Psikolojiye Göre Kendini Ana Karakter Sanan İnsanların Özellikleri
Bazı insanlar hayatlarını sanki başrolünü kendilerinin oynadığı bir filmmiş gibi yaşıyor. Yaşanan her olayı kendisiyle ilişkilendiren, çevresindeki insanların ne düşündüğünü fazlasıyla önemseyen ve sıradan anlara bile büyük anlamlar yükleyen bu kişiler, sosyal medyada “ana karakter sendromu” olarak anılıyor. Peki psikoloji, kendini sürekli hayatın merkezinde gören bu davranış biçimini nasıl açıklıyor?
Bazı insanlar vardır, yaşadıkları en sıradan olayın bile kendileriyle ilgili özel bir anlam taşıdığını düşünürler.
Birinin mesajına geç cevap vermesi, kalabalıkta birinin onlara bakması ya da arkadaşlarının plan yaparken kendilerine danışmaması bile kafalarında uzun uzun yer edebilir. Hayatlarını sanki başrolünü kendilerinin oynadığı bir film gibi yaşamaları, son yıllarda sosyal medyada “ana karakter sendromu” olarak adlandırılıyor. Ancak bu ifade kulağa psikolojik bir tanı gibi gelse de aslında böyle bir tanı bulunmuyor. Yine de bu davranış biçiminin psikolojide karşılığı olan bazı ilginç noktalar var.
Kendini ana karakter gibi gören insanların en belirgin özelliklerinden biri, olan biteni kendisiyle ilişkilendirmeye meyilli olması.
Çevresindeki insanların davranışlarının arkasında mutlaka kendisiyle ilgili bir neden arayabiliyor. Örneğin bir arkadaşının keyifsiz olmasını “Bana mı kızdı?” diye düşünerek açıklayabiliyor. Oysa çoğu zaman insanların davranışlarının bizimle hiçbir ilgisi olmayabiliyor. Hepimizin zaman zaman yaptığı bu yorumlama biçimi, kişide daha yoğun hale geldiğinde çevresindeki dünyayı yalnızca kendi açısından değerlendirmesine neden olabiliyor.
İşin ilginç tarafı, bu kişiler bazen herkesin onları düşündüğüne de inanabiliyor.
Kıyafetindeki küçük bir detayı, söylediği yanlış bir kelimeyi veya yaptığı ufak bir hatayı saatlerce kafasına takabiliyor. Psikolojide “spot ışığı etkisi” olarak bilinen durum tam olarak buna işaret ediyor. İnsanlar kendi davranışlarının başkaları tarafından ne kadar fark edildiğini genellikle abartıyor. Halbuki senin bütün gün düşündüğün o küçük gafı, karşıdaki kişi muhtemelen beş dakika sonra çoktan unutmuş oluyor.
Bir başka dikkat çekici nokta ise hayatı biraz fazla hikayeleştirmek.
Yaşanan her şeyin bir anlamı, her karşılaşmanın bir nedeni ve her kötü deneyimin büyük bir dönüşümün başlangıcı olduğuna inanmak buna örnek gösterilebilir. Bir ayrılık yalnızca bir ayrılık olmaktan çıkıp “hayatımın yeni döneminin başlangıcı” haline gelebiliyor. Tek başına kahve içmek bile kişinin zihninde romantik bir film sahnesine dönüşebiliyor. Aslında yaşadıklarımıza anlam vermek kötü bir şey değil. Hatta hayatı anlamlandırmak oldukça insani bir davranış. Sorun, kişinin kendi oluşturduğu hikâyeyi gerçekliğin tamamı olarak görmeye başlamasıyla ortaya çıkıyor.
Bu bakış açısı zaman zaman başkalarını ikinci plana atmaya da neden olabiliyor. Çünkü kişi kendi duygularına ve yaşadıklarına o kadar fazla odaklanıyor ki karşısındaki insanın da kendine ait bir hayatı olduğunu unutabiliyor. Arkadaşının neden gelemeyeceğini, partnerinin neden sessiz olduğunu veya bir iş arkadaşının neden gergin davrandığını düşünmek yerine, doğrudan “Bunun benimle ilgisi ne?” noktasına gelebiliyor. Burada mesele kişinin kendisini sevmesi değil; diğer insanların da en az kendisi kadar karmaşık hayatları olduğunu gözden kaçırması.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!





Yorum Yazın