Cansu Poyraz Karadeniz Yazio: Kamp Kamp İçin mi Yoksa Kamp Halk İçin mi?
Lüks oteller veya küçük aile pansiyonları iyidir, hoştur fakat sabah gözünü açar açmaz toprağa basmanın ya da muazzam bir deniz manzarasına kuş sesleriyle uyanmanın da tadı başkadır. Yunanistan’ın değişik koylarında ve sahillerinde kamp yapma şansım olmuştu lakin “güzel ama hor kullanılmış” ülkemde fotoğraflarına bakıp iç çektiğim yerlere gidebilme fırsatım olmamıştı. Eşimle yurda kesin dönüş yaptıktan sonra işler umduğumuz gibi gitmiyor, neredeyse neye elimizi atsak kurutuyorduk. Evrenin bizi getirmek istediği bir nokta olduğu kesindi fakat sanırım biz sürekli o noktaya ters bir istikamet tutturmaya çalışıyorduk. Bize sonunda tünelin ucunda ışık göründü dedirten bir proje daha hiç beklemediğimiz bir şekilde yarıda kesilince, “o halde kendimizi neden sıfır tecrübe ve kondisyonla ülkenin en uzun ve yer yer zorlu yürüyüş rotası olan Likya Yolu’na vurmuyoruz ki?” dedik. Kısa ve yoğun bir araştırmanın sonunda yani iki hafta sonra, eşimle sırtımızda çantalarımızla yola koyulduk. (Başka bir yazının konusu)Neredeyse bir ay süren Likya Yolu maceramız ve birkaç farklı denemeden sonra kamp konusunda hala kararsızım. 20’li yaşlarımda pek sevdiğim bu doğa aktivitesi 30’lu yaşlarımla beraber beni zorlamaya başladı. En son yaptığımız kampın üzerinden neredeyse iki yıl geçmişti. Artık zamanıydı. Bahar, kamp için en güzel mevsimdi ve neticede Nisan TEORİDE bahar ayıydı. Pazartesi günü mesaimiz olduğu için İstanbul civarlarında bir yere gitmeye karar verdik. Uzun araştırmalarım sonucu epeydir çalışmalarını hayranlıkla takip ettiğim Doğada Yaşam Okulu’nu seçtik. Bir araba dolusu eşyamız ve daha üç aylıkken dövülüp ormana atıldığı için doğadan korkan dört yaşındaki köpeğimiz ile birlikte havanın bizden yana olmasını dileyerek yola çıktık.