Bölüm 10: Rolling Stone’a Göre Gelmiş Geçmiş En İyi 500 Albüm
Rolling Stone dergisinin hazırladığı 'Gelmiş Geçmiş En İyi 500 Albüm' listesi müzik dünyasının en çok konuşulan ve referans alınan kaynaklarından biri. Bu bölümde listeye girmeyi başaran ve müzik tarihine yön veren albümleri detaylıca ele alıyoruz.
410. The Beach Boys - Wild Honey
The Beach Boys, Pet Sounds döneminin o kılı kırk yaran stüdyo takıntısından epey bunalmış olacak ki 1967 sonlarında her şeyi basitleştirmeye karar verdi. Wild Honey, grubun alıştığımız o katmanlı pop düzenlemelerinden kaçıp doğrudan R&B tınılarına sığındığı bir nefes alma seansı aslında. Ortada ne devasa bir orkestra var ne de günlerce süren kusursuz vokal denemeleri. Brian Wilson piyanosunun başına geçip işi tamamen akışına bırakıyor. Carl Wilson ise Darlin' gibi şarkılarda o bilindik güneşli Kaliforniya ruhunu bir kenara itip gırtlağını parçalayarak soul söylüyor. Sanki koca bir stüdyoda değil de evlerinin salonunda öylesine toplanıp müzik yapmışlar gibi tatlı bir dağınıklık var kaydın genelinde. Mükemmellik arayışını tamamen rafa kaldırdıkları için de kariyerlerinin en filtresiz halini dinliyoruz.
409. Grateful Dead - Workingman’s Dead
Grateful Dead ismini duyduğunuzda aklınıza gelen o bitmek bilmeyen saykodelik gitarları ve kafa karıştırıcı uzun soloları bu albüm için tamamen unutmanız gerekiyor. Grubun 1970 yılında yayımladığı Workingman's Dead bir nevi elektrikleri kesip akustik gitarlara sarıldığı, Amerikan folk ve country köklerine döndüğü çok net bir öze dönüş plağı. Jerry Garcia ile söz yazarı Robert Hunter bu defa halüsinatif dünyalardan çıkıp doğrudan sıradan insanın dertlerine ve tozlu taşra yollarına odaklanmışlar. Özellikle Uncle John's Band parçasını dinlerken çok sesli vokal harmonilerinin müziğe ne kadar iyi oturduğunu hemen fark ediyorsunuz. Konser sahnelerinde aynı şarkıyı yarım saat boyunca doğaçlama çalan adamların stüdyoya kapanıp Casey Jones gibi derdini üç dört dakikada anlatan temiz işler çıkarması gerçekten ilginç bir tezat yaratıyor. Ortada hiçbir enstrümantal şov yok; sadece sağlam hikaye anlatıcılığının sırtladığı, grubun diskografisindeki en derli toplu ve dinleyiciyle en dolaysız yoldan bağ kuran eseri duruyor.
408. Motörhead - Ace of Spades
Motörhead'in 1980 yılında yayımladığı Ace of Spades, arkasındaki stüdyo süreciyle dinleyeni epey şaşırtan bir kayıt. Lemmy, Eddie ve Philthy üçlüsü bu albüm için yapımcı koltuğuna daha çok dönemin pop gruplarıyla iş yapan Vic Maile'i oturtmuştu. Bu riskli eşleşme felaketle sonuçlanabilecekken Maile grubu stüdyoda canlı çalmaya ikna edip o vahşi sahne enerjilerini banda birebir aktarmayı başardı. Lemmy'nin o meşhur hırıltılı vokallerini kaydederken mikrofonu her zamanki gibi bilerek boyundan yukarıya asması, ses tellerindeki yırtıcılığı doğrudan müziğe geçiriyordu. Hepimizin ezbere bildiği açılış parçası bir yana dursun, (We Are) The Road Crew gibi turnelerdeki teknik ekiplerine yazdıkları samimi şarkılar albümün asıl ruhunu oluşturuyor. The Chase Is Better Than the Catch parçasındaki sert geçişleri dinlerken punk ile metalin nasıl kusursuzca iç içe geçtiğini duyuyorsunuz. Sadece gaza basıp bilinçsizce gürültü çıkaran bir grup algısını tamamen yıkan, arkasındaki o titiz mesaiyi hiç gizlemeyen oldukça zekice kurgulanmış bir iş.
407. Neil Young - Everybody Knows This Is Nowhere
Neil Young'ın 1969 yılında Crazy Horse ile güçlerini birleştirip çıkardığı Everybody Knows This Is Nowhere, arkasındaki ilginç hastalık hikayesiyle rock tarihine geçmiş bir kayıt. Young yaklaşık 39 derece ateşle yatak döşek yatarken albümün bel kemiğini oluşturan Cinnamon Girl, Down by the River ve Cowgirl in the Sand parçalarını aynı gün içinde yazıp bitiriyor. Stüdyoya girdiklerinde ise grup hiç vakit kaybetmeden çiğ ve pasaklı garaj rock tınısını doğrudan banda aktarmış. Özellikle Cinnamon Girl'deki meşhur tek notalık gitar solosu ve diğer şarkılardaki bitmek bilmeyen uzun doğaçlama kısımlar her şeyin inceden inceye planlanmadığını çok net gösteriyor. Kusursuz bir çalma tekniği peşinde koşmak yerine dört müzisyenin aynı odada birbirlerinden aldıkları elektrikle hareket ettikleri oldukça samimi bir stüdyo seansı dinliyoruz. Mükemmellik arayışını bir kenara bırakıp tamamen o anki duyguya odaklanan ve Young'ın ileride sıkça duyacağımız o gürültülü tarzının temelini atan çok kıymetli bir iş.
406. Magnetic Fields - 69 Love Songs
The Magnetic Fields'in 1999 yılında yayımladığı bu üç disklik maraton, Stephin Merritt'in aşk şarkısı konseptini alıp kelimenin tam anlamıyla ters yüz ettiği çok özel bir kayıt. İşin arka planında projenin başlarda bir tiyatro sahnesi için müzikal olarak tasarlanması yatıyor ancak Merritt sonradan karar değiştirip stüdyoya kapanarak tam 69 şarkılık bu listeyi çıkarıyor. Kayıt aşamasında synth-pop, country, caz veya punk demeden aklına gelen her türü ucuz klavyeler ve bir ukulelenin etrafında çok doğal bir şekilde harmanlamış. The Book of Love ve Papa Was a Rodeo gibi parçalara kulak verdiğinizde sözlerdeki o kara mizahı ve iğneleyici tavrı hemen yakalıyorsunuz. Vokallerin sadece Merritt'in o derin bariton sesinde kalmayıp Shirley Simms ve Claudia Gonson gibi isimler arasında paslaşılması plağın o tiyatral havasını hep dengede tutuyor. Aşk klişeleriyle acımasızca dalga geçerken bile dinleyicide çok derin bir iz bırakmayı başaran, pop müzik matematiğini sonuna kadar zorlayan oldukça zekice bir iş.
405. Various - Nuggets: Original Artyfacts from the First Psychedelic Era
Bu kez tek bir grubun stüdyo albümünden ziyade rock tarihinin arka sokaklarına ışık tutan çok özel bir toplama kayıt var önümüzde. Elektra Records'un kurucusu Jac Holzman ile ileride Patti Smith'in gitaristi olarak tanıyacağımız Lenny Kaye 1972 yılında kafa kafaya verip altmışlı yılların kayıp şarkılarını bu plakta bir araya getirdi. İşin en ilginç yanlarından biri Kaye'nin albüm kapağına yazdığı tanıtım yazısında 'punk rock' ifadesini kullanarak bu terimi müzik literatürüne ilk kez sokmuş olmasıdır. Kaydın içine daldığınızda The Seeds, The Standells veya 13th Floor Elevators gibi genelde tek bir hit şarkı yapıp silinmiş grupların o çiğ ve pasaklı enerjisiyle karşılaşıyorsunuz. Stüdyoda günlerce süren kusursuz kayıt süreçlerinin aksine bu parçaların çoğu aile garajlarında ucuz gitarlar ve cızırtılı amfilerle tek seferde kaydedilmiş amatör işlerden oluşuyor. Yetmişlerin sonundaki punk patlamasından doksanların grunge akımına kadar koca bir jenerasyona müzik yapmak için virtuöz olmaya gerek olmadığını kanıtlayan, sektörün cilalı yüzüne karşı çok sağlam bir duruş sergileyen kıymetli bir arşiv çalışması.
404. Anita Baker - Rapture
Anita Baker'ın 1986 tarihli Rapture albümü, seksenlerin ortasında müzik piyasasını ele geçiren o plastik ve bol sentezleyicili R&B sounduna çok zarif bir itiraz aslında. Baker bu kayda girmeden önce eski plak şirketiyle uzun süre davalık olmuş ve müziği bırakıp sekreterlik yapmaya kadar gitmişti. Elektra Records ile anlaştığında ise ipleri tamamen eline alıp albümün idari yapımcılığını üstlenerek o dönem siyahi bir kadın sanatçı için pek rastlanmayan bir kontrol sağladı. Dönemin davul makineleriyle dolu hareketli pop şarkılarının aksine stüdyoya kanlı canlı müzisyenleri sokarak işin içine sıcak bir caz tınısı kattı. Sweet Love ve Caught Up in the Rapture gibi klasikleri dinlerken derin kontralto sesinin arka plandaki organik bas ve piyano yürüyüşleriyle nasıl kusursuzca bütünleştiğini duyuyorsunuz. Sektörün dayattığı gösterişli pop yıldızı imajını elinin tersiyle itip sadece hislerine odaklanan, yıllar geçse de gece yarısı melankolisini hiç kaybetmeyen çok klas bir vokal albümü.
403. Ghostface Killah - Supreme Clientele
Ghostface Killah'ın 2000 yılında piyasaya sürdüğü Supreme Clientele, o dönem ciddi anlamda kan kaybetmeye başlayan Wu-Tang Clan efsanesini tek başına ipten alan epey sert bir kayıt. İşin arka planında sanatçının yeni teşhis edilen diyabet hastalığıyla boğuştuğu ve kafa dinlemek için Afrika'ya gittiği oldukça sorunlu bir süreç yatıyor. Bu kişisel buhranlar stüdyoya yansıdığında onu bambaşka bir kelime işçiliğine itmiş. RZA albümde baş yapımcı gibi görünse de aslında burada sıfırdan altyapı yapmak yerine diğer isimlerin hazırladığı taslakları alıp baştan aşağı yeniden kurgulayarak o meşhur pasaklı ve çiğ Wu-Tang tınısını yaratıyor. Nutmeg ve Apollo Kids gibi parçalara kulak verdiğinizde Ghostface'in klasik rap hikayeciliğini tamamen bir kenara itip soyut ve bilinçakışı bir teknikle mikrofona saldırdığını duyuyorsunuz. Anlamını çözmesi neredeyse imkansız olan bu sürreal tarz, altyapılardaki sıcak soul plaklarından alınma ses örnekleriyle birleştiğinde ortaya çok garip bir tezat çıkarıyor. Endüstrinin yavaş yavaş gösterişli kliplere ve plastik soundlara teslim olduğu bir dönemde hip-hop müziğinin o serseri ruhunu son derece zekice bir yöntemle masaya geri getiren çok sıkı bir mesai.
402. Fela Kuti and Africa 70 - Expensive Shit
Fela Kuti'nin 1975 yılında Africa 70 ile kaydettiği Expensive Shit, arkasındaki o absürt hikayeyle epey ilginç bir yere sahip. Nijerya polisi Kuti'yi içeri atmak için evine baskın yaptığında sanatçı kanıt bırakmamak adına elindeki esrarı yutuveriyor. Polisler günlerce onun tuvalete çıkmasını beklerken Kuti başka bir mahkumun dışkısını yetkililere verip paçayı kurtarmış. Tabii stüdyoya girer girmez bu trajikomik durumu alıp hükümetle açıkça alay ettiği iki şarkılık bir plağa çeviriyor. Albüme adını veren parçada Afrobeat'in mimarlarından Tony Allen'ın hiç aksamayan davul döngüleri ve o kalabalık üflemeliler sayesinde politik bir öfkenin ne kadar dans edilebilir hale geldiğini duyuyorsunuz. Arka yüzdeki Water No Get Enemy ise baştaki o dalgacı tavrı bir kenara koyup çok daha dingin, doğanın akışına saygı duyan bir tona bürünüyor. Kuti'nin umursamaz vokali etrafında şekillenen, otoriteye karşı atılmış en ritmik ve zekice adımlardan biri.
401. Blondie - Blondie
Blondie'nin 1976 yılında çıkan kendi adını taşıyan ilk albümü, New York'taki meşhur CBGB punk sahnesinin en renkli işlerinden biri. İşin mutfağında altmışların popüler kız gruplarına epey hakim olan yapımcı Richard Gottehrer var ki bu sayede stüdyoda punk müziğin çiğ enerjisini alıp pop melodileriyle çok iyi harmanlamışlar. Debbie Harry'nin vokalleri ve soğukkanlı tavrı grubun sadece gürültü çıkaran gençlerden ibaret olmadığını daha o zamandan kanıtlıyor. X Offender gibi bir parçanın aslında kendisini tutuklayan polise aşık olan bir s*ks işçisini anlatması ya da Rip Her to Shreds'teki alaycı dedikodu dili, grubun popüler kültürü ne kadar akıllıca manipüle ettiğini çok net gösteriyor. Herkesin sadece hız ve öfkeye odaklandığı bir dönemde onlar işin içine eski tarz romantizmi ve ince bir mizahı katarak kendi şeritlerini oldukça erken belirlemiş oldular.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!


Yorum Yazın