Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Kaliteli Sinema Nasıl Öldü? Katil, Dizi Sektörü mü?

-

Merhaba sevgili okuyucularım. Bundan önceki yazımı okuyup uzunluğundan şikayet edenler oldu. Ancak sizi daha fazla üzmek zorundayım. Belki de Onedio tarihinin en uzun içeriğini okuyacaksınız. Ve sevgili Onedio'nun robotları sizin için şöyle bir güzellik yapmış: hemen başlığın altında bu içerik için ne kadar zaman ''harcayacağınızı'' size söylüyorlar. 

Şimdi gelelim asıl meselemize: Diziler, kaliteli sinema filmlerini nasıl yiyip bitirdi? 

İkinci uyarımı da yapayım: Bu içerik içerisinde adı geçen şirketlerin hiçbiri, ne yazık ki, bana en ufak bir ödeme yapmadı. Kendilerini övüyorsam, tamamen kendi isteğimledir. Hadi başlayalım.

Predator 2018

Yakın zamanlarda 2018 model Predator filmini izledim. Takdir edersiniz ki IMDB'de 5.6 alan filmi beğenmiş olma ihtimalim yok. Zaten azcık kritik düşünce yetisine sahip bir izleyicinin böyle bir filmin eksiklikleri üzerine düşünüp, zaman kaybetmesi beklenemez. Ben de her gülünç sahnesini ele alıp dalga geçerek zamanınızı çalmayacağım, merak etmeyin. Sadece filmin adını aklınızın bir köşesinde tutun, içerik boyunca arada bir kendisine yardım için başvuracağız.

Filmi izleyen ya da hakkında az çok bir şeyler okuyanların çoğu takdir edecektir ki, film tam bir senaryo çöplüğü. Sahnelerin çoğu boş aksiyonlarla dolu. Ve bu rezaletin içinde Shane Black gibi bir üstadın olması da yaşadığım acıyı katlıyor.

O Shane Black ki, en klişe sahnelere bile öyle ince dokunuşlar yapar ki, bir anda içiniz cız eder, işin insani tarafını fark edersiniz. Ki ilk Predator filminde de kendisini oyuncu kadrosunda görmemizin nedeni, bu eşsiz yeteneği. Yönetmenin dediğine göre, onu sahadaki senarist olarak kullanmışlar. Tıkandıkları noktada doğaçlama fikirleriyle filmi ''kurtarmış' adeta. 

Yeni filmde kendisinin dokunuşu çok az hissediliyor. Kahramanların çoğu fonksiyonel olarak 80-90 kilo kıymadan fazlasını ifade etmiyor. Ama yukarıda da dediğim gibi, amacım bu filmi eleştirmek değil (zaten daha ne kadar gömeceğim), sadece bunun eksiklikleri üzerinden günümüz sinemasına ve dizilerine bir göz atmak.

Şimdi asıl soruyu soralım: yeni filmler neden bu kadar b...tan?

Bu sorunun cevabını vermek için bu günlere nasıl geldiğimize bir bakalım.

1960'lı yıllarda Hollywood, finansal bir krizin içerisine girdi. Film stüdyoları batmanın eşiğindeydi. Grafikte, yıllara göre ABD vatandaşlarının haftalık sinemaya gitme oranları görünüyor. Temel nedeni bu olmasa da, 1948 yılında ABD hükümeti ile Paramount arasındaki mahkemenin yansıması olarak görebiliriz bu krizi. Mahkeme kararına göre film stüdyoları sinema salonlarına sahip olamayacaktı artık. Bu durumda sinema salonları üçüncü şirketlerin eline geçti. Dolayısıyla gelir de bunlarla paylaşılmak durumundaydı. Özetle, tüm finansal model değişti.

Dev bütçeli yapımların sonu.

Dev bütçeli yapımlar yapmak artık karlı değildi. Bunun yerine stüdyolar küçük bütçeli, ''yönetmen filmi'' diyebileceğimiz tarza döndü. Ve bu doğru yatırımın geri dönüşü gecikmedi. ''Bonnie and Clyde'', ''The Graduate'', ''Easy Rider'' gibi filmler bu yatırımın meyveleriydi. Bu filmlerin ortak noktası, kahramanlarının yalnızlıkları ve toplumun dayatmalarına karşı olan memnuniyetsizlikleri veya isyanlarıydı. Ve bu yeniden şekillenen pazarda çok iyi bir yankı buldu. Baby boomer kuşağı bu tarzı çok hızlı sevdi.

Hollywood dediğimiz şey de kuantum fiziğiyle çalıştığı için, kimse, neyin ve hangi mantıkla çalıştığını tam olarak bilemiyor. Ancak bir doğru var ki, eğer bir şey tuttuysa, durum değişene kadar sonsuz kere tekrar edebilir.

Yönetmenlerin çağı.

60'ları böyle atlattıktan sonra yeni dönemin efendileri artık yönetmenler olmuştu. Film stüdyoları finansal olarak yönetmenlere bağlıydı. Ve belki de sinema tarihinin en mükemmel kombosuydu bu dönem. Yaratıcılık, kapitalizmin en temel yakıtı olmuştu. Buna Hollywood'un Rönesansı deniyor. Stüdyoların dayattığı değil, yönetmenlerin tarzını ve zevkini yansıtan filmler ön plandaydı. 

Chinatown, Apocalypse Now, The French Connection, All the President's Men, Dog Day Afternoon, One Flew Over the Cuckoo's Nest, Taxi Driver, The Godfather ve diğerleri. Bunların tümünü film stüdyolarının yönetmenlere duyduğu sonsuz güvenin bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. Sonuç herkesi mutlu ediyordu. Yönetmen özgürdü, stüdyolar ve sinema salonları hasılatın keyfini sürüyordu, izleyici gerçek sinema filminin tadını çıkarıyordu. Ve ne gariptir ki, bu mükemmel karışım aynı zamanda dev bir problemin de kaynağı oldu.

Gelsin bakalım yeni dönem.

Universal Pictures, kimsenin tanımadığı ama çok yetenekli bir yönetmenle anlaştı. Steven Spielberg. Dönemin parasıyla 7 milyon dolara mal ettiği film, toplam 470 milyon hasılat getirdi. Bu günümüzün şartlarında 2 milyar dolardan fazla ediyor. Sinema tarihine ''Blockbuster'' terimini kazandıran (hatta yazlık blockbuster bile denebilir) bu canavar tabii ki Jaws'tan başkası değildi. Bu filmin gişe başarısı yine tüm sektörün dengelerini alt üst etti.

Eskiden filmler az sayıda salonda gösterime girer, talep geldikçe yeni salonlarda verilirdi. Kulaktan kulağa yayılan haberler adeta filmlerin başarısının anahtarıydı. Örneğin The Godfather ilk olarak sadece 6 salonda çıktı ve zamanla 323 salona kadar yükseldi. Jaws ise direkt olarak 409 salonda çıktı. Televizyonda da o zamana kadar benzeri görülmemiş sıklıkta ve fiyatla filmin reklamları yapıldı. Ve reklam işe yaradı. İnsanlar sinema salonları önünde devasa kuyruklar oluşturdu, filmi izleyip tekrar sıraya girdi. Tabii ki Universal bu çılgınlığı görünce fırsatı kaçırmadı. Oyuncaklar, t-shirtler, şapkalar derken bir sürü ürün sattılar filmle ilgili.

Çekil bakalım okyanusların efendisi. Uzay zamanı geldi!

1977 senesinde Jaws ikinci sıraya geriledi.

Starwars sadece film olarak değil, komple bir marka olarak tüm dengeleri değiştirdi. Oyuncaklar, not defterleri, aksesuarlar, maskeler, kılıçlar vesaire. Komple bir ürün gamı olarak düşünürsek, her yaştan insana hitap edecek bir şey mutlaka bulunabilirdi. 

Kısacası Jaws ve Starwars finansal standartları arşa çıkardı ve yönetmen filmlerinin yerini artık buna benzer işler alacaktı. Rönesansı kapattık, hadi geçmiş olsun. 

Bundan sonraki dönemde ''başarılı film'' tarifi sadece filmle sınırlı kalmayacaktı. ''Merchandising'' denilen illet olaya her açıdan bakıyordu. ''Tüm yaş, cinsiyet, ırk gruplarına hitap ediyor mu? Oyuncağı yapılıp satılabilir mi?'' gibi sorular da önemliydi artık.

Bakalım sırada kimler var.

Back to the Future, Indiana Jones, Ghostbusters, Superman ve benzeri bir sürü film, tüm izleyicileri kapsamaya yönelikti. En düşük puanlı filmler bile bu amacı güdüyordu. Rambo serisi, Arnold Schwarzenegger filmleri vs. bir nevi yetişkinler için çocuk filmi niteliğindeydi. Tabi 80'lere komple bu furyanın altında ezmek haksızlık olur. Bu dönemde de sisteme direnen yönetmen filmleri vardı. 

Ordinary People, Rain Man gibi başyapıtları da bize bu dönem hediye etti. Ama bunlar çok azdı. Çünkü yukarıda dediğim gibi, ekonomik model kökten değişmişti. Stüdyolar, büyük bütçelerle tüm kitlelere hitap eden filmler çekip, elde ettikleri kardan küçük bir payı yönetmen filmlerine ayırıyorlardı. Dönemin stüdyo sahipleri veya yöneticileri artık yönetmenlere güvenip ufak tefek düzeltmeler yapmak bir yana, müteahhite proje çizdirir gibi siparişler vermeye başlamıştı. ''Şu kadar aksiyon olsun, sonunda şu adam çıkıp kötü adamı dövsün'' gibi. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen hala iyi senaryolar çıkıyordu. Buna ister el alışkanlığı deyin, ister 80’li yıllarda hiç Maymunlar Cehennemi'nin çıkmamasına bağlayın. Karar sizin. Bana kalırsa, hala kıyıda köşede kalmış iyi yönetmen ve senaristler vardı. Stüdyolar da bunlar için rekabet ediyordu ve bu da başarı olarak yansıyordu.

Oğlum, kumandayı getir!

Tüm bunların yanında çok hızlı bir şekilde gelişen kablolu yayın faktörü vardı. 80'li yılların başında ABD'deki evlerin sadece %23'ünde kablolu TV varken, sonlarına doğru bu oran %60'ların üstüne çıkmış. Kitlelerin büyümesiyle birlikte, kanalların sayısı ve çeşitliliği de arttı. Eskiden sadece genele hitap eden sitcom'lar yayınlanırken, artık her yaşa ve zevke göre tematik kanallar mevcuttu. Çocuk, spor, doğa, yetişkin vs kanalları kumandanın diğer ucundaydı. Ve bu bir yerde günümüzün şartlarının da ön gösterimiydi. Artık o ''lanet olası koca poponu'' kaldırıp sinemaya gitmek zorunda değildin dostum. Kaldı ki: ''Bir sürü para vereceksin, karanlık bir ortama gireceksin, birileri patlamış mısırlarını ses çıkara çıkara yiyecek. Tüm bunlar ne için? Güzel bir film izlemek için mi sadece? Hiç cazip değil, oturup evden izlerim yeaaa.''

Şaaak diye günümüzdeyim. Nasıl ama?

Amazon, Netflix, HBO gibi devler veya bunların ülkemizdeki rakipleri, sizlere bu konforu ev ortamında sunuyor. 

Dizi çekmek, film çekmeye göre çok daha düşük bütçeler gerektiriyor. Bu da yaratıcılarını, hızlı kararlar ve riskler almak konusunda oldukça cesur yapıyor. Bu da yaratıcılığın daha fazla olmasını sağlıyor. 

Dileyen herkes, hemen şimdi bu platformlardan herhangi birine girip, kendi zevkine göre yüzlerce dizi veya filmi (neredeyse) bedavaya bulabilir. Oysa kalkıp sinemaya gitsen, 2-3 ayda bir, az da olsa hoşunuza gidecek bir film bulsanız, öpün de başınıza koyun. Bu tarafta ise, örneğin Netflix sizin kişisel zevklerinize göre bile öneriler yapabiliyor, ki çoğu zaman da çok yerinde oluyor bu öneriler. Ve sanırım böyle bir rekabet Hollywood'un bile dişine göre değil.

Bakalım kitaplar ne diyor?

Ben Fritz, gördüğünüz bu kitapta şuna yakın bir ifade kullanıyor: '' Eskiden izleyiciyi, sadece film güzel olduğu için onu izlemeye ikna etmek yeterliydi. Şimdi ise filmi sinemada izlemeye ikna etmek de gerekiyor''.

Bu da aslında şu anlama geliyor: İzleyiciye, evde bulamayacağı bir şey vermek gerekiyor sinemaya gelmesi için. Görsellik. 

''Siz evinizde oturup fakir fakir GOT veya Breaking Bad izliyorsunuz ama bizim burda IMAX 3D ve en son model ses sistemimiz var. Patlamalar, kavgalar, özel efektler falan. Anlayamazsınız...''

Takdir edesiniz ki, görsellikten başka bir şey veremeyen ve büyük kitlelere ulaşan bu filmler aslında çok büyük bir problem. Fransız felsefeci Guy Debord, 1967 yılında yazdığı ''La Société du spectacle'' (Gösteri Toplumu) adlı kitabında bu görsellik belasının toplumu nasıl geriye götürdüğünü uzun uzun anlatıyor. Ama biz tezini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Post endüstriyel tüketim kültürü, insanlara mutluluğu medyanın dayattığı ve gerçekten uzak, temsili yansımalarda aramaya alıştırdı. Debord'a göre, görsellik, kendi içerisinde var olan gerçeğin sahte bir versiyonunu, ürüne dönüştürüyor. İzleyicinin görevi de gözlemciden öteye gitmiyor. Eleştirel düşünmek gibi bir zorunluluğu kalmıyor artık. Görsellik, duyguları en visseral ve içgüdüsel yollarla uyandırıyor. Bunu cinsellik veya zorbalığın gerçek üstü formlarıyla başarıyor. Bu da, ilgiyi arttırırken, düşünmeyi azaltıyor. Dokunduğu diğer toplumsal konulara girmiyorum, onu kendiniz okursunuz.

Özet geçecek olursak: Üzerine çok düşünmeden, sadece görsel olarak sanata bakarsak, beynimiz rahatlamıyor, geriliyor. 

Susan Sontag, 96 senesinde şuna yakın bir şey söylemişti: ''Sinema filmlerinin tek derdi, izleyicinin dikkatini çekmek oldu. Bunun sonucunda da, geçici, basit bir hal aldı ve izlerken tüm dikkatinizi vermek artık gerekmiyor.''

Tabii burada şunun da altını çizmek gerekiyor: Görsellikten kasıt, oyuncuların yüz ifadeleri, duygusal değişimleri vs. değil. Uçaktan atlayıp 3. Dünya Savaşını durduran özel efektlerden bahsediyorum. Yoksa görsellik her zaman sinemanın önemli bir unsuruydu. Ama sadece denklemin bir parçası olarak. Tamamı değil yani.

Yine mi Jaws?

Film stüdyoları Jaws'ın başarı hikayesini tekrar etmek istediklerini açıklayıp, yaratıcı süreci ticari düşünebilenlerin eline bıraktıklarını belirtseler de, Jim Jarmusch, David Lynch, Steven Soderbergh gibi vizyoner yönetmenler bağımsız finans ve dağıtım kanalları aradılar. Sundance ve Cannes gibi film festivalleri onlar için bir alternatif oldu. 

Yine geriye dönecek olursak, 80'li yıllarda ve sonrasında da görsellik önemli bir unsur olsa da, iyi oyuncular, ''sağlam'' karakterler ve nitelikli anlatım gibi kriterler de hala çok önemliydi. Günümüz sinemasının ise bunların hiçbirine ihtiyacı yok. 

Yine Ben Fritz'in iddiasına göre, 40 milyon USD ve 100 milyon USD maliyetli iki film yaptığımızı ve bunların ikisinin de gişede zarar ettirdiğini varsayarsak, 40 milyonluk film daha fazla zarar ettirir. İnsanlar, bilmedikleri bir filme gitmektense, kötü bir filmin ikinci bölümüne, çok reklamı dönmüş bir blockbustera gitmeyi daha çok tercih ediyor. Bir yönetmen filmine gidebilmesi için ise etrafındaki herkesin beyninin içine soka soka o filmin iyi olduğunu söylemesi gerekir. Oysa evde bu tür filmleri büyük bir keyifle izliyoruz. Hatta Netflix'in patronu, tüm başarılarını tam olarak bu davranışa borçlu olduklarını söylüyor. Buradan da 2 farklı istikamette gelişme oluyor: Festival ve Oscar filmleri haricindekiler patlamış mısır etrafında gelişen eğlenceye dönüşüyor. Buna karşılık Streaming servisleri (Netflix ve Amazon gibi) gitgide daha kaliteli ve daha kişisel içerik öneriyor. 

Ayrıca bu devler artık Hollywood'un tüm dahi yönetmen ve oyuncularını kendi tarafına çekmeye başladı. Sinemada çıksa maliyetini kurtarmayacak Scorsese'nin The Irishman'ı için Netflix şimdiden 140 milyon doları gömmüş durumda. Çünkü izleneceğinden eminler.

Sinema devlerinin sonu.

En parlak ve yaratıcı beyinleri Streaming servislerine kaptıran sinema devlerinin elinde kalan tek silah görsellik (efektler) oluyor ve bunu da artık kendi bacağına sıkıyorlar. Tamam, sinemada bize yaşattığınız o keyfi hepimiz evimizde alamıyoruz ama, bu yaklaşım nereye kadar?

Filmin içine onlarca aksiyon sahnesi koyayım dediğin zaman, etrafına güzel bir hikaye yazman mümkün olmuyor canım Hollywood'um.

Düşünsenize, başarılı bir yönetmensiniz ve şöyle bir sipariş geliyor: ''5-6 tane kovalamaca sahnesi, 7-8 tane patlama (ama kahraman atlayıp kurtuluyor), 10 tane dövüş sahnesi, 1-2 tane de uçaktan/helikopterden atlama lazım. Ha bir de bizim eski filmlerdeki kahramanlara bir gönderme yapıp, filmin devamını müjdelemek gerekiyor.''

Burada iyi bir senaryodan ziyade, bu beklentileri karşılamanız yeterli oluyor. Aksiyon sahnelerini sıralayıp, araya 3-5 metin sıkıştırdın mı, iyi kötü bir film oluyor. Biraz iyi reklam, biraz da birkaç forumda filmin puanını 2 hafta boyunca yüksek tuttun mu, gişe hasılatı zaten geliyor. 

Suicide Squad filmini ele alacak olursak: Çok vasat bir senaryosu olsa da, mükemmel bir reklam kampanyası yürütüldü. Hala açıp filmin trailer'ını izleyesim geliyor.

Veee pazarın yeni oyuncusu: Çin

Çin'de orta sınıfın hızla zenginleşmesini es geçmek olmazdı. Sinema sektörünü çok ciddi şekilde etkilediler. Film stüdyoları artık filmlerinin yurt dışında da ilgi çekici olması için çabalıyor. Yani, büyük nüfuslu ülkelere de yaranmaya çalışıyor.

İyi bir sinema filminin vazgeçilmez öğelerinden biri, akılda kalıcı diyaloglardır. Ancak bunlar her zaman iyi çevirilemez veya en basitinden, aktarıldıkları dilde sağlam bir karşılığı yoktur. Yani filmin çıktığı ülkeye özgüdür. Hal böyleyken de, iyi bir diyalog yazacağım diye uğraşmaya ne gerek var? Adamın kafasına işeyen Bumblebee her dilde komiktir. 

Yeni çıkacak Batman filmiyle ilgili senaryo kaygısını duyan yapımcılar, açık dille şunu söylemiş: ''Umurumuzda değil. İzleyenlerin %70'inden fazlası zaten ingilizce izlemeyecek.

Canımız Predator'umuza geri dönelim...

Kahramanların herhangi bir gelişimi söz konusu değil. Aksiyon sahneleri arasındaki tüm konuşmalar, sadece köprü görevi görüyor. Laflarını bitirseler de kavga başlasa diye bekliyorsunuz. Filmin baş kahramanlarından Otizimli çocuğun hastalığı bile onun önemli bir özelliği gibi değil, sadece uzaylının onu avlaması için bir bahane gibi. Babası da tabii ki oğlunu koruyacak. Yani filmde organik herhangi bir şey yok. Her olay, uzaylı ile bir sonraki randevuyu ayarlamak için bir bahane sadece. Oysa orijinal Predator öyle miydi? Tamam kabul, efektler daha zayıftı, evrim biyologları filmde yoktu, özel kostümler yoktu ama filmde bir ilerleme vardı. 

Tamam, bunların ikisi de blockbuster, filmlerden bir beklentim yok. Askerler uzaylıya karşı ve sonunda insan kazanıyor. Ama ilkini bir hatırlayalım. Filmin kahramanları (askerler) ile birlikte biz izleyiciler, kademeli olarak canavarı tanıyorduk. Öldürülen her askerle birlikte geriye kalanlar canavarla ilgili bazı ipuçları elde ediyordu. Bu da direkt olarak bir sonraki hamlelerini etkiliyordu. Sonunda da sayın valimiz yenilmez olduğu düşünülen uzaylıyı yeniyordu. Yani, özel efektlerle anlatım bir arada ilerliyordu. Yenisinde ise bu öğelerin hiçbiri yok. Sadece iyi bir trailer çıkaracak kadar güzel efektler var.

