Neden Canımızı Yakan Kişilere Bağlanmayı Sürdürürüz?
Bazı ilişkiler vardır ki kişiye zarar verdiği açıkça görülse bile kopmak sandığından daha zor olur. Bu durum çoğu zaman basit bir alışkanlık ya da duygusal kararsızlık değil, geçmişten taşınan öğrenilmiş bağlanma biçimlerinin bir sonucudur. İnsan zihni, her zaman iyi olanı değil, tanıdık olanı güvenli kabul etme eğilimindedir. Bu nedenle inciten bir ilişki bile, alışılmış bir duygusal düzenin parçası olduğu için sürdürülmeye devam edebilir.
Bazı ilişkilerde kişi, kendisine iyi gelmediğini açıkça fark etse bile uzaklaşmakta zorlanabilir.
Bu durum çoğu zaman irade zayıflığıyla değil, daha derin ve otomatik işleyen psikolojik örüntülerle ilişkilidir.
İnsan zihni, güvenlik algısını her zaman “iyi olanla” değil, “tanıdık olanla” kurma eğilimindedir. Bu nedenle geçmişte yoğun duygu, eleştiri, dalgalanma ya da sevgiyle birlikte gelen incinmeler yaşamış bir kişi, benzer ilişki dinamiklerini bilinçdışı biçimde “alışılmış” kabul edebilir.
Çocukluk döneminde kurulan bağlar, kişinin yetişkinlikteki ilişki şablonlarını önemli ölçüde etkiler.
Duygusal olarak tutarsız, eleştirel ya da sevgiyle birlikte gerilimin de olduğu bir ortamda büyüyen birey, yakınlığı her zaman güvenle eşleştirmeyebilir.
Bu nedenle yetişkinlikte benzer bir ilişki yaşandığında, kişi bir yandan rahatsızlık hissederken diğer yandan o yapıyı “tanıdık” bulduğu için içinde kalmayı sürdürebilir. Bu durum bilinçli bir tercih olmaktan çok, otomatikleşmiş bir öğrenmedir.
Duygusal düzenlemenin dışa bağlanması
Zorlayıcı ilişkilerde sık görülen bir başka durum, kişinin duygusal denge ihtiyacını karşısındaki kişiye bağlamasıdır. Yani sakinleşme, onaylanma ya da değer görme ihtiyacı tek bir ilişki üzerinden karşılanmaya çalışılır.
Bu noktada ilişki, bir bağ olmaktan çıkar ve bir tür “duygusal regülasyon aracı” haline gelir. Kişi fark etmeden şu inancı geliştirebilir:
“Ancak onun varlığında kendimi iyi hissedebilirim.”
Bu inanç, uzaklaşmayı zorlaştırır; çünkü kopuş yalnızca bir kişiden ayrılmak değil, aynı zamanda duygusal denge kaynağını kaybetmek gibi algılanır.
Çocuklukta uyum sağlamak bir zorunlulukken, yetişkinlikte artık seçim mümkündür.
Ancak bu seçim her zaman duygusal düzeyde kolay hissedilmez. Zihin “kalınmalı” yönünde sinyal üretirken, beden tanıdık olana yönelme eğiliminde olabilir.
Bu noktada kritik farkındalık şudur:
Duygusal dengeyi tek bir kişiye yüklemek, sağlıklı bir bağ kurmaktan çok bağımlılık ilişkisi yaratır.
Boşluk hissi ve ayrışma süreci
Bir ilişkiden uzaklaşmak çoğu zaman yalnızca bir kişiden değil, aynı zamanda bir alışkanlıktan da ayrılmaktır. Bu nedenle boşluk hissi ortaya çıkar. Zihin bu boşluğu hızla doldurma eğilimindedir: geri dönme isteği, açıklama arayışı veya yeniden bağ kurma çabası bu süreçte sık görülür.
Ancak dönüşüm tam da bu boşluk hissiyle kalabilme kapasitesinde başlar. Kişi, dışarıdan bir düzenleyiciye ihtiyaç duymadan kendi duygusunu taşıyabildiği noktada yeni bir içsel denge geliştirmeye başlar.
İyileşme süreci çoğu zaman duyguyu ortadan kaldırmakla değil, onu yönetebilmekle ilgilidir.
Kişi, zorlayıcı duygular geldiğinde onları bastırmak yerine taşıyabildiğinde, kontrol hissi yeniden inşa edilir.
Zamanla aynı duygular ortaya çıksa bile, kişinin bu duygular karşısındaki tepkisi değişir. Duygu varlığını sürdürür ancak davranışı yönlendirme gücü azalır.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!





Yorum Yazın