article/comments
article/share
Haberler
Oscar Wilde: Londra’nın En Parlak Adamıydı, On Beş Haftada Her Şeyini Kaybetti

etiket Oscar Wilde: Londra’nın En Parlak Adamıydı, On Beş Haftada Her Şeyini Kaybetti

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

1895'in şubat ayında, Londra'nın en çok konuşulan adamı Oscar Wilde'dı. Yeni oyunu sahnelenmiş, seyirci ayakta alkışlamış, eleştirmenler onu göklere çıkarmıştı. Tiyatro çıkışında insanlar onu görebilmek için birbirini eziyordu. Zekâsıyla, giyimiyle, ağzından çıkan her cümleyle çağının yıldızıydı.

Aynı yılın mayıs ayında, aynı adam bir hapishane hücresinde, elleri nasır tutmuş hâlde, eski halatları lif lif ayıklıyordu.

Arada sadece on beş hafta vardı.

Bu on beş haftada ne mi oldu? İşte bu, edebiyat tarihinin en acı, en gereksiz ve en insani çöküş hikâyelerinden biri.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Başından alalım.

Başından alalım.

Oscar Wilde 1854'te Dublin'de doğdu. Zeki bir çocuktu, hem de sıra dışı derecede. Önce Dublin'de Trinity College'da, sonra Oxford'da okudu ve daha üniversitedeyken herkesin dikkatini çeken biri oldu. Çünkü Wilde yalnızca akıllı değildi; esprili, iddialı, gösterişli ve unutulmazdı. Bir odaya girdiğinde bütün gözler ona dönerdi. Söylediği sözler ertesi gün başkalarının ağzında dolaşırdı.

O dönem Londra'sında 'güzellik' ve 'sanat' üzerine konuşan, kıyafetiyle bile kural tanımayan bu genç adam kısa sürede bir fenomen oldu. Ama asıl patlamayı 1890'larda yaşadı. Arka arkaya yazdığı oyunlar Londra sahnelerini doldurdu. 'Lady Windermere'in Yelpazesi', 'İdeal Bir Koca' ve nihayet başyapıtı kabul edilen 'The Importance of Being Earnest'... Hepsi büyük başarı kazandı. Bir de romanı vardı: 'Dorian Gray'in Portresi.' Güzelliğini hiç kaybetmeyen, ama günahları bir tablonun üstünde çürüyen bir adamın hikâyesi. O roman bile ileride başına gelecekleri tuhaf biçimde haber veriyordu.

1895'e geldiğinde Wilde zirvedeydi. Evliydi, iki oğlu vardı, ünlüydü, zengindi. Ama hayatının merkezinde bir başka şey vardı: Lord Alfred Douglas.

Herkesin 'Bosie' dediği bu genç, soylu bir ailenin oğluydu ve Wilde'dan on altı yaş küçüktü. İkisi arasında yıllardır süren tutkulu, fırtınalı bir aşk vardı. Ama şunu hatırlamak gerekiyor: O dönemin İngiltere'sinde iki erkeğin ilişkisi yalnızca ayıp değil, resmen suçtu. Yasalar bunu 'gross indecency', yani ağır edepsizlik olarak tanımlıyor ve hapisle cezalandırıyordu. Yani Wilde, hayatının en büyük aşkını gizlemek zorunda olduğu bir çağda yaşıyordu.

İşte felaketi başlatan da bu oldu.

İşte felaketi başlatan da bu oldu.

Bosie'nin babası, Marki Queensberry adında sert, kavgacı, öfkeli bir adamdı. Oğlunun Wilde'la ilişkisinden nefret ediyordu ve bunu bitirmek için elinden geleni yapıyordu. Sonunda bir gün Wilde'ın kulübüne gitti ve arkasına bir not bıraktı. O notta Wilde'ı, üstü kapalı bir dille, eşcinsellikle suçluyordu.

Wilde burada bir seçim yapabilirdi. Notu görmezden gelebilir, sessiz kalabilir, hatta ülkeyi terk edebilirdi. Arkadaşları tam da bunu söyledi: 'Bunu büyütme, üstüne gitme.' Ama Wilde dinlemedi. Gururu ağır bastı ve Queensberry'ye hakaret davası açtı.

Bu, hayatının en büyük hatasıydı.

