Sabahattin Ali: Bir Aşk Romanı Yazdı, Kendi Sonu Bir Cinayet Romanı Oldu
Türkiye'nin en çok okunan yazarlarından biri, bir gün 'Edirne'ye peynir götürüyorum' dedi ve kamyonuna atlayıp yola çıktı. Bir daha geri dönmedi.
O kamyonda peynir yoktu. Onu sınırın öbür tarafına kaçırması gereken adam ise birkaç gün sonra, elinde yazarın eşyalarıyla ortaya çıkacaktı. Yazarın kendisi ise aylarca ortada yoktu. Cesedi, öldürülmesinden yaklaşık iki buçuk ay sonra, bir ormanlık alanda bir çobanın eline geçti. O kadar zaman geçmişti ki kim olduğunu bile zor anladılar.
O adam Sabahattin Ali'ydi. Ve bugün 'Kürk Mantolu Madonna'yı bir çırpıda okuyup içi titreyen milyonlarca insan, o kitabı yazan adamın nasıl bir hayat yaşadığını çoğu zaman hiç bilmiyor.
Oysa bilse, muhtemelen daha da sarsılırdı.
Çünkü o kadar kırılgan, o kadar ince bir aşk romanı yazan adam, hayatının büyük kısmını hapiste, mahkemede ve takip altında geçirdi. Kürk Mantolu Madonna'nın o yumuşak, utangaç cümlelerini kuran el, aynı zamanda devletin sürekli fişlediği bir adamın eliydi. İşin tuhafı, ikisi de aynı insandı.
Başa dönelim.
Sabahattin Ali 1907'de, bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan küçük bir kasabada doğdu. Subay bir babanın oğluydu, çocukluğu bir şehirden ötekine taşınmakla geçti. Zekiydi, çalışkandı, edebiyata daha okuldayken vuruldu. Öyle ki devlet bile yeteneğini fark etti ve onu eğitim alması için Almanya'ya gönderdi. Yıl 1928'di.
İşte her şey biraz da orada değişti. Almanya'dan dönen Sabahattin Ali artık yalnızca yetenekli bir genç değildi; kafasında fikirler, vicdanında keskin bir adalet duygusu olan bir adamdı. Ve o dönemin Türkiye'sinde, düşündüğünü söyleyen birinin başı beladan pek kurtulmuyordu.
İlk büyük darbe Konya'da geldi. Ve işin en tartışmalı, en hassas kısmı da tam burası.
Anlatılana göre Sabahattin Ali, Konya'da Almanca öğretmenliği yaptığı sırada, bir toplantıda Atatürk'ü ve İsmet İnönü'yü hicveden bir şiir okumuştu. Bu iddiayla tutuklandı, yargılandı ve on dört ay hapis yattı.
Şimdi burada durmak lazım. Çünkü Atatürk söz konusu olduğunda mesele hassastır ve doğrusunu bilmek herkesin hakkı. Ben de 'gerçekten böyle bir şey var mı' diye kaynakları araştırdım. Ortaya çıkan tablo, göründüğünden çok daha karışık.
Öncelikle bu bir iddiaydı, kanıtlanmış bir gerçek değil. Sabahattin Ali'yi ihbar edenler, o sırada kendisiyle arası açık olan, aralarında telif kavgası bulunan kişilerdi. Yani suçlama, ona husumet besleyen insanların ifadesine dayanıyordu. Ortada yazarın el yazısıyla bir kanıt yoktu; her şey tanıkların anlattıklarından ibaretti.
İkincisi, Sabahattin Ali bu suçlamayı ömrü boyunca reddetti. Hapisteyken doğrudan Atatürk'e bir mektup yazdı. O mektupta özetle 'Ben böyle bir şey yapmadım, bana iftira atıldı' diyor ve affını istiyordu. Bir arkadaşına yazdığı başka bir mektupta ise daha da açık konuşmuştu: 'Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdi.' Yani ona göre bu, bir şiir meselesi değil, bir kin ve iftira meselesiydi.
Üçüncüsü ve belki en çarpıcısı: Hapisten çıktıktan sonra Sabahattin Ali, Atatürk için 'Benim Aşkım' adlı bir şiir yazdı. İçinde 'Gönlümü verdim Ulu Gazi'ye, göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor' gibi dizeler vardı. Kimileri bunu 'mesleğine dönebilmek için mecburen yazdı' diye yorumlar, kimileri ise samimi bir dönüşün ifadesi olarak görür. Hangisi olursa olsun, ortada Atatürk'e açıkça sevgi ve bağlılık ifade eden bir metin var.
Yani meselenin özü şu: Sabahattin Ali'nin Atatürk'e hakaret ettiği hiçbir zaman kesin olarak kanıtlanmadı.
Aksine, kendisi bunu hep reddetti, iftiraya uğradığını söyledi ve Atatürk'e hem mektup hem de övgü şiiri yazdı. Bugün onu 'Atatürk düşmanıydı' diye anmak, tarihin eksik ve tek yanlı bir okuması olur. Gerçek, çok daha gri ve çok daha insani.
Ama bu hikâyenin acı tarafı şu: O suçlama, kanıtlanamamış olsa bile, hayatının geri kalanını belirledi. Çıktığında öğretmenlik hakkı elinden alınmıştı. Bir kere 'damgalanmış' adam olmuştu ve o damga, ölene kadar peşini bırakmadı.
Şimdi işin şaşırtıcı kısmı: Sabahattin Ali, en çok baskı gördüğü, en çok yıprandığı bu yıllarda, en güzel kitaplarını yazdı.
1937'de 'Kuyucaklı Yusuf' çıktı; Anadolu'nun acımasız gerçeğini kemiklerine kadar hissettiren bir roman. 1940'ta 'İçimizdeki Şeytan' geldi ve büyük tartışmalar yarattı. Ve tam da savaşın ortasında, 1943'te, kimsenin ondan beklemeyeceği bir kitap yayımladı: 'Kürk Mantolu Madonna.'
Düşünün. Bir yanda sürekli fişlenen, kovuşturulan, hırpalanan bir adam. Öbür yanda, bir erkeğin Almanya'da bir kadına duyduğu utangaç, imkânsız aşkı anlatan incecik bir hikâye. İkisi aynı kalemden çıktı. Belki de en çok ezilen insanların içinde, en yumuşak duygular saklanıyordu.
Kitap çıktığında ilgi gördü, ama bugünkü efsane değildi henüz. O efsaneye dönüşmesi için yazarının ölmesi, hatta bir süre unutulması, sonra bambaşka bir kuşak tarafından yeniden keşfedilmesi gerekecekti. Ama oraya geleceğiz.
Savaş biterken Sabahattin Ali kalemini iyice sivriltti.
1946'da Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la birlikte Markopaşa'yı çıkardı. Bu mizah gazetesi iktidara gülerek saldırıyordu ve tam da bu yüzden tehlikeliydi. Toplatıldı, kapatıldı, isim değiştirip yeniden çıktı, yine kapatıldı. Yazıların çoğu başkalarının olsa bile, hapse giren hep Sabahattin Ali oluyordu. Artık onun için hapishane, gidip gelinen sıradan bir yer gibiydi.
1947'ye gelindiğinde bitkin düşmüştü. İş yok, para yok, huzur yok. Nereye baksa bir dava, arkasını dönse bir takip. Sonunda kararını verdi: Bu ülkeden gidecekti. Ama bir sorun vardı. Devlet ona pasaport vermiyordu. Yasal kapı yüzüne kapanmıştı. Geriye tek yol kalıyordu: Sınırı kaçak geçmek.
İşte o meşhur 'peynir' yolculuğu böyle başladı. 1948'in ilkbaharında bir kamyon aldı, 'Edirne'ye peynir götüreceğim' dedi ve yola koyuldu. Ona sınırda rehberlik edecek kişi, silah çalmak suçundan ordudan atılmış Ali Ertekin adında biriydi. İkisi Kırklareli yolunda buluştu. Gerisi karanlık.
Resmi hikâyeye göre Ali Ertekin, yolda yazarın sözlerinden rahatsız olmuş, 'milli duyguları tahrik olduğu' için onu başına vurarak öldürmüştü. Kulağa inandırıcı gelmiyor, değil mi? Zaten kimse de tam olarak inanmadı. Çünkü cevapsız sorular birbirini kovalıyordu. Katil, öldürdüğü adamın eşyalarını neden günlerce üzerinde taşımıştı? Bu buluşmayı ayarlayan gerçekte kimdi? Sabahattin Ali sınırda mı öldürülmüştü, yoksa yakalanıp sorguda mı can vermişti? Yakınları, onun işkenceyle öldürüldüğünü ve Ertekin'in sadece bir maşa olarak öne sürüldüğünü söyledi. Hiçbiri kesin olarak kanıtlanamadı. Ama hiçbiri de çürütülemedi.
En sinir bozucu kısmı ise mahkemede yaşandı.
Türkiye'nin en büyük yazarlarından birini öldüren adam, 'milli hisleri tahrik' gerekçesiyle indirimli bir ceza aldı. Ardından çıkan bir afla neredeyse hiç yatmadan dışarı çıktı. Yani cinayet işlendi, fail belliydi, ama kimse gerçek anlamda hesap vermedi.
Peki ya kitapları? Onlar da uzun süre rafa kalktı. Bazı eserleri yasaklandı, yayınevleri korkudan yıllarca ona dokunmadı. Ailesi hem babalarını hem de yıllarca haklarını kaybetti. Sabahattin Ali adı, adeta üstü örtülmek istenen bir isme dönüştü.
Ve sonra, aradan onlarca yıl geçtikten sonra, beklenmedik bir şey oldu. Yeni bir kuşak 'Kürk Mantolu Madonna'yı keşfetti. O incecik aşk hikâyesi birden elden ele dolaşmaya, en çok satanlar listelerinin tepesine çıkmaya başladı. Bir zamanlar susturulmaya çalışılan adam, ölümünden yarım asır sonra, milyonların en sevdiği yazarı oldu.
Ama bir şey hâlâ eksik.
Bugün Sabahattin Ali'nin mezarının nerede olduğunu kimse bilmiyor. Onu sevenlerin, önünde durup bir çiçek bırakacağı bir yeri bile yok. Bedeni, seksen yılı aşkın süredir kayıp.
İşin belki de en acı tarafı bu. Sabahattin Ali bize en ince duyguyu, en sessiz aşkı anlatan adam olarak kaldı. Oysa kendi hayatı bir aşk hikâyesi gibi değil, çözülememiş bir cinayet dosyası gibi kapandı. Katili biliniyor, ama gerçek hâlâ karanlıkta.
Belki de edebiyat bazen böyle bir şeydir. Geriye kalan yalnızca yazarın kitapları değil, ardında bıraktığı o cevaplanmamış sorulardır.
Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

