article/comments
article/share
Haberler
Nazım Hikmet: Bir Ülke Onu Sildi. Dünya Ezberledi. Peki Kim Kazandı?

etiket Nazım Hikmet: Bir Ülke Onu Sildi. Dünya Ezberledi. Peki Kim Kazandı?

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bir sabah, Moskova'da yaşlı bir adam gazetesini almak için kapıya yürüdü. Elini uzattı. Ve tam o anda kalbi durdu. Yıl 1963'tü, adam altmış bir yaşındaydı. Ölümünden yalnızca birkaç hafta önce, son şiirlerinden birine 'Cenaze Merasimim' adını vermişti. Yani kendi cenazesini çoktan yazmıştı bile. Şair olmak biraz da bu olsa gerek. İnsanın kendi sonunu bile herkesten önce görmesi.

O adam Nâzım Hikmet'ti. Ve o kapıda düşüp ölürken, doğduğu ülkenin vatandaşı bile değildi. Çünkü Türkiye onu yıllar önce silmişti. Resmen, imzayla, mühürle.

Oysa o silinen adam, bugün Türkçenin en büyük şairi kabul ediliyor. Birileri onu tarihten kazımaya çalıştı, ama sonuç tam tersi oldu. Nasıl mı, baştan alalım.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Nâzım 1901'de Selanik'te, paşa torunu olarak dünyaya geldi.

Nâzım 1901'de Selanik'te, paşa torunu olarak dünyaya geldi.

Yani hayata epey yukarıdan başladı. Dedesi valiydi, evlerinde Fransızca konuşulur, piyano çalınırdı. Annesi ressamdı. Böyle bir çocuğun istikbali garantiydi aslında: Rahat bir hayat, saygın bir kariyer, sıcak bir salon. Ama Nâzım o hazır geleceği tekmeleyip devirdi.

Çünkü genç yaşta Sovyetler Birliği'ne gitti, orada komünizmle tanıştı ve bu fikre ömür boyu bağlı kaldı. İşte hayatının faturası da tam burada kesilmeye başladı. O dönemin Türkiye'sinde komünist olmak, kendi kuyunu kazmakla eş anlamlıydı. Ve Nâzım o kuyuyu, gür sesiyle şiir okuyarak kazdı.

Ama Nâzım sadece 'başı belada bir solcu' değildi. O, Türk şiirini kökünden değiştiren adamdı. Yüzyıllardır süren kalıpları, ölçüyü, uyağı bir kenara fırlattı. Şiiri sokağa indirdi, halkın diline soktu. Ondan önce Türk şiiri bir şeydi, ondan sonra bambaşka bir şey oldu. Yani onu yalnızca siyasetiyle anmak, koca bir denizi bir bardağa sığdırmaya çalışmak gibi bir şey.

Neyse, o kuyu 1938'de tamamen çöktü. Askeri öğrencilerin onun kitaplarını okuduğu ortaya çıktı ve bu, orduyu isyana teşvik sayıldı. Ceza: Yirmi sekiz yıl dört ay. Yani neredeyse bir ömür. Aynı yıl şiirleri de yasaklandı. Devlet hem adamı hem de kelimelerini aynı anda içeri tıktı.

Ve işte hikâyenin en can alıcı çelişkisi burada başlıyor.

Ve işte hikâyenin en can alıcı çelişkisi burada başlıyor.

Nâzım o parmaklıkların ardında, hayatının en büyük eserlerini yazdı. Bir insanı susturmak için hapse atarsınız, değil mi? Nâzım'da bunun tam tersi oldu. Bursa Cezaevi adeta onun atölyesine döndü. Dev yapıtı 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nı orada kurdu. Cebindeki küçük defterlere durmadan yazdı, sonra yazdıklarını gizlice dışarı kaçırdı. Şiirleri hücreden hücreye, elden ele, sınırdan sınıra geçti. Türkiye'de adı yasakken, Paris'te, Moskova'da, Atina'da insanlar onu okuyordu. Hapisteki bir mahkûm, dışarıdaki milyonlara sesleniyordu. Anlaşılan duvarlar her şeyi tutuyordu ama kelimeleri tutamıyordu.

Peki bu adam o hücrede yalnız mıydı? Hiç değildi. Çünkü Nâzım'ın bir de kadınları vardı.

Nâzım hayatı boyunca birçok kadına âşık oldu ve her birine unutulmaz şiirler yazdı. Ama en derini Piraye'ydi. İki çocuklu genç bir dul olan Piraye, onun hem karısı hem yoldaşı oldu. Şair on iki yıl boyunca hapisten ona mektuplar yağdırdı, en güzel dizelerini ona yazdı, başyapıtını ona adadı. Piraye dışarıda sabırla bekledi, bekledi, bekledi.

Ve sonra Nâzım, o sadık kadını bir mektupla terk etti.

Ve sonra Nâzım, o sadık kadını bir mektupla terk etti.

Çünkü hapisteyken kendisini ziyarete gelen başka bir kadına, dayısının kızı Münevver'e âşık olmuştu. Piraye'ye yazdığı o veda mektubu, belki de bir aşığın kaleminden çıkmış en dürüst ve en acımasız itiraflardan biridir. Şöyle diyordu: 'Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel.' Yani hem 'sana ihanet ettim' diyor, hem de 'ama yine de gel' diyecek kadar pervasız. İnsan sevince bencilleşirmiş, Nâzım bunu tek bir mektuba sığdırmış.