Çünkü o dönemin yasalarına göre Queensberry kendini tek bir şekilde kurtarabilirdi: Söylediğinin doğru olduğunu kanıtlayarak. Yani Wilde mahkemeye 'bu adam bana iftira attı' demek için çıkmıştı, ama Queensberry'nin avukatları işi tersine çevirdi. Wilde'ın özel hayatını araştırdılar, tanıklar buldular, mektupları ortaya döktüler. Wilde kendini savunmak için kürsüye çıktığında, keskin zekâsı bu kez ona ihanet etti. Espri yapmaya, laf cambazlığı yapmaya çalıştı, ama mahkeme bir tiyatro sahnesi değildi. Attığı her esprili taş, kendi ayağına düştü.

Sonunda Wilde davayı geri çekmek zorunda kaldı. Ama artık çok geçti. Mahkemede ortaya çıkan onca delil, bu kez devletin onu hedef almasına yetti. Davacıyken bir anda sanık oluverdi. Aynı gün tutuklanması için emir çıktı.

Arkadaşları son bir kez onu uyardı: 'Hemen bir tekneye atla, Fransa'ya kaç.' Kapı hâlâ aralıktı, kaçabilirdi. Ama Wilde yerinden kımıldamadı. Bir otel odasında oturdu ve sadece şunu söyledi: 'Tren çoktan gitti. Artık çok geç.' Belki gerçekten kaçamayacak kadar yorgundu, belki de kaderine razı olmuştu.

25 Mayıs 1895'te Oscar Wilde, ağır edepsizlik suçundan iki yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Yasanın verebileceği en yüksek cezaydı bu.

Ve o gösterişli, zarif, sözleri dilden dile dolaşan adam, kendini Reading Hapishanesi'nde buldu. Günde yirmi üç saat hücresinde kapalı kalıyordu. Ağır işlerde çalıştırılıyor, eski halatları saatlerce elleriyle lif lif ayıklıyordu. Bir zamanlar Londra'nın en zarif salonlarında ağırlanan adamın elleri artık kanıyordu. Sağlığı hızla bozuldu. Ama en çok da içi kırıldı.

Yine de o hücrede, tükenmiş hâldeyken, hayatının en derin metinlerinden birini yazdı. Bosie'ye hitaben kaleme aldığı upuzun bir mektuptu bu; adı 'De Profundis', yani 'derinliklerden'. O mektupta öfke de vardı, pişmanlık da, sevgi de. Bir zamanlar yalnızca güzelliğe ve hazza tapan adam, artık acıyı ve anlamı konuşuyordu.

1897'de hapisten çıktığında Oscar Wilde bitmişti. Parası yoktu, itibarı yoktu, sağlığı yoktu. Karısı çocuklarını alıp uzaklaşmış, ailenin soyadını bile değiştirmişti. İngiltere onu istemiyordu. O da kalkıp Fransa'ya gitti ve bir daha memleketine dönmedi.

Paris'te, yoksulluk içinde, takma bir isimle yaşadı.

Paris'te, yoksulluk içinde, takma bir isimle yaşadı.

Son eserini de o günlerde yazdı: 'Reading Zindanı Baladı.' Hapishanede tanık olduğu bir idamı anlatan, insanın içini burkan bir şiirdi bu. Artık eski Wilde'dan, o parlak esprilerden eser yoktu. Geriye acıyı görmüş, acıyı bilen bir adam kalmıştı.

30 Kasım 1900'de, Paris'te ucuz bir otel odasında, kırk altı yaşında öldü. Ölüm sebebi menenjitti; büyük ihtimalle hapishanede geçirdiği bir kazanın sonucuydu. Bir zamanlar bir ülkenin en çok konuştuğu adam, neredeyse kimsesiz göçüp gitti.

Ama hikâye orada bitmedi.

Yıllar geçtikçe dünya değişti, yasalar değişti, insanlar değişti. Bir zamanlar Wilde'ı hapse attıran o 'suç', çoktan tarihe karıştı. Ve 2017'de İngiltere, aralarında Wilde'ın da bulunduğu, geçmişte aynı sebeple mahkûm edilmiş on binlerce erkeği resmen affetti. Yani devlet, yüz yıldan uzun bir süre sonra, hatasını kabul etti.

Bugün Oscar Wilde, İngiliz edebiyatının en çok sevilen, en çok alıntılanan yazarlarından biri. Sözleri hâlâ dilden dile dolaşıyor, oyunları hâlâ sahneleniyor, kitapları hâlâ basılıyor. Onu hapse atan yasa unutuldu, ama onun cümleleri yaşıyor.

Belki de en çok onun kendi sözü yakışıyor bu hikâyeye. Wilde bir keresinde şöyle demişti: 'Hepimiz çamurun içindeyiz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.'

O, sonuna kadar yıldızlara bakanlardan biriydi.

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam