onedio
Survivor Merve Oflaz Kaç Yaşındadır? İşte Merve Oflaz'ın Hayatı Ve Kariyeri
Magazin basının gündeminde bulunan Merve Oflaz, birçok dizi ve filmde rol almıştır. Son olarak Arka Sokaklar Bahar karekterine can veren Merve Oflaz, Allan Hakko ile birlikte olduğunu açıkladıktan sonra internetin gündemine oturan isim oldu. Peki, Merve Oflaz kimdir, kaç yaşındadır? İşte merak edilen Merve Oflaz’ın hayatı ve kariyeri…
Kolombiya, Venezuelalı Göçmenlere Geçici Yasal Statü Verecek
ANKARA (AA) - Kolombiya Devlet Başkanı Ivan Duque, ülkedeki Venezuelalı göçmenlere geçici koruma statüsü verileceğini duyurdu.Duque, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ile düzenlediği basın toplantısında, diğer ülkelerin de bu kararı takip etmesini umduğunu belirterek, 'Bu adım, uluslararası toplumla netlik kazanmamıza ve uluslararası topluma çağrı yapmamıza olanak sağlıyor.' dedi.Geçici koruma statüsü çerçevesinde, Kolombiya'da Venezuelalı kayıt dışı göçmenlere 10 yıl boyunca yaşama, çalışma, yasal istihdam fırsatlarından faydalanma ve sağlık hizmetlerine erişimde kolaylık sağlanacağı bildirilirken Duque, 'Bu girişim insanlığın, insan haklarına bağlılığın ve pragmatizmin olağanüstü bir gösterisidir.' ifadelerini kullandı.Kararın, Kolombiya'da yasal statüye sahip olmayan 1 milyon civarında Venezuelalıya fayda sağlanması bekleniyor.Uygulama, Ocak 2021'den önce ülkeye gelen Venezuelalılar için geçerli olacak.BM Uluslararası Göç Örgütüne göre, Kolombiya, Venezuela'daki ekonomik krizden kaçan 5 milyondan fazla mültecinin yaklaşık üçte birine tekabül eden 1,7 milyondan fazla göçmen aldı.Kolombiya, en fazla Venezuelalı göçmene ev sahipliği yapan ülke konumunda bulunuyor.
Rize-Artvin Tabip Odası Rize'de Doktora Orakla Yapılan Saldırıyı Kınadı
RİZE (AA) - Rize-Artvin Tabip Odası Başkanı Doç. Dr. Kazım Şahin, Rize'de Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doktor Meltem Puşuroğlu'nun hastanede bir kişinin orakla saldırısına uğramasını kınadı.Şahin, yaptığı yazılı açıklamada, Puşuroğlu'na görevi başında yapılan saldırının kabul edilemez olduğunu belirtti.Salgın döneminde doktorların hastalara yardımcı olabilmek için mücadele ettiğini vurgulayan Şahin, şöyle devam etti:'Dertlerine deva olmak, yaralarına merhem olabilmek amacıyla her dönem canla başla çalışan fedakar doktorlarımıza ve tüm sağlık çalışanlarımıza, hele hele bu salgın döneminde ailesini ve sevdiklerini görmeden geceli gündüzlü cansiperane vazife yapan fedakar hekimimize yapılan bu alçakça saldırının, saldırganın nasıl bir sapık düşünce ile ve her ne amaçla yapılırsa yapılsın mazur görülebilecek bir tarafı olamaz. Oda olarak bu menfur saldırıda meslektaşımızın yanında, yapılan saldırıyı bir kez daha şiddetle kınıyoruz. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi bildirir, vereceği her türlü mücadelede arkasında olacağımızı belirtiriz.'Şahin, vatandaşlardan daha duyarlı olmalarını isteyerek, 'Özellikle bu dönemde sağlık çalışanlarını alkışlarla destekleyen vatandaşımızın, olayı duyunca hastane önüne toplanıp saldırıyı protesto etmesini beklerdik. Beklerdik ki kadın örgütleri aynı şekilde bayan meslektaşımıza yapılan bu saldırıyı protesto etsin. Sendikalar ve diğer meslek örgütleri de protestolara katılsın ve geçmiş olsun mesajları yayınlasın.' ifadesini kullandı.Rize Devlet Hastanesi psikiyatri servisinde bekleyen A.K. (42), dün, sıranın kendisine gelmemesine sinirlenerek odasına girdiği Puşuroğlu'na (34) üzerinde sakladığı orakla saldırmıştı. Dizi ve baldırında kesik oluşan Puşuroğlu, acil serviste tedavi edilmişti.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Kuveyt Emiri Şeyh Nevvaf Tarafından Kabul Edildi
ANKARA (AA) - Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, resmi ziyaret için bulunduğu Kuveyt'te Emir Şeyh Nevvaf el-Ahmed el-Cabir es-Sabah tarafından kabul edildi. Twitter hesabından mesaj paylaşan Çavuşoğlu, Kuveyt Emiri Nevvaf'a Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın selamlarını ve iyi dileklerini ilettiğini aktardı. Çavuşoğlu, Kuveyt'in ara buluculuğu sayesinde Körfez'de artık olumlu bir ortam bulunduğuna dikkati çekerek, 'Başarılı diplomatik çabalarından ötürü Kuveyt'i tebrik ediyoruz.' ifadesini kullandı. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Çavuşoğlu aynı zamanda Kuveyt Veliaht Prensi Şeyh Meşal el-Ahmed el-Cabir es-Sabah'la da görüştü.
Eşini Ve Üvey Kızını Öldürmeye Teşebbüs Eden Sanığın Yargılandığı Dava
İSTANBUL (AA) - Avcılar'da tartıştığı eşini ve üvey kızını bıçakla yaralayan sanığın yargılanmasına devam edildi.Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, tutuklu sanık Mehmet Çakmaktaş ile müşteki Emine Çakmaktaş ve tarafların avukatları katıldı.Duruşmada görüşü sorulan cumhuriyet savcısı, tanık Şeman A'nın dinlenilmesi ve sanığın tutukluluk halinin devamını talep etti.Müşteki Emine Çakmaktaş ise şikayetinin devam ettiğini söyledi.Söz alan müşteki avukatı da sanığın cezaevinden yazdığı mektuplarla müvekkili ile kızını tehdit ettiğini belirterek, sanığın sevgilisi olan tanık Şeman A'nın tanıklığına itibar edilmemesini talep etti.Sanık Mehmet Çakmaktaş da müşteki Emine Çakmaktaş'ın kendisini tehdit ederek, eski eşinden ayrılmasını sağladığını, 'Eşim Emine Çakmaktaş'tan huzurunuzda özür diliyorum. Böyle olmasını istemezdim. Ancak kendisi bana çok hakaret ve tehditlerde bulunmuştur. Ben kendilerini kasten yaralamadım.' dedi.Sanık Çakmaktaş'ın tutukluluk halinin devamına hükmeden mahkeme, eksikliklerin giderilmesi için duruşmayı erteledi.İddianamedenBakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, Avcılar'da 21 Ocak'ta sanık Mehmet Çakmaktaş'ın evinde alkol aldığı sırada üvey kızı olan müşteki Özge Gökbayrak ile komodinin üzerindeki resmin yere düşmesi sebebiyle tartışmaya başladığı anlatılarak, eşi müşteki Emine Çakmaktaş'ın da tartışmayı ayırmak için araya girdiği belirtiliyor.Sanığın Özge Gökbayrak'ı birden fazla bıçak darbesiyle 'hayati tehlike yaratıp basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek' biçimde yaraladığı, kızını kurtarmaya çalışan müşteki Emine Çakmaktaş'a da aynı bıçakla saldırarak yaralanmasına neden olduğu ifade edilen iddianamede, sanığın, 'eşini kasten öldürmeye teşebbüs etme' ve 'kasten öldürmeye teşebbüs etme' suçlarından 22 yıldan 35 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.
Kabil'de Dışişleri Bakanlığı Aracına Yapılan Bombalı Saldırıda Bir Personel Öldü
KABİL (AA) - Afganistan'ın başkenti Kabil'de, Dışişleri Bakanlığı personelini taşıyan araca yönelik düzenlenen bombalı saldırıda bir kişi hayatını kaybetti.Afganistan Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre, Kabil'in Çarahi Milli Bas bölgesinde, bakanlığın personelini taşıyan araca yönelik bombalı saldırı düzenlendi. Bakanlık personeli olan araç sürücüsünün yaşamını yitirdiği kaydedilerek, saldırı kınandı. Saldırıyı henüz üstlenen olmadı.
Reklam
Atmacanın Saldırısı Sonucu Baraj Gölüne Düşen Güvercini Köy Muhtarı Kurtardı
ELAZIĞ (AA) - Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde atmacanın saldırısı sonucu baraj gölüne düşen güvercini soğuk havada suya atlayan muhtar kurtardı.Tatar Baraj Gölü kıyısında evi bulunan Alayağmur köyü muhtarı Düzgün Ali Şahin (26), bir güvercinin, atmacanın saldırısı sonucu yaralanıp suya düştüğünü gördü.Göle düşen güvercinin suda çırpındığını gören Şahin, soğuk havaya rağmen güvercini kurtarmak için suya atladı.Kıyıdan birkaç metre uzaklıktaki güvercine buz gibi suda bir süre yüzerek ulaşan Şahin, güvercini kıyıya çıkardı.Şahin, kanadından yaralanan güvercini tedavisi için veterinere götürdü.Muhtar Şahin, güvercinin suda çırpındığını görünce yüreğinin buna dayanmadığını söyledi.Bir an bile tereddüt etmeden göle atlayıp güvercini kurtardığını ifade eden Şahin, 'Güvercinin suya düştüğü nokta en az 100 metre derinliğindeydi. Su son derece soğuktu. Suya atlayıp güvercini kurtardığım için mutlu oldum. Bir insanı boğulmaktan kurtarsam yine bu kadar mutlu olurdum.' dedi.
Myanmar'da Polis, Darbe Karşıtı Protestoculara Plastik Mermiyle Müdahale Etti
KUALA LUMPUR (AA) - Myanmar'da ülkenin çeşitli kentlerinde askeri darbeyi protesto etmek için sokağa çıkan gruplara plastik mermiyle müdahale eden polisin en az 27 kişiyi gözaltına aldığı belirtildi.Ülkenin başkenti Nepido, Yangon ve Mandalay şehirlerinde askeri yönetimin 5 kişiden fazla toplanma yasağına rağmen protesto düzenleyen darbe karşıtı gruplar, güvenlik güçlerinin uyarılarını dinlemeyerek gösteriyi sürdürdü.Yangon'daki protestolara dair paylaşılan sosyal medya görüntülerinde, Myanmar polisinin, göstericilere plastik mermi ile müdahalesi dikkati çekti.Videolarda ayrıca polis, protestocuların dağılması için havaya gerçek mermi ile ateş ederken görüldü.Polisin müdahalesi sonucu 3 kişinin yaralandığını açıklayan protesto grupları, şimdiye kadar en az 27 kişinin gözaltına alındığını belirtti.'Boyun eğmeden protestolara devam edeceğiz'Yangon'daki protestolara katılan 62 yaşındaki Ko Ko Htay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, askeri idareyi tanımayacaklarını dile getirerek, 'Bize sert davranmaya başladılar. Sivil irade yeniden kurulana kadar onlara boyun eğmeden protestolara devam edeceğiz.' dedi.Darbeyle iktidardan devrilen Ulusal Demokrasi Partisinin (NLD) üyesi Zin Mar Aung ise cuntanın demokratik seçimler yapılacağına dair vaatlerinin inandırıcı olmadığını ifade etti ve 'Bu tür boş vaatleri daha önce de duyduk. Sivil iradeye geçiş 20 yıldan fazla sürdü. Bunun tekrar yaşanmasına müsaade etmeyeceğiz.' şeklinde konuştu.Myanmar askeri yönetimi, darbe karşıtı protestoların ülkeye yayılması üzerine dün, Yangon ve Mandalay'ın 7 ilçesinde sıkıyönetim ilan etmişti.Ayrıca ülkede akşam 20.00'den sabah 04.00'a kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, 5 kişiden fazla grupların toplanması yasaklanmıştı.Myanmar'da askeri darbeMyanmar ordusu, 8 Kasım 2020 seçimlerinde hile yapıldığı iddiaları üzerine 1 Şubat'ta yönetime el koymuş, bir yıllığına olağanüstü hal (OHAL) ilan etmişti. Devlet Başkanı Win Myint, Dışişleri Bakanı ve ülkenin fiili lideri Aung San Suu Çii ile iktidar partisi Ulusal Demokrasi Birliğinin (NLD) önde gelen isimleri gözaltına alınmıştı.Son 14 yılın en kalabalık protestolarıMyanmar'ın çeşitli illerinde 6 Şubat'ta darbeye karşı kitlesel gösteriler ve sivil itaatsizlik eylemleri başlamış, kısa sürede ülke geneline yayılmıştı.Protestoların ilk gününde askeri hükümet, bazı sosyal medya ağlarını ve telefonlara internet servisini yasaklamıştı.Yasaklara rağmen örgütlenen darbe karşıtları, 7 Şubat'ta Yangon kentinde 2007'den bu yana en geniş kalabalığı toplayarak sokaklara dökülmüştü. Darbe karşıtı protestolar ülke dışına da yayılmış, geçen haftadan bu yana Japonya ve Tayland'daki Myanmar büyükelçiliklerinin önünde gösteriler düzenlenmişti.
Reklam
CHP Menemen İlçe Teşkilatının Eski Yöneticilerinden Taşkıntuna, Trafik Kazasında Hayatını Kaybetti
İZMİR (AA) - CHP Menemen İlçe Teşkilatının eski yöneticilerinden Hakan Taşkıntuna, otomobilinin dereye devrilmesi sonucu yaşamını yitirdi. Alınan bilgiye göre, Hakan Taşkıntuna yönetimindeki 35 ARV 997 plakalı otomobil, Maltepe Villakent Kavşağı'nda kontrolden çıkarak dereye devrildi.Sürücü Taşkıntuna, kaza yerinde hayatını kaybetti. Haber verilmesi üzerine bölgeye gelen itfaiye ekipleri, otomobili dereden çıkardı.Taşkıntuna'nın cenazesi, Menemen Devlet Hastanesi'nin morguna kaldırıldı.Taşkıntuna, görevden uzaklaştırılan eski Menemen Belediye Başkanı Serdar Aksoy döneminde belediye şirketlerinden META-SU'da müdür olarak görev yapmıştı. Serdar Aksoy'un partisinden istifasının ardından, Taşkıntuna da CHP'nin ilçe yönetim kurulu üyeliği görevini bıraktığını duyurmuştu.
Masumiyet Dizisi Oyuncuları Kimler? Masumiyet Konusu Nedir?
Yapımını Gold Film, yapımcılığını Faruk Turgut’un üstlendiği, yönetmen koltuğunda Ömür Atay’ın oturduğu, öykü ve senaryosunu Sırma Yanık’ın kaleme aldığı “Masumiyet” dizisi yakında Fox ekranlarında yayınlanacak. Peki, Masumiyet dizisi konusu nedir? Masumiyet oyuncuları kimdir? İşte merak edilen tüm detaylar...
Reklam
Pakistan, İran'ın Ülkede İstihbarat Operasyonu Yaptığına Yönelik Haberleri Yalanladı
İSLAMABAD (AA) - Pakistan, Devrim Muhafızları Ordusu'nun, 2,5 yıl önce kaçırılan İran askerlerini kurtarmak amacıyla Pakistan'da istihbarat operasyonu yaptığına yönelik haberleri yalanladı.Başkent İslamabad'da basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Pakistan Ordusu Sözcüsü Tümgeneral Babar İftikhar, İran'ın Ekim 2018'de kaçırılan askerlerini kurtarmak için Pakistan topraklarında istihbarat operasyonu düzenlediğine dair haberleri 'yalan ve uydurma' olarak nitelendirdi.İftikhar, İran ile ilgili haberlerin 'kesinlikle sahte' olduğunu belirterek, bu tür haberlerle ilgili Hindistan'ı işaret etti ve 'yalan haberlerin Hindistan'ın sıfatı haline geldiğini' söyledi.Devrim Muhafızları Ordusu'ndan 3 Şubat'ta yapılan yazılı açıklamada, yaklaşık 2,5 yıl önce kaçırılan İran askerlerinin kurtarılması amacıyla 2 Şubat gecesi başarılı bir istihbarat operasyonu gerçekleştirildiği bildirilmişti.Açıklamada, operasyon sonucu, 'Ceyşu'l Adl' örgütü tarafından rehin alınan 2 sınır muhafızının daha serbest bırakıldığı ve askerlerin ülkeye getirildiği belirtilmişti.Kaçırılan 12 askerden 9'u daha önce kurtulmuştuİran'ın Pakistan sınırındaki Sistan-Beluçistan eyaletine bağlı Mircave kentinde, 16 Ekim 2018'de 12 güvenlik görevlisi, 'Ceyşu'l Adl' isimli örgüt tarafından Pakistan topraklarına kaçırılmıştı.Kaçırılan sınır muhafızlarının serbest bırakılması için Tahran ile İslamabad arasında üst düzey askeri yetkililer tarafından ortak komite kurulmuştu. Askerlerden 5'i, 15 Kasım 2018'de serbest bırakılmış, 21 Mart 2019'da da 4 İran askeri Pakistan Ordusu tarafından kurtarılmıştı.İran'ın 'terör örgütü' ilan ettiği 'Ceyşu'l Adl', ülkedeki 'Sünni Beluç halkının haklarını savunduğunu' öne sürerek, Tahran yönetimine karşı silahlı mücadele yürütüyor.
Hdp Sözcüsü Ebru Günay "Herkes İçin Adalet" Kampanyasına İlişkin Bilgi Verdi
ANKARA (AA) - HDP Sözcüsü Ebru Günay, dün başlattıkları 'Herkes için Adalet' kampanyası hakkında bilgi verdi. Günay, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında, içinden geçilen sürecin kutuplaştırmaya dayalı, sancılı bir süreç olduğunu ileri sürerek, acilen derin bir toplumsal uzlaşıya ve adalete ihtiyaç bulunduğunu ifade etti. Adalete yer açmanın, diyaloğa yer açmak anlamına geldiğini belirten Günay, bu nedenle başlatılan kampanyada tüm adaletsizlik alanlarına değinecek eylem ve etkinlikler planladıklarını söyledi.
Kahramanmaraş'ın Milli Mücadelesine, Yaptıkları Bez Bebekler Ve Yazdıkları Mektuplarla Dikkati Çekiyorlar
KAHRAMANMARAŞ (AA) - Kahramanmaraş'ta çocuk evlerinde koruma ve bakım altındaki çocuklar, 'İstiklalin 101. Yılı' etkinlikleri kapsamında, kent savunmasının simge isimlerinden Sütçü İmam, Senem Ayşe gibi isimlerin bez bebeklerini ve nakış işlemelerini yaptı, milli mücadeleye ilişkin mektuplar yazdı.Türk milletinin var olma mücadelesinde önemli yere sahip kentte, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne bağlı çocuk evlerinde yaşayan çocuklar, kentin düşman işgalinden kurtarıldığı 12 Şubat 1920'nin 101. yıl dönümü öncesinde, Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü iş birliğinde anlamlı bir çalışmaya imza attı.Merkezde filografi ve nakış işleme kursu alan çocuklar, eğitimleri sayesinde kent savunmasında önemli yere sahip olan Sütçü İmam, Senem Ayşe gibi isimlerin bez bebeklerini, nakış işlemelerini yaptı.Tahtaya İstiklal madalyası işleyen çocuklar, milli mücadelenin önemine de dikkati çeken mektup kaleme alarak, bunları 80 ildeki çocuk evlerinde yaşayan akranlarına gönderdi.Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürü Mutlu Kaya, AA muhabirine, Kahramanmaraş'ın Anadolu'nun kurtuluş mücadelesinde simge şehirlerden biri olduğunu söyledi.Kurtuluşun simgesi haline gelen Sütçü İmam ve Senem Ayşe'nin mücadele ruhunun tüm Anadolu'ya umut olarak yayıldığını belirten Kaya, 'Ecdadımız büyük bedeller ödeyerek bugünün nesillerine eşsiz bir vatan bıraktı. Şanlı mücadelenin ardından gelen hürriyetin değerinin nesilden nesle aktarılması gerekiyor. Kahramanmaraş'ın emaneti ve geleceğimizin umudu çocuklarımız, bugün ecdadımızın mirasına çok anlamlı bir etkinlikle sahip çıktı. Onlarla gurur duyuyoruz.' diye konuştu.Kaya, ortaya çıkan el emeği göz nuru eserlerin diğer illerdeki çocuk evlerine ulaştırılmak üzere postaya verildiğini ifade ederek, şunları kaydetti:'Proje kapsamında Bakanlığımız himayesindeki çocuklara öncelikle kurtuluş mücadelesindeki simge isimlerle ilgili kitaplar hediye edildi. Sütçü İmam'ın kabri, mücadeledeki temsili yerleri gezdirildi. Ziyaretler sonrasında da bu projeyi kardeşlerimize, gençlerimize aktardık. Onlar da milli mücadele ruhunu, milli ve manevi değerlerimizi, 80 ildeki kardeşlerine mektup ve hediyeleriyle birlikte aktardılar. Gençlerimiz bir mektup ve bir hediye de Sayın Bakanımıza hitaben hazırladı. Senem Ayşe ve Sütçü İmam'ın nakış işlemelerini kendilerine hediye edeceğiz.'
Reklam
Kuvvetli Fırtına Nedeniyle İstanbul'da 152 Yapının Çatısı Uçtu
İSTANBUL (AA) - İstanbul'da dün akşam etkili olan kuvvetli fırtına ve lodos nedeniyle çok sayıda ev ve araçta hasar oluştu. AA muhabirinin AKOM'dan aldığı bilgiye göre, özellikle Avrupa Yakası'nda etkisi görülen fırtına nedeniyle 152 çatı uçması, 30 ağaç devrilmesi, 71 tehlike arz eden parça, 36 trafik ışığı ve yön tabelasında hasar ile 31 araç hasarı meydana geldi.Zeytinburnu'nda rayların üzerine düşen ağaçlar sefer aksamasına yol açtı. Kentin bazı bölgelerinde ekiplerin çalışması devam ediyor.
Vangölü Aktivistleri Kısmen Donan Muradiye Şelalesi'nde Yüzdü
VAN (AA) - Vangölü Aktivistleri Derneği üyeleri, soğuk havanın etkisiyle kısmen donan Muradiye Şelalesi'nin döküldüğü alanda yüzdü.Her mevsim ayrı güzelliklere bürünen, binlerce yerli ve yabancı ziyaretçinin ilgisini çeken Muradiye Şelalesi'nin tanıtımına katkı sunmak isteyen dernek üyeleri etkinlik düzenledi. Şelalenin bulunduğu alanda bir araya gelen dernek üyelerinden bazıları 15 metre yükseklikten akan şelalenin buzla kaplı sularında yüzdü, bazıları da ortaya çıkan güzellikleri görüntülemeye çalıştı. Muradiye Kaymakamı ve Belediye Başkanı Vekili Erkan Savar ise dernek üyelerine teşekkür ederek çay ikramında bulundu.'Buraların kış turizmine de kazandırılması gerekiyor'Dernek Başkanı Erdoğan Özel, AA muhabirine, Van Gölü havzasının en özel yerlerinden Muradiye Şelalesi'nin, kısmen donan görüntüsüyle seyrine doyum olmayan manzaraya sahne olduğunu söyledi. Van Gölü'nün korunması ve bölgenin tanıtılmasına yönelik etkinlikler düzenlediklerini belirten Özel, şöyle konuştu:'Suyun oluşturduğu harika bir melodi var. Burada hava sıcaklığı sıfırın altında 20 dereceye kadar düşüyor. Gönüllülerimiz ve üyelerimizle kısmen donan şelalede yüzdük. Kendimizi daha dinç hissediyoruz. Van Gölü havzası, tarihi ve eşsiz güzelliklere sahip. Buraların kış turizmine de kazandırılması gerekiyor. Biz de Van'dan, Erciş'ten ve diğer ilçelerden gelen gönüllülerimizle muhteşem doğanın tadını çıkardık.'Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinde görev yapan Acil Tıp Uzmanı doktor Mehmet Tatlı ise doğaseverlerle Muradiye Şelalesi'nin eşsiz güzelliğine tanıklık ettiklerini aktardı.Dondurucu soğuğa rağmen şelalede yüzdüklerini dile getiren Tatlı, 'Burada muhteşem bir doğa var. Doğa fotoğrafları çektik. Bazı arkadaşlarımız doğa yürüyüşü yaptı. Van Gölü havzasındaki güzelliklerin tanıtımına katkı sağlamaya çalışıyoruz. Buraların dört mevsim yerli ve yabancı turizme kazandırılması için sürekli etkinlikler yapıyoruz.' dedi.
Reklam
Gelecek Dönemde En Güçlü İhtimal, Türkiye İle AB Arasındaki İlişkilerin Yeniden Tanımlanması Olacak
ANKARA (AA) - METİN MUTANOĞLU - Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. İrfan Kaya Ülger, Türkiye ile Avrupa Birliği'ni (AB), ilişkileri yeniden tanımlayacakları bir dönemin beklediğini belirterek, 'Artık kendi içinde farklılaşan bir Avrupa var ve bu farklılaşan Avrupa’da da yeni tanım yapılmak suretiyle, Türkiye güçlü bir biçimde yerini alacaktır.' dedi.Türkiye’nin Avrupa Birliği'ne üyelik başvurusunu yaptığı 1959’dan bu yana 62 yıl geçti. Menderes hükümetinin başvurusu, özellikle Turgut Özal’lı yıllar ve sonrasında gelen birçok Türk hükümetinin gösterdiği çaba, Türkiye’nin AB’ye tam entegrasyonu konusunda henüz sonuç vermiş değil.2004'te başlayan tam üyelik müzakereleri, 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi sonrası adeta buzluğa kaldırılmış durumda. Demokrasisi büyük badireler atlatmış Türkiye, son 5 yıldır buzların çözülmesi için yoğun çaba sarf ediyor.Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile yaptığı görüşmede, Türkiye’nin geleceğini Avrupa’da gördüğünün altını çizmesi, önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.AB tarafı ise son 4 yıldır İngiltere’nin Brexit ile Birlik'ten ayrılma süreci ve mülteci krizinin gölgesinde geleceğini arıyor.Yeniden normale dönmeye çalışılan Türkiye-AB ilişkilerini, AB ve Balkanlar uzmanı olan Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger’e sorduk.'Türkiye, ne kadar pahalıya mal olursa olsun Kıbrıs davasını destekledi'Soru: Türkiye-AB ilişkilerinde 3 Ekim 2005'te tam üyelik müzakerelerine geçiş önemli bir adımdı. Öncesinde Gümrük Birliği ve benzeri süreçler yaşanmıştı. Bizim, AB ile olan ilişkilerimiz 60 yılı geçti ama bir türlü neticeye ulaşamıyoruz. Son durumu anlatır mısınız?Cevap: Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakereleri aday ilan edilmesinin ardından 5. senede gerçekleşti. Türkiye, Aralık 1999'da Helsinki zirvesinde AB'ye aday ilan edilmişti. O tarihte başbakanlık görevini üstlenen Bülent Ecevit, 'Ön koşul kabul etmeyeceğiz.' demişti fakat daha sonra müzakerelere başlamak için Türkiye'nin Kıbrıs'ta yapıcı bir çizgi ve politika lehine tavır koyması talep edildi. Ege'deki Yunanistan'la anlaşmazlıkların da 5 yılda çözüme kavuşturulamaması halinde Uluslararası Adalet Divanına götürülmesi teklifini, Türkiye zımnen kabul etmiş oldu. Fakat sonraki zamanlarda Yunanistan'ın bu yönde bir girişim başlatmadığını görüyoruz ve müzakereler, 3 Ekim 2005'te başladı. AK Parti hükümetinin işte o tarih itibarıyla 3. yılında müzakereler başladı.Tabii ilk 1 yıl tarama süreciyle geçti. Türk hukuku, Türk mevzuatı AB'nin 'Acquis Communautaire' dediğimiz müktesebatıyla hangi oranda uyumlu, bunun tespiti yapıldı ve sonra müzakere başlıkları konusu gündeme geldi. O zamana kadar Türkiye'de kamuoyu, çok güçlü şekilde AB'ye katılma yönünde olumlu beklentiler içerisindeydi. Bunun hemen 1-2 yılda müzakerelerin başlamasından sonra kırıldığına tanık olduk.Türkiye 2006'da ilk sürprizle karşılaştı ve ilk protokolün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne (GKRY) teşmil edilmesi konusunda, Türkiye ile AB arasındaki anlaşmazlık bahane gösterilerek, 2006'da 35 müzakere başlığının 8’i AB Bakanlar Konseyince bloke edildi. Ardından (Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas) Sarkozy döneminde 5 müzakere başlığının daha blokaja takıldığını görüyoruz ve 2009’da GKRY, 6 müzakere başlığını engelledi.Sarkozy’den sonra Fransa’da François Hollande cumhurbaşkanlığı görevine geldi. O dönemde Fransa, blokajları gevşetti. Şu an itibarıyla müzakere çerçeve belgesinde öngörülen 35 müzakere başlığından 16’sını açmış durumdayız. 14'ü halen bloke vaziyette. En son başlığı 2016'da açtık ve o günden bugüne yeni bir başlık açılmadı. Vaziyet şudur; müzakerelerde hukuken de jure olarak müzakereler devam ediyor fakat fiilen de facto olarak müzakereler aslında durmuş vaziyette.Soru: Çok iyi bir tanımlama yaptınız. Hukuken devam ediyor ama fiilen durmuş vaziyette. Bu durgunluğu da toplumun tüm kesimleri hissediyor. Birtakım görüşmeler, ziyaretler oluyor ama 2016’dan bu yana hiçbir hareket yok. Bu donmanın temel sebebi nedir sizce?Cevap: Aslında belki daha geçmişe gitmek lazım. Müzakere Çerçeve Belgesi’ne bakmak lazım, yani müzakereler nasıl yürütülecek? Bu konuda 3 Ekim 2005'te böyle yolda kılavuzluk niteliği taşıyan Müzakere Çerçeve Belgesi'ne baktığımızda, aslında biraz teknik yapısı, gerçekçi bir bakış açısıyla incelediğinizde söz konusu çerçeve belgesiyle tam üyelik mümkün olmaz sonucu çıkarılabilir. Çünkü pek çok AB zirvesinde, Türkiye'ye karşı hiçbir ayrım yapılmayacağı, diğerlerinin (eski Varşova Paktı, Sovyet ardılı, eski Yugoslavya ardılı Doğu blokunun) AB'ye katılması aşamasında onlar hangi koşullara tabi olmuşsa, Türkiye de aynı koşullara tabi olacak şekilde taahhütler yapıldı. Fakat pratikte bunun sorunlarla karşılaştığını ve pratiğe yansıtılmadığını görüyoruz.Bunun bir örneği de Müzakere Çerçeve Belgesi. Çünkü diğer ülkelerde yapılan müzakerelerde, müzakerelerin açılması esnasında ve bir de kapanması esnasında bir oylama yapılıyordu. Oysa Müzakere Çerçeve Belgesine göre, Türkiye'de her bir müzakere başlığının açılması aşamasında oy birliği, konsensüs ve yine kapanması aşamasında aynı şekilde konsensüs isteniyor. Bu durumun bizi en başta zora sokacağı belli idi ve nitekim bunun yansımalarını daha sonraki aşamalarda da gördük.Temel sebep aslında, en önemli sebeplerden birisi, Kıbrıs meselesi. Şimdi Kıbrıs’a böyle pozitif ve negatif yönden bakabiliriz. Bir taraftan 1974'te Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahale etmesi, garantörlük haklarının bir sonucu. 1959-60 Londra, Zürih müzakereleri çerçevesinde ortaya çıkan temel metinlerin doğal bir sonucu. Bir taraftan Türkiye hak ve çıkarlarını korudu. Kıbrıs'taki soydaşlarının hak ve çıkarlarını korumak için buraya müdahale etti. Bunun çok ağır faturasıyla karşılaştı. O dönemde işte Doğu bloku, Batı bloku, bağlantısız ülkeler, Arap dünyası, İslam dünyası hepsi Türkiye'nin müdahalesine karşı çıktı ve bu çerçevede Türkiye, diplomasinin inceliklerine vakıf oldu ve ne kadar pahalıya mal olursa olsun Kıbrıs davasını destekledi, desteklemeye devam etti.Şimdi burada AB sürecinde, Kıbrıs sorununun tekrar karşımıza çıktığını görüyoruz. İşte bu 8 müzakere başlığının engellenmesinin sebebi, 'Kıbrıs Cumhuriyeti' ismini itirazi bir kayıtla, bir çekinceyle kabul ettik. Buradaki Kıbrıs Cumhuriyeti'nden biz, 'Ada’nın güneyindeki Kıbrıs Rum Yönetimi'ni anlıyoruz' diye bir kayıt koyduk ve temel mesele, temel ihtilaf buradan çıktı. 8 müzakere başlığının bloke edilmesinin sebebi bu. Sonraki zamanlarda da Avrupalıların, Türkiye konusunda müzakerelerin başlatılması konusunda böyle zor karar verdiklerini gösteren işaretler ortaya çıktı. Bir taraftan müzakerelerin başlanması isteniyor, öbür taraftan da onun sonuçlanması ve nihai hedefine gitmesi engelleniyor. Avrupa aslında müzakereleri başlatmakla, Türkiye'yi Batı kontrollü denetimi altında olan bir devlet konumunda tutmak istedi ve buna muvaffak oldu. Bu Müzakere Çerçeve Belgesi’nde zaten tam üyelik hedefinin gerçekleşme ihtimali düşüktü. Bunun belki zamanla revize ettirilmesi ve tartışmaya açılması gerekebilirdi. Avrupa'nın karşı karşıya kaldığı sorunlar ve uluslararası siyasi sistemdeki gelişmeler, tüm bunları engellemiştir.Soru: 'Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesine Arap ülkeleri de karşı çıktı' dediniz herhalde tamamı değil, bazı Arap ülkelerini kastediyorsunuz? Çünkü Libya'nın o dönem destek verdiği biliniyor.Cevap: Şu anlamda söyledim; Kıbrıs Cumhuriyeti, Bağlantısızlar Hareketi Bandung Konferansı ile kurulan Doğu ve Batı blokunun dışında Bağlantısızlar Hareketi'nin bir üyesiydi. Arap coğrafyasındaki ülkelerin büyükçe bir kısmı da bu harekete üyeydi. Bağlantısızlar da o tarihlerde açıklamalar yaptı. Tabii Libya gibi münferit örnekler var. Türkiye, o tarihlerde Arap dünyasına, Orta Doğu'ya, İslam dünyasına daha mesafeli davranıyordu. Sonradan 1980’den sonra bu coğrafyaya yönelik açılımlar da yaptı. O tarihte, sizin bahsettiğiniz gibi, hem Doğu bloku hem Batı bloku hem bağlantısız ülkeler karşı çıktı. Libya gibi istisna Türkiye’yi destekleyen ülkeler de oldu.'Türkiye'de AB konusunda 2 bakış açısı var'Soru: Hocam tam üyelik müzakereleri meselesi, bizim toplumumuzda da AB'ye bahsettiğiniz gibi 2000’li yıllarda bir umut olarak başlamıştı. 2005'te ortam da çok iyiydi ama şu an geldiğimiz noktada, tam üyelik müzakereleri konusunda pek inanç kalmış gibi görünmüyor. Siz nasıl görüyorsunuz bu konuyu? Burada bahsettiğiniz gibi Avrupa'nın kendi iç sorunları, uluslararası konjonktür, tam üyelik rasyonel bir hedef mi yoksa daha önce Sarkozy'nin imtiyazlı ortaklık açıklaması vardı. Türkiye, tam üye olabilecek mi gerçekten? Siz, Avrupa'nın reflekslerini göz önüne aldığınızda ne görüyorsunuz, yoksa boşa mı kürek çekiyoruz?Cevap: Tabii AB, yakın zamana kadar belli bir cazibe merkezi işlevi görüyordu. Artık AB'nin gelecek perspektifi belirsiz hale geldiği için AB ülkelerinde bile bir negatif bakış açısı söz konusu. Şimdi Türkiye'de AB konusunda 2 bakış açısı var. Biri, AB'ye katılacağız tüm sorunlarımız çözülecek ve Batı’nın ileri ülkeleri seviyesine AB'ye katılmakla ulaşmış olacağız. İkincisi de AB'nin böyle sömürgecilerin, emperyalizmin yeni versiyonu olarak gören bir bakış açısı. Yahut dünyanın pek çok yerini eskiden yağmalayan ve oralarda emperyalizm uygulayanların olduğu yeni bir yönetim biçimi şeklinde ideolojik değerlendirmeler. Doğrusu gerçeği böyle tespit etmeye çalışıyoruz.Türkiye'nin AB'ye katılma yönünde iradesi, bana göre doğru bir karar. Neticede birdenbire şekillenmedi, bunun arka plan bilgileri var çünkü 90 yıllık Cumhuriyet tarihine baktığımızda, işte bugün itibarıyla 97. yılı geride bıraktık. Türkiye, kendi başına çağdaş normlara ulaşmada zorlanıyor ve gecikmeler yaşıyor. Türkiye'nin çok partili hayata geçmesi de Batı baskısıyla olmuştur. 1946'da Avrupa Konseyinin kuruluş hazırlıklarının yapıldığı dönemde, Türkiye'ye 'bu oluşumda yer almak istiyorsanız çok partili hayata geçmeniz gerekiyor' şeklinde empoze yapılmıştır. Ve o tarihte yeni bir siyasi parti kurulması halinde macerayla karşılaşabileceğini düşünenler, parti kurmamışlardır ve CHP içinden 4 milletvekili ile Demokrat Parti kuruldu. O tarafı biraz iç siyasi gelişmelere ilişkin bir konu fakat çok partili hayata geçişimizi Avrupa Konseyi örgütünün yaptığı baskı sağlamıştır.Şimdi Türkiye'nin demokratikleşmesi, temel hak ve özgürlükler bakımından belli bir seviyeye gelmesi, Türkiye'nin iktisadi bakımdan kalkınması için mevzuatını çağdaş seviyeye ulaştırmasında da AB'nin olağanüstü ölçüde katkısı olmuştur. Mesela, Gümrük Birliği'nin kurulması öncesinde 1 Ocak 1996, Türkiye'ye gelen yabancı sermaye yatırımlarının yıllık miktarı 1 milyar doların altındadır. Gümrük Birliği’nden sonra bunun hızlı şekilde yükseldiğine tanık oluyoruz. Tam üyelik müzakereleri öncesinde de bu trend devam etmiştir; Türkiye, 'aday ülke' ilan edildikten sonra ve müteakiben aday ilan edilmesiyle artmıştır ve Türkiye'de o dönemlerde fert başına gelir 2-3 bin dolar iken birden 10 bin dolar seviyelerine çıkmıştır. Son dönemlerde biraz azalmış olsa da Türkiye, orta gelir kuşağını yukarıya doğru kırma trendine girmiştir. İçinde bulunduğumuz dönemlerde biraz aşağı biraz yukarı gidiyor. Buralarda AB’nin katkısı yadsınamaz vaziyette.Yine Türkiye'de hukuk mevzuatı, Avrupa ülkeleri seviyesine ulaşmıştır. Müzakereler, bu işin teknik boyutunu oluşturuyor. Müzakerelerin öncesinde de Türkiye Katılım Ortaklığı Belgesi ile taahhüt altına girdiği yükümlülükleri, ulusal programlarla uygulamaya aktarmıştır. Aslında bugün, Türkiye'deki tüm kamu kurumlarında, belediyelerde AB daireleri, AB başkanlıkları, AB uyum ofisleri vardır. Türkiye, kelimenin tam anlamıyla AB sürecinde bir transformasyon ve değişim yaşamıştır. Türkiye'de askeri vesayet bitmiştir. NATO ülkelerinde İtalya'da nasılsa, Fransa'da nasılsa o seviyeye gelmiştir. Bir darbe tehdidi, teknik olarak buna yol açabilecek hukuki bakımdan bir mevzuat değişikliği yoluyla o yol kapatılmıştır.Burada AB sürecinin katkısı yadsınmaz ama öte taraftan 2006'da müzakere başlıklarının bloke edilmesinden sonra da Türkiye'de AB'ye duyulan kuşkunun arttığına tanık oluyoruz ve 'Türkiye'nin oyalandığı, aslında AB'ye alınmak istenmediği' şeklinde kamuoyunda güçlü bir eğilim ortaya çıktı. Bunun gerçeklik temelleri var mı yok mu diye karşı tarafa gidip baktığımızda, AB tarafında da aslında Türkiye konusunda bir müphemiyet, belirsizlik ortaya çıktığı görülüyor. Bu sadece Türkiye'yle bağlantılı bir konu değil.AB'nin geleceği konusunda da aslında bütünleşmenin bundan sonra ne tarafa gitmesi gerektiği konusunda da üye devletler arasında da görüş ayrılıkları var. Şimdi Avrupa'nın iç sorunlarına baktığımızda 2004-2005 itibarıyla o zamana kadar yükselen trendin, bu tarihte duraklamaya girdiğini görüyoruz. Sebepleri pek çok, belki bir düzineye yakın. Birkaç tanesini söylemek gerekirse, büyük bölümü eski doğu bloku ülkelerinden oluşan ülkeler içeri alındı, 12 tane. Bunların içerisinde hür dünyadan sadece GKRY ve Malta var. Diğerlerin hepsi ya Varşova Paktı ya Sovyetler Birliği veya eski Yugoslavya ardılı devletler. Bunların AB'de absorbe edilmesi, uyumlaştırılması oradaki refah toplumu göstergelerini aşağıya çekti. Sebeplerden biri bu.İkincisi, tabii bir taraftan Avrupa birleşiyor. 45'lerde ayrılan demir perde ortadan kalkıyor. Siyasi bakımdan tamam fakat iktisadi bakımdan bunun yansımaları, Avrupa'da ortalama refahı düşürdü. Avrupalılar tek devlete gitmek istiyorlardı. Bu, Avrupa Birleşik Devletleri mi yoksa Avrupa Federasyonu mu olacak, bu konuda kendi aralarında uzun müzakerelerden sonra tedricen federasyona gitme eğilimi baskın çıktı. Bunun için 2002'de bir konvansiyon kurucu meclis toplandı ve Avrupa anayasasını hazırladı. Bu anayasayı, Fransa ve Hollanda 2005'te reddetti. Şimdi gelecek perspektifi böyle belirsiz hale geldi anayasanın reddedilmesiyle.Üçüncü sebep, Avrupa ülkelerinde daha önceden marjinal konumda olan, sınırlı biçimde destek bulan aşırı milliyetçi yabancı düşmanı zenofobik, İslamofobik siyasi akımlar güçlenmeye başladı ve bunların seçimlerde kamuoyu desteği daha önce 3-5 puanlarda seyrederken, birtakım ülkelerde ana muhalefet partisi haline geldiler ve Avrupa'da esas gövdeyi oluşturan sosyal demokrat partiler, Hristiyan demokrat partiler desteği kaybetmemek için bu söylemleri kendileri de telaffuz etmeye başladı.Avrupa'da içinde bulunduğumuz son 10-15 yılda marjinal eğilimlerin, marjinal siyasi hiziplerin güçlendiğine tanık olduk. Bunlar, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 2014’te ve 2019’da parlamento içerisinde de temsil edildi. Bu da gelecek perspektifi bakımından bir olumsuzluk ortaya çıkarttı. Bunu destekleyen bir başka gelişme, Arap Baharı sonrasında pek çok yerden Avrupa’ya mülteciler ulaştı. Türkiye üzerinden Ege adalarından, İtalya’dan ve İspanya üzerinden. Avrupa’da yabancıların görünürlükleri arttı. Bir de Avrupa ülkelerinde mesela İngiltere’de, İngiliz uluslar topluluğu, Fransa’da Frankofon ülkeler, Almanya’da Türkler gibi zaten eskiden beri var olan azınlıklara ilave olarak bu yeni Arap Baharı sonrasında mülteci akını, Türkiye'ye karşı bakışı ve genel olarak içe kapanma eğilimlerini etkiledi.Türkiye’ye negatif bakış güçlendi ve yabancılara karşı her ne kadar hukuki bakımdan sorun olsa da negatif bakış öne çıkmaya başladı. Çünkü hukuk diyor ki; ayrım yapmayacaksın. Neye göre? Irka, dine, dile, mezhebe göre. Fakat fiiliyatta ise Avrupa vatandaşı olan, Fransa vatandaşı olan, orada doğup büyüyen ama rengi bir şekilde eski sömürgeden geldiği için siyahi olanlara karşı ayırım yapıldı. İşte Fransa, daha pek çok ülkede İngiltere’de, Hollanda’da buna tanık oluyoruz.Bir başka gelişme, Avrupa içerisinde bütünleşmenin nereye gideceği konusundaki görüş ayrılıkları giderilemedi ve bütünleşmeyi frenlediği ithamıyla, suçlamasıyla karşı karşıya kalan İngiltere, popülist bir söylemin peşinden giderek 23 Haziran 2016’da referandum yaptı. Brexit referandumunda yüzde 51,9’la İngiltere ayrılmaya karar verdi. Ayrılma müzakereleri 2 yıl sürdü. Ayrılma anlaşmasının onaylamasında İngiltere’de 3 hükümet değişti. İngiltere, hukuken AB'den ayrıldı. Gelecek konusunda da böyle negatif bir perspektif var. İngiltere’yi başka ülkelerin takip etme ihtimalleri düşük olsa da var. İşte tüm bu konjonktür ve koşullar içerisinde içeriye katılan 12 ülke kadar coğrafi ve nüfus gücü olan Türkiye’nin AB'ye katılması ve bu konuda Avrupalarla bir konsensüs sağlanmasının güçlükleri var. Stratejik bakanlar, Türkiye’nin AB'ye katılması halinde AB'nin siyasi bakımdan güçleneceğini düşünenler, diğerlerini ikna edemiyor.'Türkiye, içeri katılmak için yapılması gereken her şeyi fazlasıyla yaptı'Soru: Bunların sayısı az mı yoksa özgün ağırlıkları mı yetersiz?Cevap: Avrupa’da aslında AB'de, 1990’a kadar patron yani bütünleşme hareketinin patronu Fransa’ydı. 90’da iki Almanya’nın birleşmesinden sonra Almanya’nın öne geçtiğini, dominant pozisyona ulaştığını görüyoruz ve Almanya, AB adına dış dünyada çıkarları da koruyor. Şimdi Almanya’da da (Eski Şansölye Gerhard) Schröder döneminde, Türkiye’nin katılmasını isteyen siyasi bir irade vardı. İçinde bulunduğumuz dönemde, (Şansölye Angela) Merkel iktidarının ilk yıllarında, Türkiye’ye tepki ortaya çıktı ama daha sonraki zamanlarda biraz daha AB’nin çıkarları çerçevesinde Türkiye'yle ilişkilerin sağlıklı şekilde yürütülmesi, yönlendirilmesi görüşü ağır bastı.Türkiye konusunda Avrupa tam ikiye bölünmüş vaziyette. İşte en çok Avrupa içerisinde Türkiye’yi destekleyen ülkeler ki bunların başında İngiltere geliyor, o dışarda kaldı. İşte İspanya, İtalya, Malta gibi ülkeler. En çok karşı çıkanlar da Avusturya, Fransa gibi ülkeler. Bunların yanında diğerleri zaman zaman farklı kombinasyonlar ortaya koyabiliyor. Avrupa’da Türkiye konusunda bir görüş birliği sağlanabilmiş değil, bunu söyleyebiliriz. Ayrıca bunu sağlamış olsalar iş çok daha kolaylaşacak fakat sorun, tek bununla da bitmiyor. AB'ye Türkiye katıldığında mesela bir kaygı var; 'Türkiye kanalıyla çok sayıda Orta Doğu'dan Avrupa’ya göç olacağı şeklinde, Orta Doğu'nun sorunlarının Avrupa'ya taşınacağı' şeklinde kaygı var. Bunların gerçek olması gerekmiyor fakat bunlar Türkiye-AB ilişkilerine karşı çıkanlar tarafından güçlü biçimde kullanılıyor.Soru: 9 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile video konferans görüşmesi yaptı ve orada altını çizerek, Türkiye’nin yerinin Avrupa olduğunu bir kez daha ifade etti. Yine ocak sonlarına doğru Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun Brüksel’de temasları vardı ve o da AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josef Borrell ile görüşmesinde olumlu mesajlar verdi. Bu görüşmeler her ne kadar AB’nin kafa karışıklığının giderilmesi için yapılsa da karşı taraftaki endişeler bir türlü bitmiyor. Sizce bütün bu olumlu atmosfer, yakın vadede sorunları çözülebilecek mi?Cevap: Aslında Türkiye, AB'ye 2004’te katılan 10 ülke, 2007’de katılan Bulgaristan, Romanya, 2013’te katılan Hırvatistan, bu ülkelerin AB’ye katılma esnasında 'Acquis Communautaire' dediğimiz AB müktesebatını yerine getirme yükümlülüğünü bugün itibarıyla fazlasıyla yapmış durumda. Mevzuat uyumu anlamında Türkiye, Gümrük Birliği’nden bu zamana kadar devasa mesafe katetti. Bunun olumlu yansımalarını da bazı sektörlerde gördük. Tabii bazı sektörlerde, Türkiye’nin yaşadığı iç sorunlar nedeniyle geriye gitmeler oldu. 2016'da darbe teşebbüsü oldu. Bu teşebbüsün ardından devlete karşı isyanla mücadele için özüne dokunulmadan olağanüstü hal koşullarında bazı özgürlükler sınırlandırıldı. Buna, Avrupa’nın eleştirilerine tanık oluyoruz. Bunlar belki de hayati ehemmiyet taşımayan ve aşılması kolay olan konular. Türkiye, içeri katılmak için yapılması gereken her şeyi fazlasıyla yaptı, Türkiye-AB ilişkiler konusunda önümüzde üç seçenek var.Birincisi; Avrupa’nın tırnak içinde 'imana gelmesi'. 'Türkiye’ye çok haksızlık yapıldı' diye olumlu bir tavır, tutum, irade ortaya koyması ve kısa sürede geriye kalan başlıkların tamamlanması. Avrupa böyle bir irade ortaya koyarsa hemen iki yılda Türkiye’nin AB'ye katılması işten bile değil. Her sektör, kelimenin tam anlamıyla uygulamada hazır, tabii eksiklikler de pek çok noktada var. Onlar hızlı şekilde ortadan kaldırılabilir. Birinci seçenek bu fakat bunun olağan koşullarda böyle gerçekleşme ihtimali çok düşük gözüküyor. Olağanüstü bir uluslararası gelişme olursa ancak Avrupa, Türkiye konusunda negatif bakışını değiştirirse o zaman mümkün olabilecek.İkinci seçenek, Türkiye’de 'Avrasyacı' olarak kendini tanımlayanların gündeme getirdiği görüş, 'Avrupa ile bütün bağlantılarımızı koparalım ve Rusya, Çin ve İran’la Türkiye, bir Avrasya devleti olarak doğuya açılsın.' Bu da çok hayatın gerçekleriyle çok örtüşmüyor ve geniş kitleler tarafından zaman zaman dile getiriliyor, değişik versiyonları ile benimseniyor olsa bile bu da bir diğer ekstrem görüş olarak karşımıza çıkıyor.Üçüncü seçenek de AB ile ilişkilerin bu zamana kadar olan geçmişini de dikkate alarak yeniden tanımlanması. İşte bu noktada Avrupa’nın ve Türkiye’nin uluslararası toplumun gelişmeleri önem taşıyor. Benim kanaatime göre, bu saatten sonra Türkiye’nin AB'ye katılması veya dışarda kalması çok da fazla bir şey değiştirmeyecek çünkü dışardan bile biz Türkiye olarak, AB standartlarını birtakım alanlarda geriye gitmiş olmamıza rağmen yakalamış durumdayız, yakalayabiliyoruz. Mesela tek paraya geçme kriterlerini dış borcun gayri safi milli hasılaya oranı, azami olarak yüzde 60 olacak. Mesela biz çok iyi durumdaydık hatta Avrupa para birliği içindeki ülkelerden bile iyi durumdaydık. Daha sonra Suriye’deki çatışmalar, terör, tedhiş olayları, darbe teşebbüsü gibi meseleler, ekonomik sıkıntılar birtakım konularda bizim AB'ye uyum bakımından sağladığımız mesafenin geriye gitmesine yol açtı.Şunu söylemek istiyorum; bundan sonra Avrupa’yla yapılması gereken ilişkileri yeniden tanımlamaktır. Benim tahminime göre, tam üyeliğin türevi niteliğinde 2004'te EFTA ülkeleri ile (Avrupa Serbest Ticaret Birliği) AB arasında imzalanan Avrupa Ekonomik Alanı anlaşması var. İşte o anlaşmadaki hükümlerin bir benzerinin Türkiye bakımından da yürürlüğe girmesi şeklinde. Burada dört özgürlük var. Mesela Avrupa’yla bizim ilişkilerimiz sadece Gümrük Birliği çerçevesinde sınırlı ölçüde, gümrük birliği şeklinde. Mallar sınırda serbest dolaşıyor, oysa dört özgürlükte mallara ilave olarak hizmetler, kişiler ve sermaye de serbest dolaşıyor. Bir de AB'nin böyle dış dünyadaki faaliyetleri, ortak dış güvenlik politikası şemsiyesi altında yürüttüğü faaliyetlere biz zaten NATO üyesi olduğumuz için onların o faaliyetlerine muvafakat vermemizi öngören 2002'de bir düzenleme yapıldı. O boyutuyla da AB’nin faaliyetlerine dışarıdan katılabiliyoruz.Benim tahminime göre, bundan sonra, bu ne zaman olacak bilmiyorum ama önümüzdeki dönemde, en güçlü ihtimal ilişkileri yeniden tanımlama şeklinde olacak. Bunun adının 'imtiyazlı ortaklık' veya başka bir şey olması gerekmiyor. Bir de Avrupa'nın kendi içinde şunu da görmemiz lazım; Avrupa artık tek tip bütünleşmeden uzaklaşmış durumda. Bir bakış açısına göre, merkezi ve çevre ülkeler gibi bir sınıflandırma var. Bir başka bakış açısına göre, hangi Avrupa diye sormak lazım çünkü birbirinden çok farklı katmanlaşmış bir Avrupa’yla karşı karşıyayız. Mesela, AB ülkelerinden bazıları NATO ülkesi ve bunların bazıları NATO ülkesi değil. Bir kısmı askeri iş birliğine sıcak bakıyor bir kısmı negatif bakıyor. 27 ülkenin 19’u avro kullanıyor. Eurozone’da, Euro Bölgesi’nde. Bazıları onun dışında ve kendi ulusal paralarını kullanıyor. Schengen sistemi var. AB üyelerinin dışında EFTA üyelerini de içeriyor bu sınır kontrollerinin kaldırıldığı sistem. Dışarıdan baktığımızda yeknesak tek tip bir Avrupa da yok aslında. Bu anlamda biz zaten Avrupa’nın içindeyiz.İç içe geçen halka şeklinde düşünün, en dış halkada Türkiye var. Biraz daha en dıştan içeriye doğru ikinci halkaya ve öbür taraflara gitme ihtimali seçeneği önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilir. Avrupa’nın da bir transformasyon ve değişim yaşadığını görmemiz lazım. Eğer pandemi olmasaydı 2020'de AB üyesi devletler ve AB organları, Avrupa’nın Geleceği Konferansı'nı toplayacaklardı ve burada bütünleşme nereye gidiyor, bundan sonra ne yapmamız lazım, dış politikada, iç politikada, komşularla ilişkilerde, Türkiye konusunda, Batı Balkanlar konusunda bunu konuşmaları için bir kurgu yapılmıştı. Avrupa yeknesak tek tip bir Avrupa değil. Artık kendi içinde farklılaşan bir Avrupa var ve bu farklılaşan Avrupa’da da yeni tanım yapılmak suretiyle Türkiye güçlü bir biçimde yerini alacaktır. Ben buna inanıyorum.'Türkiye, İngiltere’nin yerini alabilecek bir ülke'Soru: Hocam, 'İlişkilerin yeniden tanımlanması' kavramı bence çok doğru bir tanımlama oldu. Yıllardır tam üyelik için koşturuyoruz hem karşı taraf hem biz bu konuda bazı adımlar atıyoruz ama bizde de karşı tarafta da ne olacağına dair bir bilinmezlik var. Belki bizdeki durum daha net. Bahsettiğiniz gibi kriterlerin yerine getirme konusunda 2004’te üye olan ülkelere nazaran çok daha iyi durumdayız ancak Avrupa’nın endişesi bir türlü geçmiyor. Bu çerçevede baktığınızda, Türk halkının nasıl bir ruh hali içerisinde olmasını önerirsiniz? Hayal kırıklığı mı yaşamalıyız yoksa daha rasyonel mi bakmamız lazım? Vatandaş sizce nasıl bakmalı bu konuya?Cevap: Gelgit şeklinde. 'Aslında belli dönemlerde Avrupa’ya katılacağız, tüm sorunlarımız çözümlenecek' şeklinde iyimser bakış açısı güçlüyken, belli dönemlerde tam tersi negatif, pesimist, kötümser bakış açısı güçlü oluyor. Aslında bu, Türkiye ile sınırlı da değil. Avrupa’nın içerisinde de AB genelinde de AB'nin geleceği konusunda belli dönemlerde negatif görüşlerin güçlendiğini görüyoruz. AB'ye bakış açımızda perspektif olması açısından şunu konuşabiliriz; AB nedir aslında? Bir ütopyanın, bir hayalin, bir projenin pratiğe aktarılması. Tarih boyunca Avrupa’da devlet adamları, din adamları, generaller, filozoflar 'bir araya gelelim, hepimiz Hristiyanız, hepimiz bir kolektif yapı kuralım' diye bu kategori görüşleri dile getirdi fakat 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan konjonktüre kadar bunu pratiğe aktarmak mümkün olmadı.AB aslında bir ütopyanın pratiğe aktarılması. Tıpkı Türk Birliği; Turan gibi tıpkı 'İslam Birliği’ni kuralım, yahut İsrail’in projesi var; Arz-ı Mevud, Yunanistan’ın ütopik bir projesi var; Megali İdea, Sırpların bir projesi var; bütün eski Yugoslavya üzerinde büyük Sırbistan' gibi. Şimdi de 'bu Batı'nın birliği, bizim burada ne işimiz var' diye bakabiliriz. Bu okuma çok normal fakat biz öte taraftan Batı’nın da bir parçasıyız. Sadece Osmanlı döneminde değil daha önceki zamanlarda da mesela Macaristan diye bir devlet var. Nedir bunun İngilizcesini bakıyorsunuz Hungary. Yani Hunlardan geliyor değil mi? Hunların ülkesi. Avrupa’nın tarihinde biz de varız ve Avrupa entegrasyonu içerisinde bu bakış açısıyla Türkiye’nin yer alması da yanlış bir şey değil.AB içerisinde Türkiye yer aldığı takdirde mevcut dinamizmiyle, nüfus potansiyeliyle, girişimciliğiyle hızlı şekilde Avrupa’da tam üye olarak katılması mümkün olursa, İngiltere’nin bıraktığı boşluğu doldurabilecek potansiyele sahip bir ülke, İngiltere’nin yerini alabilecek bir ülke. İdeolojik bakış açılarının daha çok hayatın gerçekleriyle örtüşmediği kanaatindeyim. Tercih olarak doğru tabii ki. Osmanlı’nın son döneminde başlayan arayışın bir uzantısı. Neden küffar karşısında biz yeniliyoruz, biz kılıçları çekmişken adam hiç bize yaklaşmadan çok uzaktan ateşli silahlarla bizi perişan ediyor. Nerede hata yaptık? Bu arayışın Cumhuriyet döneminin başında reformlar yapılmak suretiyle adaptasyonu yeni koşullara uyarlanması.Türkiye hem bir İslam ülkesi hem bir Akdeniz ülkesi hem bir Karadeniz ülkesi ama aynı zamanda da bir Avrupa ülkesi ve Batı içerisinde ne derece yer alacağını kendi tercihleriyle belirleyecek bir ülke ve bu tercihleriyle 1959'dan bu zamana kadar siyasi irade olarak ortaya koydu. 31 Temmuz 1959’da Adnan Menderes hükümeti döneminde Türkiye, AET’ye katılmak için başvuru yaptı. O zamandan bugüne iradesini koruyor. Konjonktüre, koşullara göre tam üyelik olur yahut bunun türevi olur, bunu Türkiye’deki siyasi irade, AB tarafı, müzakereleri neticesi bunun ne olacağını belirleyecektir. Ama önümüzdeki dönemde, Batı ile ilişkilerimizin şimdikinden çok daha ileri seviyede olması, Türkiye’nin de arzusu, Avrupa’da da realist bakanlar ve Avrupa’nın bir vizyonu olduğunu ileri süren siyasi akımlar, Türkiye’nin dışlanmasının Avrupa perspektifine zarar vereceği görüşünde. Önümüzdeki dönemde bunların netleşeceğini düşünüyoruz.Şimdi hükümet, tabii ki 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan bu negatif imaj, Türkiye’de temel hak ve özgürlüklere karşı mesafeli bir yaklaşım ortaya çıktı. Bunlara saygı gösterilmiyor şeklindeki olumsuz imajı ortadan kaldırmak ve aslında Batı normlarının güçlü biçimde ayakta olduğunu, hukukumuzun bir parçası olduğunu göstermek için bir girişim ve atılım başlatıyor. Bence çok doğru bir çaba ve bunun Türkiye’ye karşı ön yargıların aşılmasına, kırılmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum.Soru: Son olarak AB'nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Pandemi olmasaydı Avrupa geleceğini oturup tartışacak, konuşacaktık. Bu noktada İngiltere’nin Brexit’le ayrılmasından sonra yeni ayrılmalar, yeni kopuşlar bekliyor musunuz? Önümüzdeki dönemde nasıl bir Avrupa tasavvur ediyorsunuz?Cevap: 2018'de Komisyon bu konuda 'AB'nin geleceği ne olacak?' diye bir rapor yayımladı ve 5 seçenek ortaya çıkardı. Aslında daha fazla seçenek var. İngiltere’nin ayrılması, Avrupa entegrasyonu bakımından bir başka bakış açısına göre doğru olmuş da olabilir. Çünkü İngiltere, bugüne kadar Avrupa entegrasyonun mesafe katetmesini hep engelliyordu, yavaşlatıyordu. Tabii ki çok büyük bir parça koptu. Mesela, AB'deki en yoksul 18 ülkenin gayrisafi milli hasıla toplamı kadar İngiltere’nin gayrisafi milli hasılası büyüklüğü. Ekonomik bakımdan baktığımızda çok büyük bir parçanın AB’den ayrıldığını görüyoruz ama öte taraftan da bugüne kadar bütünleşme hareketini yavaşlatan İngiltere’nin ayrılması, atılım yapma fırsatı verdi denilebilir. Şu an karşımızda AB’nin geleceği konusunda 6 seçenek var. Bunların belki bir kısmı ütopik, ayakları çok fazla yere basmıyor.Hızlıca saymak gerekirse, hangisi bundan sonra Avrupa bütünleşmesini yönlendirecek diye bakmak gerekirse birinci seçenek, 'Seçmeli Avrupa'. İngiltere’nin savunduğu görüştü bu. AB içerisine katılan devletler, hangi politikaları istiyorlarsa onlara dahil olsun ve sadece onlardan sorumlu olsun. AB’nin mevcut bütünleşmesini serbest ticaret bölgesi haline getirmeyi amaçlayan bir proje. Bunun olağan koşullarda gerçekleşme ihtimali düşük.İkinci seçenek; 'idealist bir düşünce.' Nasıl ki ABD’de 50 federe devlet var ve orada bir federal yapı var değil mi? Washington merkez. Dış politika ve savunma politikası Washington’dan yönetiliyor ama içeride 50 federe devlet var. Avrupa Birleşik Devletleri projesi, ikinci proje. Bu da aşırı ütopik bir proje.Üçüncü seçenek, çok vitesli Avrupa seçeneği. Dördüncü seçenek, değişken geometrili Avrupa. Sonraki seçenek, iç içe geçen halkalar sistemi ve son seçenek de esnek bütünleşme şeklinde. Mevcut koşullarda fiili görünüm, değişken geometrili Avrupa’ya uyarlılık taşıyor. AB adı altında bir araya gelenler, tek tip, yeknesaklıktan uzaklaşmışlar, her birinin farklı angajmanları var. Benim tahminime göre, önümüzdeki dönemde Avrupa’da katmanlı, böyle iç içe geçen halkalar şeklinde entegrasyon olacak. Merkezde en ileri bütünleşme seviyesini sağlayan ülkeler, sert çekirdek olacak. Merkezin etrafında ikinci halkada ekonomik parasal bir Euro bölgesi, üçüncü halkada dört özgürlük bölgesi, dördüncü halkada da Gümrük Birliği bölgesi olacak. Gidişat bu tarafa doğru.Türkiye, şu anda dördüncü halkada. Bu perspektifi esas aldığımızda Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden içeriye, dört özgürlüğün sağlandığı bölgeye, hatta önümüzdeki dönemde parasal birliğe doğru gitmesi mümkün olacak. Avrupa’nın mevcut yapısının da değişiminin konuşulduğu bir aşamadayız. Onun için çok iyimser ve çok kötümser olmamak, biraz daha hatta pragmatik perspektiften bakmak gerekiyor görüşündeyim.
Afad: İstanbul'daki Fırtınada 3 Kişi Yaralandı
ANKARA (AA) - Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığı, İstanbul'da dün akşam etkili olan fırtına nedeniyle 3 kişinin yaralandığını, 18 ilçede 193 çatı uçması, 13 ağaç devrilmesi olayının meydana geldiğini, 191 araç ile bir halk ekmek büfesinin hasar gördüğünü bildirdi.AFAD'dan yapılan açıklamada, İstanbul'da dün akşam etkili olan fırtına nedeniyle birçok ilçede ağaç devrilmesi ve çatılardan parça düşmesi gibi olaylar yaşandığı, bazı araç ve iş yerlerinde zarar oluştuğu hatırlatıldı.Şu ana kadar 18 ilçeden 193 çatı uçması, 13 ağaç devrilmesi, 191 araç hasarı, bir halk ekmek büfesi hasarı bildirildiği ifade edilen açıklamada, olaylarda 3 vatandaşın da yaralandığı kaydedildi.Açıklamada, hasar tespit çalışmalarının devam ettiği, tüm ihbarların ivedilikle değerlendirilerek ekiplerin sevkinin sağlandığı ve gelişmelerin takip edildiği vurgulandı.
Reklam