MART
Doğu Biga Madencilik Mesleki Eğitim Kurslarına Başlıyor
İSTANBUL (AA) - Çanakkale’deki projelerinde yüzde 80 yerel istihdam hedefiyle yola çıkan Doğu Biga Madencilik, bu hedefine ulaşmak için mesleki eğitim kurslarına yeniden başlamaya hazırlanıyor. Şirketten yapılan açıklamaya göre, civar köyler ve Çanakkale'den kursiyerler, mesleki eğitimlere katılacak. Eğitimler sonucunda sertifika alacak olan kursiyerler, Doğu Biga Madenciliğin Çanakkale’deki projelerinde istihdam edilebilecek.Açıklamaya göre, Doğu Biga Madencilik, yerel istihdam hedefi kapsamında, başta Kirazlı, Cazgirler ve projeye komşu diğer köyler olmak üzere, madencilik tecrübesi olmayan ancak projelerde çalışmak isteyenleri mesleki kurslarla yetiştirecek. İlgili kurumların denetiminde, Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde görev yapan konusunda uzman eğitimcilerce düzenlenen kurslarda, iş sağlığı ve güvenliği, çevre, insan kaynakları, temel mekanik, elektrik, madencilik, altın madenciliği, açık ocak madenciliği, operatörlük, sondörlük gibi alanlarda eğitim verilmesi planlanıyor.Şirket, eğitimler sayesinde yetişmiş iş gücü ihtiyacını da bölgeden karşılayarak Çanakkale'nin istihdam ve ekonomisine katkı sağlamayı sürdürmeyi hedefliyor. Açıklamaya göre, Doğu Biga Madencilik, daha önce düzenlediği iş gücü eğitimlerinde, yine yörede yaşayan 2’si kadın 33 kişiye bu eğitimleri vermiş, kursiyerler eğitim aldıkları süreçte de maaş, SGK, servis, öğle yemeği gibi imkanlardan faydalanmıştı. Bu eğitimleri tamamlayan kursiyerler, eğitim gördükleri alanda Türkiye ve dünyada geçerli yeterlilik sertifikalarını alarak meslek sahibi olmuşlardı.
Hakkari Emniyet Müdürlüğünden Sahte Altın Ve Döviz Uyarısı
HAKKARİ (AA) - Hakkari Emniyet Müdürlüğü, sahte altın, takı ve dövize karşı vatandaşları dikkatli olmaları konusunda uyardı. İl Emniyet Müdürlüğünden yapılan açıklamada, kent genelinde kuyumculara giderek sahte altın, takı, döviz ve benzeri eşyaları gerçekmiş gibi göstererek satmaya çalışan şahısların olduğunun tespit edildiği belirtildi. Bu kişilerin satmaya çalıştıkları sahte ürünlerin, orijinal ürünlerle ayırt edilemeyecek kadar benzerlik gösterdiğinin tespit edildiği aktarılan açıklamada, şunlar kaydedildi:'Kuyumcuların ve vatandaşlarımızın herhangi bir mağduriyet yaşamamaları için bu konuda daha dikkatli olmaları ve böyle bir durumla karşılaştıklarında 112 Acil Çağrı Merkezi veya Asayiş Şube Müdürlüğümüzün 0507 489 00 30 numaralı telefonunu arayarak ihbarda bulunmaları önemle rica olunur.'
Borsa İstanbul'da Kapanış Gongu "5. İstanbul Tasarım Bienali" İçin Çaldı
İSTANBUL (AA) - Bu yıl beşincisi düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali’ne 'yüksek katkıda bulunan kuruluş' olarak destek veren Borsa İstanbul'da kapanış gongu bienal için çaldı.Borsa İstanbul'un açıklamasına göre, 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin açılışı ve Borsa İstanbul'un bienale desteği için düzenlenen gong törenine, Borsa İstanbul Genel Müdürü Mehmet Hakan Atilla, İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, İKSV Genel Müdür Yardımcısı Yeşim Gürer Oymak ve İstanbul Tasarım Bienali Direktörü Deniz Ova katıldı. Açıklamada, gong törenindeki konuşmasına yer verilen Borsa İstanbul Genel Müdürü Mehmet Hakan Atilla, 'Hepimizin bildiği gibi en güzel tasarım insan ve yaşam. Biz de bizim için tasarlanmış bu dünyada bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yaşıyoruz. Zaman zaman bozmaya gayret ediyoruz ama genelinde çok iyi tasarlanmış bir yapı olduğunu kabul etmek lazım.' ifadelerini kullandı. Tasarım denilince akla öncelikle empati kurmanın ve algının geldiğini belirtenAtilla, 'Bir sorunu veya ihtiyacı tespit etmek istiyorsanız hem algı hem empati noktasında gelişmiş olmanız icap ediyor. Devamında sorunla ilgili yeniden düşünme, analiz etme ve belki de farklı düşünme noktalarında kendinizi konumlandırmanız gerekiyor. Nihayetinde de üretim, geliştirme ve tasarım aşaması var. Bir çırpıda söylendiğinde kulağa basit geliyor ama uzun bir yolculuk olduğunun farkındayız. Biz de Borsa İstanbul olarak yatırımların tasarımında hatta insanların geleceğinin tasarlanmasında onların yoldaşı olmak, gönüllerinde ve akıllarında yer etmek istiyoruz.' açıklamasında bulundu.İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın da sanata, kültüre ve topluma sağladığı katkılar ve bunu geliştirmek için yaptığı çalışmalarla gündeme gelen çok güzide bir kurum olduğunu dile getiren Atilla, “İki kurumun logolarının tasarım anlamında birbirine çok yakın olması da hoş bir tesadüf. İkisi de figür olarak laleyi seçmişler. İnşallah bu iş birliği, bu ortak paydada artarak devam eder ve önümüzdeki yıllarda da desteğimizi sürdürürüz.” ifadelerini kullandı. 'İstanbul Tasarım Bienali’nin bu yıl da büyük başarıya ulaşacağına gönülden inanıyorum'İKSV Genel Müdürü Görgün Taner ise 'İstanbul Kültür Sanat Vakfı, İstanbul Tasarım Bienali’ni 2012 yılından bu yana düzenliyor. Bu süreçte düzenlediğimiz dört bienal, tasarımın hayatımızın farklı yönlerindeki etkisini ve kültürel önemini araştırdı. Bunu yaparken bienallerimiz, bu alanın düşünce üretimi için ne kadar verimli topraklar sunduğunu da gösterdi. Bienalin bir başarısı da tasarım ve ilgili alanlarda çalışan, düşünen, üretenleri bir araya getiren, kapsayıcı bir uluslararası platform yaratmak oldu. Bu yıl, bu platformu yaratırken Borsa İstanbul da katkılarıyla bize destek veriyor. Dünya çapında, alanındaki en önemli etkinlikler arasında gösterilen İstanbul Tasarım Bienali’nin, Borsa İstanbul’un da katkılarıyla, bu yıl da büyük başarıya ulaşacağına gönülden inanıyorum.' değerlendirmesinde bulundu. İstanbul Tasarım Bienali Direktörü Deniz Ova da şunları kaydetti:'Piyasaların kapanış gongunun bugün 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin açılışı için çalmasının mutluluğunu sizlerle paylaşıyoruz. 2012 yılından bu yana gerçekleştirilen İstanbul Tasarım Bienali, her iki senede bir geniş bir yelpazede pek çok alanın tasarımla ilişkisini incelerken, ulusal ve uluslararası ağlar içerisinde yaratıcı çevreler, iş dünyası ve akademik dünya arasındaki diyaloğu da besliyor. Bugün açılışını yaptığımız 5. İstanbul Tasarım Bienali ise teknolojik hız ve çevre krizinin damgasını vurduğu bu dönemde 'Empatiye Dönüş' temasıyla, özen göstermeyi öne çıkaran uygulamaları, bağlantı kurmaya dair pratikleri ve duygularımıza aracı olan nesneleri odağına alıyor. Bienale verdikleri destek için Borsa İstanbul’a da teşekkür ediyorum. Her alanda pek çok uygulamanın yeniden tasarlandığı bu olağanüstü günlerde, bienalin empati vurgusunun tasarım alanında ve gündelik hayatımızda farkındalık yaratacağına inanıyorum.' 5. İstanbul Tasarım BienaliAçıklamada yer alan bilgilere göre, küratörlüğünü Mariana Pestana’nın yürüttüğü, 'Empatiye Dönüş', birden fazlası için tasarım başlıklı bienal, sergi mekanlarında, İstanbul sokaklarında ve dijital ortamda farklı ülkelerden ve farklıdisiplinlerden katılımcıların projelerine ev sahipliği yapacak. Bir ay boyunca bienal mekanlarındaziyaret edilebilecek sergilerin yanı sıra açık hava yerleştirmeleriyle şehrin farklı noktalarına yayılacak bienal, dijital projeleriyle de dünyanın her yerinden takip edilebilecek.Bienal kapsamında Pera Müzesi’nde yer alacak müdahaleler ve ARK Kültür’de ziyaret edilebilecek araştırma projeleri arşivi, 15 Kasım'a kadar açık olacak. İstanbul sokaklarına yayılacak müdahaleler, araştırma projeleri ve video serileri ise 30 Nisan 2021’e kadar gelişerek devam edecek. Araştırma projeleri ve dijital projeler altı ay boyunca dünyanın her yerinden takip edilebilecek
Reklam
Rıfat Kamaşak Yazio: Bir Garip Ar-Ge Hikayesi
etiket
İnovasyon performansını besleyen en önemli parametre araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerinin varlığı. Ülkemizde de birçok işletme bu doğrultuda Ar-Ge merkezleri kurmakta. T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı istatistiklerine göre 2020 senesi itibari ile ülkemizde 1239 Ar-Ge ve 371 tasarım merkezi faaliyet gösteriyor ve bu merkezlerde yaklaşık 73.000 kişi çalışıyor. Gayrisafi yurtiçi hasıladan Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan oran yaklaşık %1 ve bu oran Türkiye’yi Global İnovasyon Endeksi’nde 39. sıraya yerleştiriyor. Yani Ar-Ge için çok da fena sayılmayacak bir para harcıyoruz. Ancaaaak, Ar-Ge’ye yaptığımız yatırımlar açısından 39. sırada yer alırken inovasyon başarısı açısından 51. sıradayız. Yani harcadığımıza oranla daha düşük çıktı yaratıyoruz. Hadi bunun potansiyel sebeplerine bakalım.
Burak Arzova Yazio: TikTok ve WeChat Satışı ABD Açısından Bir Başarı Mı?
etiket
Son dönemlerde uluslararası ekonomik ilişkilerde en önemli gündem maddelerinden birisi hiç şüphesiz ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşı. Şimdi Pandemi nedeniyle bu konu çok gündemde olmasa da TikTok ve WeChat’in ABD’de el değiştirecek olması bu savaşın bir başka boyutu aslında. Ancak işin ticaret savaşı bir yana Alex Capri (Hinrich Vakfı Kıdemli Araştırmacısı) olayın sadece tarifelerden oluşan bir ticaret savaşından ibaret olmadığını, aslında alttan alta ABD – Çin Teknoloji savaşı olduğunu söylüyor.Capri, Hong Kong'un ticaret yanlısı Hinrich Vakfı için Yeni Bir Teknoloji-Milliyetçilik Çağı'nın Yarı İletken Değer Zincirlerini Nasıl Sarstığına yönelik bir rapor yazmıştı. Özetle; “Teknoloji inovasyonunu doğrudan ekonomik refah, sosyal istikrar ve ulusal güvenlik politikalarına bağlayan yeni bir merkantilizm türü” içinde olduğumuzu belirtiyor. Bu çatışmanın temelinde, mikroçipler için 'merkezi sinir sistemleri ve tüm yeniçağ teknolojisi içindeki beyinler' ve gelişmiş ülkeler için hayati derecede önem taşıyan materyaller ve devre sağlayan yarı iletkenler var. Capri bu cephede, ABD ve Çin arasındaki ayrışmanın kaçınılmaz olduğunu raporunda belirtmiş.
Reklam
Yunanistan'da Kamu Çalışanları Grevde
ATİNA (AA) - Yunanistan'ın başkenti Atina'daki kamu çalışanları, hükümetin ekonomi ve sosyal güvenlik politikalarını protesto amacıyla bir günlük greve gitti.Yunanistan Kamu Çalışanları Federasyonu (ADEDY) ve Orta Eğitimciler Sendikasının (OLME) çağrısıyla yapılan grev ve protestolar, başkentteki günlük yaşamı olumsuz etkiliyor.Toplu ulaşım ve sağlık çalışanlarının da katıldığı grev nedeniyle metro, tramvay ve otobüs seferlerinin aksadığı kentte, devlet hastanelerinde sadece acil servisler hizmet veriyor.Sivil Havacılık Teşkilatı (YPA) çalışanlarının greve katılımları nedeniyle iç ve dış hatlarda yapılması planlanan uçak seferlerinde de aksamalar yaşanıyor.Öte yandan ADEDY, OLME ve diğer sendika üyeleri, Klaftmonos Meydanı'ndan parlamento binasının da bulunduğu Sintagma Meydanı'na yürümek istedi. Polisin, bir grup göstericinin molotofkokteylli saldırısına biber gazıyla yanıt verdiği gösteride, 10 kişi gözaltına alındı.
Bakan Varank, Türk-Macar Yapay Zeka Ve Yüksek Teknoloji Konferansı'nda Konuştu:
ANKARA (AA) - Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Türkiye'nin kamu, özel sektör ve akademi ortaklığıyla hazırlanan Ulusal Yapay Stratejisi'nin yakında açıklanacağını belirterek, 'Stratejimizde yapay zeka politikalarının yetenek geliştirme, bilimsel araştırma, etik, kapsayıcılık ve dijital altyapı yönlerine özel bir vurgu yapıyoruz. Stratejik hedeflerimizi ve öncelikli alanlarımızı belirledik.' dedi.Bakan Varank, Macaristan Yenilikçilik ve Teknoloji Bakanı Laszlo Palkovics'in de katılımıyla dijital platformda gerçekleştirilen Türk-Macar Yapay Zeka ve Yüksek Teknoloji Konferansı'nda yaptığı konuşmada, gelişen teknolojilerin tüm ülkeleri proaktif ve yenilikçi olmaya zorladığını söyledi. Etkinliğin Türk-Macar iş birliğini yeni bir düzeye taşımada önemli bir rol oynayacağını ifade eden Varank, yapay zeka politikalarında ABD ve Çin gibi ülkelerin yaptığı çalışmalara dikkati çekti. Varank, 'Bu alana yeterince dikkat göstermezsek geride kalacağız. Paradigma değiştirecek bu gerçeklik için erken harekete geçmeliyiz. Sosyal refah, insani değerler, adil bir yasal yapı, uygun ekosistem ve yatırım teşvik mekanizmalarını destekleyecek bütünsel bir yapay zeka politikası hazırlamak politika yapıcılar olarak bizim temel sorumluluğumuz.' diye konuştu.Varank, yapay zeka alanında uluslararası standartlar ve etik normların tüm ülkelerin katılımıyla belirlenmesi gerektiğini dile getirdi.'Stratejik hedefleri ve öncelikli alanlarımızı belirledik'Yapay zeka konusunda uluslararası çalışmaları yakından takip ettiklerini vurgulayan Varank, Türkiye'nin 47 üye devletin bulunduğu Avrupa Konseyi Yapay Zeka Komitesi toplantılarına aktif olarak katıldığını bildirdi.Varank, Türkiye'nin kamu, özel sektör ve akademi ortaklığıyla hazırlanan Ulusal Yapay Stratejisi'nin yakında açıklanacağı bilgisini vererek, 'Stratejimizde yapay zeka politikalarının yetenek geliştirme, bilimsel araştırma, etik, kapsayıcılık ve dijital altyapı yönlerine özel bir vurgu yapıyoruz. Stratejik hedeflerimizi ve öncelikli alanlarımızı belirledik. Umuyorum ki yapay zeka ekosistemimiz için güçlü bir çerçeve oluşturacağız.' ifadelerini kullandı.Ulusal Yapay Zeka Enstitüsünü de yapılandırma sürecinde olduklarını belirten Varank, söz konusu enstitünün, araştırmacıları, özel sektör şirketlerini, girişimcileri ve kamu kurumlarını bir araya getireceğini söyledi.Varank, enstitüde araştırma bölümleri, yetkinlik merkezleri ve birlikte geliştirme laboratuvarlarının bulunduğu 3 katman oluşturmayı planladıklarını vurgulayarak, 'Böyle bir yapı, yapay zeka politikalarının çok disiplinli bir yaklaşıma ihtiyaç duyduğunu açıkça işaret ediyor. Ekosistem genelinde rekabet öncesi iş birliği imkanları oluşturup, yapay zeka çıktılarımızın etkisini artıracağız. Enstitüdeki birlikte geliştirme vizyonumuz, dış paydaşların da ekosistemin parçası olmasını destekliyor.' değerlendirmesinde bulundu.'İnsan kaynağına yatırım temel önceliğimiz'İnsan kaynağına yatırım yapmanın da bu alandaki temel önceliklerden biri olduğuna dikkati çeken Varank, yakın zamanda 4 üniversitede 'Yapay Zeka' bölümü kurulduğunu anımsattı.Varank, geçen yıl başlatılan Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı'na da değinerek, 'Programla yapay zekaya ilişkin alanlara da burs veriyoruz. Büyük veri, doğal dil işleme, görüntü işleme, otonom sürüş ve ses tanıma bu alanlardan sadece birkaçı.' dedi.Ayrıca, Ar-Ge ve inovasyona öncelik veren araştırma faaliyetlerini de teşvik ettiklerini belirten Varank, şöyle konuştu:'Türkiye, yapay zeka alanındaki yayın sayısına göre dünyada 16'ncı sırada yer alıyor. Ulusal araştırma enstitümüz TÜBİTAK, son 10 yılda yaklaşık 2 bin yapay zeka projesine fon sağladı. Bu projeler, derin öğrenme, makine öğrenimi, karar destek sistemleri, e-ticaret ve büyük veriyle ilgili olanları kapsıyor.' Varank, teknoloji tabanlı girişimlere de finansal destek sağladıklarını ifade ederek, kısa süre önce erken aşama girişimlerinin finansa erişimi için Teknoloji ve İnovasyon Yatırım Fonunu kurduklarını anımsattı.Yapay zeka uygulamalarının günlük hayata daha fazla entegre edilmesi için paydaşlarla çalışıldığına işaret eden Varank, 'Dijital Dönüşüm Ofisimiz yapay zeka tabanlı 'Türk Beyin Projesi'ni yürütüyor. Bu proje, beyin MR görüntülerindeki anormallikleri kısa sürede başarıyla tespit ederek hekimlere yardımcı oluyor. Bu gibi insan merkezli çözümleri sağlık, finans, eğitim gibi alanlara yaymayı planlıyoruz.' değerlendirmesinde bulundu.'Macaristan ile yapay zeka alanında birlikte çalışabiliriz'Varank, Türkiye ve Macaristan'ın yapay zeka konularında benzer yaklaşımları olduğunu belirterek, şunları kaydetti:'Veri üretiminden ortak ürünler geliştirmeye kadar yapay zeka değer zincirindeki tüm alanlarda birlikte çalışabiliriz. Araştırma kurumlarımız, yapay teknolojilerin gelişimini teşvik etmek için ortak proje çağrıları başlatabilir. Avrupa Birliği kapsamındaki projelerde büyük bir iş birliği potansiyelimiz var. AB'nin bir sonraki çok yıllı mali planı bize yeni iş birliği fırsatları sunuyor. Digital Avrupa Programı, süper bilgisayarlar, yapay zeka, siber güvenlik, yüksek dijital beceriler ve dijital inovasyon merkezleri alanlarında yatırımları artıracak. Türkiye olarak bu programa katılmayı değerlendiriyoruz. Bu kapsamda Macaristan ile birlikte yeni ortaklıklar kurabilir ve ortak uygulamaları destekleyebiliriz.'İki ülke arasında, tecrübe aktarımı ve insan kaynağı değişimi gibi alanlarda büyük fırsatlar olduğuna dikkati çeken Varank, 'Macaristan ile açık iletişim kanalları kurmayı ve birlikte büyümeyi umuyoruz. Ülkelerimiz arasında yapay zeka ve dijital ekonomi alanlarında potansiyel iş birliği fırsatlarını tartışabileceğimiz yeni bir çalışma grubu kurmayı öneriyorum. Kapımız araştırmacılara ve iş insanlarına da her zaman açık olacak.' dedi.
Reklam
Tü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uzunoğlu: "Salgının Dünyadaki Ülkelere Faturası 12 Trilyon Dolar"
EDİRNE (AA) - Trakya Üniversitesi (TÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sadi Uzunoğlu, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm ülkelere mali faturasının 12 trilyon dolar olduğunu belirtti.Prof. Dr. Uzunoğlu, online olarak düzenlenen '4. Uluslararası Katılımlı Ekonomi Araştırmaları ve Finansal Piyasalar Kongresi'nde yaptığı sunumda, Kovid-19 salgınının ülke ekonomilerini olumsuz etkilediğini söyledi.Kovid-19 salgınının tüm dünyada etkisini gösterdiğini vurgulayan Uzunoğlu, uzun süren salgın döneminin maliyetinin ağır olduğunu ifade etti.Dünyanın zor bir dönemden geçtiğine dikkat çeken Uzunoğlu, 'Salgının mali faturası tüm dünyadaki ülkelere 12 trilyon dolar oldu. Bunların içinde destekler var, sübvansiyonlar var. Tabi bu miktar belki daha da artacak önümüzdeki dönemde.' dedi.Prof. Dr. Uzunoğlu, ekonomik sorunların doğru destekleme modelleriyle aşılabileceğini dile getirdi.
"Altın Pasaportlar" Rum Yönetimini Sarsmaya Devam Ediyor
LEFKOŞA (AA) - Güney Kıbrıs Rum Yönetiminde (GKRY) suça karışmış kişilerin de yararlandığı 'yatırım karşılığı vatandaşlık' diğer ismiyle 'altın pasaportlar' programıyla ilgili adı skandallara karışan Rum Meclisi Başkanı Dimitris Şilluris istifa etti.Rum basınındaki habere göre, Şilluris, sabıka kaydı bulunan Çinli bir iş insanının Kıbrıs pasaportunu güvence altına almasına yardım etmeye hazır olduğuna dair gizli çekilmiş görüntülerin, Al Jazeera tarafından yayınlanmasının ardından artan kamuoyu baskısı nedeniyle istifa ettiğini yazılı olarak duyurdu.Şilluris, parlamentodaki koltuğunu da bıraktığını açıkladı. Hafta başında yayınlanan görüntüAl Jazeera tarafından hafta başında yayınlanan görüntülerin ardından açıklamalarda bulunan Şilluris, yaşananlardan ötürü kamuoyundan özür dilemiş, 19 Ekim itibarıyla görevinden 'uzak duracağını' ve araştırmaların tamamlanması sonrasına kararını duyuracağını belirtmişti.Görüntülerde yer alan AKEL Milletvekili Hristakis Ciovanis de 2 gün önce istifa etmişti.Rum Bakanlar Kurulu, salı günü gerçekleştirdiği olağanüstü toplantıda, Rum kesiminin yabancı yatırımcılara para karşılığında vatandaşlık verilmesi kriterlerini içeren programı iptal etmişti.Kararın, Şilluris ve Ciovanis'ın sabıka kaydı olan Çinli bir iş adamının Kıbrıs pasaportunu güvence altına almasına yardım etmeye hazır olduklarına dair gizli çekilmiş görüntülerin, Al Jazeera tarafından yayınlanmasının ardından alındığı belirtilmişti.Kararın 1 Kasım itibarıyla yürürlüğe gireceği kaydedilmişti.Al Jazeera'nın haberinde, Rum yönetiminin 2017-2019'da 1400'den fazla pasaport başvurusunu onayladığı yer almıştı.Al Jazeera'nın ele geçirdiği çok sayıda resmi belge, 70'ten fazla ülkeden hükümlü dolandırıcıların, kara para aklayanların ve yolsuzlukla suçlanan siyasilerin, GKRY'den 'altın pasaportlar' diye anılan vatandaşlık belgesi aldığını ortaya koymuştu.Bu tarihler arasında altın pasaportlar için en fazla başvurunun Rusya, Çin ve Ukrayna'dan yapıldığı kaydedilmişti.Altın pasaportlar programıAvrupa Birliği (AB) üyesi GKRY, son yıllarda farklı ülkelerden suçla bağlantılı binlerce kişiye, para karşılığında 'altın pasaportlar', diğer ismiyle 'yatırım karşılığı vatandaşlık' adı altında vatandaşlık verdi.2013'te hayata geçirilen Kıbrıs Rum kesimi yatırım karşılığı vatandaşlık programına göre, GKRY vatandaşlığı için 2 milyon avro değerinde gayrimenkul satın almak ya da 2,5 milyon avroluk yatırım yapmak yeterliydi.Uygulamaya göre, pasaport alacak kişilerin temiz bir sabıka kaydına sahip olmaları gerekmesine rağmen GKRY bu kriteri çok dikkate almadı.Rum kesiminin büyük gelir elde ettiği altın pasaport uygulaması, AB tarafından da tepki görüyordu. Bu uygulamadan başta Rusya ve Ukrayna vatandaşları olmak üzere çok sayıda ülkeden suç ve yolsuzlukla bağlantılı kişiler faydalandı.Kıbrıs Rum kesimi pasaportları, AB üyeliğinden ötürü Avrupa'ya girişi kısıtlanan şahıslar için önemli olurken, bu pasaportları taşıyanlar, 27 Avrupa ülkesinde serbestçe seyahat edebiliyor, iş ve bankacılık işlemleri yapabiliyor.Kıbrıs Rum kesiminin, yatırım karşılığı vatandaşlık programı sayesinde 2013'ten bu yana yaklaşık 7 milyar avro gelir elde ettiği tahmin ediliyor.
İran'da Ekonomik Sorunların Kaynağı Yaptırımlar Mı Yönetimsel Mi?
İSTANBUL (AA) - ABDOLSALAM SALİMİ POOR - İran'da bazı siyasetçiler, ülkedeki ekonomik ve sosyal sorunları, uluslararası ekonomik yaptırımlarla ilişkilendirse de bazıları, söz konusu sorunların iç yönetimden kaynaklandığını savunuyor.Ülke lideri Ali Hamaney, ABD'nin 18 İran bankası hakkında yaptırım kararı aldığı 11 Ekim'den bir gün sonra askeri öğrencilerin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, 'Bunu daha önce söylemiştim yine tekrar ediyorum; ülke yöneticileri bilsin ki bizim birçok sorunumuzun nedeni dış kaynaklıdır ama ilacı içeridedir.' ifadelerini kullanmıştı.Bu konuşmadan iki hafta önce ise Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 'Eğer halk yokluk ve sorunlarla ilgili birini suçlamak istiyorsa adresi Beyaz Saray'dır. Hiç kimse siyasi çıkar amacıyla halka yanlış adres göstermesin.' şeklinde konuyu ele almıştı.Hamaney, daha önceki konuşmalarında da 'Ekonomik sorunların sadece yaptırımlardan kaynaklandığını düşünmek büyük bir hatadır. Ben yaptırımların etkisi yok demiyorum. Ancak son dönemdeki ekonomik sorunların başlıca nedeni yönetimsel performansla ilgili.' demişti.Bu konuda sadece ülke lideri ve cumhurbaşkanı değil, ekonomi, siyaset ve güvenlik alanlarından ileri gelen bazı şahsiyetler de çeşitli görüşler öne sürdüler.'Ne oldu da bu oranlar yer değiştirdi?'İran-Çin Ortak Ticaret Odası Başkanı Esedullah Esgerovladi, geçen yıl ocak ayında yaptığı bir konuşmada, 'Bugün yaşanan sorunların yüzde 90'ı ekonomi bakanı ve devlet yöneticilerinin yanlış kararlarından kaynaklanmakta yüzde 10'u yaptırımlar nedeniyledir. Cumhurbaşkanı (Ruhani) işin başına geldiği 2013 seçimlerinden önce ülke sorunlarının yüzde 80'inin yanlış ekonomik politikalardan, yüzde 20'sinin yaptırımlardan kaynaklandığını söylüyordu. Ne oldu da bu oranlar yer değiştirdi?' diye konuşmuştu.İran Dünya Ticaret Merkezi Başkanı Muhammed Rıza Sebzalipur da aynı günlerde konuyla ilgili olarak ekonomik sorunların daha çok iç kaynaklı olduğu yönünde benzer açıklamalarda bulunmuştu.Sebzalipur, 'Ülke sorunlarının en çok yüzde 20'si yaptırımlar nedeniyledir. Yüzde 80'i ise yanlış devlet politikaları ve yöneticilerin yanlış uygulamalarından kaynaklanmaktadır.' demişti.Oranlarda küçük farklar olsa da İran eski İstihbarat Bakanı Haydar Muslihi, eski Ekonomi Bakanı Yahya Ali İshak ve eski Çalışma ve Sosyal Refah Bakanı Ali Rıza Mısri, İran-İsviçre Ortak Ticaret Odası Başkanı Şerif Nizammafi ve İranlı ekonomi uzmanı Mehdi Pazuki de Sebzalipur gibi düşünenlerden.'Yaptırımlar muhafazakarları güçlendiriyor'Konuyla ilgili AA muhabirine konuşan İranlı İktisadi Politikalar Uzmanı Ali Rıza Salavati, 'Dış yaptırımlar ülke içi daralma ve tıkanmalara neden oluyor, o da muhafazakarların mekanizmasını güçlendiriyor. Ekonomide baskı, özellikle siyasal ekonomideki, zorbalığı, tekelciliği ve yolsuzluğu tetikliyor. Bu nedenle bazı İranlı yetkililer yaptırımları nimet olarak görüyorlar.' değerlendirmesinde bulundu.Ülke lideri Hamaney'in 'Sorunumuzun nedeni dış kaynaklıdır ama ilacı içeridedir.' şeklindeki açıklamasıyla ilgili ise Salavati şunları söyledi:'Hamaney, sosyal bilimlerin en önde gelen muhalifidir. Bunlardan biri ekonomi bilimidir. Ekonominin iki önemli ilkesi var. Hamaney bu her iki ilkeye karşı mesafelidir. Biri kaynakların sınırlı olduğu ilkesidir. Tüm ekonomik sorunların iç kaynaklarla çözülmesini söylemesi, bize kaynakların sınırlı olduğu ilkesine inanmadığını göstermektedir.Ekonomide ikinci ilke, karşılaştırmalı üstünlüklerle sermaye oluşturmaktır. Bu ilkeye göre, sermaye ve üretim İran'a çekilmeli ve dünyayla alış veriş yapılmalıdır. Siz tüm dünyaya savaş ilan ederseniz, kim sermayesini size yatırım için getirir? Sermaye bir yerde emniyet ve güven hissetmediği anda oradan kaçar. Bu nedenle İran'a gelmiyor, Türkiye ve Gürcistan gibi ülkelere gidiyor.''Yapısal reformlar gerekiyor'İranlı ekonomi uzmanı ve İran Meclisi eski Milletvekili Recepali Mezrui, ekonomik sorunların çözümünün yapısal değişiklikler yapmakla mümkün olduğunu ifade etti.Mezrui, 'İran'ın ekonomik krizini etkileyen faktörler; verimsizlik, yolsuzluk, kötü yönetim ve yaptırımların birleşimidir. Bu birleşik hal İran'da çok kötü bir ekonomik durum meydana getirmektedir. Buradan çıkış yolu, iç ve dış politikayı yeniden yönlendirecek yapısal reformlar yapmaktan geçmektedir.' görüşünü dile getirdi.
Reklam
Sanatçı Murat Uçar, Mikro Art İle Zamanı Sanat Eserine Çeviriyor
İSTANBUL (AA) - AİŞE HÜMEYRA BULOVALI - Sanatçı Murat Uçar, dünyaca ünlü eserleri mikro art ile farklı materyaller üzerine işleyerek sanatseverlerin beğenisine sunuyor.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü'nden mezun olduktan sonra mikro sanata başlayan Uçar, aynı üniversitede 2000 yılından bu yana öğretim görevlisi olarak yer alıyor. Uçar, mikro sanat ile başta saat ve çeşitli mücevherler olmak üzere, tesbih, kalem gibi çeşitli objelerin üzerine resim, heykel ve rölyef çalışmaları yapıyor.Yurt içinde ve yurt dışında birçok sergi açan, aynı zamanda ünlü siyasi liderlere, sporculara ve iş adamlarına da saatler tasarlayan Murat Uçar, AA muhabirine çalışmalarını ve yeni projesini anlattı.'Bin 300 tane saat tasarımım var'Uçar, mikro resim çizmeye bir müzedeki tüm eserleri, bir oda içerisinde sanatseverlerle gösterebilme fikriyle başladığını dile getirerek, ilk olarak minik tablolar içinde 'Mona Lisa' gibi ünlü eserleri yapmaya başladığını söyledi.Bu çalışmaya başlarken kendisini bir çocuk gibi hayal ettiğine işaret eden Uçar, 'Yani bir çocuk çok büyük bir müzeye girdiğinde çok çabuk sıkılabilir. Ama tüm eserlere bir anda minicik minicik büyüteçlerle bakması, 6 yaşındaki bir çocuk için çok önemli olabilir diye düşünmüştüm.' dedi.Sanatçı, daha sonra da bu hayalini bir saatin içine, mücevherin içine sığdırma fikriyle yola çıktığını belirterek, şöyle devam etti:'Aslında bugün bir Louvre Müzesi'ne gittiğinizde günlerce orada kalmanız, orayı tanıyabilmeniz, oradaki nesnel, sanatsal çalışmaları irdeleyebilmeniz için günlerinizi harcamanız gerekiyor. Ama ben oradaki bir sanatsal çalışmayı, en çok sevdikleri tabloyu veya bir manzarayı insanların üzerinde taşınılabilir halde yaparak, (eserleri) daha tanınır ve herkesin göreceği bir hareketlilik haline getirmeye başladım.' Kariyerinde mikro resimlerle başarıyı yakaladığını ifade eden Uçar, yetenekli sanatçı adaylarıyla birlikte çalışmayı hayal ettiğine dikkati çekti.Uçar, üniversite eğitimi sırasında da her zaman farklı bir şeyler yapma arayışında olduğunun altını çizerek, şunları kaydetti:'Bilindik daha önce deneyimlenmiş şeyler değil de (sanatıma) ne katabilirim diye sorgulamaya çalıştım. Yıllarca kol saati tasarımı yaptım. Yaklaşık bin 300 tane saat tasarımım var. Ben bu saatleri tasarlarken hem tasarımcı hem de sanatçı kimliğimi ortaya koydum. Tabii daha sanatçı olmamız için çok daha fazla emek harcamamız da gerekiyor. Saatlerde neyi farklı yapabilirim ve bir birikimim de varken sanatı saatin, bir mücevherin içine nasıl uygulayabilirim diye düşünmeye başladım. 2003'ten beri de bu konu üzerine çok yoğun çalışmalar yapıyorum.' 'Zaman beni sanata dönüşmek için seçti'Tasarım yaparken dünya trendlerini de takip ettiğini aktaran sanatçı, 'Zaten saat veya mücevher dediğimiz materyallerde (tasarım) bir yerden sonra tıkanmaya başlıyor. İçine başka anlam yüklemek gerekiyor. Yani bir hikayesinin olması gerekiyor. 'Hikayesi neyle olabilir' deyince bu da sadece sanatla olabilir.' dedi.Murat Uçar, saat tasarımı yaparken kendisine bir motto belirlediğini söyleyerek, şunları anlattı:'Sanki varoluşum, burada olma sebebim saat ve zamanla ilgiliydi. 'Zaman beni sanata dönüşmek için seçti. Ben zamansız olan saati sanata çeviriyorum.' Bu mottoyu 10 yıldır kullanıyorum ve bugün geldiğim noktada büyük gayretler sonucunda bir yerli firma ile Alman kalitesinde İsviçre makinalarını kullanarak bir marka oluşturma aşamasındayım. Aslında işin sonuna kadar geldik. Bu marka ile beraber geleneksel sanatlarımızın dünyada ne kadar önemli olduğunu ve bizim bu konuda ne kadar yetkin olduğumuzu göstermek için büyük bir çaba içindeyim. Bu geleneksel sanatlarımızın içinde mikro mozaik, mikro painting, gravür, rölyef, çini, kalem işi ve ebru var.''Boyalarımı kendim yapma gibi özel teknikler de kullanıyorum'Saat tasarımlarında zemin astarları ve zemin boyamaları gibi birçok teknik kullandığını belirten Uçar, şu bilgileri verdi:'Bir saat için mesela bir İstanbul resmi isteniliyorsa bu belki birkaç gün sürebiliyor. Leonardo da Vinci'nin 'Son Akşam Yemeği' eserini yorumlamam, yani 360 derece dönen bir masa etrafında duran 12 havarinin resminin olduğu bir tabloyu, saat üzerinde bir buçuk ay sürecinde yaptım. Dolayısıyla bir buçuk ay boyunca günde en az 8 saat çalıştım. Yani zaman olarak tasarımlar çok farklılıklar gösterebiliyor. Mesela Michelangelo'nun Sistine Şapeli'ndeki resimlerin olduğu bir saat yapıyorum. 2 aydır üzerinde çalışıyorum ki henüz yarısındayım.' Uçar, yurt dışında en çok Arap ülkelerinden ve ABD'den talep aldığını dile getirerek, 'Tesbihlerde özellikle Arabistan'ın en büyük camilerinin resimleri, Araplar için kutsal sayılan şahinler çok istenen, talep gören çalışmalar arasında. Daha önce Kuveyt'e tespih üzerine 66 tane İstanbul tablosu ve farklı olarak da 36 padişahın resmini yaptım. Saatler ve mücevherler üzerine yaptığım çalışmalar ise daha çok ABD'den talep görüyor.' şeklinde konuştu.Ağırlıklı olarak saat kasasına ve kadranlarına çizim yapan Uçar'ın 1996'da Türkiye'de 2 bin tasarımcının katıldığı kumaş tasarımı yarışmasından ve 1998'de dünya çapında gerçekleştirilen Gold Trend altın takı tasarımı yarışmasından mansiyon ödülü, 1999'da iseı MSÜ Rektörlük Özel ödülü ve 2016'da ABD'de bir mücevher yarışmasından aldığı ödül bulunuyor.
Altın Almak İçin Adana'dan Manisa'ya Gelen Kişiyi Dolandırılmaktan Polis Kurtardı
MANİSA (AA) - Telefonda anlaştığı kişiden altın almak üzere Adana'dan Manisa'ya gelen kişi, polisin durumu fark etmesi üzerine dolandırılmaktan kurtuldu. Alınan bilgiye göre, polis ekipleri, şüpheli davranışları nedeniyle bir bankadan kredi çekmek isteyen V.G. (65) ile görüştü. V.G, telefonuna gelen mesaj üzerine temas kurduğu kişiden yüklü miktarda altın satın almak üzere Adana'dan Manisa'nın Salihli ilçesine geldiğini anlattı. Polis ekipleri, altın alışverişi yapılacak noktada H.Y'yi (29) yakaladı. Zanlının yanında getirdiği poşette, üzerinde tuğra bulunan 255 adet sahte altın ele geçirildi. Emniyetteki işlemlerin ardından adliyeye sevk edilen H.Y. tutuklandı.
Reklam
Görüş - Yükseldikçe Çevrelenen, Yalnızlaşan Çin'in Sorunları
İSTANBUL (AA) -ABDÜRREŞİT CELİL KARLUK- Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) sosyalist ideolojinin “Çin tarzı sosyalizmi”, kapitalizmin ise “Çin tarzı sosyalist piyasa ekonomisi” ile yönetilen, yüzlerce etnik grubun ve yasalarınca özerklik tanınmış 55 azınlık milliyetin bulunduğu, 9,6 milyon kilometrekarelik topraklarında yaklaşık 1,4 milyarlık bir nüfusu barındıran, beş özerk, iki yüksek muhtar bölge ile 22 eyalete ayrılmış idari yapısı olan bir ülkedir. ÇHC’nin resmî verilerine göre, hukuki statüsü ve özerkliği bulunan azınlıkların toplam nüfusunun ülke nüfusundaki oranı yüzde 10 dolayındadır ve Çin topraklarının yüzde 65’i azınlık milliyetlerin bölgesidir.Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetimi 1980 sonrası başlattığı “Reform ve Açılım”, 1992 sonrası uygulamaya koyduğu “Çin Tarzı Sosyalist Piyasa Ekonomisi” sistemi ile ekonomi ve endüstri alanında istikrarlı bir yükseliş yakalamış, 2002 sonrasında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyeliğiyle küresel ticarette elde ettiği büyük avantajlarla yükselişini sürdürerek küresel siyasette de artık ağırlığını daha fazla hissettirmeye başlamıştır. Modern çağda ilk defa dünyanın ikinci büyük ekonomisi unvanını elde eden Çin yönetimi, günümüzde birbirinden çetin iç ve dış sorunlarla boğuşmaktadır.ÇHC yükselen ekonomisi ve gelişen endüstrisinin hammadde ve pazar ihtiyacını giderebilmek için yurtiçi ve dışında birbirinden farklı mikro ve makro ölçekli projeleri ve onlara uygun stratejileri hayata geçirmiştir ve gelişmiş ülkelerde daha fazla pazar elde etmenin yanında, stratejik şirketleri satın almaya da önem vermektedir. 2012’de ÇKP liderliğini elde eden Şi Cinping tarafından ortaya atılan ve ÇHC’nin resmi söylemine dönüşen “Çin Rüyası”, ÇKP’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2021 yılında orta halli refah toplumu inşasını kapsamlı bir biçimde tamamlamayı ve ÇHC’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2049’da ise müreffeh, güçlü, uyumlu, çağdaş Çin tarzı sosyalist bir ülke kurmayı, böylece Çin halkının büyük yükselişini öngören idealini gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu ideal ile eş zamanlı olarak ortaya atılan “Kuşak-Yol” projesinin işbu idealin gerçekleştirilmesinde önemli bir hegemonik girişim olduğu fikri alanın uzmanlarının nezdinde ağır basmaya başlamıştır. Bir yandan Çin’in Kuşak-Yol projesinin hayata geçirilmesi için ayırdığı milyarlarca dolarlık muazzam bütçe ve fonlar, ilgili güzergâhtaki ülkelerle kurulan açık ve gizli ilişkiler, satın almalar ve bu minvalde uygulanan borç diplomasisi, diğer taraftan ABD ile artan zıtlaşmalar ve ticaret savaşları, Çin’in “gizli planlarını” daha fazla açığa çıkarırken Çin rüyasının gerçekleşmesini zorlaştıran unsurların da artmasına neden olmaktadır.Özellikle Donald Trump yönetiminin Çin’i ABD’nin güvenliği ve dünya barışı için “tehdit” olarak görmesiyle başlayan ticaret savaşlarının gölgesinde ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınında Çin’in sergilediği tutum ve salgının en fazla ABD’de zarara yol açması sonucunda devam eden karşılıklı suçlamalar, Çin-ABD rekabetinin artık geri dönüşü zor bir zıtlaşmaya evrildiğini göstermiştir. Batı daha önceleri pek gündeminde tutmadığı, Çin’deki insan hakları ihlalleri başta olmak üzere, Doğu Türkistan’daki Müslüman Türklere yönelik kamp uygulamalarına daha fazla odaklanarak ÇKP’nin küresel “zarar ve tehdit” olduğu tezini meşrulaştırmaya başlamıştır. Ayrıca, Çin halkı ile ÇKP’yi ayrıştırarak ÇKP’yi şeytanlaştıran söylem ve icraatlar Batı’da, özellikle ABD’de yaygınlık kazanmış durumdadır. Örneğin ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri (USCIS) ABD’ye göç etmek isteyen ÇKP üyelerine 2 Ekim’de vize yasağı getirmiştir. Bu gelişmelerin çevrelenen Çin’i daha zor durumda bırakacağı kesindir.ÇKP içindeki muhaliflerini bertaraf eden Şi Cinping parti tüzüğü ve ilgili kanunlarda değişiklik yaparak kendisini partinin ve ülkenin tek ve mutlak lideri haline getirmiştir. ÇKP liderliğinde var olan (kısmî) istişare ve kısmî eleştiri kültürü de yok edilerek partide Şi’ye methiye düzen takım baskın hale gelmiştir. Bu gidişat Şi iktidarının uluslararası eleştiri, baskı ve yaptırımlar karşısında daha fazla şahinleşmesine, hata üstüne hata yapmasına, ülkesinde ve bölgesinde istikrarı bozucu bir aktöre dönüşmesine de neden olmaktadır.ÇKP farklılıklarla mücadeleyi içeriden başlatmak için, 1990’ların başından itibaren Çin anayasası başta olmak üzere bölgesel özerklik yasası, dini inanç, dil-yazı yasalarını özerklik hakkı bulunan azınlıklar için işletmemiş, özellikle Doğu Türkistan ve Tibet’te 1997 yılından itibaren ilgili yasaları neredeyse hiç uygulamamıştır. Tibet ve Doğu Türkistan’a gönderilen ÇKP sekreterleri, ilgili Çin yasalarına aykırı, fakat ÇKP’nin Müslüman Türkleri ve Tibetlileri Çinlileştirme, toplu cezalandırma ideolojisine uygun düşen politik genelge ve yönetmeliklerle, bölge yerlisi halkların hayatını cehenneme çevirmiştir. Bu tarz uygulamalar Şi iktidarı ile zirve yapmış, Çin’deki tüm etnik, dini, kültürel ve fikri farklılıklar şiddetle baskılanmış, hatta 2016’da yurtdışıyla bağlantıları tamamen kesilen Uygur Türkleri milletçe toplama kamplarına tıkılmış, akıl almaz işkencelere maruz bırakılmışlardır.Şi yönetimi 2013’ten beri azınlık bölgeleri başta olmak üzere, Çinlilerin Falun tarikatı ve diğer çeşitli inanç gruplarına yönelik tahkikat ve baskıların dozunu misliyle artırmış, Doğu Türkistan’daki zulmü biyolojik, kültürel ve ekolojik soykırıma dönüştürmüştür. Yüksek muhtar bölge olan Hong Kong’un muhtariyetini gölgeleyecek icraatlara girişerek Hong Konglular ile karşı karşıya gelmiştir. Hong Konglular gasp edilen haklarını geri almak için neredeyse bir yıldır sokak mücadelesine çetin şartlarda devam etmektedir.Son yıllarda Batılı ülkeler Doğu Türkistan, Tibet ve Hong Kong’ta ÇKP rejiminin gerçekleştirdiği hak ihlallerini daha fazla gündemlerinde tutarak, uluslararası toplumun emsali görülmemiş bir şekilde Çin’i eleştirmesine, kınamasına hatta yaptırım uygulamasına ön ayak olmaktadır. Örneğin Doğu Türkistan’daki Çin vahşeti üzerine ciddi veriler ile rapor yayınlayan Avustralya Stratejik Siyaset Enstitüsü (ASPI) yayımladığı son raporunda, Çin’in toplama kampları olduğu düşünülen 380’den fazla bina ve tesisin yerini tespit ettiğini bildirmiştir. Çin’in son üç yıldır o kadar eleştiri ve baskıya maruz kalmasına rağmen bölgedeki kamp inşaatına hâlâ devam ettiğini, Temmuz 2019-Temmuz 2020 döneminde bölgedeki 61 merkezde yeni inşaat ve genişletme çalışmalarının yürütüldüğünü, 14 merkezde ise halen inşaat çalışmalarının sürdürüldüğünün gözlendiğini belirtmiştir. Ayrıca araştırmacılar yeni inşa edilen merkezlerin yüzde 50’sinin yüksek güvenlikli olduğunu, bunun düşük güvenlikli “yeniden eğitim merkezlerinden” yüksek güvenlikli “gözaltı merkezi ve hapishanelere” doğru bir politika değişikliğine işaret edebileceğini söylüyorlar.Aynı enstitünün (ASPI) bir diğer araştırması olan “Kültürel Silme” adlı raporunda ise şu bilgiler delilleriyle sunulmuştur: “Uydu görüntüleri desteğiyle Sincan’da yaklaşık 16 bin caminin (toplamın yüzde 65’i), çoğunlukla 2017’den bu yana hükümet politikaları nedeniyle yıkıldığı veya hasar gördüğü tahmin edilmektedir. Ayrıca yaklaşık 8 bin 500 cami tamamen yıkılmış olup bu camilerin yerle bir edildiğinin görüntüleri vardır”. Bu çalışmaya göre, Doğu Türkistan’daki İslami açıdan önemli yerlerin en az yüzde 30’unun büyük ölçüde 2017’den beri yıkıldığı, yüzde 28’inin ise hasar gördüğü veya bir şekilde dönüştürüldüğü belirtilmiştir.Uygurların dili, müziği, estetiği, eğlenceleri, evleri, ekolojik muhitleri ve hatta diyetleri dahi Çinlileştirilirken veya ortadan kaldırılırken, Uygur Türklerinin sosyal ve kültürel yaşamını Çinlilik ekseninde yeniden şekillendirmek için gayri insanî bütün zorlayıcı çabaları sürdürürken, somut kültürel mirasları, örneğin binlerce yıllık türbeleri, mezarları, tarihi mekanları ve mimarileri aktif olarak silinirken Türk-İslam ülkelerinin ÇHC’ye karşı çıkmaması ÇKP’ye büyük cesaret vermiş görünüyor. UNESCO’nun, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi’nin (ICOMOS) ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) da Doğu Türkistan’daki kültürel yıkıma dair kanıtların giderek artmasına rağmen hâlâ ses çıkartmayışı da düşündürücüdür.Aynı strateji gereği Çin, komşu ülkeleri kendi hegemonyasına çekmeye veya kendi tezlerini kabul etmeye zorlamıştır. Son on yılda Çin’e komşu olan ülkelerdeki Çin korkusu artmaktadır. Çin’in komşularına yönelik giderek artan saldırgan ve tehditkâr tutumu onların farklı ittifak arayışlarına girmesine neden olmuştur. Özellikle denizlerde kıyısı bulunan ülkelerle yaşadığı sorunları yönetemeyen Çin doğrudan ABD, Avusturalya, Japonya gibi gelişmiş ülkelerle, hatta kendisiyle aynı ideolojik kökene sahip Vietnam ile dahi çıkar çatışmasına girmiştir. ABD’nin “Asya’ya Dönüş” stratejisi, bu gelişmeler ışığında Çin tehdidini doğrudan hisseden Doğu ve Güney Asya ülkelerinin aktif iştirakiyle daha da pekişerek gayri resmî bir ittifaka dönüşmüştür. Bu ittifak esasında Çin’i denizlerden çevrelemektedir.Çin’in çeşitli ülkelere sağladığı kredilerin bir nevi borç tuzağı olduğu, borcunu ödeyemeyen ülkelerin -Sri Lanka örneğinde olduğu gibi- stratejik limanlarını Çin’e devretmek durumunda kaldığı gibi gerçekler, Çin’in yeni sömürgeci olarak algılanmasına, birçok ülkenin kamuoyunda da “Çin tehdidi” tezinin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Pew Araştırma Merkezi’nin yayımladığı “Çin hakkındaki olumsuz kanaatler pek çok ülkede tarihi zirvesine ulaştı” başlıklı araştırma raporunda, 10 Haziran-3 Ağustos 2020 tarihleri arasında 14 ülkeden 14 bin 276 yetişkinle telefonla yapılmış bir anket, Çin’e yönelik güvensizliğin tüm ülkelerde bugüne kadarki en yüksek düzeye ulaştığını göstermiştir. Ankete katılan Japonların yüzde 86’sı, Fransızların yüzde 85’i ve Avustralyalıların yüzde 81’i Çin’e karşı güvensizliklerini dile getirmiştir. Olumsuz görüş bildirenlerin oranı Güney Kore’de yüzde 75, İngiltere’de yüzde 74, ABD, Kanada ve Hollanda’da yüzde 73’tür. Katılımcılar arasında görüşlerin dağılımında gelir ve eğitim düzeyine bağlı belirgin farklar görülmediği, ağırlıktaki olumsuz görüşün toplumların farklı kesimlerince paylaşıldığı belirtilmiştir.ABD ve müttefiklerince denizlerden kuşatılan ÇHC, uluslararası arenada da yalnızlaşmakta, özellikle ekonomisi ve demokrasisi gelişmiş ülkeler tarafından giderek adeta “istenmeyen ülke” ilan edilmektedir. Bunun belirgin nedenlerinden biri, yukarıda üzerinde durulan, ÇHC’nin dış politikadaki hırslı ve saldırgan tavrı ile Batı’nın eski sömürge bölgelerinde veya etki alanlarında doğrudan çıkar çatışmasına girişmesidir. Çin’in vatandaşı olan Uygurlara yönelik uyguladığı biyolojik, kültürel ve ekolojik soykırımından vazgeçmemesi, azınlıklara, farklı inanç gruplarına yönelik Çinlileştirmeyi hızlandırması, Hong Kong’un muhtariyeti ve demokrasisini ortadan kaldırma girişimleri, Tayvan’a yönelik artan tehditkâr tutumları Batı’daki imajının daha da kötüleşmesine neden olurken, Batı ile rekabetinde daha fazla zafiyet göstermesine de neden olmaktadır. Bu bağlamda, ABD Kongresi başta olmak üzere çoğu gelişmiş ülkenin parlamentoları ÇKP rejiminin Doğu Türkistan ve Hong Kong’ta evrensel yasaları çiğneyen uygulamalarına karşı çeşitli yasalar çıkartmakta ve yaptırımlar uygulamaktadır. 7 Ekim 2020 tarihinde Almanya’nın BM Daimi Temsilcisi Christoph Heusgen BM Genel Kurulu’nda 39 ülke adına ortak açıklama yaparak Doğu Türkistan’daki hak ihlallerinin endişe verici boyutlarda olduğunun altını çizmiş, Doğu Türkistan’daki toplama kamplarında zorla tutulan milyonlarca Uygur Türkünün derhal serbest bırakılması için acil çağrıda bulunmuştur. Bununla birlikte, 39 ülkenin Birleşmiş Milletler’i Çin hükümetinin Doğu Türkistan’daki sistematik baskı ve asimilasyon politikalarına karşı acilen göreve çağırması ise Çin’e karşı atılması muhtemel adımların habercisi gibidir. Çin’in yumuşak gücünün en başat aygıtı olan Konfüçyüs Enstitüleri ideolojik kampanya ve casusluk faaliyetlerinde bulunduğu gerekçesiyle Batı’da birbiri ardınca kapatılmaktadır.Türkiye de 6 Ekim 2020 tarihli BM Genel Kurulunda resmi olarak Çin’in Uygur Türklerine yönelik zulmünü kınamıştır. Çin’in Ankara Büyükelçiliği ise bu kınamayı geciktirmeden sert bir şekilde eleştirmiştir. Konu ile alakalı olarak Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise Twitter hesabından yaptığı paylaşımında, Türkiye’nin Doğu Türkistan’da cereyan eden vahşete artık daha fazla seyirci kalamayacağının sinyalini vermiştir.[Araştırmalarını Çin’in etno-sosyal yapısı, Çinlilik, Çinlilerin ötekilere bakışı, Çin tarzı asimilasyon, Doğu Türkistan araştırmaları alanında sürdüren Prof. Dr. Abdürreşit Celil Karluk Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Doğu Asya Araştırmaları Dergisi (DAAD) yayın yönetmenidir]“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.
İstanbul'un Mührü "Süleymaniye Külliyesi" 463 Yaşında
İSTANBUL (AA) - ÇİĞDEM ALYANAK - Mimar Sinan'ın, Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilen anahtarla, devletin ileri gelenlerinin bulunduğu bir törende dualarla 'Ya Fettah' diyerek 15 Ekim 1557'de açtığı Süleymaniye Külliyesi, 463 yıldır ihtişamını koruyor.Yahya Kemal'in 'En güzel mabedi olsun diye en son dinin / Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin' dizeleriyle ruhaniyetini anlattığı Süleymaniye Külliyesi, İstanbul'un Suriçi'nde yer alan üçüncü tepesine, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a inşa ettirildi.İmparatorluğun en simgesel yapısı ve konumu ile de İstanbul'un silüetinin en güzel parçası olan külliyenin yapımına 1550 yılında başlandı. Süleymaniye Külliyesi, imparatorluk topraklarının çeşitli yerlerinden getirilen malzemelerle 7 yılda tamamlandı. Tarihçi Peçevi'ye göre külliyenin inşasına 896 bin 360 altın para ve 82 bin 900 akçe, yani yaklaşık 3200 kilo altın harcandı. Külliyenin 7 yıl süren inşasında bin 713'ü Müslüman, toplam 3 bin 523 işçi çalıştı. Yaz aylarında günlük işçi sayısının 2 bine ulaştığı külliyede, Hassa Mimarlar Ocağı'nın elemanları, acemioğlanlar, diğer kapıkulu ocakları mensupları ile imparatorluğun dört bir yanından ücretli ustalar, işçiler ve forsalar görev yaptı. Mimar Sinan, Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilen anahtarla, devletin ileri gelenlerinin bulunduğu bir törende dualarla 'Ya Fettah' diyerek 15 Ekim 1557'de külliyeyi hizmete açtı. Külliye 15 bölümden oluşuyor Külliye, cami, Rabi Medresesi, Salis Medresesi, Evvel Medresesi, Sani Medresesi, Tıp Medresesi, Kanuni Sultan Süleyman Türbesi, Hürrem Sultan Türbesi, türbedar odası, darüşşifa, darüzziyafe, Darülhadis Medresesi, tabhane, Mimar Sinan Türbesi ve hamam olmak üzere 15 bölümden oluşuyor.Külliyenin hiç kuşkusuz en önemli bölümünü heybetin ve zarafetin bütünleştiği Süleymaniye Camisi oluşturuyor.Mimar Sinan'ın diğer eserlerinde olduğu gibi Süleymaniye Camisi de sadeliği ihtişama dönüştürebilmiş mabetlerden biri.Caminin kitabelerinde kullanılan süslemeler ile bezemeler, başlı başına birer estetik harikası.Mihrabın iki yanındaki pencerelerde çini madalyonlarda Fetih Suresi, caminin ana kubbesinde ise Nur Suresi yazılı. Camideki yazılar meşhur hattat Ahmed Karahisari Şemseddin Efendi ve talebesi Hasan Çelebi tarafından yazıldı. Daha sonra kazasker Mustafa Efendi de bazı yazılar ilave etti.Yaklaşık 30'ar tonluk ve dört halifeye adanan 4 fil ayağı, caminin 26,50 metre çapında ve 53 metre yükseklikteki kubbesini taşıyor. Dört minare, Kanuni Sultan Süleyman'ın İstanbul'un fethinden sonraki 4. on şerefe ise Osmanlı'nın 10. padişahı olduğunu simgeliyor.Bin kubbeli külliyeİstanbul'un silüetine damga vuran eserler arasında yer alan külliyedeki yapılar, ortadaki caminin çevresinde 'U' şeklinde sıralanıyor. Külliyenin üzerinde ise bin kubbe bulunuyor. Külliyeye giriş, farklı isimlerdeki 11 kapıdan yapılıyor. Evvel Medresesi ve Sani Medresesi ile Rabi Medresesi ve Salis Medresesi külliyede yer alan iki ayrı medrese topluluğu. Evvel ve Sani Medresesinin üstünde Süleymaniye kitaplığı yer alıyor. Külliyenin güneydoğu köşesinde Süleymaniye hamamı, kuzeyinde darüşşifa ve bimarhane mevcut.Külliyede, Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan ve Mimar Sinan Türbeleri'nin yanı sıra tabhane (düşkünlerevi / bakımevi), çarşılar ve sıbyan mektebi de bulunuyor. Süleymaniye Külliyesi'ne bağlı Mülazimler Medresesi, Daru'l-Hadis, Daru'l-Kurra, Medrese-i Salis ve İmaret, 2018-2019 akademik yılından itibaren İbn Haldun Üniversitesine bağlı Medeniyetler İttifakı Enstitüsü, İslami İlimler Fakültesi, İslami İlimler Enstitüsü, Süleymaniye İlim ve Araştırma Merkezi ile Onur Programına ev sahipliği yapıyor.
Bilimsel Kategorilerde Ödül Alan 3 Kadın, 2020 Nobel Ödüllerine Damgasını Vurdu
ANKARA (AA) - EMEL GÖZELLİK - 'Fizik' ve 'kimya' kategorilerinde ödül alan 3 bilim kadını, bu seneki Nobel Ödüllerine damgasını vurdu.Nobel Ödüllerinin internet sitesindeki bilgilere göre, 1901 ila 2020 yıllarında kadınlara 58 kez Nobel Ödülü verildi. Marie Curie, 1903 Nobel Fizik ve 1911 Nobel Kimya olmak üzere 2 kez ödüle layık görüldüğü için şimdiye kadar 57 kadına Nobel verildi. Kategorilere bakıldığında kadınlar 17 Barış, 15 Edebiyat, 12 Tıp, 7 Kimya, 4 Fizik ve 2 Ekonomi Ödülü kazandı. Şimdiye kadar 57 kadından sadece 23’ü 'temel bilimler' olan fizik, kimya ve tıp alanında Nobel’e layık görüldü. 1901-2020'deki dönemde 'bilim' kategorisinde 23 kadına verilen ödülden 3'ü bu yıl verildi.Fransız mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ile ABD'li biyokimyacı Jennifer A. Doudna, Crispr-Cas9 genom düzenleme tekniğinin geliştirilmesindeki emekleri için Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülürken, Nobel Fizik Ödülü kara deliklerin keşfine katkı sağlayan çalışmalarından dolayı aralarında Amerikalı gök bilimci Andrea Ghez’in de bulunduğu 3 araştırmacıya verildi. Nobel Tıp Ödülü ise Hepatit-C virüsünün keşfinden ötürü 3 erkek araştırmacı arasında paylaştırıldı. Böylece 2020 Nobel Bilim Ödülleri'nde cinsiyet dağılımı 3 kadın ve 5 erkek şeklinde gerçekleşti.Bu yılki Nobel Kimya Ödülü, 'kadın adaylar arasında paylaşılan ilk örnek' olduNobel Kimya Ödülü bu yıl, 'genom kurgulamasına olanak sağlayan yöntemin geliştirilmesine katkılarından ötürü' Fransız mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ile ABD'li biyokimyacı Jennifer A. Doudna'ya verildi.İsveç Kraliyet Bilimler Akademisinden yapılan açıklamada, Charpentier ve Doudna'nın DNA zincirlerini kesmeye ve yeniden birleştirmeye olanak sağlayan 'CRISPR/Cas9' sisteminin geliştirilmesine katkılarından ötürü ödüle layık görüldüğü belirtildi. Açıklamada, 'hayvanların, bitkilerin ve mikro-organizmaların DNA'larının çok hassas şekilde değiştirilmesine imkan sağlayan sistemin yaşam bilimleri üzerinde devrim niteliğinde bir etki yarattığı, kanserin ve kalıtsal hastalıkları tedavi etmeye yönelik umutlara katkı sağladığı' belirtildi. 'Kazandığım ödül, bilim yolunda ilerlemek isteyen kadınlara olumlu mesaj olsun'Bu yılki Nobel Kimya Ödülü, kadın adaylar arasında paylaşılan ilk örnek oldu. Biyokimyacı Charpentier, ödülle ilgili yaptığı açıklamada, 'Nobel ödülüne layık görülmemin, bilim yolunda ilerlemek isteyen genç kadınlar için olumlu bir mesaj olmasını ümit ediyorum.' dedi. Charpentier, bu ödülün bilim kadınlarının yaptıkları araştırma yoluyla da önemli bir etkiye sahip olabileceklerini göstermesine vesile olmasını dilediğini belirtti.Emmanuelle Charpentier, 1968'de Fransa'da dünyaya geldi. Sorbonne Üniversitesinde biyokimya, mikro biyoloji ve genetik eğitimi alan Charpentier, ABD'de New York Üniversitesi ve Viyana Üniversitesinde klinik çalışmalar yürüttü.Charpentier, halen Almanya'da Max Planck Enstitüsünün enfeksiyon biyolojisi bölümünün direktörlüğünü yapıyor.Jennifer A. Doudna, 1964'te ABD'nin Washington kentinde dünyaya geldi. Ponoma Üniversitesindeki eğitiminin ardından Harvard Tıp Fakültesinde doktora yaptı. RNA çalışmalarında uzmanlaşan Doudna, halen Kaliforniya Üniversitesinde öğretim üyeliği yapıyor. Nobel Kimya Ödülü'ne Charpentier ve Doudna'dan önce 5 kadın layık görülmüştü. Marie Curie 1911'de, kızı Irene Joliot-Curie 1935'te, Dorothy Crowfoot Hodgkin 1964'te, Ada Yonath 2009'da ve Frances H. Arnold 2018'de ödülün sahibi olmuştu. - 'Fizik alanında çalışan diğer kadınlara da ilham kaynağı olabilirim'Andrea Ghez, Nobel Ödülü'ne layık görülmenin sorumluluğunun farkında olduğunu belirterek, 'Umarım, fizik alanında çalışan diğer kadınlara da ilham kaynağı olabilirim. Fizik, çok keyif alınabilecek bir alan. Eğer bilim konusunda hırslıysanız, tutkularınız varsa yapılacak çok fazla şey var.' ifadesini kullandı.1965'te ABD'nin New York şehrinde doğan Andrea Ghez de ilk kadın astronot olma hayaliyle başladığı bilim yolculuğunda, Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde (MIT) fizik dalında lisans ve Kaliforniya Teknoloji Üniversitesinde (Caltech) yüksek lisans dereceleri aldı. Ghez, Hawaii eyaletindeki W. M. Keck Gözlemevindeki optik ve kızılötesi teleskoplarla Sagittarius A bölgesini incelemek üzere çalışmalar yürüttü.Ödül sahiplerinden Amerikalı gökbilimci Ghez, 1901'den bu yana Fizik Ödülü'nü kazanan 4. kadın oldu. 1903'te Marie Curie, 1963'te Maria Goeppert-Mayer ve 2018'de Dana Strickland ödülün sahibi olmuştu.
Reklam