Şimdi de genel sanat tarihe kısa bir keşif dalışı yapalım.

Yukarıda yazdıklarımı dikkatle okuyup şunu diyenler olacaktır: ''Zaten sanat git gide kötüye gidiyor. Çimenler eskiden daha yeşildi.'' Ancak bu argümanın karşısında da her zaman şu durur: Tarih, bize her zaman üretilenlerin az bir kısmını ulaştırır. Bu da genellikle dönemin en önemli eserleri olur. Kıyasladığımızda ise eskinin en iyileri ile şimdinin en kötülerini kıyaslarız. 

Ancak ben yine de günümüzün devasa bütçeli filmlerinin sanat anlayışıma az da olsa katkıda bulunacaklarından şüpheliyim. Oysa blockbuster dahi olsa, eski filmler bunu sıklıkla yapabiliyor. 

Tamam, Mad Max gibi başarılı aksiyon filmleri, ya da La La Land gibi hem ruhumuzu okşayan hem de gişe başarısı gösteren filmler oluyor ama bunların sayısı oldukça az. Ve ne yazık ki, bunlar film stüdyolarının iştahını bir Avangers kadar kabartmıyor. Çünkü Avangers 2 milyar doları aşkın bir gişe hasılatı yapıyorken, Mad Max sadece 380 milyona yaklaşabiliyor.

Siz olsanız neyi seçerdiniz?

Rakamlar böyleyken film stüdyolarının sevabına film yapmasını bekleyemiyoruz haliyle. Onlar da bize hikaye satmıyor artık. Görsel efekt satıyor. Peki hikayeye daha fazla ihtiyacımız varken neden görsel efekte daha fazla para harcıyoruz?

Game of Thrones, Breaking Bad gibi dizilerin kültüre etkileri, sinema filmlerinin verdiği etkiyi çoktan aştı. Kahramanların etrafında gelişen hikayelerin tadından yenmiyor. Onları konuşuyor, onlarla yatıp kalkıyoruz. Etrafımızdaki insanları bu dizilerdeki kahramanlarla kıyaslıyoruz artık. Sinemayla ise bu git gide daha az oluyor. Sinemayla ilgili artık sadece teknolojik gelişmeleri konuşuyoruz. En yeni kameralar nerede kullanıldı, özel efektlere kaç para harcandı, en iyi sinema salonu nerede, 85 lira bilete verilir mi vs. 

Yeni Mission İmpossible filminde Tom Cruise'un gerçekten uçaktan atlamış olması bile kimseyi heyecanlandırmıyor artık. Kendimi yine tekrar edeceğim ama filmdeki her olay bir sonraki aksiyon sahnesine geçmek için bir bahane sadece. Tüm bu sahnelerin arasında bir mantık kurmaya çalışınca da, kendini eksik hissediyorsun. Yine bir şeyleri kaçırdığını sanıyorsun. 

Bu zincir son dönemde çıkan bütün aksiyon filmlerinde var.

Peki ya tarih tekerrür edecek mi?

Kabaca sormak gerekirse: İnsanlar, Hollywood'un bize sunduğu bu b..ktan bir gün yorulacak mı? Yeni bir kriz doğup, yeni bir Yönetmen Rönesans'ına neden olacak mı? Sanırım HAYIR. Streaming servisleri pazarı büyük bir iştahla yutuyorlar. Netflix neredeyse her şeye sponsor oluyor. En klas dizilerden, en ufak yönetmen filmlerine. Amazon, Woody Allen'a dükkanın anahtarını verdi. Tamam, kimse Hızlı ve Öfkeli'nin yeni filmini kaçırmak istemez ama evinde de Woody Allen filmini izler. 

İnternet, kullanıcılara yeni davranış biçimleri kazandırdı. Artık herkes kendi tarzına göre içerikler tüketiyor ve bu ivme daha uzun süre boyunca devam edecek gibi görünüyor. 

Okuduğunuz için hepinize teşekkür ederim.

Bana ilham kaynağı olan arkadaşım Anoir'ı da kaynak olarak göstermemek ayıp olur. 

İyi ki varsınız!

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
returnz

Öncelikle kaliteli içerik için teşekkürler. Artık hiçbir film eskileri gibi keyif vermiyor. Hepsi birbirinin özentisi filmler piyasaya çıkıyor. Senede nereden baksanız 1-2 tane kaliteli orijinal yapım izliyoruz. Özellikle Marvel sinema dünyasını gerçekten çöpe dönüştürdü. Her şey efekt demek değil, millet senaryo istiyor ey yapımcılar. Bence sinema sektörü 1998-2003 arası altın çağını yaşamıştır (kaliteli senaryo ve içerik olarak). Bu gidişle de tekrarını göremeyeceğiz. Teşekkürler...

pedro-pascal

katılıyorum ama altın çagına 80lerden ve daha gerilerden başlayabiliriz..zaten türk filmlerini sevmiyorum,hesi birbirinin aynısı sıkıcı,para verip gitmek orda dursun bedava izlemem.yabancılarda da zaten herkes marvele falan gidiyo sinemaya,görsel efekt hepsi tek kullanımlık çöp..avengers tarzı filmleri sinemada izlersin ama bidaha evde izlemezsin çünkü dedigin gibi senaryo yok.eskiden 90lar müzigi gibi rekabet vardı sinema sektöründe de,herkes birbirinden iyi filmler çekiyodu,spielbergler,cameronlar,columbuslar,burtonlar falan..şimdi aynı adamlar olsa da onlar da çaga yenik düştü..göremiyoruz artık kaliteli film.sinemaya gidemez oldum.çok güzel bi film yok,diyorum nasıl olsa iki güne nete düşer izlerim,bisürü para hem,millet aç karnını doyuramıyo kaldı ki 30 tl versin bi filme..oda görsel efektli senaryosuz,tek kullanımlık,ergenlere özel..

moondark

Çok kalieli diziler var bütçesi oldukça yüksek olan. Üstelik her bölüm filmden üstün olabiliyor.

pedro-pascal

game of thrones tan hariç bilmiyorum.o da senaryo degil,kitabın ekmegini yedi..

moondark

Fazlaca var. Lost, Altered Carbon, Fringe, Vikings, Friends, House of Cards, Sense8, Marco Polo, Westworld, Stranger Things, Rome...Pacific bölüm başına 20 milyon dolarcık :) Friends hariç hepsini izledim.

pedro-pascal

bütçesi yüksek olabilir,kaliteli de diyebilirsin,herkesin kendi görüşüdür ama game of thrones,spartacus,merlin vs gibi diziler çekilmedi bence.onların da hikayesi belli,ondan begeniyorum sanırım.zaten şimdiye kadar kitap filmi harici bi film çekmedi içine beni tam olarak,eski filmler başka tabii,mesela gelecege dönüş,beter böcek,terminatör,matrix,titanic falan gibi tabii onlar başka,eski oldugu için..cesur yüregi demiyorum çünkü onun da halihazırda bi hikayesi var.ama senaryolaştırılması güzeldi. lostu,rome u,westworld u,vikingsi,fringe i ben de izledim az da olsa.çekmedi beni.lost sürükleyiciydi evet ama çok saçmaydı.ben de g.tümden atar ben de sürüklerim,önemli olan hem mantıklı hem sürükleyici olması.mantıksız fantastik,zombi filmi bile izlemem.digerleri sürükleyici degildi,vikings falan,ondan izlemeyi bıraktım.

moondark

The Handmaid's Tale izlemeni tavsiye ederim.

pedro-pascal

korku gerilimse sevmem

moondark

:D yok değil bir bak konusuna. Ama 2. sezon ilk bölüm başında gerildim :)

pedro-pascal

yok hayatım zaten yeterince gerici.p gerilmeye ihtiyacım yok sagol:)dedigim diziler gibi olursa alırım,merlin gibi fantastik falan..da onun gibisi gelmedi daha..gottan da yok başka,spartacus de bitti falan..zaten gotu bekliyom,dizi izlemiyom bu aralar,film seviyorum zaten,film izleyecek halim bile yok bu aralar..sıkılıyorum..yoksa izlicek bisürü filmim var..

teknoooo

okudum.

r.i.p.

Yalan.

tilbe-sena-ozirmak

İçerik oldukça keyifliydi ve eminim değinilmesi gereken daha çok şey var. Bana kısa bile geldi :) Elinize sağlık.

Görüş Bildir