Burada küçük bir sürpriz daha var. Piraye'nin oğlu, yani Nâzım'ın üvey oğlu Memet Fuat, ileride Türkiye'nin en önemli edebiyat eleştirmenlerinden biri oldu. Nâzım'ın eserlerinin bugün elimizde olması, büyük ölçüde bu üvey oğlun emeği sayesinde. Yani terk ettiği kadının çocuğu, onu ölümsüzleştiren adam oldu. Hayat bazen senaryo yazmakta romancılardan daha cüretkâr.

Neyse, gelelim o meşhur kaçışa.

Neyse, gelelim o meşhur kaçışa.

1950'de, on iki yılı aşkın hapisten sonra, uzun bir açlık grevi ve büyük bir kamuoyu kampanyası sayesinde nihayet serbest kaldı. Yaşlı annesi bile oğlu için sokağa çıkıp eylem yapmıştı. Ama bu özgürlük sahte çıktı. Dışarısı da bir tür hapishaneydi. Kitapları basılamıyor, iş bulamıyor, her adımı izleniyordu. Sonra devlet, kalbi ve karaciğeri iflas etmiş elli yaşındaki bu adamı yeniden askere çağırdı. Nâzım bunun bir tuzak olduğuna, askerde başına bir iş geleceğine inandı.

Ve tarihin en sinematik kaçışlarından birine imza attı. 1951'de 'Ankara'ya gidiyorum' deyip evden çıktı, küçük bir sürat motoruna atladı ve İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'in ortasına açıldı. Planı, açık denizde bir gemiye rastlamaktı. Kulağa delilik gibi geliyor, değil mi? Ama işe yaradı. Bir Romen şilebi onu buldu ve aldı. Böylece Nâzım vatanını, küçücük bir teknede dalgalarla boğuşarak terk etti. Bir daha da göremedi.

Kaçışından hemen sonra Türkiye onu vatandaşlıktan çıkardı. Artık resmen vatansızdı. Sonunda büyük dedesinden gelen bir bağ sayesinde Polonya vatandaşı oldu ve o soyadını, Borzecki'yi aldı. Düşünsenize, Türkçenin en büyük şairi artık kâğıt üstünde bir Polonyalıydı.

Kalan yılları Moskova'da geçti. Dünyaca ünlü oldu, ödüller aldı, şiirleri onlarca dile çevrildi. Ama bütün bu ışıltı, tek bir boşluğu dolduramadı: Memleket. Geride bıraktığı Münevver ve oğlu Mehmet'in yıllarca yurt dışına çıkmasına izin verilmedi. Nâzım oğlunu bir daha kucaklayamadı. Onu uzaktan, fotoğraflarına bakarak büyüttü.

Ve sonra, altmışına merdiven dayamışken, Moskova'da son bir aşka tutuldu.

Ve sonra, altmışına merdiven dayamışken, Moskova'da son bir aşka tutuldu.

Adı Vera Tulyakova'ydı. Bir film stüdyosunda tanıştıklarında Vera yirmili yaşlarındaydı, Nâzım ise ellisini çoktan geçmişti. Aralarında otuz yıla yakın bir uçurum vardı. Hatta Nâzım, Vera'nın ölmüş babasından bile büyüktü. Aklın kabul edeceği bir aşk değildi, ama Nâzım zaten hiçbir zaman aklın adamı olmadı ki. Ona vurulduğunu itiraf ettiğinde Vera ne yapacağını bilemeyip hüngür hüngür ağlamıştı. Yine de sonunda o da bu fırtınaya kapıldı. Ömrünün son aşkı, en tutkulu şiirlerini yazdıran kadın oldu. Yıllar sonra Vera onun için şöyle yazacaktı: 'Kaç kere kaybettin beni Nâzım, kaç kere buldun?'

1963'ün baharında Nâzım artık çok yorgundu. Dostlarına sık sık ölümden söz ediyor, geçmişte yaptıklarından pişmanlık duyuyordu. Nisan ayında oturup 'Cenaze Merasimim' şiirini yazdı. Sanki bir randevusu vardı ve sessizce ona hazırlanıyordu. Birkaç hafta sonra, o haziran sabahı, gazetesine uzanırken kalbi durdu.

Onu Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'na gömdüler. Mezar taşına, şiirlerinden esinlenerek rüzgâra karşı yürüyen bir adam figürü kazıdılar. Yakışmıştı, çünkü hayatı boyunca hep rüzgâra karşı yürümüştü zaten. Oysa onun tek bir dileği vardı: Bir Anadolu köyünde, bir çınarın altında yatmak. O dilek hiç gerçekleşmedi. Türkiye'nin en büyük şairi, hâlâ yabancı bir toprakta yatıyor.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Şimdi başta sorduğumuz soruya dönelim. Bir ülke onu sildi, dünya ezberledi. Peki kim kazandı?

Şimdi başta sorduğumuz soruya dönelim. Bir ülke onu sildi, dünya ezberledi. Peki kim kazandı?

Nâzım'ın siyasi görüşleri bugün hâlâ tartışılıyor. Kimi onu bir kahraman sayıyor, kimi ona hâlâ kırgın. Bu tartışma muhtemelen hiç bitmeyecek ve herkesin kendi doğrusu var. Ama tartışmanın tamamen dışında duran bir gerçek var. Yıllarca yasaklanan, hapse atılan, vatandaşlıktan çıkarılan o şiirler bugün aynı ülkede okullarda okunuyor, şarkı olup dilden dile dolaşıyor. 2009'da, ölümünden neredeyse yarım asır sonra, Türkiye vatandaşlığını geri verdi. Biraz gecikmiş bir özre benziyordu.

Nâzım yaşarken vatanına dönemedi. Ama kelimeleri, kovulduğu o memlekete çoktan geri döndü. Ve orada, artık kimsenin silemeyeceği bir yere yerleşti.

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam