene çevrilen Firuze Sokak’taki çeşmenin görüntüsü can yakıyor. Hemen yanındaki baskülde tartılacak karton kutuların konulduğu yalağı çoktan yok olmuş. Kitabesindeki tarihe göre Sultan I. Abdülhamit devrinde Kaim-makamı Melek Muhammed Paşa kethüdası sahib-ul hayrati ve-l-hasenati Hacı Huseyn Ağa’nın hayratı olarak yaptırılmış. (1771/1772) 100 sene sonra bir yangın geçirmiş. Kim tarafından yeniden ihya ettirildiği bile satır satır yazıyor. Üsküdar’da restorasyon çalışmaları henüz tamamlanmış Sadrazam Halil Paşa sebiline yapılanlar görenleri çıldırtacak türden. Aziz Hüdai Sokağı ile Yeni Çeşme Sokağı köşesindeki bu çeşme köhne halinden henüz çıkmıştı ki yeni bir çirkinliğe daha uğradı. 1626 yılında Sultan Ahmet Camii’nin de mimarı olan Sedefkar Mehmet Ağa tarafından yapılmış bu klasik Türk mimarisi ürünü çeşme, yeşil renkte Allah ve ay yıldız çizilerek mahvedilmiş. Anlaşılıyor ki bu tahribi yapanlar, Allah adını çeşmenin üzerine yazmakla kim veya ne adına hareket ettiklerinin bile farkında değil. Şişhane Metro İstasyonu Kasımpaşa’ya bakan çakışındaki Mehmed Ağa Çeşmesi, benzeri görülmemiş bir vandalizme maruz şu sıralar. Çeşmenin lüleli musluklarıyla şırıl şırıl aktığını görenler yok denecek kadar az. Önce hemen yanında bulunan ahşap bina üzerine yıkılmış ve ahşap enkaz iki yıla yakın üzerinde kalmış. Çevredekilerin uyarıları ve ikazları ile güç bela korunmaya çalışan çeşmenin duvarına baz istasyonu kurulmuş. Tarihî yapının duvarı delinerek yapılan kıyım bir tarafa başka yer yokmuş gibi bitişiğinde yeni bir inşaat daha yükseliyor. Kasımpaşa Küçük Piyale Mahallesi sınırları içinde, Kulaksız Caddesi üzerinde yer alan çeşme, ‘Uyan ey gözlerim uyan’ diyen Sultan III. Murat’ın çeşmesi. Sultan tarafından 1585 tarihinde kesme küfeki taştan inşa edilen çeşme de diğerleri gibi beton zemine saplanıp kalmış. Nişin üzerinde on iki mısradan oluşan kitabedeki şiir ise Prizenli Şair Nihadi Çelebi’ye ait. Çeşme bugün alelade bir musluk takılarak, bu kadarlık da olsa iade-i itibar görüyor. Galata’da Perşembe Pazarı yakınlarındaki çeşme tam anlamıyla bir şark kurnazlığı eseri. Yanıkkapı Sokağı ile Tenha Sokak’ın kesiştiği noktada bulunan tarihî Sokollu Mehmet Paşa Çeşmesi, beline kadar asfaltta kalmış olmasının yanında akıllara zarar bir soygunun abideleştiği bir anıt. Bundan birkaç sene evvel, yan tarafındaki hazne duvarı delinerek dükkana çevrilmiş. Bu da yetmemiş, tarihî çeşmenin üzerine bir kat çıkılarak elektronik malzeme toptancısına kiralanmış. Elmayı yiyen bir kurt gibi içi boşaltılan çeşmenin dört sene önce çekilmiş bir fotoğrafında kitabesi de yerli yerinde duruyordu. Şimdi sökülen kitabesi ve çeşme nişi boş. Galata’nın en eski Osmanlı çeşmesi (1568-69) bugün ticarethane ve arabaların arasında sıkışmış durumda. Aksaray Selçuk Sultan Camii Sokak içinde yer alan sokak çeşmesinin hali içler acısı. Zaten yolun yükselmesinden dolayı kaybolan mermer çeşmenin önüne elektrik trafoları konularak hayattan tamamen koparılmış. Üzerinde herhangi bir yazı veya kitabe bulunmasa da ince sanatlarla süslenmiş bir sokak çeşmesi olduğu hemen göze çarpıyor. Ancak ne bir zamanlar onun suyundan içenler, ne yetkililer mevcut durumdan şikayetçi. ERKAM EMRE - İSTANBUL
Toyota Verso'nun 1.6 Dizeli Yollara Çıktı
