article/comments
article/share
Haberler
Okuryazarlığın Yeni Çağı: Bizi Kim Okuyor?

etiket Okuryazarlığın Yeni Çağı: Bizi Kim Okuyor?

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

8 Eylül Dünya Okuryazarlık Günü’ne ithafen

İnsanlık tarihine bakıldığında, okuryazarlığın hiçbir dönemde yalnızca harfleri tanımak ve kelimeleri anlamlandırmakla sınırlı bir beceri olarak kalmadığı görülür. Yazının ortaya çıkışıyla birlikte insanın düşüncesini zamana ve mekâna karşı koruyabilmesi, bilginin bireysel hafızanın sınırlarından çıkarak toplumsal hafızaya aktarılabilmesi ve sonraki kuşakların kendilerinden önce üretilmiş bilgiyle ilişki kurabilmesi mümkün hale gelmiş; matbaanın yaygınlaşması, zorunlu eğitimin gelişmesi ve bilgiye erişimin geniş kitlelere ulaşmasıyla birlikte okuryazarlık, bireysel gelişimin yanında toplumsal ilerlemenin de temel göstergelerinden biri olarak kabul edilmiştir.

Bugün 8 Eylül Dünya Okuryazarlık Günü’nü konuşurken ise okuryazarlığın tarihsel anlamını hatırlamak kadar, bu kavramın içinde bulunduğumuz dijital çağda hangi yeni anlamları kazandığını tartışmak da gerekiyor.

Çünkü insanın bilgiyle kurduğu ilişki son birkaç on yıl içerisinde tarihte daha önce görülmemiş bir hızla değişti. Bilginin üretimi, dolaşımı ve tüketimi artık büyük ölçüde dijital ağlar üzerinden gerçekleşirken, bireyler gün içerisinde farkında olarak ya da olmayarak yüzlerce farklı bilgi parçacığıyla karşılaşıyor; haberler, sosyal medya paylaşımları, kısa videolar, reklamlar, kullanıcı yorumları, arama sonuçları, dijital platform önerileri ve yapay zekâ tarafından üretilen içerikler, bireyin zihinsel dünyasını şekillendiren devasa bir bilgi ekosistemi meydana getiriyor.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bu dönüşüm, okuryazarlığın anlamını da doğal olarak genişletiyor.

Bu dönüşüm, okuryazarlığın anlamını da doğal olarak genişletiyor.

Bir metni okuyabilmek ve anlamını kavrayabilmek hâlâ okuryazarlığın temelini oluşturuyor; ancak günümüz dünyasında bireyin karşılaştığı bilginin kaynağını sorgulayabilmesi, üretim amacını değerlendirebilmesi, içerikteki olası yönlendirmeleri fark edebilmesi, farklı kaynaklardan gelen bilgileri karşılaştırabilmesi ve ulaştığı sonucun hangi kanıtlara dayandığını ortaya koyabilmesi de aynı derecede önemli hale geliyor.

Çünkü bilgiye erişimin kolaylaşması, bilginin güvenilirliğini değerlendirme sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor; tam tersine, bilgi kaynaklarının çoğalması ve içerik üretiminin olağanüstü biçimde hızlanması, bireyin karşılaştığı her bilgiye karşı daha gelişmiş bir değerlendirme ve muhakeme becerisine sahip olmasını zorunlu kılıyor.

Tam bu noktada, günlük hayatımızın büyük bölümünü görünmez biçimde yönlendiren algoritmaların rolü üzerinde düşünmek gerekiyor.

Dijital platformlarda hangi içeriğin karşımıza çıkacağını belirleyen algoritmalar, kullanıcıların davranışlarından elde edilen verileri analiz ederek kişiselleştirilmiş bilgi ortamları oluşturuyor; hangi videoda ne kadar süre kaldığımız, hangi habere tıkladığımız, hangi görselde durduğumuz, hangi içeriği yeniden izlediğimiz, hangi başlığa tepki verdiğimiz ve hangi konuları araştırdığımız gibi sayısız davranış, sistemler açısından anlamlı verilere dönüşerek bir sonraki içerik tercihinin belirlenmesinde kullanılıyor.

Bunun sonucunda aynı platformu kullanan iki kişinin karşılaştığı dijital dünya birbirinden oldukça farklılaşabiliyor.

Bir kullanıcı gün boyunca ekonomik gelişmelerle ilgili içeriklerle karşılaşırken başka bir kullanıcının ekranında spor, üçüncü bir kullanıcının ekranında siyaset, dördüncü bir kullanıcının ekranında ise tüketim alışkanlıklarını yönlendiren içerikler ağırlık kazanabiliyor. Zaman içerisinde bu kişiselleştirilmiş bilgi akışı, yalnızca kullanıcının ilgisini yansıtan bir içerik düzeni oluşturmaktan çıkarak onun dünyayı algılama biçimi üzerinde de etkili olabilecek bir çevre meydana getiriyor.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir mesele ortaya çıkıyor: Birey gördüğü dünyayı ne ölçüde kendi tercihleriyle, ne ölçüde kendisine sunulan tercihler arasından seçerek oluşturuyor?

Bu soru özellikle çocuklar açısından çok daha büyük bir önem taşıyor.

Bu soru özellikle çocuklar açısından çok daha büyük bir önem taşıyor.

Çocuklarımız, bilgiye ulaşmanın zor olduğu bir çağda büyümüyor; aksine, bilgiye ulaşmanın saniyeler içerisinde gerçekleştiği, içerik üretiminin herkes için mümkün hale geldiği ve dijital platformların bireysel davranışları sürekli olarak analiz ettiği bir ortamda yetişiyor. Dolayısıyla eğitim süreçlerinde öğrencinin bilgiye ulaşmasını sağlamak kadar, ulaştığı bilginin niteliğini değerlendirebilmesini ve kendisine sunulan içeriklerin arkasındaki mekanizmaları anlayabilmesini sağlamak da eğitim sorumluluğunun önemli bir parçası haline geliyor.

Bu durum, okuryazarlığı birbirinden bağımsız becerilerin toplamı olarak değerlendirmek yerine, bireyin bilgiyle kurduğu ilişkinin bütününü kapsayan daha geniş bir kavram olarak ele almamızı gerektiriyor.

Medya okuryazarlığı, dijital okuryazarlık, veri okuryazarlığı, finansal okuryazarlık ve son yıllarda giderek daha fazla gündeme gelen yapay zekâ okuryazarlığı, aslında aynı temel ihtiyacın farklı alanlardaki yansımaları olarak karşımıza çıkıyor: Bireyin karşılaştığı bilgiyi anlamlandırabilmesi, değerlendirebilmesi ve kendi kararlarını bu değerlendirme sürecinin sonunda oluşturabilmesi.

Bu noktada eğitim sistemlerinin önündeki temel meselelerden biri de sorgulama kültürünün nasıl geliştirileceğidir.

Bir öğrencinin doğru cevaba ulaşabilmesi akademik gelişimin önemli göstergelerinden biridir; bunun yanında öğrencinin doğru cevabın hangi gerekçelerle doğru kabul edildiğini araştırabilmesi, farklı açıklamalar arasında karşılaştırma yapabilmesi, bir iddianın hangi kanıtlara dayandığını sorgulayabilmesi ve yeni bir bilgiyle karşılaştığında mevcut düşüncesini yeniden değerlendirebilmesi, bireyin yaşam boyunca kullanacağı çok daha kapsamlı bir düşünme kapasitesinin temelini oluşturur.

Bu nedenle eğitim ortamlarının yalnızca cevapların üretildiği alanlar olmaktan çıkarak soruların niteliğinin de önemsendiği düşünsel alanlara dönüşmesi gerekiyor.

Çünkü bilgi çağında öğrencinin sahip olduğu bilgi miktarı kadar, o bilgiyle ne yaptığı da önem taşıyor.

Öğrencinin bir internet aramasının sonucunda karşısına çıkan ilk bilgiyi doğru kabul etmek yerine farklı kaynaklara ulaşabilmesi, bir sosyal medya paylaşımının yaygın olmasını güvenilirlik ölçütü olarak görmemesi, bir görüntünün gerçekliğini sorgulayabilmesi, bir yapay zekâ aracının ürettiği cevabı doğrudan doğruya bilgi olarak kabul etmek yerine doğrulama ihtiyacı hissetmesi ve bütün bunları yaparken kendi düşüncesinin de yanılabilir olduğunu kabul edebilmesi, geleceğin eğitiminde üzerinde daha fazla durulması gereken beceriler arasında yer alıyor.

Bu değişim öğretmenin rolünü de kaçınılmaz biçimde dönüştürüyor.

Bu değişim öğretmenin rolünü de kaçınılmaz biçimde dönüştürüyor.

