Ölüm Emri Okundu, Kurşunu Bekledi, Dünya Edebiyatını Değiştirdi: Dostoyevski’nin İnanılmaz Hayatı
Kitapları konuşmayı seviyoruz. Hatta bazen o kadar seviyoruz ki onları yazan insanları unutuyoruz. Oysa bazı yazarların hayatı, yazdıkları romanlardan çok daha şaşırtıcı olabiliyor. Hatta bazen bir kitabı gerçekten anlayabilmek için önce onu yazan insanın nasıl bir hayat yaşadığını bilmek gerekiyor. Bu yüzden yeni bir seriye başlamaya karar verdim. Bu seride çok sevdiğimiz yazarların eserlerinden değil, onları o eserleri yazmaya götüren hayatlardan söz edeceğiz. Çünkü bazen asıl hikâye romanın içinde değil, romanı yazan insanın hayatında saklıdır.
Bu serinin ilk konuğu ise dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan Fyodor Dostoyevski.
Bugün onun adını duyduğumuzda aklımıza Suç ve Ceza geliyor, Karamazov Kardeşler geliyor, Budala geliyor. İnsan ruhunu en iyi çözümleyen yazarlardan biri olduğu söyleniyor. Psikologlar onu inceliyor, filozoflar onu tartışıyor, yazarlar ondan etkileniyor. Fakat Dostoyevski’nin hayatına biraz yakından baktığınızda ilginç bir şey fark ediyorsunuz. Onun romanları aslında hayal gücünün değil, yaşadıklarının ürünüdür. Çünkü Dostoyevski insanı masa başında inceleyen bir yazar değildi. O, insanın en karanlık taraflarını yaşayarak tanıdı.
1849 yılının Aralık ayında henüz yirmi sekiz yaşındaydı. Yazarlık kariyerinin başındaydı ve geleceğe dair büyük hayalleri vardı. Fakat Rusya’nın siyasi atmosferi oldukça gergindi. Avrupa’da devrim hareketleri yükseliyor, monarşiler bu fikirlerin kendi ülkelerine sıçramasından korkuyordu. Çar I. Nikolay yönetimindeki Rusya da bundan farklı değildi. Yönetim, yalnızca silahlardan değil fikirlerden de korkuyordu. Dostoyevski’nin katıldığı Petrashevski Çevresi isimli topluluk işte tam da bu nedenle devletin radarına girmişti. Burada insanlar kitaplar okuyor, sansürü tartışıyor, köylülerin özgürleşmesini konuşuyor ve Rusya’nın geleceği üzerine fikir yürütüyordu. Bugün kulağa bir kitap kulübünden çok farklı gelmeyen bu toplantılar, dönemin Rusya’sında tehlikeli kabul ediliyordu.
Dostoyevski’nin başını derde sokan olaylardan biri de dönemin ünlü eleştirmeni Belinski’nin Çarlık yönetimini ve kiliseyi sert şekilde eleştiren mektubunu toplantılarda okuması oldu.
Devlet uzun süredir bu grubu takip ediyordu ve sonunda harekete geçti. Bir gece Dostoyevski tutuklandı. Aylar boyunca hücrede kaldı. Ne olacağını bilmiyordu. Bir gün özgürlüğüne kavuşup kavuşamayacağını bilmiyordu. Sonunda karar açıklandı. Ölüm cezası.
22 Aralık 1849 sabahı Dostoyevski ve diğer mahkûmlar meydana çıkarıldı. Beyaz idam kıyafetleri giydirildi. Eller bağlandı. Rahipler son dualar için hazır bekliyordu. İdam mangası yerini almıştı. Dostoyevski ikinci sıradaydı. Yani birkaç dakika sonra vurulacaktı. Bugün bu sahneyi okurken bile insanın tüyleri ürperiyor. Çünkü burada sözünü ettiğimiz şey bir mahkemenin verdiği karar değil, gerçekten yaşanmış bir ölüm anı. Dostoyevski daha sonra bu dakikaları hayatının en sarsıcı anları olarak anlatacaktı. Yanındaki bazı mahkûmlar ağlıyor, bazıları dua ediyor, bazıları sessizce bekliyordu. Herkes birkaç dakika sonra öleceğine inanıyordu. Ve tam o sırada bir haberci meydana geldi. Çarın affı okunuyordu. İdam cezası kaldırılmıştı.
Bugün tarihçilerin büyük kısmı bunun başından beri planlanmış bir psikolojik gösteri olduğu konusunda hemfikir. Amaç onları öldürmek değil, ölümü tattırmaktı. Devlet önce onları kırmak istemişti. Bir düşünün. Ölümü kabul etmişsiniz. Hayatınızın sona erdiğine inanmışsınız. Sevdiklerinizle vedalaşmışsınız. Sonra biri gelip yaşamaya devam edeceğinizi söylüyor. Bana sorarsanız Dostoyevski’nin hayatı tam olarak o gün ikiye ayrıldı. İdamdan önceki Dostoyevski ve idamdan sonraki Dostoyevski.
Affedildikten sonra Sibirya’ya gönderildi. Dört yıl boyunca ağır çalışma kampında yaşadı. Burada dikkat çekici olan şey şu; Dostoyevski bir katil değildi, bir hırsız değildi, bir suç örgütü lideri değildi. O bir yazardı. Fakat sürgünde Rusya’nın en ağır suçlularıyla aynı koğuşlarda kaldı. Cinayet işlemiş insanlarla birlikte yaşadı. Şiddetin hem mağdurlarını hem faillerini gördü. Yoksulluğun, çaresizliğin ve aşağılanmanın insan ruhunu nasıl değiştirdiğine tanık oldu. Daha sonra romanlarını okuduğunuzda karşınıza çıkan o unutulmaz karakterlerin kaynağı biraz da burada yatıyordu. Raskolnikov’u yaratırken yalnızca bir katili hayal etmiyordu. İnsan vicdanının nasıl çalıştığını yıllarca gözlemlemişti.
Suç ve Ceza’nın bu kadar güçlü olmasının nedeni de budur aslında.
Kitabı okuduğunuzda bir cinayet romanı okumazsınız. Bir insanın kendi zihninden kaçamayışını okursunuz. Dostoyevski’nin dehası burada ortaya çıkar. Mahkeme kararlarından daha ağır bir şey olduğunu söyler bize; vicdan.
Sürgünden döndüğünde hayatı kolaylaşmadı. Tam tersine yeni mücadeleler başladı. Kumar bağımlılığı geliştirdi. Defalarca borca battı. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde alacaklılardan kaçmak zorunda kaldı. Bir dönem öyle zor durumdaydı ki yayınevine teslim etmesi gereken romanı zamanında bitiremezse bütün haklarını kaybedecekti. Bunun üzerine bir stenografla çalışmaya başladı. O stenografın adı Anna Snitkina’ydı. Birlikte sadece yirmi altı gün içinde Kumarbaz romanını tamamladılar. Daha sonra Anna ile evlendi. Hayatının en zor dönemlerinde yanında duran kişi de yine Anna oldu. Eğer Anna Snitkina olmasaydı bugün bildiğimiz Dostoyevski’nin ortaya çıkıp çıkmayacağını bile bilmiyoruz.
Hayatındaki tek mücadele maddi sorunlar da değildi. Epilepsi hastasıydı. Sık sık nöbet geçiriyordu. Yakınlarını kaybetti. Küçük yaşta ölen oğlunun acısını yıllarca taşıdı. Hayatı boyunca huzurlu ve sakin bir yaşam süremedi. Belki de bu yüzden karakterleri hâlâ bu kadar gerçek geliyor bize. Çünkü onlar kusursuz insanlar değiller. Hata yapıyorlar, korkuyorlar, kıskanıyorlar, inanıyorlar, şüphe ediyorlar ve bazen kendi içlerinde kayboluyorlar. Tam da gerçek insanlar gibi.
Dostoyevski öldüğünde yalnızca büyük bir romancı değildi. Ardında Freud’u, Nietzsche’yi ve daha sonra gelecek sayısız düşünürü etkileyecek eserler bırakmıştı. Nietzsche onun için “öğrendiğim tek psikolog” demişti. Freud ise romanlarındaki karakterleri yıllarca incelemişti. Bugün psikoloji öğrencilerinin, felsefecilerin ve edebiyatçıların hâlâ ona dönüp dönüp bakmasının nedeni budur. Dostoyevski insanı açıklamaya çalışmadı. İnsan olmanın karmaşasını gösterdi. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar güçlü.
Çünkü onun romanlarında yalnızca karakterler yok. Ölümle yüzleşmiş bir adamın korkuları var. Sürgün yaşamış bir insanın yalnızlığı var. Borç içinde yaşamış bir adamın çaresizliği var. Evladını kaybetmiş bir babanın acısı var. Kumar masasında kaybetmiş bir insanın pişmanlığı var.
Ve bütün bunların sonunda ortaya çıkan şey sadece büyük edebiyat değil. Hayatın kendisi. Belki de Dostoyevski’yi iki yüz yıla yakın zamandır unutulmaz yapan şey tam olarak bu.
Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

