Bölüm 8: Rolling Stone’a Göre Gelmiş Geçmiş En İyi 500 Albüm
En iyi albümlerin yer aldığı listemize devam ederken 8. durağa geldik bile! Rolling Stone'un en iyi albümleri derlediği listesinde sekizinci bölümdeyiz.
Burada efsanevi albümler var!
430. Bad Bunny - Un Verano Sin Ti
İki bin yirmi iki yılına Bad Bunny'nin tüm dünyayı Karayip sahillerine götürdüğü o döneme gidiyoruz. Sanatçı yirmi üç şarkılık bu uzun plakta bize doğrudan bir yaz radyosu havası sunuyor. Tití Me Preguntó ve Me Porto Bonito gibi parçalarla tüm listeleri ele geçirirken arka planda sadece eğlenceden bahsetmediğini de net bir şekilde gösteriyor. El Apagón şarkısına baktığımızda Porto Riko'da yaşanan bitmek bilmeyen elektrik kesintilerini ve yerel halkın adadan uzaklaştırılmasını çok sert bir dille eleştirdiğini görüyoruz. Tamamı İspanyolca kaydedilen bir albümün Amerikan listelerinde on üç hafta zirvede kalarak pop dünyasındaki kuralları nasıl baştan yazdığını bize kanıtlayan oldukça sağlam bir çalışma.
429. The Four Tops - Reach Out
Altmışlı yılların sonuna dönüp Motown plak şirketinin o altın çağına gidiyoruz. The Four Tops 1967 yılında çıkan bu albümle listeleri tamamen ele geçiriyor. Yapımcı koltuğundaki meşhur Holland-Dozier-Holland üçlüsü solist Levi Stubbs'ı bilerek kendi ses sınırlarının çok üstünde söylemeye zorluyor. Reach Out I'll Be There ve Bernadette gibi parçalara baktığımızda o yırtıcı ve neredeyse bağıran vokal tarzının tam olarak bu baskıdan çıktığını anlıyoruz. Grup sadece kendi şarkılarını değil The Monkees'in I'm a Believer parçasını da alıp baştan aşağı kendi tarzlarıyla yeniden şekillendiriyor. Arka plandaki o hareketli ritimler eşliğinde acı çeken bir adamın hikayesini kitlelere dans ettirerek anlatan çok sağlam bir çalışma.
428. Hüsker Dü - New Day Rising
Seksenlerin ortasına Amerikan yeraltı rock sahnesinin kurallarının baştan yazıldığı 1985 yılına gidiyoruz. Hüsker Dü bu albümde o bilindik hızlı ve öfkeli punk tarzını alıp içine çok net pop melodileri yerleştiriyor. Bob Mould ve Grant Hart ikilisi arasındaki şarkı yazım rekabeti plağın her saniyesine doğrudan yansıyor. Albüme adını veren giriş parçasına baktığımızda sadece üç kelimeyi tekrar ederek o devasa enerjiyi nasıl yarattıklarını açıkça görüyoruz. Celebrated Summer gibi şarkılarda ise o bitmek bilmeyen gürültülü yapının arasına akustik gitarları ne kadar temiz bir şekilde oturttuklarını anlıyoruz. Ağır ve sert müziğin sadece bağırıp çağırmaktan ibaret olmadığını ve sağlam bir altyapıyla birleştiğinde ortaya ne kadar kalıcı işler çıktığını bize kanıtlayan oldukça ayakları yere basan bir çalışma.
427. Al Green - Call Me
Yetmişlerin başına Al Green'in soul tarzında zirveye oturduğu 1973 yılına gidiyoruz. Sanatçı bu plakta yapımcı Willie Mitchell ile kurduğu ortaklığın en pürüzsüz ve verimli dönemini önümüze seriyor. Albüme adını veren Call Me ve Here I Am gibi parçalara baktığımızda Green'in o hiç zorlanmadan çıkardığı yumuşak vokallerini ve arkasındaki Hi Rhythm Section grubunun ne kadar sıkı çaldığını net bir şekilde duyuyoruz. Plakta sadece kendi şarkılarına yer vermiyor aynı zamanda Hank Williams ve Willie Nelson gibi efsanelerin country kayıtlarını da alıp baştan aşağı soul yapısına büründürüyor. Aşk acılarını ve içsel dertleri dinleyiciyi hiç yormadan çok sakin bir altyapıyla anlatan oldukça ayakları yere basan bir çalışma.
426. Lucinda Williams - Lucinda Williams
Seksenlerin sonuna rock ve country seslerinin iç içe geçtiği 1988 yılına gidiyoruz. Lucinda Williams kendi adını taşıyan bu üçüncü albümüyle Americana denilen türün temellerini en sağlam haliyle atıyor. Bağımsız plak şirketi Rough Trade üzerinden çıkan kayıtta sanatçının rock, blues ve country köklerini ne kadar temiz bir şekilde birleştirdiğini açıkça duyuyoruz. Passionate Kisses ve Changed the Locks gibi parçalara baktığımızda onun o taviz vermez söz yazımını ve yıllar süren mükemmeliyetçi stüdyo tavrını net bir şekilde anlıyoruz. Kendi iç dünyasındaki dertleri anlatırken o geleneksel türlerin sınırlarına hiç sıkışıp kalmıyor. Daha sonra başka isimlerin de seslendirip listelerin zirvesine taşıyacağı bu şarkılarla kendi yönünü çizen oldukça ayakları yere basan bir çalışma.
425. Paul Simon - Paul Simon
Simon & Garfunkel dağıldıktan sonra Paul Simon'ın kendi yolunu çizdiği 1972 çıkışlı ilk solo albümüne gidiyoruz. Sanatçı bu plakta eski grubunun o bilindik folk yapısından tamamen sıyrılıp çok daha farklı türlere yöneliyor. Mother and Child Reunion parçasını kaydetmek için doğrudan Jamaika'ya gidip reggae seslerini pop dünyasının ortasına taşıyor. Me and Julio Down by the Schoolyard gibi şarkılarda ise Latin ritimlerini akustik gitarlarla ne kadar temiz bir şekilde birleştirdiğini açıkça duyuyoruz. Omuzlarındaki devasa grup yükünü atıp sadece kendi istediği seslerin peşinden giden bir adamın stüdyoda ne kadar kalıcı sonuçlar aldığını bize kanıtlayan oldukça ayakları yere basan bir çalışma.
424. Beck - Odelay
Doksanların ortasına Beck'in farklı tarzları birbirine kattığı 1996 yılına gidiyoruz. İlk başlarda tek atımlık bir kurşunu olduğunu düşünenlere bu albümle çok net bir cevap veriyor. Ünlü yapımcı ikilisi Dust Brothers ile stüdyoya kapanıp hip-hop ritimlerini, country gitarlarını ve gürültülü rock seslerini aynı potada eritiyor. Devils Haircut ve Where It's At gibi parçalara baktığımızda eski plaklardan alınan o cızırtılı ses örneklerini kendi rahat vokaliyle ne kadar temiz bir şekilde birleştirdiğini açıkça duyuyoruz. Birbirine tamamen zıt görünen akımları alıp arka planda çok akılda kalıcı nakaratlarla süslüyor. Elindeki eski kayıtlar ve basit aletlerle dönemin kural kitabını baştan yazıp kalıcı bir yıldıza dönüştüğünü kanıtlayan oldukça ayakları yere basan bir çalışma.
423. Yo La Tengo - I Can Hear the Heart Beating As One
Doksanların sonuna Amerikan bağımsız rock sahnesinin en sağlam gruplarından Yo La Tengo cephesine gidiyoruz. 1997 yılında çıkan bu kayıtta Ira Kaplan ve Georgia Hubley gürültülü gitarları oldukça sakin vokallerle çok temiz bir şekilde bir araya getiriyor. Autumn Sweater ve Sugarcube gibi parçalara baktığımızda grubun folk, elektronik ve rock seslerini ne kadar rahat harmanladığını açıkça duyuyoruz. Plak boyunca uzun gitar sololarıyla dolu o sert yapının hemen ardından fısıltılı ve yavaş şarkılar geliyor. Kendi stüdyolarına kapanıp yıllarca dinledikleri her türü tek bir albümün içine çok başarılı bir şekilde sığdırıyorlar. Doksanların o dağınık indie rock kültürünün çok iyi hesaplanmış bir altyapıyla birleştiğinde ne kadar kalıcı işler çıkardığını kanıtlayan oldukça ayakları yere basan bir çalışma.
422. Marvin Gaye - Let’s Get It On
Marvin Gaye 1973 çıkışlı bu albümle soul müziğin seyrini baştan aşağı değiştiriyor. Bir önceki kaydındaki ağır toplumsal meseleleri bir kenara bırakıp doğrudan aşka ve romantizme odaklanıyor. Albüme adını veren o meşhur parçada funk esintilerinin onun o yumuşak vokaliyle ne kadar temiz birleştiğini anında duyuyoruz. Yapımcı Ed Townsend ile stüdyoya girip dönemin ahlaki tabularını yıkarak tutkuyu en filtresiz haliyle kayıt altına aldılar. Come Get to This gibi şarkılar dışarıdan hareketli görünse de sözlerin derininde sanatçının yoğun bir duygusal arayış içinde olduğunu anlıyorsunuz. R&B tarihine yön veren bu plak en özel hislerin doğru bir altyapıyla kitlelere nasıl aktarıldığını gösteren son derece gerçekçi bir çalışma.
421. M.I.A. - Arular
M.I.A. 2005 yılında çıkardığı ilk albümü Arular ile kulüp müziğinin sınırlarını epey zorladı. Adını babasının Sri Lanka'daki gerilla kod adından alan bu kayıt hip-hop, dancehall ve elektronik sesleri dünyanın farklı köşelerinden toplanmış ritimlerle harmanlıyor. Galang ve Bucky Done Gun gibi parçaları dinlediğinizde o bitmek bilmeyen enerjinin arkasında ciddi bir politik isyanın yattığını anlıyorsunuz. Londra'daki odasında basit bir ritim makinesiyle işe koyulup Batı'nın dans pistlerine üçüncü dünya ülkelerinin sorunlarını doğrudan taşıdı. Pop dünyasına oldukça sarsıcı ve tamamen kendi kurallarıyla oynayan bir giriş yapan çok net bir ilk adım.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!



Yorum Yazın