Zayıflık Sanılıyordu, Meğer Güçlü Yanmış: Duygusal Zekası Yüksek Kişilerin 3 Ortak Alışkanlığı
Modern kişisel gelişim dilinde 'aşırı düşünmek' neredeyse bir kusur gibi anlatılıyor. Durmadan içgüdülerimize güvenmemiz, ayrıntılarda boğulmamamız söyleniyor. Oysa psikolog Mark Travers'a göre her düşünme biçimi aynı şey değil. Dışarıdan aşırı düşünmek gibi görünen bazı alışkanlıklar, aslında duygusal bilgiye daha fazla dikkat kesilmenin sonucu olabiliyor.
Travers, psikolojik araştırmalara dayanarak üç alışkanlık sıralıyor. Bu alışkanlıklar, yüksek duygusal zekanın belirtisi.
1. Biten Bir Konuşmayı Kafanızda Yeniden Oynatıyorsunuz
Çoğumuz bir konuşma bittikten sonra onu zihnimizde tekrar oynatırız. Karşımızdakinin ses tonunu doğru anlayıp anlamadığımızı, kendi cevabımızın daha düşünceli olup olamayacağını sorgularız. Dışarıdan bakınca gereksiz bir kurcalama gibi görünür — nasılsa her şey söylendi, bitti.
Travers'a göre bu tekrar oynatma aslında bir işe yarıyor: empati ve perspektif alma. Kişi geçmiş bir konuşmayı gözden geçirirken, sözlerinin karşı tarafta nasıl bir etki bırakmış olabileceğini ve o anda gözünden kaçan sinyalleri değerlendirme fırsatı buluyor.
2. Bir Adım Atmadan Önce Karşı Tarafın Ne Hissedeceğini Hesaplıyorsunuz
Aşırı düşünmek diye etiketlenen bir diğer alışkanlık, karar vermeden önce birden fazla açıdan bakma eğilimi.
Duygusal zekası yüksek kişiler, verecekleri kararın ailelerini, iş arkadaşlarını ya da partnerlerini nasıl etkileyeceğini düşünmek için duruyor. Hassas bir mesaja cevap yazmadan ya da bir anlaşmazlığa girmeden önce zihinlerinde farklı senaryoları canlandırıyorlar. Dışarıdan bu tavır kararsızlık ya da gereğinden fazla temkinlilik gibi okunabiliyor.
3. Hissettiğiniz Şeyin Tam Olarak Ne Olduğunu Bulmaya Çalışıyorsunuz
Üçüncü alışkanlık, kişinin kendi duygusal tepkilerini incelemesi. Bir toplantıda alışılmadık biçimde sinirlendiğini fark etmek ya da biriyle vakit geçirdikten sonra tuhaf bir gerginlik hissetmek gibi.
Duygusal zekası yüksek biri bu hissi geçiştirmek yerine duruyor ve soruyor: Bu tam olarak neydi? Stresin bir yansıması mıydı, basit bir yanlış anlaşılma mıydı, yoksa uzun süredir görmezden gelinen bir mesele mi?
Psikolojide bu sürece 'duyguya isim verme' (affect labeling) deniyor. Uzmanlar, bir duyguyu tanıyıp adlandırmanın o duygunun şiddetini azalttığını ve onu yönetmeyi kolaylaştırdığını ortaya koyuyor.
Peki Bu Düşünme Ne Zaman Zarar Vermeye Başlıyor?
Psikologlara göre ayrım noktası amaç. Yansıtıcı düşünme anlamayı ve gelişmeyi hedefliyor; tam tersi durumlarda ise kişiyi kendini eleştirme ya da endişe döngüsünün içinde tutuyor.
Bu yüzden duygusal zekası yüksek kişiler bir içgörüye ulaştıklarında düşünmekten eyleme geçiyor. Öğrendikleri şeyi davranışa çeviriyor, aynı meselenin etrafında dönmeye devam etmiyorlar.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!




Yorum Yazın