Soyut Dışavurum Resmi Neden Anlamıyorsunuz? Oysa Aslında Anlamayan Tek Bir Beyin Bile Yoktur!
Sevgili okurlar, bilinçli tasarlanmış soyut sanat ile Soyut Dışavurumculuk arasındaki ayrımı inceleyen son yazımı paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Göstergebilim, evrimsel estetik ve V. S. Ramachandran’ın nörobilimsel tespitlerinden yararlanan makale, soyut resmi 'anlayamama' kaygısını ele almakta ve izleyicinin deneyimini bilişsel algı penceresinden yeniden yorumlamaktadır.
Soyut Dışavurum Resmi Neden Anlamıyorsunuz? Oysa Aslında Anlamayan Tek Bir Beyin Bile Yoktur!
Saygıdeğer sanatseverler, birçoğunuz modern sanat, özellikle de soyut resim sergilerine gitmişsinizdir. Gidersiniz ama çoğunlukla da pek bir şey anlamazsınız. Hele bir de soyut dışavurumcu (Abstract Expressionism) resim sergisindeyseniz hemen hiçbiriniz neredeyse hiçbir şey anlamadan eserleri çözümlemeye uğraşır, bir şeylere benzetmeye çalışırsınız. Sonuç çoğu zaman boşunadır; kavrayamaz, içten içe strese girersiniz. Oraya ait değilmiş gibi bir hisse kapılırsınız. Yanınızda bir arkadaşınız varsa kulağına eğilip “Bu ne yahu, bunu ben de yaparım!” diye fısıldarsınız ya da işin kolayına kaçar beğenmiş gibi yaparsınız. Bazen de gerçekten anlamazsınız ama tuvaldeki bir renk, bir doku nedensizce hoşunuza gider.
Peki, buradaki asıl mesele nedir; neden anlamıyorsunuz? Dahası, ben nasıl oluyor da özellikle soyut dışavurumculuğu hemen hemen hiç kimsenin anlayamayacağını, ortak bir anlam üretemeyeceğini bu kadar kesin söylüyorum? Öyle ya; bu tür resimlerle ilgili dünyada, her ülkede sanat otoritelerince yazılmış, söylenmiş sayısız yorum ve övgü var; bunları nereye koyacağız?
Öncelikle şunu belirteyim: Özellikle soyut dışavurum sanat, adı üstünde psikanaliz yani bilinçdışını esas alır; dolayısıyla tekil bir çıktıdır. Basitçe hem eseri yapan sanatçı hem de onu izleyen bireyler için tümüyle kişiseldir. İster çok ünlü eleştirmen, ister galerici, küratör vs. olsun durum değişmez. Eserle ilgili tüm algılar, yorumlar kişiseldir. Şimdi konunun ayrıntılarına geçelim.
Literatürde sanatın evrimsel bir gelişimi ve bilimsel bir zemini olduğunu ve kavramsal olarak tanımları, açıklamaları vardır diyerek konuya başlayalım. İlk olarak birbirine sıkça karıştırılan soyut resim ile soyut dışavurumculuk arasındaki temel farkı kaynaklarıyla vereyim:
Soyut Sanat: İnsanların veya nesnelerin dış görünüşünü doğrudan temsil etmeye çalışmadan şekilleri, çizgileri ve renkleri kullanan sanat formudur (Cambridge Dictionary). Gerçekçi bir tasvir yerine, renk ve çizgiyle fikir ve duyguları ifade etmeyi amaçlar (Encyclopaedia Britannica).
Soyut Dışavurumculuk: Yine nesneleri temsil etmeyen ancak geometrik formları ve önceden kurgulanmış kompozisyonları dışlayarak, ağırlıklı olarak bilinçdışı dürtüleri, kontrolsüz duyguları eylemle yansıtan bir tarzdır (Cambridge Dictionary; Oxford Art Online).
