'Polis Arkadaş Alır mısın Şunu?'
Gökçek, 1 Haziran'da seçimlerin tekrarlanacağı Eskişehir'in Mahmudiye ilçesinde mitingde konuşma yaparken bir kişinin 'Mahmudiye'de hırsız var' yazılı dövizli protestosuyla karşılaştı. Gökçek’in polislere 'Polis arkadaşım alır mısın şunu? Şikayetçiyim' demesi üzerine bu kişi gözaltına alındı.Mahmudiye ilçesinde bugün akşam saatlerinde AK Parti tarafından mitin düzenlendi. AK Parti Eskişehir milletvekilleri Salih Koca ve Ülker Can'ın da katıldığı mitingde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek otobüsün üzerinden konuşma yaptı. Bazı beldelerde seçimin iptal edilmesinin bu yerler için bir nimet olduğunu söyleyen Gökçek, 'Külfet gibi gözüküyor ancak değildir. Partiler bu seçimlerde bütün ruhunu ortaya koyarlar bu seçimleri almaya gayret ederler. Başbakanımız ilçeler için bizleri görevlendirdi. Mahmudiye'yi de Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne emanet etti' dedi. ASFALTSIZ YER KALMAYACAK Mahmudiye ilçesine hizmetin CHP'li Eskişehir Büyükşehir Belediyesi'nin vermesi gerektiğini belirten Melih Gökçek 'Ama duydum ki geçen gün, seçimlerden önce Büyükerşen buraya gelmiş. Demiş ki ilçeler benden 2 sene hizmet beklemesin. Demiş mi? dememiş mi? Yalan mı? Ama Melih Gökçek'ten size başından söz, başında söz veriyorum sonunda da söyleyeceğim. Mahmudiye'nin 15 köyü dahil. Asfaltsız yeri kalmayacak. Hem de öyle 2 sene sonra değil bu sene bitireceğim' diye konuştu. Melih Gökçek, Mahmudiyeli kadınlar için meslek edinme kursları, çocuklar için parklar, gençler için de futbol kulüpleri kurulması sözünü verdi. YA BAŞBAKANI YA DA MEVCUT CUMHURBAŞKANINI OY BİRLİĞİ İLE SEÇECEĞİZ Geçmişte faize paranın yetişmediğini anlatan Melih Gökçek, 'İşte AK Parti'nin kıymeti burada. 10 yılda Başbakan'ın faizi indirmesi dolayısıyla Türkiye bütçesine kalan para 642 katrilyon lira. Onun için AK Parti'ye sahip çıkmamız lazım, onun için başbakanımıza dua etmemiz lazım. İnşallah cumhurbaşkanlığı seçiliyor, ya başbakan ya da mevcut olan cumhurbaşkanımız ikisinden birisini oy birliği ile seçeceğiz' diye konuştu. Gökçek konuşmasını sürdürürken kimliği açıklanmayan bir kişi elindeki 'Mahmudiye'de hırsız var' yazılı pankartı havaya kaldırdı. Gökçek de kürsüde dövizdeki yazıyı okuduktan sonra 'Eğer kalkıp bunu CHP adına söylüyorsan o hırsızı ispat etmeyen şerefsizin ta kendisi. Polis arkadaşım alır mısın. Ben bu adamdan şikayetçiyim' dedi. 'HIRSIZ VAR' YAZILI DÖVİZE GÖZALTI Polisler, dövizle birlikte ismi açıklanmayan kişiyi yakalayıp ekip aracına bindirerek İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürdü. Konuşmasını sürdüren Melih Gökçek, Mahmudiye'de seçime girmeyecek olan MHP'lilerden Ak Parti'ye destek istedi. Gökçek, 'Sadece belediye başkanı seçmiyorsunuz. Bir ideolojiye, bir fikre oy veriyorsunuz. MHP'li kardeşlerim, kimle kavga ettiler, kimlere şehit verdiler. Şimdi kalkıp bunlara oy vermenin vebali var mı yok mu?' diye konuştu. Mahmudiye İlçe Emniyet Müdürlüğüne götürülen protestocunun sorgusu sürüyor. Seyfullah SOLAK-MAHMUDİYE,(Eskişehir),(DHA)
Amerika'da 6 Kişiyi Öldüren Genç Psikopatın Kaleminden Dehşet Verici Hayat Hikayesi
Burada haberini ve katliam öncesi çekip yayınladığı videoyu vermiştik. Katliamdan sonra araştırma yapılınca Eliot Rodger'ın kaleme aldığı ve internete yüklediği 141 sayfalık otobiyografisi ile karşılaşıldı... Tümü İçin Elliot Rodger'ın Hikayesi; Benim Çarpık Dünyam   Başlıklı yazıdan en ilgi çekici bölümleri aşağıda bulabilirsiniz;
PornHub'dan Edepli Reklam Açılımı
Dünyaca ünlü pornografik web sitesi PornHub, içeriğini yansıtmadan insanlara hitap etmeyi amaçladığı reklam kampanyasında sona yaklaşmak üzere. Genel izleyici kitlesini hedef alan ünlü porno sitesi, porno görseller içermeyen “sakıncasız” reklam arayışını geçtiğimiz ay bir yarışma düzenleyerek duyurmuştu. Söz konusu yarışmanın finalistleri belli oldu. Bir Tumblr blogu açarak yarışmasına katılım sağlayan porno devi, Kreatif Direktör arayışında olduğunu da açıkca bu blog’da belirtmişti.
En Fazla RT Yapılan 10 Türkçe Tweet
Sana bir 'Rö' yaparım! AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın geçen hafta kazara attığı ‘Rö' tweeti bugüne kadar atılan en anlamsız tweet olduğu halde 18 bin 181 RT, 6 bin 859 da favori alarak Türkiye gündeminde TT olmuştu. Bir anlamı olan ve Türkiye gündemine oturan sayısız tweet olduğu aşikâr. İşte bunlar arasında en çok RT alan 'Top 10' listesi…
Boğaziçi Köprüsü'nden Çırılçıplak Atladı
İstanbul Boğaziçi Köprüsü'nde dün akılalmaz bir olay yaşandı. Dün Avrupa yakasında Anadolu yakasına geçen sürücüler gözlerine inanamadı. Saçları kısa kesilmiş, 30-35 yaşlrarında genç bir kadın çıplak halde köprünün korkuluklarına çıktı. Genç kadın kendini bir anda boşluğa bıraktı. Deniz polisi, kadının cesedini Ortaköy sahilinden çıkarttı. Ceset Şişli Etfal'e götürüldü. Kalçasının hemen üzerinde dövmesi bulunan kadının Bakırköy nüfusuna kayıtlı 35 yaşındaki Burcu Namlı olduğu tespit edildi. milliyet.com.tr
Reklam
Çıkma Teklifine Verilebilecek En İyi 20 Hayır Cevabı
Nasılsın sayın okur?Yaz ayları geldi yana yakıla sevgili arıyorsun, belki de gelenleri beğenmiyorsun değil mi? Hatta müzik festivalleri, tatil vs derken bunaldın gelen tekliflerden, kuru bir hayır yetmiyor kendini tekrar etmiş hissediyorsun değil mi? İşte yine size dev hizmet asdhajaah çıkma teklifine verilebilecek en iyi cevaplar. Bunların bazıları erkekler için çünkü modern bi çağdayız sayın okur. Ben kendime püüü kızlar teklif edemez sanıyor dedirtmem. Reddedilince yapılabileceklerle ilgili öneriler de yaptım. Sizin duyduğunuz, söylediğiniz en iyi hayır cevaplarını da paylaşın, eğlenelim :)
Samsung Galaxy Note 4 Çok Ses Getirecek
Güney Koreli Samsung , amiral gemisi Galaxy S5'ten sonra hiç hızını kesmeden yeni üst seviye akıllı telefonu için çalışmalara başladı. Bu telefon tabii ki Galaxy Note 4. Daha önce çıkış tarihine dair bilgiler gelen Galaxy Note 4'ün bugün ise bazı özelliklerine dair bilgiler geldi. Belirtilene göre Samsung , Galaxy Note 4'te yeni özellikler test ediyor. Bu yeni özelliklerden birisi ' Swipe to launch Motion Launcher ' isimli özellik. Aslına bakarsanız bu özellik yeni bir özellik değil ancak Galaxy Note ailesi için yeni denilebilir. Bu özellik ile birlikte basit hareketlerle telefon ya da kamera açılabiliyor ve daha fazlası yapılabiliyor. Galaxy Note ailesi için yeni sayılabilecek bir özellik de '' özelliği. Bu özellik ile Galaxy Note 4'te kullanıcılar parmak izlerini taratarak çeşitli fonksiyonları açabiliyorlar. Mesela Galaxy S5'te parmak izi ile Pay Pal ödemeleri gerçekleşebiliyordu. '' ile daha fazlası olabileceği söyleniyor. Galaxy Note 4'teki başka bir yeni özellik ise ' Aqua Capture '. Bu özellik ile kullanıcılar suyun altında kolaylıkla video ya da fotoğraf kaydedebilecekler. Bu özelliğe dayanarak Galaxy Note 4'ün de su geçirmez olabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Son olarak bir de ' Multi Network for Booster ' isimli özellikten söz ediliyor. Bu özellik ise büyük ihtimalle Galaxy S5'teki ' Download Booster ' özelliği gibi Wi-Fi ve mobil verinin gücünü birleştirip internet hızını arttırmaya yarayacak. Görünüşe göre Samsung, Galaxy Note 4 ile oldukça iddialı bir şekilde gelecek. Bakalım cihazın başka hangi özellikleri olacak?teknokulis
Reklam
Ersun Yanal Fenerbahçe'ye Kimleri Kazandıracak?
Fenerbahçe Teknik Direktörü Ersun Yanal'ın şampiyonlukla tamamlanan sezonda genç futbolculara fazla şans tanımaması şaşırtıyor.Türk futbolunda genç yetenekleri geliştirme konusunda akla ilk gelen isimlerden olan ve Arda Turan, Onur Kıvrak, Caner Erkin, Selçuk İnan, Okan Koç gibi çok sayıda yıldıza ilk forma veren isim olan Ersun Yanal'ın Fenerbahçe'de bu sezon 20 yaş altında üç isme sadece 534 dakika süre vermesi dikkat çekiyor. Kariyeri boyunca genç futbolculara en az şans tanıdığı sezonu geride bırakan tecrübeli çalıştırıcının önümüzdeki sezon Salih, Recep Niyaz, Berkay Can Değirmencioğlu, Hakan Çinemre ve İbrahim Serdar Aydın gibi isimlere forma şansı verip vermeyeceği merak konusu. Bu sezon 1 yıllık kontratının getirdiği şampiyonluk zorunluluğu nedeniyle genç futbolculara fazla şans tanımayan Ersun Yanal, Anadolu takımlarında görev yaptığı dönemlerde çok sayıda genç futbolcuya gözü kapalı forma verirken, Türk futboluna da birçok yetenek sundu. Fenerbahçe ile yaptığı iki yıllık yeni sözleşme tecrübeli teknik adama genç futbolculara şans tanıma rahatlığı sağlar mı bilinmez ama Ersun Yanal'ın o güveni hissettiği takdirde işleyip bir yıldıza dönüştürdüğü gençler hayli fazla. Forma verdiği en genç isim Orhan Sam Uzun yıllardır Süper Lig'de teknik adamlık yapan Ersun Yanal'ın kariyeri boyunca forma verdiği en genç isim henüz 16 yaşında bir Gençlerbirliği-Samsunspor maçında forma verdiği Orhan Sam. İşte Ersun Yanal'ın Süper Lig'de forma verdiği gençler Sezon Takım Oyuncu Yaş Maç Dakika 2001-2002 Ankaragücü Çağlar Ayan 18 1 2 Uğur Aktan eurosport
İnsanı Okumaktan Soğutan Okur Tipleri
Herkes kitap okumayı sever, okuduklarını başkalarıyla paylaşmaktan zevk alır. Ancak bazı okur tipleri var ki, tabiri caizse insana hayatı zindan eder, okumaktan soğutur. İşte bu kategoriye dahil edebileceğimiz, uzak durulması gereken altı model.
Reklam
Gündelik Hayatta Kaosa Neden Olmuş 10 Bilgisayar Hatası
Bilgisayarların uzunca yıllardır hayatımızda olduğu ve hayatımınızın da pek çok alanını kontrol ettikleri bir gerçek. Ancak işlerimizi ve hayatlarımızı tamamen bu cihazlara bırakarak doğru mu yapıyoruz acaba? Zira küçük bir kod hatası bakın nelere mal olabiliyor...
Facebook'ta Dostu Düşmanı Bu Uygulamayla Tanımak Mümkün
Kaspersky Lab’in sunduğu ücretsiz FriendOrFoe uygulaması ile kullanıcılar, Facebook’ta yüzlerce takipçiden hangilerinin gerçek hayranları olduğunu öğrenebiliyor. Çevirimiçi güvenlik sağlayıcılarından Kaspersky Lab, FriendOrFoe uygulamasını hayata geçirdi. FriendOrFoe adlı ücretsiz Facebook uygulaması ile kullanıcılar, arkadaşlarının ne kadar faydalı olduklarını değerlendirebiliyor ve diğerlerinin onlar hakkında ne düşündüklerini görebiliyor. Uygulama, yüzlerce takipçiden hangilerinin gerçek hayranlar olduğunu ve kullanıcının yorumlarını arkadaş çevresinden en çok kimin yayınladığını veya yorum yaptığını ortaya çıkarıyor. Bunun yanı sıra sosyal ağ kullanıcıları için tehditler ve kişisel bilgilerin güvenliğinin nasıl sağlanacağı ile ilgili kritik bilgiler de veriyor. FriendOrFoe, bir kullanıcının ne kadar video ve fotoğraf yayınladığını, aldığı beğeni sayısını ve Facebook kullanıcılarının ilgisini çekebilecek birçok istatistiği görüntüleyebiliyor. FriendOrFoe güncel olarak İngilizce, Rusça, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Brezilya Portekizcesi, Meksika İspanyolcası, Arapça ve Japonya dillerinde hizmet veriyor. Yakın zamanda bu dil seçeneklerine yenileri de eklenecek. Kaspersky Lab Global Mobil İş Geliştirme Başkanı Evgeny Chereshnev, yeni uygulama hakkında şunları söyledi: “Dünyanın en büyük sosyal ağının, siber suçların dikkatini çekmesi kaçınılmaz. Çoğu zaman mobil bankacılık hesabınız ve benzerlerine erişim sağlamak için kullanılabilecek kişisel bilgiler veya oturum açma bilgilerini avlamaya çalışırlar. Bu nedenle Facebook’un kimlik avcıları için en popüler hedef olması bir sürpriz değil: 2014 yılının ilk üç aylık döneminde tüm sosyal medya kimlik avı saldırılarının yüzde 79,5′i bu hizmete yönelik olarak gerçekleşti. Eğlence unsurları haricinde FriendOrFoe, bir kullanıcının karşılaşabileceği olası tehditler hakkında basit ve net terimler içeren önemli mesajlar sağlıyor.” FriendOrFoe’dan Güvenlik Tavsiyeleri Fotoğraflar Uygulama, etiketlenilen fotoğrafların kontrol edilmesini istiyor; bunlardan bazıları uygunsuz olabiliyor. Yer bildirimleri Uygulama, birinin senin iznin olmadan bir yer bildiriminde etiketlendiğini bildiriyor ve profilini izinsiz yer bildirimlerinden temizlemene yardımcı oluyor. Uygulama izinleri FriendOrFoe, oturum açılan tüm uygulamaları inceleyebilir ve hangi izinlerin verildiğini gösterebilir. Arama geçmişi Uygulama Facebook’ta aranılan herkesi ve her şeyi gösterebiliyor. Facebook’un bu bilgileri depolamasını engelleyemez, ancak bunları silebilirsin.stuff
Melo'dan Fenerbahçeli Futbolcular İçin Şok Sözler
Galatasaray'ın hırçın futbolcusu Felipe Melo gündemle ilgili önemli açıklamalarda bulundu. İşte Brezilyalı futbolcunun açıklamaları: Roberto Mancini’nin orta sahadaki vazgeçilmezi oldunuz. Bunun sebebi sizin de İtalyan futbolunun mantalitesine yakın olmanız mı? Hangi mantaliteye yakın olduğumun bir önemi yok. Gerçek futbolun ne demek olduğunu bilen hatta futboldan biraz anlayan zaten beni seçer. Çalıştığınız diğer hocalarla kıyaslarsanız Mancini hakkında neler söylersiniz? Kendini İngiltere ve İtalya’da kanıtlamış çok başarılı bir antrenör. Kıyaslama yapmamı isterseniz, yapamam. Çünkü her hoca çalıştırdığı futbolculara kendi taktik ve tekniklerini empoze etmek ister. Hepsinin yöntemi farklı. Formasını giydiğim her takımın hocasının kariyerime ayrı ayrı katkıları oldu. Ancak Türkiye için konuşmak gerekirse Fatih Terim benim için özel bir isim. Türkiye’deki kariyerimi beraber inşa ettik. Gelelim Fenerbahçeli Mehmet Topuz’a... Şampiyonluk kutlamalarına kangal cinsi bir köpek getirdi. Size bir mesaj mı göndermek istedi acaba? Bir futbolcu sahadaki oyunuyla anılmalı. İyi bir futbolcu olduğuma inanıyorum. Kendimi maç esnasında ispat ediyorum. Saha dışında şahsıma yapılmaya çalışılan hakaretler de umurumda değil. Hele ki Fenerbahçeli futbolcuların n’aptıkları beni hiç ilgilendirmiyor. Onları kendi hallerine bırakıyorum. (Sohbet boyunca sakin olan Melo bu cümleleri bir hayli hararetli kurdu.) MELO'DAN FENERBAHÇE SORUSUNA İLGİNÇ CEVAP Brezilyalıların, Dünya Kupası için inşa edilen stat ve harcanan para için yaptığı protestolar hakkında ne düşünüyorsunuz? -Brezilya’da futbolun ne kadar önemli olduğu bilinen bir gerçek. Ancak sağlık ve eğitim koşulları bu kadar kötüyken, insanlar sokakta aç dolaşırken bir stat için bu kadar çok para harcanması halkı isyan ettiriyor. Haklılar. Bu protestolarla uluslararası medyada seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Türkiye’deki bütün özel günlere, bayramlara ve toplumsal olaylara karşı çok duyarlısınız. İtalya ya da İspanya’dayken de böyle miydiniz? İtalya ve İspanya’da özel günler bu kadar önemsenmiyor. Ayrıca Türkler de tıpkı Brezilyalılar gibi birbirlerine çok bağlı. Bu sebepten Türk halkına çok bağlandım. Kendimi onlardan biri gibi hissediyorum. Madem bu kadar özümsediniz neden 3 senedir Türkçe öğrenmiyorsunuz? Çünkü 30 yaşıma gelmeme rağmen İngilizce’yi bile öğrenemedim. Hem kalben aynı duyguları hissetmek, aynı dili konuşmaktan daha önemli. Eşinizi her maç tribünde görüyoruz. Bu nasıl bir aşk? 10 senedir beraberiz. Roberta’yla tanıştığımda çok gençtim ve zor durumdaydım. Evlendikten sonra her şeyi beraber yaptık. Tek bir vücut olduk. Sizi gece gezmelerinde göremememizin sebebi ne? Gece çıkmayı seviyorum ama profesyonel bir futbolcuyum. Haftada 3 kez maç yaptığımız zamanlar oluyor. Uykumu alamazsam eğer antrenmanlarda ve maçlarda başarılı olamam. Ama önümüzdeki haftalarda yaz tatili için Amerika’ya gideceğim. Oradaki gece kulüplerinde beni bol bol görebilirsiniz. Türkiye’de müsait olduğunuz gecelerde ne yapıyorsunuz peki? Evde güzel bir yemek ve şarap eşliğinde ailemle vakit geçiriyorum. Çocuklarımla oynuyorum. Çocuk demişken, 30 yaşındasınız ve 4 çocuğunuz var. Büyük ve mutlu bir aileyiz. Ama artık durmanın vakti geldi. Bundan sonra evimde bir bebek olacaksa o torunum olacak. Oğlunuz Davi de Galatasaray’ın altyapısında oynuyor. Onun futbol kariyerine dair hayalleriniz neler? Çok iyi bir futbolcu olmasını istiyorum. Çok para kazansın bana da para versin. Ne de olsa babasıyım. Onu ben yetiştirdim. (Gülüyor) Gözlük modelleri tasarlayıp, o gözlüklere adınızı verme fikri kimden çıktı? Eşim Roberta’nın tasarıma olan merakı, bu işe girme konusunda beni yüreklendirdi. Daha sonra da Prestij Optik’ten Hakan Fındıkoğlu ile tanıştık ve Felipe Melo gözlüklerini üretmeye karar verdik. Modelleri siz mi tasarladınız yoksa yardım aldınız mı? Gözlüklerin tasarımını Roberta ve Hakan yaptı. Ben de onlara modellik yapıyorum. Adımı ve bedenimi kullanıyorlar yani. (Gülüyor) Bundan önce de sizin adınıza telefon kılıfları ve tişörtler üretildi. Onların tasarımlarını kim yapmıştı? O ürünlerde benim de katkım oldu. Roberta ve diğer tasarımcı arkadaşlarla birlikte ekip olarak çalışmıştık. Galatasaray taraftarları için özel bir şeyler tasarlamak ister misiniz? Şimdilik başlangıç noktasındayım. Onlar için özel şeyler tasarlamayı çok isterim. Ancak adım adım ilerlemek lazım.Peki David Beckham ve Cristiano Ronaldo gibi erkek iç çamaşırı tasarlamayı düşünür müsünüz? Bu konuda düşünmeme bile gerek yok. Vücuduma güveniyorum. Ben de onlar kadar seksiyim. Olmaması için bir sebep yok. Üzerlerinde de pitbull resimleri olur. Kesinlikle, ilk kullanacağım figür o olacak.habertürk
Reklam
Real Madrid'li Futbolcuların Basın Toplantısını Basması
Şampiyonlar Ligi final maçında Atletico Madrid'i uzatmalarda 4-1 yenerek şampiyonlar ligi şampiyonu olan Real Madrid. Taraftarlarına coşku dolu anlar yaşattı. Doyasıya sevinen futbolcular ise teknik direktörleri Carlo Ancelotti'nin maç sonrasında yaptığı basın toplantısını basarak sevinçlerini paylaştı bu görüntü renkli anların yaşanmasına neden oldu
Soma Faciası Belgeseli
Manisa'nın Soma ilçesinde Soma Holding'e ait bir kömür ocağında 13 Mayıs 2014 tarihinde meydana gelen yangın nedeniyle çok sayıda işçi ocakta mahsur kaldı. Resmi kaynaklara göre 301 işçi hayatını kaybetti.
Reklam
"Erdoğan Kendisini Türkiye'nin Padişahı Zannediyor"
Gazeteci Mehmet Altan: Başbakan, 'Ben artık ustalaştım. Kimseye bir şey sormama gerek yok' dediği an, Türkiye bittiGazeteci Mehmet Altan , Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın Soma faciası sonrası gösterdiği sert tepkiler için, “ Tayyip Erdoğan’ın bireysel kimliği ile tüzel kimliği (Başbakanlığı) arasında ayrım yapabilecek bir donanımı yok. O, kendisini Türkiye’nin padişahı zannediyor! İktidar kendisi için en vazgeçilmeyecek unsur. Yolsuzluk, hukuksuzluk da geri dönülemeyecek noktada olduğu için kendini bir kaplan üstünde hissediyor. Oradan da inemiyor. Her negatif olayı, kendine karşı bir hakaret olarak niteleyip üstünü örtmeye çalışıyor” dedi. Bugün gazetesinden Fatih Vural ’a konuşan Mehmet Altan, Türkiye’deki çalışma koşullarını ve siyasi ortamı anlattı. Fatih Vural’ın söyleşisi şöyle: Türkiye’de her gün 3 işçinin öldüğünü belirten Mehmet Altan, “Ama bizim vicdanımız tek bir insanın ölümünü çığlık için yeterli görmüyor. Bu ülkede cinayet ekonomisi var” diyor. Türkiye’de işçi güvenliği üzerine ısrarla yazan, çok az gazeteciden birisiniz. Bir gün Soma gibi bir facianın geleceğini düşünmüş müydünüz? Soma meselesi, Türkiye’de vicdan eşiğinin nasırlaştığını gösterir. Çünkü Türkiye’de sürekli ve düzenli olarak, her gün 3 işçi ölüyor. Bu insanlar, Almanya’da olsa yaşayacak iken, Türkiye’de yaşayarak ölüyor! Her yüz günde bir, Soma faciasındaki/katliamındaki kadar insan zaten ölüyor. Ama bizim vicdanımız, tek bir insanın ölümünü, çığlık atmak için yeterli görmüyor. Türkiye, Avrupa’daki ölümlü iş kazalarında birinci! Dünyada da Çin’den ve Meksika’dan sonra üçüncü! Onun için Soma benim için bir sürpriz değil. Esenyurt’ta 13 işçi, cayır cayır yandı. Naylon bezler içinde yatırılmamaları gerekiyordu. Unutuldu gitti. Afyonkarahisar’da 25 askerimiz paramparça oldu. Sebebi hâlâ belli değil. Başbakan, “N’olacak, İstanbul’da deprem olsa, 5 milyon kişi ölecek” dedi. Van’da mahkûmlar kilitli kaldığı arabanın içinde yandı. TEDAŞ çalışanları bağıra bağıra boğuldu. Davutpaşa’da ölenler için yönetim soruşturma izni vermedi. İkitelli’de yağmur yağdı, 30 kişi öldü. 8’i araba içinde kapalı kalan, kadındı. İktidar, toplumsal acizlikten doğan negatif fotoğrafları tab etmiyor, unutturmaya çalışıyor. Türkiye’de, ‘cinayet ekonomisi’ var. Nasıl işliyor bu ekonomi? 19 yıldır, madencilerin ölmesini engelleyecek Uluslararası Çalışma Örgütü ’nün 126 No’lu Genelgesi’ni imzalamamak, “Ben bunların öldürülmesinden yanayım” demektir. Neden imzalanmıyor bu genelge? Çünkü bunu imzaladığın an, yapacağın yatırımla, teknolojin yeterli olmadığı için üretkenliğini artıramıyorsun. Soma’da olan, üretkenliğe dayalı ama insan canını korumaya dayalı olmayan bir taşeron sistemidir. Kamuya ait bir madeni, ‘devlet eliyle fert zengin etme’ anlayışıyla birisine veriyorsun. Ne çıkartırsa, alıyorsun. Orası zaten devlet tarafından yeterince kullanılmış. Posasından üretimi artırıyorsun. Birisi zengin ediliyor. O memnun kaldıkça da daha fazla imkân açıyorsun. Herkes bireysel olarak paçasını kurtarmak, sınıf atlamak, saraya ulaşmak derdinde. Böyle olursa, mağdurların trajedileri ilgi alanınıza girer mi? Türkiye’de 19 milyon araç var. 5 milyonu muayeneden geçmemiş. Canlı cenazeler halinde dolaşıyoruz. İnsana değer vermeyen toplumlarda bunlar konuşulmaz. Taşeronluk sistemi neden bu kadar yaygınlaştı? İki nedeni var. Birincisi, imalat sanayi, yani gerçek işçi sınıfı, yani proletarya, tarih sahnesinden çekiliyor. Tüm dünya ortalamasında, fiili proletarya oranı, yüzde 16. ABD’de yüzde 12. Nasıl ki Sanayi Devrimi’nde köylülük eski gücünü kaybettiyse; Sanayi Sonrası Toplum’da da işçi sınıfı ağırlığını kaybetti. Milyarlarca işçiyi, yeni hayata taşımak çok güç. Türkiye de 25 yaş üstü nüfusun 6 buçuk yıl okuduğu, mesleksiz bir toplum. 23-24 milyon insan çalışıyor. Yüzde 60’ının mesleği yok. Hayata karşı donanımlı olmadığın vakit, üç kuruşa, hayatını riske ederek taşeronluk sistemine dâhil oluyorsun. Veriler bu kadar sorunluyken, ‘orta sınıf büyüyor’ açıklamaları, bir illüzyon mu? Türkiye’nin sosyolojik yapısı, Batılı analizlere uymaz. Marksizm’e de uymaz. Burası temelde köylü ve esnaf memleketidir. Sendikalı işçi sayısı bir milyonun altında. Köylü nüfusun oranı hâlâ yüzde 20’lerde. AB’de yüzde 4’te. Bizde ağırlıklı bir esnaf grubu var. Türkiye sosyolojik olarak normalleşiyor, nispi olarak modernleşiyor ama orta sınıfların geliştiğini söyleyecek kadar zenginleşmedik. Üretimimizde de böyle bir değişiklik olmadı. Türkiye’de 53 bin ihracatçı şirket var. Sadece 178’i ileri düzeyde AR-GE ürünlerini ihraç ediyor. 21 milyon yoksul var, Türkiye’de. Bu faciayla, Soma gibi yoksullukla boğuşan bölgelerle de yüzleştik. İşçiler borç batağında. En büyük korkuları işsizlik. Tek bir üretim biçiminden yaşam çıkaran yerlerin hakikati çok farklıdır. Çünkü buralar, devletle ilişkilerden para kazanan muazzam adaletsiz ve gaddar bir yapının gerçekleri gizlediği, çığlık atma aşamasındaki çok fazla insanın bunu yapamadığı yerlerdir. Buralarda devletin üretimden çekilmesi, gaddarlığı daha da mı artırıyor? İstatistikler onu gösteriyor. 2004 yılından itibaren, madenlerdeki iş kazaları dört kat arttı. Hayat ve iş bulmak zorlaştı. Göç hızlandı. Madenlerde, tersanelerde ölen insanların birçoğu göç edenler. Hayata tutunamayanların iyice yok sayıldığı bir yapı. Hayata insan üzerinden değil, üretimin niceliği üzerinden bakan vahşi bir dönem yaşıyoruz. Bu dönem, ‘müteahhitlerin altın yılları’ olarak tarihe geçecektir. Türkiye ekonomisinde olumlu verilerin şişirilmesinde, inşaat sektörü nasıl kullanılıyor? Bir kere, topraktan sermaye birikimi yapılıyor. Düşünün ki, ‘kupon arazi’ lafını ilk kez bir başbakanın ağzından duyuyoruz. “Toprağı değerli kılıp, buradan bir sermaye birikimi yapalım. Yeni bir zenginlik oluşturup, bunu paylaşalım” dediğiniz zaman, o toprağın izin verdiği kadar bir toplum geliştirebilirsiniz! İnşaatın KDV’si yüzde 1. Sağlık ve eğitimin yüzde 8. Çok değerli bir yer aldınız. 4 yıl içinde 10 misli değerlendi. Sattığınız vakit, vergi vermiyorsunuz. Üretken olmayan bir yatırıma sermaye gidiyor. Kazandığınız para da vergilenmiyor. Toprak rantıyla suni bir zenginlik oluşuyor. Siyaseti, müteahhitler finanse ediyor. Siyasal iktidar da ‘havuz’ dedikleri yapıyla, müteahhitleri finanse ediyor. Al gülüm-ver gülüm! Bu, bir dokunulmazlığı da beraberinde getiriyor mu? AK Parti döneminin en imtiyazlı sınıfı, müteahhitlerdir. Bütün yasalar lehinedir. Kentsel dönüşüm yasalarını inceleyin; müteahhitlerin, ‘özel mülkiyet hakkı’na zarar verecek hakları olduğunu görürsünüz. Tayyip Erdoğan’ın Soma’da bu kadar öfkelenmesini neye bağladınız? Tayyip Erdoğan’ın bireysel kimliği ile tüzel kimliği (Başbakanlığı) arasında ayrım yapabilecek bir donanımı yok. O, kendisini Türkiye’nin padişahı zannediyor! İktidar kendisi için en vazgeçilmeyecek unsur. Yolsuzluk, hukuksuzluk da geri dönülemeyecek noktada olduğu için kendini bir kaplan üstünde hissediyor. Oradan da inemiyor. Her negatif olayı, kendine karşı bir hakaret olarak niteleyip üstünü örtmeye çalışıyor. Soma’da örtemediği/örtemeyeceği için mi öfkelendi? “Bu işin fıtratında var” deyip ölümleri sıradanlaştırırsanız, Türkiye’deki en büyük kazaları 100 yıl önceki dünya kazalarıyla meşrulaştırmaya kalkarsanız, insanlar sizin vicdanınızdan kuşkuya düşer. 12 yıllık başbakanlığında ilk kez, güvenliği için markete sokuldu. Arabası tekmelendi. “Ben nerede yanlış yapıyorum?” diye düşünebilecek bir hali bile yok. Toplumun isyanı büyüyünce, aradan çekilip, şirketi hedef gösterdiler. Onu da gerektiği gibi sorgulamadan, tıpkı Deniz Feneri ve 17 Aralık gibi, sündürmenin hesabını yapıyorlar. Savcılık, maden sahibi Alp Gürkan için gözaltı istiyor. Mahkeme gerek görmüyor. Bunu nasıl yorumladınız? 25 Aralık’ta, siyasal iktidar, Türkiye’de darbe yaptı. Yargı tamamen çöktü. AKP bile bile Anayasa’ya aykırı bir yasa çıkartıp, HSYK’yı yani yargıyı, yürütmeye bağladı. Anayasayı fiilen çiğnediler çünkü o 6 ay boyunca. Anayasa Mahkemesi’nin kararı geriye yürümediği için, kendilerine uygun bir sistem geliştirerek bütün yolsuzlukların üzerini örtmeye gittiler. İlk defa, polis, mahkeme kararını, hükümetin emriyle dinlemedi. Bir hükümet düşünün ki, 12 yıldır yönettiği devleti ’paralel, çete’ ilan ediyor. Bunları yaparken de, kendisiyle ilgili somut yolsuzluk iddialarıyla ilgili yargı denetiminden kaçıyor. AKP’nin demokratikleşme adımlarına ciddi destek verdiniz. Sizin için ipin koptuğu yer neresiydi? Başbakan, “Ben artık ustalaştım. Kimseye bir şey sormama gerek yok” dediği an, Türkiye bitti. ‘Çırak’ken, ona buna danışıp doğruyu öğreniyordu. Aynı zamanda padişah, halife, diktatör olmak için; burayı ve Ortadoğu’yu yutmayı gözüne kestirdi. Müslüman Kardeşler üstünden “Sünni İslam’ın halifesi”, “Türkiye’nin padişahı”, “otoriter bir diktatör” olabileceği kanaatine kapılıp gitti. Arap Baharı’nı kendi yazına mı çevirmek istedi? “Suriye rejimini çökertirim. Suriye-Mısır üzerinden Müslüman Kardeşler etkisiyle halifelik alanını genişletirim” diye düşündü. Bu savrulmadan önce, Türkiye, İsrail-Suriye arasında arabulucuydu. Bu çıldırmayla birlikte, Suriye’deki mezhep savaşının tarafı oldu. Bunu yaptığınız vakit, kendi içinde bu kadar yaralı bir ülkeyseniz, iç tansiyonu inanılmaz yükseltirsiniz. Alevi-Sünni tansiyonuna tavan yaptırtırsınız. Toplumun bütün sinir uçlarını zonalaştırırınız. Star’dan gönderilmenize dair, Başbakan Erdoğan ve Mustafa Karaalioğlu arasındaki ses kaydını dinlediğinizde şaşırdınız mı? Orada bana zaten bir sansür vardı. TV’ye çıkarmıyorlardı vs… Ama o yazıyı sansür edip, “Yollarımızı ayıralım” diye talimat vereceğine, yazıdan nasiplenseydi, bugünkü haline düşmezdi. Ne diyordunuz o yazıda? “İslam dünyası, dünya üretiminin yüzde 30’unu yapıyor” gibi hiçbir gerçekliği olmayan analizin, başını belaya sokacağını, 13 Ocak 2011 tarihli o yazımda ifade ettim. Yazıyı algılamaya çalışacağına, oralarda yönetici gibi dolaşan birtakım adamlara talimat vermesi, kendisinin çıkmaza doğru yol aldığının resmidir. AKP’den, teorisyeni olduğunuz ‘İkinci Cumhuriyet’i kurmasını bekliyor muydunuz? 57 Müslüman ülke var. Bu da dünya nüfusunun dörtte biri. Ama dünya üretiminin yüzde 10-11’ine sahipler. Bu kadar kalabalık ama bu kadar yoksul olduğunuz vakit, başınız beladan eksik olmuyor. Erdoğan, dünya sitemine entegre olacak, zenginleşecek, saydam, demokrat, çeşitli yaşam biçimlerini barındıracak bir Türkiye kuracak zannettim. Dünyanın beklediği de oydu. Bunu elindeki AB reçetesi ile bir noktaya kadar taşıdı. Ama referandumdan sonra, belki bunun tıbbi nedenleri de vardır, farklı bir yüzü çıktı ortaya. Putin’leşmeye, padişahlaşmaya savruldu. Ülke de ortadan ikiye bölündü. Yerel seçimlerde iki buçuk milyona yakın oy kaybetti. Altı buçuk puan geriledi. Türkiye’nin en yetersiz, en yeteneksiz siyasal iktidarı olma yolunda. “Ergenekon’u ortadan kaldırdım” derken, “Milli ordumuza kumpas kurdular” noktasına geldi. AKP’nin başta mücadele ettiği Kemalizm’le aynı çizgiye geldiğini söylüyorsunuz, yazılarınızda… 12 Eylül rejiminin mevcut Kemalist anlayışının aygıtlarını, kendi lehine kullanmak istedi. MGK’nın olduğu yere ‘ileri demokrasi’ denir mi? Hâlâ YÖK var. ‘Kemalist gençlik’in yerini ‘dindar gençlik’ aldı. Harp okullarıyla övünülürdü, şimdi imam-hatiplerle övünülüyor. Metot ve sistem aynı, içerik farklı. Türkiye, bir şekilde cami ve kışla üzerinden siyasetin sonuna geldi. Bunda sonra ne asker üzerinden, ne de siyasal İslam üzerinden siyaset olur. Öyleyse Türkiye’de yeni bir laik dönem mi başlıyor? Demokratik-laiklik, yani askerin korumadığı bir laiklik, bahsettiğim. Bir toplumun laik olması için, laiklikten çıkarı olması lazım. Zengin olmayan bir ülkede laiklik yürümez. Laiklik, toplumsal yaşamın zenginleştiği, kentlileştiği, para harcama imkânlarının yükseldiği yerde ortaya çıkar. Birinci Cumhuriyet’te, cami-kışlayı aşan, demokrasi olmadan rejimin ve toplumun ayakta kalamayacağı bir noktaya geldik. Hem ‘din’ diyeceksiniz, hem de bu kadar yolsuzluğa, hukuksuzluğa, ikiyüzlülüğe, çifte standarda bulaşıp kirleneceksiniz! En mağdur olanlar, gerçek inananlar! AKP, muhafazakârların kendi içinde yaşadığı sınavı da başlattı öyleyse? Elbette. Samimi dindarların hepsi olup biteni görüyor. ‘Paralel’ sözünün doğru olmadığını, o tape’lerin hepsinin doğru olduğunu ve üsluplarının yakışıksız olduğunu biliyor. Toplum, huzur ve refah arıyor. Bu anlayışla, huzur ve refah gelmez. Bu bizi korkunç yerlere götürür. Dün şikâyet ettiği şeyleri bugün misliyle yapan bir siyasi iktidar var. Bu da Türkiye’yi belaya götürüyor. AKP’nin olası bir bitişi, Türkiye’de siyasal İslam’ın da mı bitişi olur? Bütün bu olup bitenden sonra, dini istismar ederek siyaset yapmak isteyenler, çok büyük oy alır mı sence? Kartlar yeniden karılıyor. 2. Cumhuriyet için gerekli gördüğünüz toplumsal mutabakat çıkar mı bu karşıtlıktan? İnşallah büyük bir fatura ödemeden gerçek demokrasi noktasına geliriz. Büyük bir karanlık dönemden sonra da oraya varabiliriz; ama varacağımız yer orasıdır. Benim bütün çabam, büyük bir acı çekmeden, kan ve gözyaşı dökmeden oraya varmamızdır. Kürtler’in -çözüm için AKP ile kurdukları ilişkiye dayanarak- bu toplumsal mutabakatta yer alacağı düşüncesine mesafelisiniz… Şu anki fotoğrafa göre konuşuyorum. Bu fotoğraf doğru ve kalıcı ise demokrasiyi tercih etmeyeceklerini söyledim. Çok gocunup alındılar. Hâlâ anadilini rahatça konuşamayan, rejimin yok saydığı, acılı bir halktan söz ediyoruz. Bu acıların dinmesi, Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesiyle mümkündür. Uludere’yi aydınlatmayan, o olayda medyaya 36 saat sansür uygulayan, 301 kişinin ölümüne ‘fıtrat’ diyen, hoşuna gitmeyen yazarın patronuna seslenip ‘Bunu atın’ diyen, yolsuzluğu çıkmasın diye yargı darbesi yapan birisinin kalıcı bir barış getirmesi, bana mümkün gözükmüyor. Kürdistan’daki beklenti o kadar yükseliyor ki, Allah korusun, Türkiye bugünleri arayabilir! Bu toplumun acılarını Meclis’e taşımayacaksınız, devleti demokratikleştirmeyeceksiniz, seçim hesaplarınızın kurbanı haline getireceksiniz!.. Batıda faşizm, doğuda özerklik olmaz! Neler döndüğünü bilmediğimiz, hukuksal zemini olmayan bir pazarlık ortamı daha ne kadar devam edecek?T24
Kim Kardashian ile Kanye West İtalya'da Evlendi
ABD'li televizyon yıldızı Kim Kardashian, rap şarkıcısı Kanye West ile İtalya'nın Floransa kentinde dünyaevine girdi. ROMA ABD'li televizyon yıldızı Kim Kardashian, rap şarkıcısı Kanye West ile İtalya'nın Floransa kentinde dünyaevine girdi. Çiftin 300 bin avroya kiraladığı kentin ünlü mekanlarından Boboli bahçelerinin hemen yanındaki 16. yüzyıldan kalma Forte Belvedere'de akşam yapılan masalsı düğünle Ermeni asıllı ABD'li televizyon yıldızı Kardashian, hayatını 2 senedir beraber olduğu ünlü rap şarkıcısı 36 yaşındaki West ile birleştirdi. Çiftin evlendiğinin kesinleştiğini ise yakınları, ABD basınına yaptıkları açıklamalarla duyurdu. Aralarında İtalyan tenor Andrea Bocelli, Katy Perry gibi çok sayıda ünlü konuğun katıldığı düğün basına kapalı gerçekleşti. Çok sayıda basın mensubu ve çiftin hayranları Forte Belvedere'nin önünde uzun süre ünlüleri görmek için bekledi. Uzun süre bekleyen hayranlardan bazılarının sıcağın da etkisiyle zaman zaman fenalaştıkları, bu kişilerin ambulansla hastaneye götürüldükleri kaydedildi. ABD'li çiftin daha önce Fransa'nın başkenti Paris'te dünyaevine gireceği açıklanmış ancak ünlü çift karar değişikliğiyle düğünü Floransa'ya almıştı. Çift, dün Fransa'nın başkentinde de düğün öncesi kutlama gecesi organize etti. Kardashian-West çiftinin geçen yıl dünyaya gelen North isimli kızları bulunuyor. Muhabir: Barış SeçkinAA
3.5 Yaşında Olmasına Rağmen IQ Seviyesi 141!
Muşlu gurbetçi Mehmet Aydın'ın Fransız eşinden olan 3.5 yaşındaki kızı Supran üstün zekâlı çıktı. Çift kızlarınıFransa'da özel eğitim verilen bir okula yazdıracak. Muş'un Varto doğumlu Mehmet Aydın , 2005 'te turist olarak Fransa'ya gitti. Aydın, Fransa'da tanıştığı Theodora ile 2010'da evlendi. Çift Fransa'ya yerleşti. 2011'de dünyaya gelen kızına Muş'taki vefat eden Supran halasının adını veren Mehmet Aydın'ın çocuğu 18 aylık olunca enteresan şekilde yaşıtlarından büyük tepkiler vermeye başladı. Harf ve yazıları tanımaya başlayan Supran , 22 aylık olduğunda restoran mönülerinde sevdiği yemeklerin isimlerini kağıda yazıyordu. Anne-babası çocuğun durumuyla ilgili bir doktorla görüşmek istedi. Psikolog John Freeman çocuğun üst düzey zekâ seviyesine sahip olduğunu belirterek Fransa Ulusal Üstün Zekâ Kurumu Başkanı Jean Charles Terrassier'e yönlendirdi. Doktor Terrasier'in yaptığı testlerde Supran'ın 141 IQ seviyesiyle üstün zekâlı çocuk olduğu tespit edildi. Normal okulda eğitim sürdürmesinin doğru olmayacağını belirten Terrasier, üstün zekâlı çocukların okuduğu okula gönderilmesini istedi. Supran'ın eğitimi için Paris ve Nice şehirlerindeki okullardan birine kaydettireceğini söyleyen Mehmet Aydın , kızının eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye'de yaşamını sürdürmesini istiyor. Mehmet Aydın Fransa'da güneş enerjisiyle elektrik üreten bir sistem için eğitim alıyor. Zeynel Yaman - Sabah
Orhan Pamuk: 'Erdoğan, Soma Faciasında Başarısız Oldu'
Orhan Pamuk, 'Seçimlerle değil, ekonomik büyümeyle bir değişim olabileceğine inanıyorum. Büyüme önünde sonunda özgürlük ortamını getirecek' dedi'Yılın Avrupa Müze Ödülü'nü Masumiyet Müzesi'yle Türkiye'ye getiren Orhan Pamuk , Başbakan Tayyip Erdoğan 'ın Soma faciasında başarısız olduğunu söyleyerek, 'Soma’ya, orayı yatıştırmaya gidiyor. Sonra oradan, daha büyük bir yangınla dönmesini başarısızlık olarak görüyorum. Gezi’ye de kutuplaşmayı artırıcı bir tepki veriyor. Belki karşılığını seçimde alıyor. Ama uzun vadede çok zararlı olduğunu düşünüyorum. Kutuplaşmanın olduğu yerde iş güvenliği, düşünce özgürlüğü olmaz' dedi. Yeni bir roman üzerinde çalıştığını anlatan Pamuk, müzesi için yaptığı çalışmaları ve Türkiye'deki siyasi ortamı anlattı. Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay 'ın söyleşisi şöyle: İtiraf edeceğim. Kusura bakmayın, müzeyi yeni gezdim. Mükemmel bir müze. Yurt dışından ödül geliyormuş galiba yine? -Çok da sevinemeyeceğim bir zamanda geldi. Maden kazası sonrası… İnsan sevincini çok ifade etmek istemiyor. Siz bir roman yazarısınız. Neden bir müze kurdunuz? Büyük bir riski göze aldım. Romancılığı bir bakıma bırakmak, dünya müzeciliğin geldiği yere yetişmeye çalışmakta başarısız olmak… Zaten edebiyatta meşhur olmuşum, bunu riske atıyorum. Neden peki? Son 15 yılda müzecilik dünyada tamamen değişti ve müzeler 1850’lerde romanların olduğu yere geldi. Korkunç bir gelecek vaat ediyor. Nasıl bir gelecek? Müze tapınak mıdır yoksa yeni bir forum mudur? Ünlü bir makalede bu sorulur. Tapınak çok yüce; eşitlik anlayışına uymuyor. Bu ayrımda foruma daha yakınım. Ama unutmamalı ki Masumiyet Müzesi’nde aşk tapınağı havası da var. Kemal’in Füsun’a aşkının tapınağı [Müzeye ismini veren romanının kahramanları]. Bu müzeyi kendi mutluluğunuz için açtığınızı söylemiştiniz… Yıllar sonra, sırf kendi mutluluğum için müze kurduğumu hissediyorum. İlk başta çok bireyseldi. Belki sonunda açmayacağım bir mücevher olarak düşünürdüm. Ama içimden bir aşk romanı yazmak ve oradaki eşyaları sergilemek geliyordu. Müzeyi o hikâyenin tapınağı haline getirmek... İlk başta sosyal olarak başarılı olacağını düşünmüyordum. Açılalı iki buçuk yıl oldu. Her sene 70 bin kişi ziyaret etti. Ve düşmüyor. Biletten kazandığıyla yürüyor. Müzeyi kendi kaynaklarınızla mı kurdunuz? -Yüzde 90’ını ben finanse ettim. 2010’da devlet desteği vardı. “Orhan Pamuk devletten destek alıyor” densin istemedim. Geri verdim. Nobel’den kazandığınız maddi ödüle denk bir maliyeti varmış… -Aşağı yukarı öyle oldu. Müze bir vakıf, yani kâr amaçlı değil. Nobel’den gelen İstanbul’a gitsin. Müzeyi açtıktan sonra da finanse edeceğim sanıyordum. Ama masraflarını karşılıyor. Ne yaşatmak istiyorsunuz buraya gelenlere? Müzeye gelenlerin yüzde 55’i kitabı okumamış. Bundan çok memnunuz. Romanı okumamışsa bile müze bir atmosfer sunuyor. 1950’ler 2000’ler arasında İstanbul’daki orta sınıfın hayatını resmediyor. O dönemin eşyaları, oyuncaklar, sinema biletleri, gazeteleri, kadınların kullandığı takılar, ayakkabılar, apartman levhaları, biblolar, perdeler, çerçeveler, kibrit kutuları, radyolar, televizyonlar… Müzede, o dönemde yaşarken gördüğünüz her şeye dair bir kompozisyon ve eşyaları birleştiren aşkın hikâyesi var. Eşyaları toplamanız ne kadar sürdü? -İlk eşya binanın kendisidir. 1998’de aldım ve 2012’ye kadar eşya topladım. Eşyalara bakarak Füsun’la Kemal’in aşkını yazdım. Kahramanlarımı hayal etmenin zevkini yaşadım. Bir göz zevki. Nişantaşı, Çukurcuma, Cihangir’deki hayat... Ben de bir zamanlar buralardaydım. İstanbul’da bu tür bir müzecilik yapılabilir miydi acaba? -Ben yaptım işte. Sizinki bir kurgu, sizin hayal gücünüz… Bu şehirde yüzlerce yıldır yaşanmış onca hikâye var ama biz bunu Topkapı’da, Arkeoloji Müzesi’nde göremiyoruz. -En büyük eksiklik büyük bir İstanbul müzesi. Topkapı, Osmanlı İmparatorluğu’nun değil Osmanlı insanlarının müzesi olmalıdır. Padişahların değil, sıradan insanların hikâyesi de olmalıdır. ‘Benim Adım Kırmızı’da anlattığım Ester’in günlük eşyasını, şehrin dokusunu ve değişimini göstermelidir. Şehir müzesi, küçük yapılacaksa yüzyıllara, konulara göre ayrılabilir. Hollanda’daki bir müze sıradan insanların basit eşyalarını gösteriyor ve insanlar koşarak eşyalarını getiriyor. Herkes kendinden geriye bir şey kalsın ister. Hayatımızı başkalarıyla paylaşmak ve insanlığımızı açmanın zevkidir bu. Açtıkça ruhunun derinine inersin. Buraya ‘20’inci yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul günlük hayatının müzesi’ denildi. Bence burası aynı zamanda bir aşk müzesi. Siz de “Sevgililer buraya gelsin ve öpüşsünler” demişsiniz. -Müze bekçisi arkadaşımız tembihlidir, ‘Öpüşmek serbesttir’ diye. Romanda yan yana gelmenin sınırlı olduğu bir aşk kültürünü anlatıyorum. İnsanlar 1960’larda Saray Sineması’nın locasına öpüşecek başka yer olmadığı için giderlerdi. Arabayla Dolmabahçe’de çay içer, karanlıkta el ele tutuşurdu, sinemaya giderdi. Daha da bir şey olmazdı. Devlet müzesi otoriterdir. Bekçi size ne yapacağınızı değil ne yapamayacağınızı söyler. Pusuda bekler, çiklet çiğner, öpüşürseniz hemen sizi yakalar. Çocukluğumda müzeler devlet daireleri gibiydi. İnsan korkardı. Annem beni Topkapı’nın Çin koleksiyonuna götürürdü. Şahane bir Çin porseleni koleksiyonu olmasına rağmen çok sıkılırdım. Çin’e gittiğimde ‘En iyisi Topkapı’dadır’ dediler. Ama koleksiyonun sunuşu, ‘Aman ha dokunma’ şeklinde olduğu için sıkılıyorsun. Avrupa’nın dışındaki bütün ülkelerde vatandaş kutsal emanetleri bozacak zihniyeti vardır. Müzedeki eşyalar kutsallaşmamalı. Eskiden ‘müzelik’ diye bir kavram vardı. Bugün artık her şey müzelik. Masumiyet Müzesi’ndeki, yan yana gelmenin zor olduğu zamanlardaki bir aşk. Bugün böyle bir aşk mümkün mü? -Cumhuriyetçi, laik, orta veya üst sınıf samimi şekilde Avrupalı olmak istiyor. Fakat iş evlendiğinde bakire olmaya gelince Avrupalılık falan kalmıyor. Oradaki muhafazakâr dürtü, Avrupalı olma özleminden baskın. Gerçi Fransa’da röportaj yaparken oradaki gazeteciler, “50’lerde Fransa’da da böyleydi” diyor. Hem de Fransa’da! Peki romandaki, âşık olunan Füsun figürü gibi kadınlar görüyor musunuz bugün? -Çok değişiklik yok aslında. Erkek kadında kendi yansımasını görmek istiyor. Kadını kontrol etme talebini aşkında meşrulaştırıyor. Bunlar sürüyor. Günümüzün Füsunları belki bir ofiste çalışıyor. Ama hâlâ egoları yüksek erkeklerin arasında yaşayabilmek için manevralar yapıyor. Erkekleri idare ediyor. Güçlü erkeğin ilgisinden cezbolmuş ama tam da ne yapacağını bilemeyen kadınlar... 50 yıl önce de böyleydi, bugün de. Bu bence modernlikle erkekliğin karşılaşmasıyla başladı. Bugünün erkekleri Kemal gibi âşık olmuyor sanki… -Günümüz insanı daha yüzeyseldir, diye düşünenlerden değilim. İnsanlar halen Kemal gibi âşık oluyor. Aşk insanın kontrol gücünü, mantığını düşürüyor ve bize saçma şeyler yaptırıyor. Şu röportajı bile o durumda olan yüz binler okuyacak. Belki iletişim yolları değişikti. Ama eminim ki bugün muhafazakâr Türkiye’de, Kayseri’de Malatya’da utana sıkana flört eden, bakışlarla, el jestleriyle iletişim kuran âşıklar var. Bazıların sandığı gibi “Ohoo, biz bakirelik meselesini geride bıraktık” gibi bir şey yok. Aslında aşk, cinsellikten daha çok ondan önceki konuşmadır, pazarlıktır. Hikâyeyi cazip kılan odur. Kitapta Kemal mutluluk için basit bir reçete sunuyor: Mutluluk insanın sevdiğiyle yan yana olmasıdır. Sizce de mi böyle? -Evet. Âşıksınızdır; pek de umut yoktur ama kafanız size saçma sapan ümitler verir. Olmayacağını bilirsiniz ama gövdeniz, kimyanız size ihanet eder ve o masaya, sevdiğinizin yanına oturmak istersiniz. Kitap zengin, şımarık ve iktidarı seven erkeğin kırılgan bir kıza yaptıkları... Bu tür aşk takıntılarının değişmeyeceğini düşünüyorum. Kültür değişir, gül suyu sürülmüş mektup değil de Facebook’tan mesaj gönderirsiniz. İleride bugünün müzesini yapacak olsanız, bizim hayatımızı tanımlayan eşyalar neler olurdu? -Telefon kartı bitti. Ama Paris’te gördüm, insanlar pazar günleri buluşup birbirlerine biriktirdikleri telefon kartlarını veriyor. Teknoloji değiştikçe eşyalar değişiyor. Cep telefonu, akbiller, paralar, çakmaklar... Bir gün şu iPhone da bize hüzün verecek, değil mi? -Bugün sadece bir telefon. Bir süre sonra, üzerine anlamlar inşa ettiğin bir şey oluyor. Geçmişteki yaşamımızın bir anlatısı... Kierkegaard’dan bir alıntı yapıyorsunuz: Mutlu insan şimdiki zamanda yaşar, mutsuz olan ise geçmişte ya da gelecekte… Kitabınızın ilk cümlesi: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum…” Hayatın en mutlu anı var mıdır? -Evet. Elbette en mutlu anımızı bulabiliriz. O mutlu anı yaşarken de onun en güzel olduğunu kabul etmek istemeyiz çünkü etmemiz, bundan sonrasının daha kötü olacağının kabulüdür. En mutlu an, hayatın bir başı ve sonu olduğunu çağrıştırır. Bunu da istemeyiz, çünkü hayatımızı hep ucu açık olarak düşünürüz. ‘True Detective’ diye bir dizi var. İzliyor musunuz, bilmiyorum. Romanın yerini tutacak televizyon dizilerinin en iyi örneği diyorlar… -Bizde daha yok çok şükür. Diziler rakip olmuyordu çünkü yeterince iyi değildi. Ama son iki yılda iyi diziler çıktı. Son derece incelmiş anlatılar, adeta James Joyce ya da Saul Bellow gibi yazılan senaryolar... Edebi romanlar gibi. Bunlarla rekabet etmek zor, deniyor. Ben henüz izlemedim. İzleyip, üzüleyim mi sevineyim mi bilmiyorum. ‘True Detective’te aşık olduğu karısından, çocuklarından kopan, başına korkunç olaylar geldikçe aydınlanan, kendisiyle yüzleşen bir dedektif bir sahnede, “En güzel günlerinizi, yaşarken anlamazsınız, değerini bilmezsiniz, ta ki kıç kanseri olup hanyayı konyayı görene kadar!” demişti. Söyledikleriniz bana bu sahneyi hatırlattı. Siz hayatınızın en mutlu anını biliyor musunuz? -Çok zor bir soru soruyorsunuz. Kemal “Hayatının en mutlu anı” diyor çünkü hayatının son 15 yılı, o mutlu yılı hatırlamakla geçiyor. Zavallıcık, müzesini bile yapıyor. Benim, hayatımın en mutlu anı neymiş diye düşünmem için mutsuz olmam lazım. Eski güzel defterleri karıştırmam lazım. Hayatımın özellikle mutlu bir dönemindeyim. Bunu utanarak söylüyorum. Romanlarımda da mutluluk ayıp bir şey gibidir. Madenci işçiler geliyor aklıma bunu söylerken. Ödülü Soma’ya adadınız. Bu çağda, Sanayi Devrimi koşullarında, köleler gibi çalıştırılıyor güzelim insanlar. Karbonmonoksit düzeyi normalin 10 katı, işçilere verilen maske 1993 yapımı çıktı... Ne hissettiriyor bunlar size? -Soma’daki facianın pek çok cephesi var. Bizde insan hayatı ucuzdur; bunu hepimiz biliriz. Bu yüzden yıllarca işkence yapılabilir; çok rahat trafik kazaları olur. “Merak etme bir şey olmaz abi” bizim milli ideolojimiz. Bu cümle, yasayla kontrolün olmadığı yerde, kapitalist yatırımcının yoksul vatandaşı pestil gibi ezdiği düzenin sloganıdır. İdare ederiz abi! Hiçbirimiz görmedi mi benzin istasyonunda sigara içeni? Eğitime değil askeriyeye masraf yapılır. İş yerlerindeki koşullara dikkat edilmez. Bunun kalbinde insan hayatına saygısızlık var. Bu hiç değişmez mi bizde? -Düşünce özgürlüğü olmayan, her eleştiriyi askeri darbe olarak yorumlayan bir ortamda değişmez. Çok kutuplaşma var. İşte Pendik tersanesi… Bir günde değil belki ama senede 300 kişi ölüyor orada da. Dört yıldır güya iş güvenliği sağlanacak. 12 yıldır hükümetsen, değiştirmek sana düşer. Her kötülüğü hükümet yaptı demiyorum. “Bir şey olmaz” demek geleneğimiz değil mi? ‘Kar’ romanından sonra romancının işi bütün karakterleri anlayabilmektir, demiştiniz. Recep Tayyip Erdoğan’a bakarken, bir romancı olarak, onun bakış açısını anlayabiliyor musunuz? -Soma’ya, orayı yatıştırmaya gidiyor. Sonra oradan, daha büyük bir yangınla dönmesini başarısızlık olarak görüyorum. Gezi’ye de kutuplaşmayı artırıcı bir tepki veriyor. Belki karşılığını seçimde alıyor. Ama uzun vadede çok zararlı olduğunu düşünüyorum. Kutuplaşmanın olduğu yerde iş güvenliği, düşünce özgürlüğü olmaz. Çünkü ‘Ya ben ya hiç’ haline geliyor. Okmeydanı’nda Cemevi’nde oradaki çatışmaları seyreden 30 yaşında bir genç vuruldu, öldü. Yine bir Alevi. Ülkedeki gidişat sizi huzursuz ediyor mu? -Kutuplaşmanın sonucu olarak, Alevi ve Sünni şeklinde Türkiye’nin bölünmesini, siyasetçilerin “Daha çok oy alayım” diye bu aleve benzin dökmesini iyi görmüyorum Neler bekliyor bizi önümüzdeki günlerde? -Cumhurbaşkanı, TBMM seçimlerinde çok kolay değişmez. AKP’nin gelecekteki başbakanına da bağlı. Seçimlerle değil, ekonomik büyümeyle bir değişim olabileceğine inanıyorum. Büyüme önünde sonunda özgürlük ortamını getirecek. Bireyin kendine duyduğu saygı otoriter söylemlere karşı daha büyük tepkileri doğuracak. Ya bu söylemden vazgeçilecek ya da insanlar Gezi’deki gibi öfkelerini dile daha sık getirecek. Umarım bu çatışmacı üslup sona erer. Taraf seçmeyi de eleştiriyorum. Çünkü hükümeti eleştirdiğim gibi askeri darbeyi de eleştiriyorum. Açık toplum ve özgürlük olsun istiyorum. Böyle mi görüyorsunuz? Bir tarafta hükümet, bir tarafta ise askeri özleyenler mi var? -Diğer taraf geniş bir koalisyon. Özgürlükçü yeni kesim var, sadece 12 yıldır hükümette olmasına yeter diyen de var. Ben de varım. Herkes var. Muhalefetin zayıf noktası da bu; çünkü ortak ses bulamıyor. Böyle bir ortamda hükümete desteğini artıran bir kitle de oluştu. -Kitleyi bırakalım ama kalemşörler var. Onları çok fazla mahcup etmek istemem, kendi kendilerini mahcup ediyorlar. Hükümetin tavırlarını destekleyen ve kenetlenen kitleyi nasıl yorumluyorsunuz? -Aslında o kitle dışarıdan bakıldığı kadar akılsız değil. Hükümetin otoriterlik ve yolsuzluk düzeyindeki hatalarının hepsini görüyor. Ama ekonomik büyümeden memnun ve oy veriyor diye bakıyorum. O yüzden umutsuz değilim. Bir önceki röportajımızda ‘Tüm toplumlarda böyledir; muhafazakâr ve liberal kanat çatışma halindedir” demiştiniz. Türkiye’de olan, bu tür normal bir ayrışma mı? -Benim için hiçbir zaman her şeyiyle iyi ya da kötü adamlar olmadı. Siyah-beyaz değil. Bu çatışmada hükümetin alttan alması gerektiğini düşünüyorum. Medya 10 yıl evvel ne diyordu: “Askerler olmazsa laiklik konusundaki kazanımlarımızı ve özgürlüklerimizi kaybederiz” Gezi’yi benim için değerli kılan, askerler olmadan da özgürlüklerin korunabildiği düşüncesiydi. Bunu yapabilecek bir ülke olduğumuzu fark etmek... Halkın “Özgürlüklerimize tecavüz ederseniz, onları savunuruz” halini seviyorum. Ama “Taş atarım, hükümeti deviririm” anlayışını doğru bulmuyorum. Duvara, gazetedeki “Kısmen özgür Türkiye 3 basamak geriledi” haberinin kupürünü kesip yapıştırmışsınız. -Nerede yaşadığımı hep bileyim. Bu meselelere üzülüyor musunuz, sizi nasıl etkiliyor? -Utanıyorum. Ekonomik büyüme ve Ortadoğu’da demokrasiyle yönetilmekle yurt dışında kazanılmış bir itibar var. O başarıyı Twitter’ı kapatan çıkışlarla çöp tenekesine atmak... Bunları görünce, “En iyisi ben romanımla meşgul olayım” diyorum. İnsanlar sizi eleştirmeyi seviyor. Onca şey olurken “Orhan Pamuk romanına takmış” gibi eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz? -Bu eleştiriye olumlu bakıyorum. Demek ki bana değer veriyorlar, bir şey söylememi istiyorlar. Bu bir şeref. Konuşursam ‘onların kafasındaki” şeyleri söylerim diye bekliyorlar! Bu benim için bir iltifattır! (Kahkaha atıyor) Hay Allah! Ben de ciddi ciddi dinliyordum tam... Peki… Hayatınız nasıl bugünlerde? -Çok çalışıyorum. Yapı Kredi Yayınları’na geçtim. Kitaplarla ilgileniyorum. Müzenin sorunlarının peşinden koşuyorum. Bir manifesto yazdım. Berlin’de bu işin önde gelenleriyle müzelerin geleceğini konuşacağım. Bir de edebi işlerim var. Romanımı bitiriyorum. Memnunum. Çalışmayı çok severim. Eskiden olduğu gibi her gün saatlerce yazıyor musunuz? -Siz gelmeden beş dakika önce yazıyordum. Biraz utanarak söylüyorum, hayatımda ilk defa altı yıl ara verdim. 40 yıldır böyle bir ara olmamıştı. Bunun nedeni bize bu ödülü getiren müzedir. Vitrinlerin kompozisyonları iki yılımı aldı. Romanı erteleyip durdum. Herkesin önünde kendimi ayıplıyorum ki romanı artık bitireyim. Yeni kitabınızı bekleyenlere bir tüyo verebilir misiniz? -Romanım çok güzel gidiyor, memnunum. Bunu söyleyeyim. Yazarlar bunu genelde söylemez mi? -Depresyon zamanları, romanınızdan memnun olmadığınız zamanlar da olur. Şu an memnunum, çünkü gül bahçesindeki fazlalıkları takır tukur kesip atıyorum. Bu en zorudur. Çünkü attığınız her kısım hayatınızın 15 günüdür, bir ayıdır. Roman onu mükemmel yapma azmi ve korkusuyla başlar. 40 yıldır roman yazıyorum. Hala ilk kitabını yayınlayan romancı gibi titriyorum. Ustalık diye bir şey yok. Her seferinde aynı korku... Yıllarca çalışarak kazandığınız okurlarınız vardır ama romanınız kötü olursa bir sonrakini almazlar. Nobel filan da dinlemezler yani… Nobel alıp unutulan yazarlar var. Kitaplarım 62 dile çeviriyor; Etiyopyaca, Moğolca... Bu üzerimde bir baskı. Yurt dışında nasıl şeyler yaşıyorsunuz? Başınıza ilginç şeyler geliyor mu? Tepkiler Türkiye’nin politikasıyla hep değişiyor. Türkiye’nin son bir buçuk yılda edindiği kötü bir politik imajı var. Siz oturuyorsunuz hayatınızın 12 yılını verip bir aşk romanı yazıyorsunuz. Oradaki ilginç şeyleri müze yapıyorsunuz. Ve yöneltilen ilk soru politikaya dair oluyor. İtibarlı bir gazeteyle masaya oturuyorum; ilk soru Putin hakkında, Erdoğan hakkında, Berlusconi hakkında! Daha doğrusu yalnız bir tanesi aslında! (Yine kahkahayla söylüyor) Konuşmaya buradan başlamayınca da iş ‘siyaset konuşamıyor musunuz yoksa’ya geliyor! Umberto Eco’ya dedim ki “Erdoğan sorularından bıktım.” O da “Berlusconi sorularından bıktım; bunları konuşmayalım” dedi! Haydi bize güzel bir şey söyleyin bitirirken… Bugün pazar… O kadar kötümser değilim. Artık Türkiye, bir kişinin yanlış kararlarıyla kalıba sokup sınırlandırabileceğiniz bir ülke değil. Geleceğe inanıyorum. Erdoğan’ın başarısı son minvalde bu ekonomik büyüme. Başarısıyla bizi sınırlı bir özgürlüğe itebiliyor. Ama paradoks şu ki kendimize güvenimiz ekonomiyle artıkça daha çok özgürlük talep ederiz. Elde etme konusunda da daha başarılı oluruz. Bir siyasi parti bunu kolay kolay bozamaz. Yurt dışında negatif bir Türkiye algısı oluştu dediniz. Ama insanlar bir yandan görkemli bir başkaldırı, güzel bir ruh görmediler mi Türkiye’de? -Bu doğru. Gezi’den şu çıktı: Baskı yapan bir hükümet ve polis var ama öte yandan da Taksim Meydanı’nda pasif direniş gösteren, Kafka okuyanlar da var. Hem de iyi Türkler sadece bunlar değil. Bizde böyle daha çook insan var! Güzel insanlar…T24
Reklam