The Dark Knight: Demokrasinin Joker’le İmtihanı
Geçen yazıda The Godfather’a oyun teorisi gözlüğüyle bakmıştık. O film, kötülüğü opera gibi anlatırdı, görkemli, trajik, neredeyse hüzünlü. Bu hafta girdiğimiz karanlık çok daha soğuk. Christopher Nolan’ın 2008 tarihli The Dark Knight’ı. İlk bakışta sıradan bir süper kahraman filmi. Pelerini var, maskesi var, salonları dolduran bir gişe başarısı var. Ama biraz izleyince anlıyorsunuz ki süper kahraman kostümünün arkasına gizlenmiş çok daha karanlık bir filmle karşı karşıyasınız. Film, siyaset düşüncesinin en eski ve en ürpertici sorusunu soruyor, hem de hiç yumuşatmadan. Düzeni korumak için düzenin dışına ne kadar çıkılabilir? Bir toplum, kendini savunmak uğruna kendini ne kadar feda edebilir? Ve o eşik bir kez aşıldığında, geri dönüş diye bir şey kalır mı?Boşuna değil bu soru. Film, 11 Eylül’ün gölgesi hâlâ üzerlerindeyken, telefonları dinlenen, olağanüstü yetkilere alıştırılan, içinden “güvenlik mi, özgürlük mü” diye geçiren bir Amerika’da çekildi. Gotham’ın o yağmurlu, neon ışıklı sokaklarında dolaşan korku, biraz da o günlerin korkusu. Ve açık konuşalım, yalnız o günlerin, yalnız o ülkenin korkusu da değil.