Bilginin sınırlı kaynaklardan edinildiği dönemlerde öğretmen, öğrencinin bilgiye ulaşmasındaki en önemli aracı konumundaydı; bugün ise öğrenci, dünyanın farklı yerlerindeki bilgi kaynaklarına birkaç saniye içerisinde ulaşabiliyor. Bu nedenle öğretmenin değeri, yalnızca bilgiyi aktarma kapasitesi üzerinden değerlendirilemeyecek kadar geniş bir anlam kazanıyor. Öğretmenin asıl gücü; öğrencinin karşılaştığı bilgiyi değerlendirmesine, farklı kaynaklar arasında bağlantı kurmasına, doğru soruları oluşturmasına, düşüncesini gerekçelendirmesine ve gerektiğinde kendi kanaatini yeniden yapılandırmasına rehberlik edebilmesinde ortaya çıkıyor.

Böyle bir eğitim anlayışı, öğrenciyi bilgiyle donatmanın yanında onun zihinsel bağımsızlığını da güçlendirmeyi amaçlıyor.

Çünkü dijital çağda bireyin karşısındaki en büyük risklerden biri bilgi eksikliği kadar, sürekli ve yoğun bir bilgi akışı içerisinde kendi düşünsel yönünü kaybetme ihtimalidir. Kişiselleştirilmiş içeriklerin giderek daha güçlü hale geldiği, yapay zekânın bilgi üretim süreçlerine doğrudan dahil olduğu ve dijital platformların kullanıcı davranışlarını her geçen gün daha ayrıntılı biçimde analiz ettiği bir dünyada, eleştirel düşünme artık yalnızca akademik bir beceri olarak değerlendirilemeyecek kadar yaşamsal bir nitelik taşıyor.

Bu nedenle çocuklara geleceği hazırlarken onların yalnızca teknoloji kullanabilen bireyler olmalarını hedeflemek yeterli olmayacaktır.

Teknolojiyi kullanırken teknolojinin kendisini de sorgulayabilen, bilgiye ulaşırken bilginin kaynağını değerlendirebilen, bir içerikle karşılaştığında o içeriğin hangi amaçla üretildiğini düşünebilen ve kendi kararlarını dijital dünyanın sunduğu hazır seçenekler arasından otomatik biçimde seçmek yerine bilinçli bir muhakeme sürecinin sonucunda oluşturabilen bireyler yetiştirmek, eğitimin temel sorumluluklarından biri haline geliyor.

8 Eylül Dünya Okuryazarlık Günü bu nedenle eğitimciler, akademisyenler, ebeveynler ve politika yapıcılar açısından yalnızca okuma yazma becerisinin önemini hatırlatan sembolik bir gün olarak değerlendirilmemeli; okuryazarlığın değişen dünyayla birlikte nasıl yeniden tanımlanması gerektiğini tartışmak için bir düşünme fırsatı olarak ele alınmalıdır.

Çünkü okuryazarlığın geleceği, bireyin ne kadar çok metin okuyabildiği kadar, karşılaştığı bilginin arkasındaki yapıyı ne kadar iyi anlayabildiğiyle de şekillenecek.

Bugün çocuklarımıza kazandırmamız gereken en değerli becerilerden biri, karşılarına çıkan her bilgiye şüpheyle yaklaşmak değil; hangi bilginin neden güvenilir olduğunu araştırabilecek bir zihinsel disiplin geliştirmektir.

Bunun yolu ise ezberlenmiş doğrulardan çok, merakı canlı tutan, kanıt aramayı teşvik eden, farklı bakış açılarına alan açan ve bireyin kendi düşüncesini gerekçelendirmesine imkân veren bir eğitim kültüründen geçiyor.

Belki de 8 Eylül’ün bize hatırlatması gereken en önemli gerçek burada yatıyor:

Okuryazarlık, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin niteliğidir.

Dünya değiştikçe bu ilişkinin araçları da değişiyor; kitapların, gazetelerin ve yazılı metinlerin yanına ekranlar, veriler, algoritmalar ve yapay zekâ sistemleri ekleniyor. Dolayısıyla gelecek kuşakların okuryazarlığı, yalnızca okuyabildikleri metinlerin sayısıyla değil, karşılaştıkları dünyayı ne kadar bilinçli, eleştirel ve bağımsız biçimde anlamlandırabildikleriyle ölçülecek.

Ve eğitim tam da bu noktada kendi en temel sorusuna yeniden dönmek zorunda:

Çocuklarımıza dünyayı nasıl okuyacaklarını mı öğretiyoruz, yoksa dünyayı kendi akıllarıyla okuyabilecekleri bir düşünme biçimi mi kazandırıyoruz?

Bu sorunun cevabı, yalnızca okuryazarlığın geleceğini değil, nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da belirleyecek.

Instagram

X

LinkedIn

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam