Oturmak Sağlımıza Nasıl Zarar Veriyor?
Vaktimizin büyük kısmını oturarak geçirmenin kötü olduğunu biliyoruz. Televizyon karşısında uzun süre pineklediğimiz de, içimizi bir suçluluk duygusu kaplıyor. Peki ortalama olarak günde 8 saatini oturarak geçiren bir yetişkinin başına neler geliyor? Ne yazık ki; başıyla sınırlı kalmayan bir çok problem…Kalp hastalığıUzun süre oturduğumuzda, vücudumuz daha az yağ yakar ve kanımız daha yavaş akar. Böylece yağ asitlerinin kalp damarlarını tıkaması kolaylaşır. Uzun süre oturmanın hipertansiyonla ve kolesterol yüksekliğiyle ilişkili olduğu ispatlanmıştır. Sedanter yaşam sürenlerde, kalp hastalıkları 2 kat daha sık görülür.Pankreasın aşırı çalışmasıPankreas, glokozu hücrelerimize taşıyan insülin hormonunu salgılar. Ancak çalışmayan kaslardaki hücreler insüline yeterli tepki vermezler. Bu sebeple pankreas sürekli olarak insülin salgısını arttırır. Bu da zamanla diyabete ve diğer hastalıklara sebep olabilir. Sadece 1 gün uzun süre oturmanın bile insülin direncini arttırabildiği görülmüştür.Kalın barsak kanseriUzun süre oturmanın, kolon, meme ve endometrial kanserlerle ilişkili olduğu saptanmıştır. Sebebi kesin olarak bilinmese de, düzenli hareket etmenin, hücreleri hasara uğratan serbest radikalleri yıkan doğal antioksidanları arttırdığı bilinmektedir.Kas dejenerasyonuHamur gibi göbekAyakta dururken, yürürken, hatta sadece dik otururken, karın kaslarımız da işlev görür. Sandalyede öne bükülerek oturduğunuzdaysa, karın kasları atıl vaziyette kalırlar. Sıkı sırt kasları ve güçsüz karın kasları, duruşunuzu bozarlar. Omurganın doğal duruşu bozulur, hiperlordoz ortaya çıkar.Kalça eklemiKalça kaslarımız yürüme sırasındaki dengemizde önemli rol oynarlar. Ama sürekli oturanların öndeki kalça fleksör kasları kısalır ve sertleşir. Bu da hareket kısıtlılığına ve uzun adım atamamaya yol açar. Yaşlıların sık düşmesinin en önemli sebebi belki de budur.Aksak kalçaOtururken kalçanız neredeyse hiç bir iş yapmaz ve buna kısa sürede alışır. Kalça kaslarının güçsüzleşmesi, dengeyi bozar, kalkmayı ve güçlü adımlar atmayı zorlaştırır.Bacak bozukluklarıBacaklarda zayıf dolaşımUzun süre oturmak, kan akımını yavaşlatır. Böylece kan bacak toplardamarlarında göllenir. Eklem ağrıları, varisler ve Derin Ven Trombozu ortaya çıkabilir.Yumuşak kemiklerYürümek ve koşmak gibi yük taşıtan aktiviteler, alt bölgelerinizdeki kemiklerin kalınlaşmasını, yoğunlaşmasını, güçlenmesini sağlar. Son yıllarda kemik erimesinin artmasının sebeplerinden biri de bu yüzden sedanter yaşamdır.Tepedeki dertlerZihin mahmurluğuHareket eden kaslar, taze kan ve oksijenin beyne daha çok gitmesine sebep olurlar. Mutluluğa sebep olan hormonlar artar. Uzun süre sedanter yaşandığında, her şey gibi, beyin fonksiyonları da yavaşlar.İş yerinde oturarak çalışıyorsanız, klavyeye bakmak için başınızı ileriye ve öne doğru sıklıkla uzatıyorsunuz demektir. Bu duruş, servikal omurlarınızı gerer ve sürekli olduğunda kalıcı bozukluklara yol açabilir.Omuz ağrılarıBoyun tek başına eğilmez. Öne eğilmek omzu ve sırt kaslarını da gerer. Özellikle de omuzları ve boynu bağlayan trapezius kasını.Sırt problemleriEğilemeyen omurgaEtrafta dolaşırken, omurlarımızın arasındaki yumuşak diskler, süngerler gibi büzüşür ve genişlerler. Ancak uzun süre oturduğumuzda, bu diskler ezilmeye maruz kalırlar. Destekleyici tendonların ve ligamanların çevresindeki kollajen sertleşir.Disk hasarıVaktinin çoğunu oturarak geçiren bireylerde lumbar fıtıklara daha sık rastlanır. Karın boşluğundan geçen psoas kası kasıldığında, üst lumbar omurgamız ileriye doğru çekilir. Böylece gövdemizin ağırlığı, omurga kemerimiz boyunca yayılmak yerine, doğrudan kalça kemiklerimize yüklenir.Peki ne yapalım?1. Egzersiz topu gibi hareketli bir şeyde veya en azından arkasız sandalyede oturun. Böylece temel kas gruplarınız çalışmak zorunda kalacaktır. Dik oturarak ve ayaklarınızı yere tam basarak ağırlığınızın dörtte birini desteklemiş olursunuz.2. Kalça fleksör kaslarınızı her iki yön için günde en az 3’er dakika esnetin.3. TV seyrederken, reklam aralarında yürüyüş yapın. Saatte 2 km gibi ağır bir hızla yürümek bile, oturmanın tam 2 katı kadar kalori harcatıyor. Bununla sınırlı kalmanız da gerekmez…4. Çalışma masanızda, dönüşümlü olarak oturun ve ayakta durun. Bunu yapamazsanız, her yarım saatte bir kalkın ve yürüyün.5. İnek ve kedi hareketleri ile sırtınızın fleksör ve ekstansör kaslarını çalıştırın.Nasıl Oturalım?Eğer uzun süre oturmanız gerekiyorsa, doğru şekilde oturmaya çalışın. Annelerimizin dediği gibi, “Dik oturun.”• Öne eğilmeyin• Omuzlar gevşek olsun• Kollar iki yanda dursun• Dirsekler 90° açıyla bükülsün• Sırtın alt kısmı desteklensin• Ayaklar yere tam bassınOrijinal Çalışma: Bonnie Berkowitz – Patterson Clark, The Washington Post
Okumanız Gereken 6 Yeraltı Edebiyatı Kitabı
Yeraltı edebiyatı, dili zincirlerinden kurtarmak için 19. yüzyılın ortaları ile 20. yüzyılın başlarında oluşmaya başlayan ben özgürüm diye bağıran edebiyat.Yeraltı edebiyatı, varoluştan çok bir yok oluştur.Yeraltı edebiyatı, edebiyat dünyasının karanlık, asi çocuklarıdır.Yeraltı edebiyatı, gösteriş budalası kitapların ilk uyuşturucuyla atılan ölüm tripleridir.Buyurunuz, size 6 yeraltı edebiyatı kitabı.
Ömrünü Kendisiyle Aynı Rahatsızlığa Sahip Çocukları Hayata Bağlamaya Adayan Mükemmel İnsan
Londralı, Jono Lancaster; 50 binde 1 kişide görülen, Treacher Collins sendromu (TCS) denilen nadir bir rahatsızlığa sahip. Bu; uterodaki kemik ve doku gelişimlerini etkileyen ve bu nedenle yüzde şekil bozukluklarına sebep olan bir rahatsızlık. Bu rahatsızlığın üstesinden gelmek için var olan tıbbi zorlukların yanı sıra,  fiziksel görünüşten kaynaklanan güvensizlik gibi duygusal ve psikolojik zorluklar da var. Jono da kendi yüzünü sevebilmesinin onun 20 yılını aldığını kabul ediyor ve şimdi diğer TCS hastalarına kendilerini nasıl sevebileceklerini öğretmeye çalışıyor.
Vejeteryanlar İçin 9 Önemli Protein Kaynağı
Vejeteryanlar ve veganlar hayatları boyunca 'Peki proteini nasıl alıyorsun?' sorusuyla karşılaşırlar.  Buyrun cevapları;(Yumurta ve süt ürünleri dışında, veganların da yiyebileceği besinler)
Reklam
Bebeğin Strese Tepkisi Ağlamak
Ağlamak, bebeğin ilk iletişim kurma yolu. Uzmanlara göre bebeklerin ağlamak dışında sıkıntılarını anlatacakları bir lisanları bulunmuyor.Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Bülent Öztürk, bebeklerin ağlayarak çoğu zaman sorununu çevresindekilere anlatmaya çalıştığını belirterek 'Ağlayan bebekler yaramaz ve disiplinsiz olduklarından değil iletişim kurma çabası içinde olduklarından bu eylemi gerçekleştirmektedir. Öncelikle bebeğin ağlamasına neden olan bir sağlık sorunu olup olmadığı belirlenmeli. Bazen kolik ağrısı bazen de erken diş çıkarma bebeklerde inatçı ağlamaya neden olabiliyor' dedi.Yapılan araştırmalarda bebeklerin çevrelerindeki strese ağlayarak tepki gösterdiklerini ortaya konulduğunu anlatan Dr. Öztürk, şunları kaydetti: 'Durum ne kadar stres verici olursa, ağlama da o denli uzun ve yoğun oluyor. Dolayısıyla, eğer bebeğin anne ve babası kötü bir gün geçirmiş ise bu durum bebeğe yansıyabiliyor. Evdeki ortam sakin olduğu zamanlar bebeğin huysuzluğu da, durumdan etkilenme oranına bağlı olarak azalıyor. Anne babalar ilk bebeklerinde daha tecrübesiz olduklarından ilk bebeklerin ağlama nöbetleri daha uzun süreli olabiliyor. Bazı günler bebeklerin ağlaması, bir iki ıkınma ya da birkaç dakika ağlama şeklinde olurken bazı günlerde durdurması pek mümkün olmayan, saatlerce süren ve kıpkırmızı oluncaya kadar devam eden ağlama nöbetleri görülebiliyor.'BEBEKLER NEDEN AĞLIYOR?Acıbadem Bursa Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Bülent Öztürk, bebeklerin başlıca ağlama sebeplerini ise şöyle sıraladı: 'Ortamın çok sıcak ya da soğuk olması ya da bebeğin altının pis olması gibi nedenlerden kaynaklanan rahatsızlık hissi. Çok fazla ve sık ziyaretçi gibi durumların neden olabileceği yorgunluk. Hastalık ya da ağrı, bu gibi durumlarda bebeğin ağlaması değişkenlik gösterebilir. Bebeğin aç olması, annenin yediklerinin, aldığı ilaçların, kafein ya da sigara gibi maddelerin sütün kalitesini olumsuz etkilemesi. Memede süt fazlalığı, fazla ilgi gereksinimi olması. Bebeklerin dişleri 5-11 ay arasında görünür olarak çıksa da, aslında gebeliğin 14. haftasında dişler oluşmaya başlıyor ve 2. aydan itibaren dişler kabarıyor ve yukarı doğru hareketleniyor. Bu da ağlamaya neden olabiliyor.'YAPILMASI GEREKENLERBazı durumlarda bebeğin ortada bir neden yokken de ağlayabildiğine dikkat çeken Uzm. Dr. Öztürk, ağlayan bebeğin susması için yapılması gerekenleri şöyle özetledi: 'Bebeğinizin aç olduğunu düşünmüyorsanız bile onu emzirme pozisyonunda tutun. Bu duruş kendini daha rahat hissetmesini sağlayacaktır. Bebeğinizin bezini değiştirin ya da kucağınıza alarak gazını çıkarmaya çalışın. Eğer gaz problemi geçmiyorsa termometrenin ucunu hafifçe makatına sokabilirsiniz ancak bebeğinizi incitmediğinizden emin olun. Bebekler, anne babalarının kucağındayken onların kalp atışlarını duymaktan mutlu olabiliyor. Bebeğinizi rahatlatmak için göğsünüze yakın yatırabilirsiniz.Bazı bebekler sallanmaktan, şarkı ya da ninni söylenmesinden, saç kurutma makinesinin sesinden ya da arabada dolaşmaktan hoşlanıyor ve susabiliyor. Bu durumda bebeğinizin hangi seslerle sakinleştiğini tespit edin. Karnı ağrıyan çoğu bebek, karınları üzerine yatırıldıklarında rahatlama gösteriyor.'KUCAĞA ALMAKTAN ÇEKİNMEYİNBebeği kucağınızda karnı üstü tutulmasını tavsiye eden Bülent Öztürk, 'Bazı bebeklerde hafif ısıtılmış bir şişe suyu ya da bezi karnı üzerine yerleştirmek de karın ağrısını geçirmek için yardımcı olabiliyor.
15 Fotoğraf ile Dede - Torun sevgisi
Bir ebeveyn olmak hayatın en büyük nimetlerden biridir, ama kendi çocukların.hele birde torun varsa ohh yemede yanında yat.Şu bi kesin ki dede ve  torunları arasındaki bağ henüz kopmaz ve açıklanamaz..
Reklam
Tokluk Hissi Yaratan Yeni Bir Madde Keşfedildi
Bilim insanları, gıdalara eklendiğinde tokluk hissi yaratacak bir kimyevi madde keşfetti.İlk deneyler yağ asidi propiyonatın midede lifleri bölerek insanların daha az yemelerini sağladığını, tokluk hissi verdiğini ve kilo alımını yavaşlattığını gösterdi.Londra Imperial College ve Glasgov Üniversitesi'nde görevli araştırmacılar, maddenin etkin olabilmesi için düzenli olarak alınması gerektiğini söylüyor.Madde, çözülebilir pudra şeklinde tüketiliyor. Fakat tadının çok kötü olduğunu ifade eden araştırmacılar maddeyi ekmeğe ve meyve suyu karışımlarına katmaya çalışıyor.Çalışmanın en zorlu kısmı, iştahı kontrol edecek hormon salgılaması için propiyonatı kalın bağırsağa sokmak olmuş.İnce bağırsaklarda hemen emileceği için, maddeyi tüketilen gıdaya eklemenin işe yaramayacağı anlaşılmış.Bunun üzerine araştırma ekibi çözümü, propiyonatı 'inülin' olarak bilinen ve bitkilerde görülen doğal karbonhidrata bağlamakta bulmuş.Propriyonate bağlandıktan sonra, kalın bağırsaktaki bakteriler tarafından inülinden de koparılmadan sindirim sistemine güvenli bir şekilde ulaşabildi.İlk deneylerde 20 gönüllüye inülin veya tek başına IPE olarak bilinen yeni madde verildi ve gönüllülerden açık büfe yemeklerden istedikleri kadar yemeleri istendi.IPE maddesi verilenler diğerlerinden yaklaşık yüzde 14 oranında daha az yemek yedi.Araştırmanın diğer aşamasında, aşırı kilolu 49 gönüllüye IPE veya pudra halinde inülin verildi ve her gün bu maddeden yemeklerine yaklaşık bir kaşığa denk gelen 10 gram kadar koymaları istendi.Yirmi dört hafta sonra, inülin verilen 24 gönüllüden 6'sı vücut ağırlıklarının yüzde 3'ünden fazla kilo alırken, IPE maddesi verilen 25 gönüllüden yalnızca biri kilo aldı.Londra Imperial College Üniversitesi'nde görevli araştırmacı Profesör Gary Frost, 'Yetişkinlerin ağırlıklarının yılda ortalama 0.3 kg ila 0.8 kg arasında arttığını biliyoruz. Bunun önlenmesi için yeni stratejilere ihtiyaç var' dedi ve ekledi:'Propiyonate gibi moleküller, iştahi kontrol eden mide hormonlarının salınımını kamçılıyor. Ama bu kadar güçlü bir etki yaratılabilmesi için çok yüksek miktarlarda lifler tüketmeniz gerekir.'BBC Türkçe
Reklam
Özlem, İnanç, Korku ve Saflıkla 'Çocuklardan Tanrı'ya Mektuplar'
Eric Marshall ve Stuart Hample tarafından derlenen 'Çocuklardan Tanrıya Mektuplar' ile, onların gözünden dünya ve Tanrı kavramına farklı bir bakış açısı yakalayabilirsiniz.Bu kitaptaki mektuplar çocukların dünyasını, onların düşünce ve özlemlerini dile getiriyor. Mektupların kimi bilgece bir dostlukla, kimiyse büyük bir saflıkla yazılmış. Bilgiçlik taslayanı, sıradanı, saygılısı, biraz küstahı var içlerinde. Ama mektupların içeriğindeki özlemler, inançlar, sorular ve kuşkular dünyanın tüm çocuklarının yarattığı o ortak evreni yansıtıyor. Çoğu inanılmaz bir ciddiyette. Ama birazı var ki ister istemez gülümsetiyor insanı...
'Osmanlıca Kalp Krizi Geçirmiş Gibi'
Uzun yıllardır Osmanlıca öğreten yazar Dursun Gürlek’e göre, Osmanlıca hâlâ hayatta olan bir dil. Öğrenmesi değil, nitelikli bir biçimde öğretilmesi mesele. Gürlek Al Jazeera’nın Osmanlıca nasıl bir dil, nasıl öğrenilir ve öğretilir gibi sorularını yanıtladı.Yazar Dursun Gürlek’e göre, Osmanlıca övünülmesi gereken bir dil. Şu anda günlük 200-250 kelime ile konuştuğumuzu hatırlatan Gürlek, Osmanlı Türkçesi bilseydik 3000 kelime ile konuşacağımızı böylece, okurken ve yazarken daha zengin hissedeceğimizi söyledi.Gürlek, Osmanlıca demenin ‘galat-ı meşhur’ yani yerleşmiş bir yanlış tanım olduğunu, doğrusunun Osmanlı Türkçesi olduğunu söyledi. ‘Zararın neresinden dönülse kârdır’ ‘fehvasınca’ Osmanlıca öğrenmeye şimdi de başlanabileceğini vurguladı. ‘Dilde taassup olmaz’ diyerek, aynı cümle içinde hem Osmanlıca hem yeni kelimelerin nasıl kullanılacağını gösterip, ‘kulak mollalığını’ anlattı.'Ayaklı Kütüphaneler', 'Maziye Bir Bakıver', 'Çınaraltı Sohbetleri' gibi kitapların yazarı İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu Dursun Gürlek, Osmanlıca öğrenmenin değil, öğretmenin zorlukları olduğuna dikkat çekti çünkü ona göre, aşk olmadan meşk olmuyor.Osmanlıcanın orta öğretimde daha yaygın olması tartışmalarının yapıldığı bugünlerde Gürlek Al Jazeera’nın Osmanlıca nasıl bir dil, nasıl öğrenilir ve öğretilir gibi sorularını yanıtladı.Osmanlıca nedir? Nasıl tanımlanır?Bugün kamuoyunda maalesef yanlış olarak bilindiği veyahut algılandığı gibi Osmanlıca yabancı bir dil değil. Kendi öz dilimizdir. Türkçedir, daha doğrusu Osmanlı Türkçesidir. Bunun doğru ifadesi Osmanlı Türkçesidir. Osmanlıca eskilerin deyimiyle galat-ı meşhur yani yerleşmiş yanlıştır. Herkes tarafından kabul gördüğü için biz de öyle diyoruz ama doğrusu Osmanlı Türkçesidir.Osmanlı Türkçesi, Türkçe Arapça, Farsça kelimelerden oluşan zengin bir lisandır. Unutmayalım ki Osmanlıca imparatorluk dilidir. İngilizler İngilizce’de çok fazla kelime bulunmasından dolayı övünürler. Biz neden övünmeyelim? Osmanlıca da övünülmesi gereken bir lisandır. Şu an maalesef 200-250 kelime ile konuşuyoruz. Oysa eskiden 3000-5000 kelime ile konuşuyorduk. Siz 3000 kelime ile konuşamıyorsanız Fuzuli’yi, Baki’yi, Kâtip Çelebi’yi anlayamazsınız. Kâtip Çelebi’nin eserlerini okuyup anlayıp zevkini varabilmek için mükemmel Osmanlıca bilmek gerekiyor. Bugün Osmanlıca öğrenmenin gereğini kabir taşlarına kadar indirgediler. Dedelerin mezar taşların okuyabilmek için. Doğrudur ama sadece bundan ibaret değildir. Mezar taşlarında şiir vardır, fıkra vardır, ölüm doğum tarihleri vardır, edebi sanatlar vardır ve yazı güzelliği vardır. O başlı başına bir ilim.Kaç harf var Osmanlı alfabesinde?Osmanlıca’da 29 harf var. Latin alfabesindeki gibi ama değişen şu, Arap alfabesinde sesli harf yok. Halbuki Latin alfabesinde sekiz tane sesli harfli var. Sesli harf Arap alfabesinde yok ama elif, vav, ye harfleri ve bazı işaretler sesli harflerin fonksiyonunu, görevini yerine getiriyor. Arap alfabesinde müşterek harfler de vardır. Mesela Latin alfabesindeki bir 'k' harfine karşılık Arap alfabesinde iki 'k' vardır. Kalın sesli kaf, ince sesli kef. Osmanlıca bilmezseniz gaf yaparsınız…Ölmüş bir dil midir Osmanlıca?Bir doktor ölmüş bir kimseyi diriltemez ama kalp krizi geçirenler var, onların bazen dirildiklerini görüyoruz. Hadi diyelim öldü, diriltmeye çalışalım, ne zararı vardır? Rahmetli Bülent Ecevit Sanskritçe öğrenmişti. Adamın merakı, kınanamaz ki... Mesela ben Latince öğrenmek isterim. Çünkü istemek bir ilim merakıdır, araştırma merakıdır. Kimsenin benim merakımın önüne geçme hakkı yoktur efendim. Osmanlıca ölü değildir kaldı ki. Hâlâ Yahya Kemal’in eserlerini okuyorsak, Osmanlıca bilmek zorundayız. Bilmezseniz ‘Aziz İstanbul’un o güzel cümlelerini anlayamazsınız, anlar gibi yaparsınız. Mehmet Akif’i, Yakup Kadri’yi anlayamayız. Çok eskiye gitmeye gerek yok. 30 sene önceki eserleri sadeleştirmeye başladık. Peyami Safa’yı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anlamakta zorlanıyoruz. Bunlar 30’lı 40’lı yıllarda yaşamış insanlar. Atilla İlhan ve nice bilim adamlarımız, edebiyatçılarımız Osmanlıca'nın lüzumlu bir ders olarak konması gerektiğini söylemişlerdi. Çok geç kalındı. Eskilerin sözü var, ‘zararın neresinden dönülse kârdır' fehvasınca, ben bunu özellikle söylüyorum, fetva müftünün verdiği cevaptır, fehva söz demektir. Ayrıca başta İstanbul olmak üzere kütüphanelerimizin ağzına kadar Osmanlıca eserlerle dolu olduğunu görüyoruz. Beyazıt Kütüphanesi'ne, Süleymaniye Kütüphanesi'ne gidin. Japon, Fransız, İngiliz, Amerikan asıllı şarkiyatçıları göreceksiniz. Madem Osmanlıca üzerine konuşuyoruz ben de şarkiyatçı diyeyim ama siz isterseniz doğu bilimci diyebilirsiniz, isterseniz oryantalist diyebilirsiniz. Ben konuşmalarımda ve yazmalarımda yeri gelince şarkiyatçı, yeri gelince doğu bilimci derim. Dilde taassup olmaz, dilde ırkçılık olmaz. Zenginlikten zarar gelmez. Sadece bizde mi? Fransa’da milli kütüphanede on binlerce yazma ve matbu Osmanlıca eserler göreceksiniz. Onlar cilt cilt kitap yazıyor ama bizim çocuklarımız sanki yabancı bir dilmiş gibi melûl mahzun o kitâbelere bakıyor. Evet, İstanbul Üniversitesi merkez binasına girerken o ana kapının üstündeki Daire-i Umûr-ı Askeriye yazısını okuyamayan profesörler var. Fetih Ayeti’ni okuyamayan akademisyenler var. Bugün olduğu gibi dün de bazı ilim adamlarımız Osmanlıca bilmeyeni aydın saymıyorlar. Doğrusunu isterseniz ben de saymıyorum. Türk aydını olmanın şartı bu lisanı bilmektir. Biz buna ideolojik açıdan baktığımız için gerekli neticeyi alamıyoruz. İlimde, sanatta, medeniyette ideoloji olmaz. Öğrenmenin kaybı olmaz. Kayıp öğrenmemektir.Osmanlıca ne zamana kadar günlük hayatta kullanılıyordu?Bana sorarsanız bugün bile kullanılıyor. 70’li yılların başında İstanbul’a geldim. Eski İstanbullular çok güzel konuşurlardı. Ben birçok şeyi dinleyerek öğrendim. Osmanlılar zamanında sadece kitaplardan değil, dinleyerek öğrenen âlim olan bir sınıf varmış, onlara kulak mollası derlermiş. Osmanlıca kelimelerin yüzde sekseni musikisi olan kelimelerdir.Bilgisayara Osmanlıca'da ne denilebilir, yani yeni sözcük türetmek mümkün mü?Elbette, illâ ki karşılığı bulanabilir. Çünkü Arapça menşeli, hadi kökenli diyelim, kelimelerin zengin kelimeler olduğunu görüyoruz. Bir kelimeden çok kelime türetebilirsiniz. Kitap, kâtip, mektup, mektep, kütüphane gibi kelimelerin hepsi ketebe fiilinden geliyor ki, ‘yazdı’ demek. Arapça menşeli olmakla birlikte Türkçeleşmiş, öz malımız olmuş. Nasıl atarsınız?Osmanlıca öğrenmesi kolay mı?Çok genel konuşmak lazımsa hiçbir ilim dalı zor değildir. Siz öğrenmenin daha doğrusu öğretmenin öğrenci de öğrenmenin yolunu, tarzını, metodunu, usûlünü bakınız hep aynı manaya geliyor, keşfederse zor diye bir şey yoktur. Şimdi Japonca, bakıyorsunuz Rusça, bu kadar girift, değişik şekiller. Ama alfabe zor olduğu için geri kalınıyorsa, Japonlar niye bu kadar ileri gitmiş? Bunun tutar tarafı yoktur. Sadece Osmanlıca değil her ders için söz konusudur bunlar. Hoca ders vermesini bilirse, kendini sevdirirse öğrenci o dersi ister istemez öğrenir.Eğer liselerde öğretilecekse yaygın bir biçimde hangi Osmanlıca öğretilmeli, bildiğim kadarıyla yüzyıla göre değişiyor?Elbette. 17. yy 19. yy, erken devir Osmanlıcası var. Şimdi bana sorarsanız, hele hele liselere konulacaksa, 19. yy, hatta 20. yy Osmanlıcasını öğrenmek gerekiyor. Halit Karay’ı Reşat Güntekin’i aslından okuyabilelim o güzel Türkçeleriyle. Şunu da söylemem gerekiyor ki, her Osmanlıca bildiğini zanneden kimse çeşme kitabelerini, mezar taşlarındaki yazıları okuyamazlar. O ayrı bir ihtisas işidir çünkü onlar süslü yazıdır, istifli yazıdır. Latin harfleri de böyle. Herkesin el yazısını okuyabiliyor musunuz? Osmanlıcayı da öyle düşünün. Matbu eserler, var yazma eserler var. Matbu eserleri okumak nispeten kolay ama, yazma eserlere gelince zorlanıyorsunuz.. Dolayısıyla son dönem Osmanlıcasını öğretmek lazım. Meraklısı çıkarsa, ileri Osmanlıcayı öğrenir.Osmanlıca öğretecek yeterlilikte ve yeter sayıda öğretmen var mı?Kesinlikle yok. Endişem de o. Çünkü Osmanlıca öğretmek tekniğini herkes iyi bilemiyor. Bana gelen şikâyetler şu, ‘hocalarımız derste, dersin bitimine kadar gramer gösteriyorlar. Bu da bize bıkkınlık veriyor’. El-Hak doğrudur. Mesela ben derslerimde gramer çok az gösteriyorum, hep metin okumaları yapıyorum. Bir de okuduğumuz metinde sırası gelmişken gramerini de anlatıyorum ama derslerin yüzde seksenini metin okumaları teşkil ediyor. İkincisi o metinleri dahi okuturken kuru kuru okutma yöntemini tercih etmiyorum; metinlerde geçenlerle, olaylarla bağlantı kurarak, o dersle ilgili, o konuyla ilgili bir şiir, bir fıkra, anekdot naklediyorum. Dolayısıyla zevkli oluyor. Böyle yapılırsa netice alınır. Benim önerim şu ki, Osmanlıca verecek hocalarımızın önce kendilerinin bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Siz altyapıyı hazırlamadan böyle bir projeyi başlatırsanız dağ fare doğurabilir. Hocanın dile hâkim olması gerekir. Konusunu iyi bilecek, öğretme tekniğini bilecek ve dersi sevdirecek. Başka türlü mümkün değil. Sevmeden olmaz. Yine bir Osmanlıca cümle kullanayım, ‘aşk olmadan meşk’ olmaz. Yapılan her iş meşktir. Sizin şu deftere yazı yazmanız meşktir, bunu aşkla yaparsanız yazınızı güzel yazarsanız. Her iş böyledir. Onun için önce sevmek lazım.Ayşe Karabat, Al Jazeera Turk
Reklam
Bir Çocuk Hastalığı: Kawasaki
Bu hastalik, 1967’de bir Japon çocuk hastaliklari uzmani olan Tomisaku Kawasaki tarafindan tanimlanmistir. Ilk olarak, ates, deri döküntüleri, konjüktivit (gözlerde kanlanma), enantem (bogaz ve agiz mukozasinda kizariklik), ellerde ve ayaklarda sisme, büyümüs lenf nodlariyla gelen bir çocukta ‘mükokutenöz lenf nodu sendromu’ olarak taninmistir. Birkaç yil sonra koroner arter anerizmasi (kalp damarlarinin genislemesi ) gibi komplikasyonlari bildirilmistir.Nedir? Kawasaki, genellikle koroner arterleri (kalbi besleyen atardamarlari) tutan anevrizmalara yol açabilen, damar duvarlarinin iltihaplanmasina neden olabilen akut sistemik bir damar hastaligidir. Hastalarin hepsi anevrizma gelistirmeyebilir. Büyük çogunlugu, komplikasyonlar olmaksizin akut belirtilerle seyreder.Ne kadar sıktır?Kawasaki hastaligi nadir bir hastalik oldugu halde, Henoch-Schönlein purpurasiyla birlikte, en sik görülen çocukluk çagi vaskülitlerinden biridir. Hemen hemen her zaman, küçük çocuklarin hastaligidir. Hastalarin %80’i 5 yasin altindadir. Genellikle erkeklerde kiz çocuklara göre daha siktir. Kawasaki olgularina yilin herhangi bir döneminde rastlanabilse de, bazi mevsimsel farkliliklar olabilir; kis sonu ve ilkbaharda daha fazla görülebilir. Japon çocuklarda çok daha sik olmakla birlikte dünyanin bir çok bölgesinden olgular tanimlanmistir.Hastalığın nedenleri nelerdir?Kawasaki hastaliginin nedenleri açiklanamamistir, ancak enfeksiyöz kökenli olmasindan kuskulanilmaktadir. Belirli genetik yatkinligi olan bireylerde asiri duyarlilik ya da büyük olasilikla mikrobik bir ajan tarafindan (virüs ya da bakteri) tetiklenen bozulmus immün yanit, kan damarlarinin iltihaplanmasina ve hasarina yol açan bir süreci baslatabilir.Kalıtımsal mı? Neden benim çocuğum hastalandı? Önlenebilir mi? Bulasici mi?Kawasaki kalitsal bir hastalik degildir, fakat genetik bir yatkinlik olabilecegi düsünülmektedir. Bu hastaligin ailede birden çok kiside görülmesi çok nadirdir. Ayrica, bulasici da degildir ve önlenemez. Hastaligin ikinci bir atak yapmasi mümkün olmakla birlikte nadir bir durumdur.Esas belirtileri nelerdir?En az 5 gün süren nedeni açiklanamayan yüksek atesle baslar. Çocuk genellikle çok huysuzdur. Atesi takiben ya da atesle birlikte gözlerde kizariklik (konjunktivit) görülebilir ama irin veya akinti yoktur. Hasta çocukta, kizamik, kizil, ürtiker (kurdesen), papül ve benzeri tipte degisik döküntüler ortaya çikabilir. Deri döküntüsü, esas olarak gövde ile kol ve bacaklari, siklikla da kasik bölgesini tutar. Agiz degisiklikleri, parlak kirmizi çatlamis dudaklar, genellikle “çilek dili” olarak adlandirilan kirmizi dil ve bogazda kizariklik bulgularini içerir. Eller ve ayaklarda, özellikle el ayalari ve ayak tabanlarinda sislik ve kizariklik bulgulari görülür. Bu bulgulari 2-3. haftalar civarinda, parmak uçlarindan baslayan karakteristik bir deri soyulmasi izler. Hastalarin yaridan fazlasinda boyun bölgesi lenf dügümlerinde büyüme görülebilir. Siklikla 1.5 cm’ den büyük tek bir lenf dügümü de ele gelebilir.Bazen, eklemlerde agri ve/veya sislik, karin agrisi, ishal, huysuzluk, bas agrisi gibi baska belirtiler de görülebilir. Kalp tutulumu uzun dönemde yol açtigi komplikasyonlar dolaysiyla, Kawasaki hastaliginin en ciddi bulgusudur. Kalpte üfürümler , aritmiler ve ultrason anormallikleri saptanabilir. Kalbin bütün degisik katmanlarinda belli derecelerde iltihaplanma görülebilir, öyle ki; perikardit (kalbi saran kilifin iltihabi), miyokardit (kalp kasinin iltihabi) ve ayrica endokardit (kalp kapaklarin tutulumu) görülebilir. Ne var ki, bu hastaligin baslica özelligi koroner anevrizmalarin gelismesidir.Hastalık her çocukta aynı mıdır?Hastaligin siddeti çocuktan çocuga degisir. Her hastada bütün klinik tablolar görülmeyecegi gibi, hastalarin çogunda kalp tutulumu gözlenmez. Kawasaki hastaligi için tedavi gören 100 çocuktan yalniz ikisinde anevrizmalara rastlanir. Çok küçük çocuklarda (1 yasin alti) siklikla hastaligin tam olmayan formu ortaya çikar. Böyle durumlarda bütün karakteristik klinik bulgulari tasimadiklari için tani konmasi daha zordur. Bu çocuklarin bazilarinda anevrizma gelisebilir.Çocuklardaki hastalık erişkinlerden farklı mıdır? Bu bir çocukluk hastaligidir. Yetiskinlerde benzer vaskülit çesitleri gözlenebilir fakat, degisik bir klinik tablo vardir.Nasıl tanı konur?Eger açiklanamayan ve en az 5 gün süren yüksek ates, ve asagidaki bulgularin 5’inden 4’ü varsa kesin tani konulabilir: 1) Benzer bulgulari açiklayan baska bir hastalik olmaksizin çift tarafli konjunktivit, 2) Büyümüs lenf nodlari, 3) Deri döküntüsü, agiz ve dil tutulumu ve 4) Kol ve bacaklarda görülen degisiklikler. Eger kesin tani mümkün degilse hastaligin tam olmayan (inkomplet) formu oldugu düsünülebilir.Testlerin önemi nedir?Laboratuar bulgulari hastaliga özgü degildir fakat iltihabin derecesini yansitirlar. Iltihabin göstergeleri, artmis ESR (benzer hastaliklardan daha yüksek) , lökositoz (beyaz kan hücrelerinin sayisinda artma), ve anemidir (kirmizi kan hücrelerinde azalma). Hastaligin ilk haftalarinda trombositlerin (kan pihtilasma hücreleri) sayisi genellikle normaldir fakat, ikinci haftada yükselmeye baslar ve çok yüksek düzeylere ulasir. Hastalar normale dönünceye kadar kontrol muayenelerine gitmeli ve kan tahlilleriyle degerlendirilmelidir. Öncelikli olarak elektrokardiyogram (EKG) ve ekokardiyogram yapilmalidir. Ekokardiyogramla koroner arterlerin sekil ve büyüklügü degerlendirilerek anevrizmalar saptanabilir. Koroner anormalligi olan çocuklarda ayrintili çalisma ve incelemeler gereklidir.Tedavi edilebilir mi? Kawasaki hastasi olan çocuklarin çogu iyilestirilebilir ne var ki, bazi hastalar uygun tedaviye ragmen kalp komplikasyonlari gelistirebilir. Hastaliktan korunmak mümkün degildir. Hastalik gelismisse, koroner komplikasyonalari azaltmanin en iyi yolu erken tani koyup tedaviye bir an önce baslamaktir.Tedavi yöntemleri nelerdir?Kesin ya da süpheli Kawasaki düsünülen çocuk, olasi kalp tutulumu açisindan gözlenmesi ve monitorize edilmesi için hastaneye sevk edilmelidir. Kalp komplikasyonlarinin azaltilmasi için tani konulur konulmaz tedaviye baslanmalidir. Tedavi, yüksek dozda aspirin ve damar içi gama globülin verilmesini içerir. Her iki tedavide sistemik iltihabi azaltarak akut belirtilerin kaybolmasini saglayacaktir. Hastalarin büyük çogunlugunda koroner anormalliklerin ortaya çikisini önleyebildigi için, yüksek doz damar içi globülin tedavinin vazgeçilmez unsurudur. Nadir de olsa kortikosteroidler de kullanilabilir.İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir? Gama globülin tedavisi genellikle iyi tolere edilir. Bilindigi üzere, aspirin tedavisi mide rahatsizliklarina ve ayni zamanda karaciger enzimlerinde geçici yükselmeye neden olabilir.Tedavi ne kadar sürmelidir?Hastalarin çogunda yüksek doz gama globülin bir kez verilir fakat bazilarinda ikinci doz gerekebilir. Yüksek doz aspirin baslanir ve ates devam ettigi müddetçe verilir, daha sonra azaltilir. Trombositler üzerindeki pihtilasmayi engelleyici etkisinden dolayi düsük doz aspirine devam edilir. Böylece trombositler birbirine yapismaz. Düsük doz aspirin kullanimi, Kawasakinin en tehlikeli komplikasyonu olan kalp enfarktüsüne yol açabilen, anevrizma içindeki trombüs (kan pihtisi) olusumuna engel olmasi açisindan yararlidir.Koroner anormalligi olmayan çocuklar birkaç hafta aspirin tedavisi görürler fakat anevrizmasi olan çocuklarda çok daha uzun sürelerle kullanilmalidir.Alternatif / tamamlayıcı tedavinin yeri nedir? Bu hastalik için alternatif tedavilerin yeri yoktur.Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?Kawasaki hastalari normale dönünceye kadar periyodik olarak kan sayimlari ve ESR tetkikleri yapilmalidir. Koroner anevrizmalarin varligini saptamak ve gelisimlerin takip etmek için düzenli ekokardiyogramlar yapilmalidir; sikligi anevrizmalarin varligina ve büyüklügüne bagli olarak degisir. Pek çok anevrizma iyilesebilir. Pediatrist, pediatrik kardiyolog ve pediatrik romatolog bu çocuklarin takibini üstlenmelidir. Pediatrik romatologun olmadigi yerlerde, özellikle kalp tutulumu olan hastalarin takibini pediatrist ve kardiyolog birlikte yapmalidir.Hastalık ne kadar sürer? Kawasaki üç evresi olan bir hastaliktir: 1) Ilk 2 haftayi içeren, atesin ve diger belirtilerin görüldügü akut evre, 2) Ikinci haftadan dördüncü haftaya kadar olan, trombosit sayisinin artip anevrizmalarin olusmaya basladigi subakut evre, 3) Birinci aydan üçüncü aya kadar olan, bütün laboratuar testlerinin normale dönmeye basladigi ve bazi koroner arter anevrizmalarinin küçülmeye basladigi iyilesme evresi.Hastalığın uzun dönem sonuçları nelerdir? Hastalarin büyük çogunlugu için sonucu mükemmeldir; normal hayatlarina dönüp normal büyüme ve gelismelerini sürdürürler. Kalici koroner arter anormalligi olan hastalar için hastaligin gidisati damar daralmasi ve tikanikliklarinin gelisimine baglidir.Günlük hayat için bazı öneriler - Sporun yeri? Aşı yapilabilir mi?Hastalik ve gama globülin tedavisi bagisiklik sistemini etkiledigi ve bu etki 6 ay sürebildigi için bu hastalarin 3-6 ay boyunca asilanmamalari önerilir. Kalp tutulumu gelistirmeyen çocuklarin spor ya da baska bir günlük aktivite açisindan kisitlanmalarina gerek yoktur. Ne var ki, koroner anevrizmasi olan çocuklarin ergenlik çagi boyunca, yarismali aktivitelere katilabilmeleri için bir pediatrik kardiyologa danisilmalidir.
Bol Sıvı Almak Kışın Cildi Koruyor
Kış aylarında deride oluşan kuruma ve kaşıntının önüne geçebilmek için bol sıvı tüketilmesi önerildi.Deri ve zührevi hastalıklar uzmanı Doç. Dr. Yavuz Yeşilova, derinin insanları dış ortamdan korumanın yanında birçok işlevi olduğunu söyledi. Isı değişikliklerinden özellikle cildin etkilendiğini vurgulayan Yeşilova, yazın olduğu gibi kış aylarında da insanların güneş kremi kullanmaya devam etmesini tavsiye etti.HAVALAR SOĞUYUNCA KAN DOLAŞIMI AZALIYORSoğuk havalarda vücuttaki kan dolaşımının azaldığını vurgulayan Yeşilova, şöyle konuştu:'Havaların soğumasıyla derideki kan dolaşımının azalması, beraberinde ter ve yağ salgılanmasının azalmasına neden oluyor. Bu da deride kuruma ve kaşıntı oluşturmaktadır. Derideki kuruma ve kaşıntıyı vücudu sıcak tutmak için giyilen özellikle yünlü giysiler de artırmaktadır. Böyle durumlarda alınacak basit tedbirlerle derimizi soğuk havalardan koruyabiliriz. Fazla sıvı tüketimi sağlıklı bir cilt için önemlidir. Bu nedenle susamamış olsak bile mümkün olduğunca sıvı gıdalar tüketmeye gayret etmeliyiz. Ayrıca A, C, E ve F vitaminleri açısından zengin meyve ve sebzeler tüketmeye çalışılmalıdır.''SICAK SUYLA BANYO YAPMAYIN'Yeşilova, kışın insanların sıcak suyla banyo yapmayı tercih ettiğini, bunun da cilde zarar verdiğini ifade etti.Cilt sağlığı için kirli havanın bulunduğu ya da rüzgarlı yerlerde fazla bulunulmaması gerektiğini vurgulayan Yeşilova, 'Ayrıca nem düzeyinin düşük olduğu ve kapalı ortamlarda uzun süre kalınmaması gerekir. Bunun yanında ılık su ile banyo yapmalı ve aşırı keseden kaçınılmalı. Hem banyodan sonra hem de günlük mutlaka bitkisel kaynaklı nemlendirici sürülmesi sağlıklı cilt açısından oldukça önemlidir' dedi.Güneş ışınlarının, özellikle vücutta depolanan D vitamininin öncülerinin sentezlenmesinde ve kemiklerin gelişiminde önemli rol oynadığını dile getiren Yeşilova, kışın güneşli havalarda dışarıda vakit geçirilmesini tavsiye etti.
Reklam
Alzheimer Belirtileri Nelerdir?
Unutkanlık orta yaşla birlikte ortaya çıkan kimi zaman güldüren kimi zaman da düşündüren bir sorun.Aslında unutkanlık pek çok insanın sorunu. Kimi sık sık yaşıyor kimi nadiren ancak öyle belirtiler var ki onlar görüldüğünde akla Alzheimer geliyor.Peki Alzheimer Belirtileri Nelerdir?• Kişinin yakın geçmişte yaptıklarını unutması ve bu durumun süreklilik göstermesi• Randevularını sık sık unutması• Sürekli gittiği yerleri bulmakta güçlük çekmesi• Kısa süre önce konuşulan bir şeyi bir numarayı örneğin hatırlayamaması• Kendi söylediğini unutması• Yer ve yön bulmada unutkanlık yaşaması• Basit hesapları yapamamasıAlzheimmer erken teşhis edildiğinde tedavisi de kolaylaşıyor. Erken teşhis insanın hayat kalitesini artırıcı bir takım önlemler almak adına da oldukça önem arz ediyor.Peki Unutkanlıkla Baş Edebilmek İçin Ne Yapılmalıdır?• Gazeteleri takip edip bulmacalarını çözmek• Yabancı dil öğrenmeye çalışmak• Kitap okumak• Kaliteli uyku uyumak• İyi ve dengeli beslenmek
Kadınlar İçin 20'li Yaşlarında Biriyle Sevgili Olmakla 30'lu Yaşlarında Biriyle Sevgili Olmak Arasındaki 16 Fark
Birini sevdikten sonra yaşın bir önemi yoktur farkındayız, ancak yine de 20'li yaşlarda bir erkek ile birlikte olmakla 30'lu yaşlarında bir erkekle birlikte olmanın arasında nitelik olarak farkların olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar böyle bir konuda genelleme yapmanın imkansız olduğunu bilsek de sizler için elimizi taşın altına koyduk ve olabildiğince genelledik. Böyle buyurun lütfen...
Kadın Çalışanların % 75’i Şiddet Görüyor, Sadece % 12’si Dile Getiriyor
Yakın İlişkide Şiddetin Beyaz Yakalı Kadın Çalışanlara ve İşletmeye Etkisi Araştırma Raporu” Hollanda Başkonsolosu, Sabancı Üniversitesi'nden Melsa Ararat, UNFPA temsilcisi Başaran ve KAMER'den Nebahat Akkoç'un konuşmalarıyla tanıtıldı.Çoğunluğu üniversite mezunu beyaz yakalı kadın çalışanların yüzde 75’i en az bir kez şiddetin bir türüne maruz kalmış. Çalışan kadınların yüzde 40’ı Psikolojik-duygusal şiddete, yüzde 35’i sosyal şiddete, yüzde 17’si ekonomik şiddete ve yüzde 8’i fiziksel şiddete maruz kalıyor.Erkek çalışanların yüzde 40’ı eşine veya birlikte olduğu kişiye kötü davrandığını kabul ediyor. Üniversite mezunu erkeklerin yüzde 37,5’i eşine veya birlikte olduğu kişiye şiddetin bir türünü içeren kötü davranışta bulunduğunu kabul ederken bu oran lise mezunu erkeklerde yüzde 24,5.Kadınların yaklaşık üçte biri şiddet gören kadının bu durumu yöneticisi ile paylaşmasının onun için olumsuz etkisi olabileceğini ve kadın katılımcıların yarıya yakını ise bu durumu paylaşmaktan utanacaklarını belirtiyor.Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu tarafından hayata geçirilen İş Dünyası Aile İçi Şiddete Karşı (Business Against Domestic Violance -BADV) Projesi kapsamında, “Yakın İlişkide Şiddetin Beyaz Yakalı Kadın Çalışanlara ve İşletmeye Etkisi Araştırma Raporu” bugün Sabancı Center’da tanıtıldı.19 gönüllü şirkette 1715 kişiyle konuşarak yapılan araştırma, kadın çalışanların ve şirketlerin aileiçi şiddet konusunda farkındalıklarını, kadın çalışanların yakın ilişkilerinde şiddete maruz kalma durumlarını ve şirketlerin bu konudaki tutumlarını ortaya koyuyor.Toplantıda Hollanda Başkonsolosu Robert Schuddeboom, Brleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) Türkiye temsilcisi Zeynep Başaran Kurtkan, Hürriyet gazetesinden Emel Armutçu ve KAMER kuruçusu Nebahat Akkoç konuştu.“Yakın İlişkide Şiddetin Beyaz Yakalı Kadın Çalışanlara ve İşletmeye Etkisi Araştırma Raporu”nun sunumunu Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Melsa Ararat gerçekleştirdi.Çalışan Beyaz Yakalı Kadınların Yaşadığı Farklı Şiddet TürleriKadınların %20’si tartaklama türü fiziksel şiddet , yüzde 10’u cinsel şiddet , yüzde 2,5’i ağır fiziksel şiddet gördüğünü belirtti.Kadınların %60’ı son beş yıl içerisinde en az bir kere birlikte oldukları erkekten psikolojik şiddet gördüklerini belirtti. Kadınların %6’sı sürekli bu tür şiddet altında olduklarını söylerken %35 ‘i ise arada sırada psikolojik şiddet maruz kaldıklarını belirtti.En az bir kere sosyal şiddet gördüğünü ifade eden kadınların oranı %53.Kadınların %24’ü ekonomik şiddet le son beş sene içerisinde en az bir kere karşılaştığını belirtti.Hollanda Başkonsolosu Robert Schuddeboom , açılış konuşmasında görünmeyen şiddete dikkat çekerken “Şiddet kurbanlarının küçük düşme korkusuyla yaşananları anlatamayacağı bir dünyayı hoş göremeyiz. Kadınların başlarını kaldıramayıp, haklarını arayamadıkları, şiddet faillerinin cezalanmadığı bir dünyayı hoş göremeyiz. Politik, sosyal, ekonomik ve cinsiyet anlamında kadın erkek eşitliği şiddetle mücadelenin önemli bir unsurudur” diye konutu.UNFPA Türkiye temsilcisi Zeynep Başaran Kurtkan “Şiddet yalnızca kadınları değil, toplumun bütününü etkilemektedir. Şiddet mağduru kişi, istismarın sonucu olarak işgücü piyasasına katılamamaktadır. Bu durum şirketlerin kendisini, kalkınmayı, toplumun bütünü etkilemektedir” dedi. Çalışmanın önemine dikkat çekti.Hürriyet ’ten Emel Armutçu , Hürriyet’in bir asansörde kadına yönelik şiddetle ilgili gerçekleştirdiği sosyal deneyin videosunu izletti ve bu videonun Türkiye’deki durumu özetlediğini anlattı. İstanbul Sözleşmesi’ne de değinen Armutçu, sözleşmenin uygulanmadığını, eşitliğin fıtrata aykırı olduğu beyanının bile başlı başına bu sözleşmeye aykırı olduğunu vurgularken, gazetenin şiddete karşı yaptığı çalışmaları anlattı.Şiddetin Algılanan Nedenlerinde Kadın-Erkek Farkları Var mı?Birlikte olunan kişinin şiddeti normal görmesi durumu, kadınlar (%72) için erkeklere kıyasla (%58) şiddeti gerekçelendirmede daha çok başvurulan bir kavram olarak ortaya çıkıyor.Kadının yetersiz veya kusurlu bir eş/sevgili olarak görülmesi nin erkeklerin (%17) şiddeti gerekçelendirmede kadınlara (%9) kıyasla daha çok başvurduğu bir ifade olarak görülüyor.Ev içi sorumluluklarda yetersiz veya kusurlu olmak bir kadının şiddete uğraması için erkeklerin (%20) kadınlara (%11) kıyasla daha sıklıkla başvurduğu bir gerekçe.Melsa Ararat , şiddete uğramanın kadınlar için bir istisna olmadığını söylerken, kadınların bu şiddeti normalleştirdiğini, çoğunun şiddeti “kadın olma durumunun normal bir sonucu” gibi gördüklerini anketten örneklerle anlattı.“Tek tek şiddet biçimlerini betimleyerek sorulan sorulara verilen cevapları toplandığımızda, kadın çalışanların yüzde 75’inin şiddet gördüğünü görüyoruz. Ancak ‘şiddete maruz kaldınız mı’ sorusu doğrudan sorulduğunda 'evet' diyenlerin oranı yüzde 12.”Ararat, konuşmasında şiddetin nasıl kanıksandığını anlatırken, bununla ilgili farkındalığın da anket sonuçlarına yansıdığını belirtti. Avrupa ülkelerinde yapılan şiddet araştırmalarında oranların yüksek olduğunu hatırlatan Ararat, kendi araştırmalarında da kadınların gördüğü şiddeti içselleştirmesinin, çoğu zaman şiddete uğradığının farkında olmamasının toplumsal algının bir yansıması olduğunu söyledi.Ararat, eviçi şiddetin neden bir işyeri sorunu olduğunu çalışanlar açısından “sağlık, toplumsal hayata katılım, iş performansını etkilemesi, odaklanma sorunu, dikkatsizlik, sorumluluk almaktan kaçınma, işi terk etme”; işyeri açısından ise “ücretli-ücretsiz izin kaybı, verimliliğin düşmesi, diğer çalışanların güvenliğinin tehlikeye alınması, rahatsızlığa bağlı izin alımında artış, çalışanların moralinde düşüş” başlıklarıyla özetledi. İşyerlerinde şiddete sıfır tolerans veren eşitlikçi bir kültür oluşturulması ve şirketlerde formel destek mekanizmaları oluşturulması gerektiğini belirtti.Kadının Şiddet Gördüğü Kişiden Ayrılamamasının Nedenleri Neler?Katılımcıların sadece %28’i kadınların gerçekten isterlerse şiddet içeren ilişkiyi bitirebileceklerini düşünüyor.45 yaş altındaki bireyler (%28) bu görüşe 46-55 yaş arasına (%19) kıyasla daha yüksek oranda katılıyor.Katılımcıların %85’i ekonomik nedenleri kadının şiddet gördüğü kişiden ayrılamamasının bir nedeni olarak görüyor.Tek başına çocuk büyütmekle ilgili endişeler (%82) ve kadınların kendilerine olan güvensizlikleri (%72) onların şiddet gördükleri ortamdan ayrılamamalarının önemli nedenleri olarak görülüyor.Kadının şiddet gördüğünü kabul etmekten (%39) ve boşanmaktan/ ayrılmaktan utanmasını (%60) ayrılamaması için olası nedenlerden bazıları olarak görülüyor.Kapanış konuşmasını yapan Nebahat Akkoç , KAMER’in çalışmalarından bahsederken, en çok şiddet gören kadın grubunun yüzde 18 ile eşinden daha fazla kazanan ya da kariyeri daha yüksek olan kadınlardan oluştuğunu ifade etti.“Şiddet kurumlara, kanunlara, davranışlara, resmi ve resmi olmayan her türlü sisteme o kadar nüksetmiştir ki, biz bunu fark etmeden hayatımızın sonuna kadar yaşayabiliriz. Farkındalık bu nedenle çok önemli” diyen Akkoç, KAMER’in farkındalık grup çalışmalarından bahsetti.Akkoç, konuşmasını, yapılan her çalışmanın olumlu etkileri olduğunu söylerken, şiddetin oranının artıyor olmasının her ne kadar ürkütücü görünse de, kadınların mücadele ettiğinin ve şiddetin görünürleştiğinin bir göstergesi olduğunu belirtti. “Kadınların şiddetten kurtarmak için geliştirdiği yöntemler bizim için yeni bir dünya hayal etmeyi mümkün kılıyor” dedi. Çiçek Tahaoğlu | Bianet
11 Aralık 2014 Günlük Burç Yorumu Videoları
Lütfen videoları öz burcunuza ve özellikle YÜKSELEN BURCUNUZA göre izleyin. Yükselen burcunuzu bilmiyorsanız NÖBETÇİ ASTROLOG servisinde gerçek astrologlara sorup hemen öğrenebilirsiniz:)
Reklam