Toyota’nın son dönemdeki ürün atağının temsilcilerinden Verso’nun yeni turbo dizel modeli 1,6 lt D-4D Nice’te düzenlenen Dinamik Basın Lansmanı ile tanıtıldı.Kadrosunda Türk mühendislerin de bulunduğu bir ekip tarafından Avrupa’da tasarlanan ve Toyota Türkiye Adapazarı Fabrikası’nda üretilen Verso 1,6 dizelde geliştirilmiş geniş ve kullanışlı iç hacim ile aile otomobili kimliği vurgulanırken, C-MPV segmentine yeni bir soluk getirmesi de amaçlanıyor.Toyota ve BMW işbirliği ile geliştirilen 112 beygir gücündeki 1,6 dizelde, 6 ileri vitesli şanzıman kullanılırken, Euro 5 uyumlu motor 4,5 lt/100 km’lik düşük yakıt tüketimi ve 119 gr/km CO2 emisyonu ile de benzerlerinden hemen ayrılıyor.Ayrıca Verso da bulunan Start&Stop sistemiyle de, araç tam durma konumuna geldiğinde motoru kapatarak yakıt tasarrufu sağlanıyor. Verso 1,6 lt D-4D Türkiye’de 79.800 TL’den başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor.Toyota Türkiye Pazarlama ve Satış A.Ş. CEO’su Ali Haydar Bozkurt, ilk olarak 2002 yılında lansmanı yapılan ve bugüne kadar 700 bin satış adedine ulaşan Verso’nun 2013 yılından bu yana sadece Avrupa’lı müşteriler için tasarlanıp üretildiğini kaydetti. Bozkurt, Türkiye’de üretilen Verso 1,6 lt D- 4D modelinin de satışa başlanmasıyla yenilenmiş tüm Toyota modellerinin daralan pazarda Toyota marka gücünü artıracağını ve satış için itici bir güç olacağını belirterek “Verso çok fonksiyonel bir aile otomobili ve yeni dizel motor ile hedef müşteri grubumuzu genişletmeyi amaçlıyoruz” dedi.Toyota AR-GE Merkezi Kıdemli Proje Yöneticisi Mehmet Kılıç ise, MPV segmentinde iç modülerlik ve kullanım kolaylığının önemli olduğuna dikkat çekerek “Verso 7 kişiye çıkabilen oturma kapasitesiyle şık ve modüler bir aile otomobili olmasının yanısıra 7 koltuklu Easy Flat sistemi ile tamamen düz bir yükleme alanı oluşturulabilirken, 2’nci ve 3’ncü sıra koltukların yatırılmasıyla bagaj kapasitesi 1.696 litreye çıkabiliyor. Bu otomobilimiz ergonomik verimlilik ve sağlamlık temelleri üzerine yapılandırıldı. Bu özellikleriyle Verso, özellikle şehir kullanımı için ideal bir araç” şeklinde konuştu.Toyota Avrupa Ürün İletişimi Kıdemli Yöneticisi Bart Eelen de, dizel motorlu araç satışlarının Avrupa’da yoğunlaşması üzerine tork, güç, yakıt tüketimi gibi performans seviyesini sağlayan aday motor arayışına girdiklerini belirterek “Motor donanımı sadece sürücü için değildi. Bizim gibi teknik odaklı ve bizim düşüncemiz paralelinde bir ortak şirket bulmak istedik. BMW Group ideal bir ortak oldu” diye konuştu.Klima, performans ve sürüş keyfini bir arada sunan verimli bir motora sahip olan Verso 1,6 lt D-4D de ayrıca CO2 emisyonunu da benzinli modele göre yüzde 23 oranında azalttıklarını da sözlerine ekledi.Güçlü ve Agresif GörünümVerso, 2013 yılında Toyota’nın takdir gören kalite, dayanıklılık ve güvenilirlik özellikleri başta olmak üzere çok yönlülük, genişlik ve pratik kullanım detayları düşünülerek kapsamlı bir değişimden geçmişti. Verso’da yüzde 40’ı görünüm ve yüzde 60’ı sürüş özelliklerine yönelik 470’ten fazla parça değiştirilmiş ve ‘KeenLook’ – Keskin Bakış ve ‘Under Priority’ - Öncelikli” tasarım felsefesinin yansıtıldığı yeni model çok daha güçlü ve agresif bir görünüme sahip olmuştu.Geliştirilmiş 1,6 lt D-4D turbo dizel motor seçenekli Verso, Comfort Extra, Elegant ve Premium olmak üzere 3 donanım seçeneğine sahip. Verso 1,6 dizel, yeni avangard bronz dahil olmak üzere 11 dış renk, koyu füme, gümüş tasarımlı 17’ alaşımlı jant, açık ve koyu gri olmak üzere yeni 2 koltuk döşeme seçeneği, yeni lastik basınç uyarı sistemi ile dikkat çekici özelliklere de kavuştu.Multimedya donanımıyla da rakipsizVerso 1,6 lt D-4D’de Toyota Touch 2 multimedya sistemi standart olarak sunuldu. 6.1 inçlik 3D efektli renkli dokunmatik ekranıyla “Toyota Touch 2” AM/FM radio, CD/ MP3 çalar, Bluetooth ile kablosuz cep telefonundan görüşme yapma, cep telefonundan müzik dinleme ve çalma listesinden seçim yapabilme, araç bilgisi, USB girişi ile iPod ve USB uyumlu mobil cihazlara bağlantı ile şarj imkanı, entegre geri görüş kamerası özelliklerini içeriyor.Verso 1,6 lt D-4D’de opsiyonel olarak sunulacak “Toyota Touch 2 with Go” multimedya sistemi Avrupa’lı müşteriler için özel olarak geliştirilmiş. Bu navigasyon sisteminde Türkçe’de dahil olmak üzere dil seçeneği de 20’ye çıkarıldı.Güvenlikten Taviz YokGeliştirilmiş süspansiyon, artırılmış gövde mukavemeti ve sessiz sürüşü artırıcı yalıtım detayları ile Verso 1,6 lt D-4D’de konforlu sürüş olanağı sunulurken, güvenlik donanımları da en üst seviyede düşünülmüş. Verso 1,6 lt D-4D’de sürücü diz hava yastığı da dahil olmak üzere 7 hava yastığı, Yokuş Kalkış Destek Sistemi (HAC), Direksiyondan Destekli Araç Denge Kontrol Sistemi (VSC+), Elektronik Çekiş Kontrol Sistemi (TRC) ve Otomatik Hız Sabitleme Sistemi (Cruise Control) gibi güvenlik donanımları sayesinde Euro NCAP 5 yıldızı güvenle devam ettiriyor.
Dosya: Cumhurbaşkanı Gül'ün İlkleri ve Enleri
54.Hükümet'te Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü, 18 Kasım 2002'de kurduğu 58. Hükümet'te Başbakan, 2003-2007 yılları arasında 59. Hükümet'te de Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev yapan dönemin AK Parti Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, TBMM'de 28 Ağustos 2007'de yapılan oylamada Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, en çok ülkeye giden, en çok mevkidaş ağırlayan, en çok yurt içi gezisi yapan, yasaları en hızlı onaylayan Cumhurbaşkanı olarak kayıtlara geçti. İşte Cumhurbaşkanı Gül'ün görev süresindeki ilkleri ve enleri
'Erkek Zampara Olmayacak, Kadın Herkesin İçinde Kahkaha Atmayacak'
Başbakan Yarımcısı Bülent Arınç, Bursa Valiliğin tarafından düzenlenen Heykel'deki Tarihi Valilik binasındaki bayramlaşma törenine katıldı. Ardından partisinin Merinos Parkı'nda düzenlenen bayramlaşma törenine katılan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, herkesin bayramını kutladı.'HOŞUNUZA GİDİYORSA ALKIŞLAYIN, GİTMİYORSA YUHALAYIN' Burada yaptığı konuşmada 30 Mart seçimlerinde Bursa'da 18 ilçeden 16'sını kazandıklarını söyleyen Arınç, önümüzdeki seçimlerde Nilüfer ve Mudanya ilçelerini de kazanacaklarını savundu. Bu sırada kendisini öven tezahürat yapan bir partiliye 'Maşallah, yerinde duramıyor. Heyecanlı insan. Allah razı olsun. Kalk kükre. Bunlar insanı konuşturur kardeşim. Rahmetli Necip Fazıl derdi ki, 'Bir insanı dinlerken ya yuhalayacaksın ya da alkışlayacaksın. Sessiz durmak yok. Hoşunuza gidiyorsa alkışlayın. Hoşunuza gitmiyorsa yuhalayın be kardeşim' dedi. 'TÜRKİYE'DE TEK MARKA VAR RECEP TAYYİP ERDOĞAN' Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili de değerlendirmede de bulunan Arınç Türkiye'de tek markanın Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söyledi. Çatı adan Ekmeleddin İhsanoğlu ile ilgili de şunları söyledi: 'Şahsıyla ilgili bir küçümseme yaparsak bu bize yakışmaz. Geçmişte tanıdığımız bildiğimiz bir insandır ama iddia ediyorum Sayın Kılıçdaroğlu yolda görse kendisini tanımazdı. Aday olacağı kulağına söylenene kadar ya Ekmeleddin veya Ekameddin veya Ekmel veya Ekmek denen şahsın ismini bile tanımazdı. Ne yaptığını bilmezdi. Biz biliriz çünkü onu İKÖ Genel Sekreteri yapan biziz. Beraber hac ve umre yapmaktan tutun, uluslararası konferanslarda onu takdim etmeye kadar biz tanırız, biliriz ama o bilmez. MHP Genel Başkanı bilir ama bu kadar bilmez. Adeta sarıldılar, kurtarıcı gibi baktılar. O şahsın kabul edip etmemesi kendi takdiridir. Hayatı boyunca en büyük desteği aldığı Cumhurbaşkanı ve Başbakanımıza karşı ve özellikle CHP'nin böyle bir teklifine ben şahsen inanmazdım koşa koşa gideceğine.' Bülent Arınç, Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığını yüzde 100 hakederek kazanacağını savundu. Bursa'da Ak Parti'nin bayramlaşma töreninde konuşan Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Başbakan Erdoğan'ın çok güzel meziyetlere sahip olduğunu ifade ederek, Erdoğan'ın 24 saatte, iki saat uyumadığını anlattı. Arınç, 'Düşünün Diyarbakır'da 45 derecenin altında bir miting yapıyor, İstanbul'a geliyor. İstanbul'da bir başka toplantıya katılıyor. Akşam da Başakşehir'de futbolcu gibi 3 tane gol atıyor, kardeşim. Böyle bir aday dünyanın neresinde var yahu? Hele öyle bir aşırtma gol atmış ki, sanki cumhurbaşkanlığı seçimi gibi. Ayağının tersiyle 'küt' doksandan. Ampul gibi dikmiş oraya. Hiç mi yorulmuyorsun, mübarek ya! Rıdvan Dilmen'in bacağı kırılmış, öbürünün adelesi kopmuş. Çocuğu ile oğlu ile birlikte top oynuyor. 5 dakikada 3 tane gol atıyor. Bunu kim yaptı kardeşim. Rahmetli Metin Oktay olsa, madalya takardı. Bu büyük bir başarı. İşte böyle bir cumhurbaşkanı var. Hiç bitmeyen bir enerji' dedi. Türkiye'nin dünyada sözü dinlenen, dikkat edilen bir ülke olduğunu belirten Arınç, 'İtibarlıyız. Bakmayın Batı'dan farklı sesler çıkabilir. Doğu'dan bazen farklı sesler çıkabilir. Bu bizim yanlış yaptığımzdan dolayı değil. Hep doğruları söylediğimizden. Hep haklıdan yana olduğumuzdan. Hep mazlumdan yana olduğumuzdandır. Ne yapalım, biz hayatımızın hiçbir noktasında zalimden yana olmadık. Hep mazlumdan yana olduk. Hiçbir zaman güçlünün yanında olmadık, hep Hak'kın yanında olduk. Böyle olmaya da devam edeceğiz. dünyada başka ülkeler, başka rejimler beni sevmeseler bile mutlaka hak galip gelecektir' diye konuştu. 'ÇOCUKLARIMIZ, GENÇLERİMİZ CİNSEL YÖNELİMLERİNDE ÇOK KÖTÜ NOKTALARA GİDİYORLAR' Son zamanlarda Türkiye'de ahlaki bir çöküntünün yaşandığını söyleyen şunları söyledi: Arınç 'Maalesef günlük hayatımızdan tutunuz, çocuklarımızın yetişmesine kadar televizyonların etkisi, şundan bundan bu kadar ama farklı bir toplum haline geliyoruz. Çok şiddetli tepki vermeye başladı, insanlarımız. Bonzai veya benzerleri alıcı buluyor, müşteri buluyor. Bazı alçaklar bunu pazarlıyorlar. Gençleri özellikle buna alıştırmaya çalışıyorlar. Gençlerimizi çökertmek istiyorlar. ahlaksızlık, fuhuş bir bataklık haline geliyor. Çocuklarımız, gençlerimiz cinsel yönelimlerinde çok kötü noktalara gidiyorlar. Türkiye'de buluğ yaşı, ergenlik yaşı çok küçüldü. Bu kızlarda neredeyse 9-10 yaşlarına, erkeklerde de 11-12 yaşına kadar küçüldü. Bunun neticesinde özellikle bu cinsel yönelimleri sürekli teşvik eden, bir kısmı sanal dünyada, internet dünyasında bir kısma maalesef televizyonlarda, gazetelerin magazin sütunlarında bir kısmı da üniveristeler başta olmak üzere eğitim alanında gençlerimizin bu heyecanlarını, bu heveslerini kötüye kullananlar var. Biz karısını 40 yerinden bıçakladıktan sonra sokak ortasında bırakan bir ahlaksız kocayı bu güne kadar duymamıştık. Sevdiğini bırakan, üstünden taksisiyle geçen edepsiz, vicdansızları hiç bgüne kadar duymamıştık. Çocuklarının önünde cinayet işleyen vicdansızları bugüne kadar duymamıştık. Evet sayıları az belki ama niye oluyor, bunlar? Olmaması lazım. Biz çok iyi bir toplumduk. Bunlar nereden çıktı? Bu ayrık otları nasıl yetişti nasıl bitti? Bunlara dikkat etmemiz lazım. Asıl yapılamsı gereken sizlerin iyi örnek olmasıdır. Onları iyi yetiştirmeliyiz. Ne olur anneler, babalar, onların her istediklerini meşru-gayrimeşru, 'ne yapalım, arkadaşları böyle yapıyor' diyerek, olağan karşılamayalım. Nasihat edelim. Kötü arkadaşlıklar kurmasınlar, kötü yerlere gitmesinler ve inşallah güzel sohbetlerle, güzel kitaplarla ve güzel bir eğitimle başbaşa kalsınlar. Çocuklar bizim geleceğimiz. Onlar yarım yamalak yetişirse, biz sonra bu ülkenin geleceğinden nasıl sorumlu oluruz?' 'ERKEK ZAMPARA OLMAYACAK. KADIN DA HERKESİN İÇİNDE KAHKAHA ATMAYACAK' Bir kaç özel televizyonun gençlik dizileri hazırladığını ve bu dizilerin 13-20 yaşları arasındaki gençleri sadece sekse bağımlı olarak yetişmesine neden olduğunu öne süre Arınç,'Bunların sadece isimlerini vermiyorum ama yedi sülalesini biliyorum Bunlar bu toplumu çökertmekle vazifeli bir iş yaptığını zannederken çocukları kıyafetlerinden, konuşmalarından, anne-babalarıyla, arkadaşlarıyla olan ilişkilerine kada bunu bozmaya çalışan ve buna maksatlı olarak yapanlar vardır. Bizler inanmış birer müslümanlar olarak Kur'an'ı içindeki hükümleriyle Peygamber Efendimiz'in Hadis-i Şerif'leriyle mutlaka okumalıyız. Çok güzel kitaplar çıkıyor. İnsanın cebinde taşıyabileceğiçantasına koyabileceği çok güzel kitaplar çıkıyor. Kur'an'ı yeniden keşfetmemiz lazım. Ahlaken bir geriye gidiş var. Haya meselesi çok önemlidir. Yüzüne baktığın zaman yüzü kızarıyorsa haya güzeldir. Kadan da olsa daha da güzeldir. Haya sadece kadın için değil, erkek için, bütün mahlukat için haya diye bir şey var. Erkekler içinde haya geçerlidir. Yalan söyleyemez. Mahcubiyet ifade edebilecek bir sö söylemeye kalksa, yüzünü yere bakar. Nerede o yüzüne baktığımız zaman yüzü hafifçe kızarabilecek, boynunu öne eğecek, gözünü bizden kaçırabilecek iffet sembolu, haya sembolü kızlarımız? Hamdolsun burada çok var da, Allah bütün yavrularımıza bunu bağışlasın. Utanacağız arkadaşlar. Haya duygunuz olacak. İffet çok önemli. Sadece bir isim edğil. Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek içinde bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Çocuklarını sevecek. Kadın ise o da iffetli olacak. mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın. Şimdi bunu birileri söylediği zaman 'ya bu adam hangi dilden konuşuyor' diyebilirler. Bu kadar değerlerimize yabancılaştık bugün' dedi. 'ÇOCUKLARIMIZA ZAMAN AYIRALIM' Son yıllarda evlerde birden fazla arabanın ve herkes de cep telefonu olduğuna değinen Arınç, sözlerini şöyle sürdürdü: 'Biz şüphesiz arabanın da en iyisine bineceğiz. Ama arabanın da bir zekatı var. Lüzumsuz da kullanmayacağız. Ben meclis başkanı oldum servis araçlarını yasakladım. Neden? Çünkü servis araçları bize yılda 2 trilyon masraf getiriyor. Ama bir baktım ki içinde 10 kişi, 12 kişi var. Nereden bu servise binmesi gerekenler? Meğer herkes meclise arabası ile geliyormuş. Su kullanmıyor bu arabalar benzin kullanıyor. Valla Nil Nehri olsa Türkiye'de kullanılan arabalara benzin olarak yetiştiremeyiz. Bu israftır. Bir arabanın durduğu yerde sabit masrafı var. Bu lüzumlu bir ihtiyaç halinde kullanılacak birşeydir. Aynı cep telefonları gibi. Şimdi cep telefonlarında hanımlar yemek tarifi yapıyor birbirine, saatlerce. 'Daha daha ne var, ne yok? Ayşe'nin kızı ne oldu? Düğün ne zaman?' Bunları karşı karşıya geldiğinde konuş. Karşı karşıya geldiklerinde konuşamıyorlar çünkü ikisinin de gözü televizyonda, dizi seyrediyorlar. Bunlar gülünç hallerimiz. Biz iffetli, haya sahibi, çalışkan, dürüstlük ilkelerine bağlı ve asla kötü alışkanlıkları olmayan - uyuşturucu falan bir tarafa - Allah korusun sigara, alkol gibi bağımlılık yapan şeylerden çocuklarımızı uzak tutmalıyız. Yazı-kışı ayrı değerlendirmeliyiz. Çocuklarımıza zaman ayırmalıyız. Onlar anne babalarının kendileri ile ilgilendiğini görmeli. Şimdi benim torunum karşısında dedesi oturuyor. Annesinin telefonunu alıyor sabahtan akşama kadar oyun oynuyor. Ne girdiğimizin, ne çıktığımızın farkında. Şamil ne yapıyorsun diyorum, başını bile kaldırmadan 'oynuyorum' diyor. Çocuk bunlara meraklı şimdi. O yüzden onların meraklarını bazen şekerle, bazen oyuncakla, bazen para ile başka taraflara kanalize etmemiz lazım. Evlatlarımız elden giderse başka sermayemiz kalmaz. Bu cinayetler çok kötü. Biz kadına el kaldırmayı bile kabul etmeyiz. Eşiniz de sevgiliniz de olsa kızınız da olsa onlar bu toplumu doğuran mukaddes insanlar. Boşanırız, ayrılırız, yaşayamayız o ayrı birşey. Ama kötü muamele etmek, işkence etmek nedir bu televizyonlarda gördüklerimiz? Nedir haberlerde okuduklarımız? Bu toplum böyle değildi arkadaşlar. Bütün maddi kalkınmanın üzerini simsiyah bir örtü gibi örten bu kötüye gidişten biran evvel kurtulmamız lazım. Bunda bizim sorumluluğumuz varsa sizin de, başka kurumların da sorumluluğu var. İyiliğe vesile olan o hayrı işlemiş gibidir. Şerre vesile olan o şerri aynen işlemiş ve teşvik etmiş gibidir. Allah bizi inançlı, ahlaklı, dürüst, birbirlerini çok seven, hatrını kırmayan iyi arkadaşlık yapan, güzel bir toplum haline getirsin. Allah çocuklarımızı, torunlarımızı, gözümüzün nuru yavrularımızı, kötülüklerden fitne ve fesatlardan korusun inşallah geleceğimiz daha parlak olacak' dedi. Işıl ARSLAN - Mehmet İNAN / BURSA,(DHA)
Ebola Virüsü Hakkında Bilmemiz Gereken 10 Şey
İlk olarak bundan 38 yıl önce, 1976 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde ortaya çıkan,  2013'te tekrar tırmanışa geçen ve şimdilerde hepten dünyanın korkulu rüyası haline gelen Ebola virüsü yayılıyor...  Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın hızla yayıldığı uyarısı yaptı. Dış basında 'Fearbola' olarak da ifade edilen Ebola salgını korkusu, metropollerde tedirginlk yaratmaya devam ediyor. Peki nedir bu Ebola virüsü, Ebola virüsü nerelerden bulaşır? Ebola virüsünün belirtileri nelerdir? Ebola virüsü nasıl anlaşılır ve Ebola virüsünün tedavisi nasıl olur?
Suudi Vaiz Trabzon'da Cuma Hutbesi Okuyup, Namaz Kıldırdı
Trabzon'un dünyaca ünlü turizm merkezi Uzungöl’deki camide Suudi Arabistanlı vaiz Muhammed El Arifi tarafından vaaz ve hutbe okunup namaz kıldırılması, tartışmalara neden oldu. Cumhuriyet.com.tr'nin Trabzon Müftülüğü, yabancı bir din adamının izinsiz vaaz vermesinin kural dışı olduğunu ve konunun incelendiğini söyledi. Ehlibeyt Haber Ajansı’nın (ABNA) internet sitesinde yer alan haberde, turizm merkezi Uzungöl’de 22 Ağustos 2014 Cuma günü Suudi Arabistanlı vaiz Muhammed El Arifi tarafından Cuma hutbesi verildiği ve namaz kıldırıldığı belirtildi. Konuyla ilgili bir açıklama yapan Trabzon Müftü Vekili Ahmet Tokdemir ise, olayın doğru olduğunu ve gerekli incelemenin Müftülük tarafından yapıldığını söyledi. Tokdemir, “Arifi Kabe’nin imamlarındanmış. O gün camide bir saf Türk varmış, cemaatin gerisi Arap turistlerden oluşuyormuş. Arifi tanınmış bir imam. O da camiye gelince cemaat hutbe okuyup namaz kıldırmasını rica etmiş. Görevli imam arkadaşımız da bu ricayı kıramamış. Biz de Suudi Arabistan’a hacca gittiğimizde benzer şeyler oluyor. Bizim oradaki imam da Hac’da Kabe’de namaz kıldıranlardan. Hutbede çeviriyi de imam yapmış. Öyle zararlı, olumsuz bir şey söylememiş vaazda. Türkiye’ye de dua etmiş. Olayın gerçekleşme biçimi tabii ki kural dışı. Cemaatin ricası olsa da imam kendi başına böyle bir karar veremez. Önce Çaykara Müftülüğü’ne soracak. Çaykara olayı Trabzon İl Müftülüğü’ne aktaracak. Biz de Trabzon Valiliği’ne ve Diyanet İşleri’ne soracağız. Oradan onay gelirse olabilir. Ama böyle bir izin alınmamış, sorulmamış. Kuraldışı bir davranış söz konusu. Şu anda durumu inceliyoruz. İncelemenin sonunda gereğini yapacağız” diye konuştu. Fars Haber Ajansı'nın haberine göre, Suudi Arabistanlı bir müftü Suriye’deki muhalifler için ilginç bir fetva verdi. Şeyh Muhammed El Arifi, mücahitler diye andığı muhaliflerin Suriyeli kadınları kısa süreliğine hatta birkaç saatliğine kendi nikahlarına geçirebileceklerini ileri sürmüş, bu fetva oldukça tepki almıştı. Bu arada Trabzon'un eski Belediye Başkanı, eski AKP Trabzon Milletvekili Asım Aykan ’ın da Ureyfi Cuma hutbesi verirken camide olduğu ortaya çıktı. Sosyal paylaşım sitesi Facebook’taki sayfasında “Uzun Arabistan!!!” başlığıyla paylaşımda bulunan Aykan'ın paylaştığı ifadeler şöyle:T24