İlk bakışta üretim araçları benziyor gibi görünse de aralarında uçurum vardır.
En yalın haliyle fark şudur: Soyut resim, bilinçli bir tasarlama ve zihinsel inşa sürecidir; gerçek nesnelerin kendilerini temsil etmeye çalışmaz. Bunun yerine geometri de dâhil çeşitli şekillerle, çizgilerle, renklerle fikir, düşünce ve duyguları ifade etmeye çalışır. Soyut dışavurum ise bilincin müdahalesini, önceden planlamayı reddeden, yine aynı şekilde renk, çizgiler ve formlardan oluşan, daha çok bilinçaltı dürtüleri, duyguları temsil eden resimlerdir. Bu durumu biraz açalım.
Soyut resim bilinçli bir tasarım demiştik. Gerçekten de birçok sanatçı gibi bu ekolün öncülerinden Kandinsky, tarzıyla ve felsefesiyle ilgili kitaplar yazmış, makaleler yazarak ekolünü tartışmaya açmıştır (Bkz. Wassily Kandinsky, Sanatta Ruhsallık Üzerine). Böylece soyut resmi birçok bilim ve felsefe içeren çok sağlam bir zemine oturtmuştur. Soyut resimdeki formlar, renkler ve çizgiler dış dünyadaki nesneleri doğrudan taklit etmez; dolayısıyla içeriğin tamamı aslını temsil etmeyen, yalnızca sanatçının anlam verip kabul ettiği form ve renk kombinasyonlarından oluşur. Dolayısıyla soyutun gerçekliği sanatçının zihnindeki kabulüyle sınırlıdır. Tabii bu kompozisyon da sanatçının varlık değerlendirmesi, inançları, evrensel ve kendi kültürel değer yargılarına, kısaca hayat görüşüne göre şekillenir. Burada temsil konusuna basitçe bir açıklık getireyim.
Temsil meselesi doğrudan dilsel bir yapıdır. Nasıl ki “aslan” sözcüğü hem yırtıcı bir hayvanı hem de mecazen gücü ve cesareti, “zeytin dalı” barışı, “terazi” adaleti temsil ediyorsa; soyut resimdeki örneğin bir üçgen veya kırmızı bir kare de geometrinin ötesinde sanatçının ona yüklediği tinsel, felsefi ya da duygusal bir kavramı temsil eder. Yani ortada bilinçli bir sembolleştirme vardır. Dolayısıyla bu noktada sanatçının varlık anlayışı devreye girer: Sanatçı dünyaya materyalist/pozitivist bir pencereden mi bakıyor, yoksa rasyonalist, idealist ya da metafizik bir öz arayışında mı? Zihnindeki bu arka plan, tuvaldeki soyutlamanın içeriğini belirler.
Eğer sanatçı varlık yorumu veya gerçekliğe empresyonist veya pozitivist, materyalist açıdan bakıyorsa, ampirik yapı; yani duyu organları vasıtasıyla algılanabilen, natürel, fizik evren gerçektir. Bu felsefelere göre soyut denilen algı veya var kabullerin kökeninde de doğanın yapısal sonuçları vardır. Tüm soyut var kabulleri, biyolojik yapıda olan beynin doğal şartlar karşısında ihtiyaç ve arzulardan kaynaklanan etkilenmeleridir. Soyut, somut bütün ilgilerimiz, duygular beynin ürettiği biyolojik sonuçlardır. Yani gerçekte Tanrı vs. gibi metafizik etken diye bir şey yoktur.
Öte yandan sanatçı eğer varlığı fenomenoloji, rasyonalist, idealist felsefeler açısından yorumluyorsa; duyu organları bize sadece görünüşleri, fenomenleri verir. Bunlar dış dünyadan, nesnelerden gelen duyum dediğimiz frekanslardır. Modern fiziğin özellikle kuantum olasılık ve belirsizlik ilkelerine göre ampirik varoluş rastlantısal, tesadüfi sonuçlardır ve asıl gerçek olamazlar. Öyleyse nesnelerin kökenindeki öz, töz, idea gibi asıl ve değişmez gerçek var olmalıdır. Ayrıca teizm, ateizm ve deizm gibi Tanrı’ya dayalı diğer farklı felsefelerin varlık yorumlarını dâhil ederseniz o zaman: “Hangi soyut?” sorusunun önemi ortaya çıkar. Zira soyut resim yapan bir sanatçı yukarıda örneklediğim varlık izahlarından birine veya birkaçının içine ya da yakınına dâhil olabilir. Bunlar sanatçının hayata bakış açısını, çevresinde olan bitenleri, kültürünü değerlendiren zihin yapısını şekillendirir. Dolayısıyla yapıtlarındaki soyut ilgiler de doğal olarak bu zihin yapısına uygun olacaktır veya izler taşıyacaktır. Bu yüzden soyut eserin hangi soyut olduğu konusunda, sanatçısının zihin yapısı belirleyici bir etkendir. Bunun daha kolay anlaşılması için bir örnekleme yapayım.
Diyelim ki iki farklı sanatçı, tıpatıp aynı kırmızı kareyi ve sarı üçgeni tuvale resmetsin. Yüzeydeki biçim aynı görünse bile, zihinlerindeki kavramsal temsil farklı olacağından ortaya çıkan eserler asla aynı soyutlukta değildir. Biri doğadaki fiziksel bir kuvvet dengesini anlatırken, diğeri tinsel bir temayı simgeliyor olabilir. Ayrıca bütün bu felsefi temsiliyeti bir kenara bırakarak ortaya çıkmış bir başka kuramsal iddia daha vardır. Merhum Prof. İsmail Tunalı’nın aktardığı üzere, çağdaş sanat kuramcısı Marcel Brion soyut sanatı şöyle tanımlar: “Salt soyut sanat, kendine özgü doğa dışı bir salt biçimler dünyasıdır.” (İsmail Tunalı, Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, s. 119). Yani tuvaldeki biçim sadece kendini temsil eder; arkasında nesnel ya da kavramsal hiçbir anlam barındırmaz. Tabii, bu kulağa çok felsefi gelse de işin gerçeği öyle değildir.
Eğer bir resim yalnızca biçim, çizgi ve renkten ibaretse ve arkasında hiçbir temsiliyet yoksa; onu duvarlardaki diğer dekoratif bir panodan, güzel desenli bir duvar kâğıdından ayıran geriye ne kalır? Zira aynı soyut resimdekine çok benzer form, çizgi, renklerden oluşturulmuş dekoratif amaçlı duvar panoları, duvar kâğıtları gibi çeşitli objeler de var. Hadi bakalım şimdi ayıklayın pirincin taşını! Öyle ya, bu dekoratif objelerin soyut resimle arasındaki farkı ne belirleyecek? Elbette buna cevap olarak; biri sanatçı tarafından tasarlanmış obje, diğeri dekoratif olarak tasarlanmış objedir, arada fark var, onun için kıyaslanamaz diyebilirsiniz. Ancak bu cevap pek makul değildir. Çünkü dikkat ettiyseniz ilgili kuram, soyut eseri tanımlarken biçim olarak kendinden başka hiçbir temsiliyeti yok diyerek bizzat kendisi eseri görsel olarak dekoratif objeyle aynı statüye indirgiyor. Görüldüğü üzere ayrım yapılamamasındaki sorun biçimde değil, temsiliyettedir.
İşte bilinçli tasarlanmış bir soyut resmi anlayamama nedenimiz tam da bu temsil sorunu yüzündendir: Tıpkı Latin harflerini tanıdığımız halde, Fransızca ya da Almanca bilmiyorsanız bu dillerde bir metni okuyup anlam veremememiz gibi… Tuvaldeki daireyi, üçgeni, rengi tanırız; ancak sanatçının o biçimlere hangi anlamı yüklediğini, yani kurduğu “dili” bilmediğimiz için okuyamayız. Bu tür resimlerde anlamın ipuçları sanatçının zihnindedir. Böyle bir sergiye gittiğinizde hiç çekinmeden “Burada neyi temsil ettiniz?” diye sanatçıya sormalısınız. Bilinçli üretilmiş ise sanatçı size zihnindeki kavramsal yapıyı keyifle açıklar. Yok eğer sanatçı size; “İçimden öyle geldi, ne görüyorsan o,” diyorsa, anlamak için boşuna yorulmayın; verili bir anlam yoktur. Karşınızdaki çalışma, 1950’lerde Amerika’da parlayan soyut dışavurumculuk (Abstract Expressionism) ya da yaygın adıyla bir aksiyon ya da “dekoratif sanat” denilen bir resimdir. Şimdi gelelim bu tarz eserlerle ilgili asıl meseleye:
“Soyut dışavurumcu bir resmi aslında anlamayan tek bir insan beyni bile yoktur; gören herkes anlar!”
Tabii bu başlık için “Nasıl olur, hiçbirimiz anlamıyoruz ki!” diyebilirsiniz. Çünkü olaya yanlış gözlükle bakıyorsunuz ve bu yüzden de anlamadığınızı zannediyorsunuz. Soyut dışavurumculuk bilinci tamamen devreye sokmadan, hızlı fırça darbeleriyle, boyayı akıtarak, fırlatarak (otomatizm/eylem resmi) üretilir. Arkasındaki en büyük teorik sığınak ise Carl Gustav Jung’un “kolektif bilinçdışı” ve “arketip” kavramlarıdır (C. G. Jung, Dört Arketip). İddiaya göre sanatçı, bilincini susturup içgüdüleriyle tuvale döküldüğünde tüm insanlığın ortak hafızasına seslenmektedir. Peki, günümüzde nörobilim böyle rastgele, belirsiz, anlam olmayan durumlar için ne der?
Artık biliniyor ki insan beyni, evrimsel olarak hayatta kalmak üzere programlanmış devasa bir “tahmin makinesidir.”
Prof. V. S. Ramachandran’ın belirttiği gibi, beyin belirsizlikten, muğlaklıktan ve saf tesadüflerden nefret eder; beynimiz tesadüflerden kaçınmak ve çevresini anlamlandırmak için sürekli bir örüntü arar (V. S. Ramachandran, Öykücü Beyin, Alfa Yayınları). Doğada çalılıkların arkasında gördüğü sarı-siyah lekeleri birleştirip “Orada kaplan var!” diyebilen atalarımız hayatta kalmıştır. Beyin, parçalardan anlamlı bir bütün çıkardığı her an dopamin salgılar; yani bulmaca çözmekten, belirsizliği gidermekten evrimsel bir haz alır.
Ramachandran’ın kitabında soyut sanatla ilgili bahsettiği “ultra-uyaran” (peak shift / zirve kayması) ilkesini aktarayım: Ringa martısı yavruları, annelerinin gagasındaki kırmızı noktayı gagalayarak beslenir. Bilim insanları bir sopanın ucuna tek bir kırmızı nokta çizmişler, yavru o noktayı da gagalayıp yiyecek istemiş. Sonra iki nokta yapmışlar, yavru daha çok heyecanlanıp gagalamış. Daha sonra üç belirgin kırmızı çizgi çizip yavruya uzattıklarında, yavru martı adeta çıldırarak o sopayı gagalar. Çünkü zihni, o kırmızı çizgileri “süper yiyecek uyarısı” olarak algılamıştır. Ramachandran esprili bir dille şöyle der: “Eğer martıların bir sanat galerisi olsaydı, o üç çizgili sopayı duvara asar, ona tapar ve milyonlarca dolar verirlerdi; üstelik dünyalarındaki hiçbir şeye benzememesine rağmen (ki en önemli nokta budur) bunun kendilerini neden bu kadar tahrik ettiğini de anlayamazlardı. Sanat uzmanlarının soyut bir sanat eserine bakarken veya onu satın alırken tam da bunu yaptığını; tıpkı bir martı yavrusu gibi davrandıklarını düşünüyorum.” (A.g.e., s. 280-281).
İşte kontrolsüz, rastgele boya sıçratma vs. gibi yöntemlerden oluşan soyut dışavurumcu bir eserin karşısına geçtiğinizde beyniniz tam olarak bunu yaşar. Ancak her bireyin bilinçaltı kendi rengini ve desenini seçerek etkilenir. Tuvalde bilinçli bir mesaj, dilsel bir anlatı ya da mantıksal bir kurgu yoktur. Beyniniz tuvaldeki rastgele dokularda, renk kontrastlarında ya kendi kişisel geçmişinden bir çağrışım yakalar ya da ilkel görsel uyarılma merkezleri tetiklenir. Eğer tuvaldeki bir renk patlaması beyninizde istemsiz bir haz yaratırsa, martı yavrusu gibi nedensizce büyülenir ve beğenirsiniz. Hiçbir çağrışım yakalayamazsa sıkılır, “Bu ne yahu?” der geçersiniz. Her iki durumda da beyniniz o rastgele görsel uyaranı alıp kendi biyolojik ve psikolojik süzgecinden geçirerek bir sonuca bağlamıştır. Yani ortada anlaşılacak gizli bir “anlam” zaten bulunmadığı için, beyninizin hissettiği şey ne ise, eserin bütün anlamı da zaten o kadardır!
Dolayısıyla ortada bilinçsizce üretilmiş bir eylem resmi varsa, bu bir bulmaca değildir; çözülecek bir şifresi de yoktur. Bu tür resimleri açıklamak için felsefi sanat eleştirilerine bile lüzum yoktur; olsa olsa nörobiyologların ya da psikanalistlerin konusu olabilirler. Nitekim psikolog Hermann Rorschach’ın yüz yılı aşkın süre önce geliştirdiği mürekkep lekesi testi (Rorschach Testi) de tam olarak buna dayanır: Yöntem şudur; rastgele bir lekeye bakarsınız, “şunu görüyorum” dediğiniz şey resmin değil, yalnızca sizin bilinçaltınızın bir yansımasıdır.
Özetle; bilinçli bir soyut eserin karşısında anlam aramak ve sanatçının dilini sorgulamak ne kadar gerekliyse; rastgele boyanmış ve “ne görüyorsanız o” izahlı bir soyut dışavurum karşısında “Neden bir şey anlamıyorum?” diye strese girmek o kadar yersizdir. Çünkü orada anlaşılacak bir fikir yoktur; sadece o an zihninizin o renklere verdiği biyolojik ve psikolojik bir tepki vardır.
Sonuç olarak şunu tekrar edeyim: O tarz sergide bulunan galerici, küratör, sanat eleştirmeni, sanat kuramcısı gibi ne kadar sanat insanı varsa, onların anlamasıyla sizin anlamanız arasında hiçbir fark yoktur. Sadece bu kişiler bu tarz birçok resim gördükleri için benzerlikler kurarak yorumlar yaparlar, açıklamalar yazarlar. Ancak eğer sanatçıyı iyi tanımıyor ya da konuşmamışlar ise sanatçının yaptığı ile onların yorumları arasında hiçbir bağ, benzerlik yoktur. Zira belirttiğim gibi, bilim bugün her insanın bilinçaltının farklı olduğunu söyler. Dolayısıyla sanatçının esere verdiği anlam da tümüyle kişiseldir; hepsi bu. Onun için artık hiç gerilmeden, sıkılmadan rahatlıkla serginin keyfini çıkarabilirsiniz.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

