Freudyen Bir Yüzleşme: Stres Altındayken Savunma Mekanizman Hangisi?
Hayat her zaman pembe bulutların üzerinde geçmiyor; bazen öyle anlar geliyor ki stres, kaygı ve hayal kırıklığı ruhumuzun kapısını sertçe çalıyor. İşte tam o anlarda, bilincimiz acı çekerken devreye görünmez bir kahraman girer: Egomuz. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud ve bu teoriyi arşa çıkaran kızı Anna Freud’a göre zihnimiz, bizi acı veren gerçeklerden korumak için 'Ego Savunma Mekanizmaları' üretir. Kimimiz içindeki öfkeyi sporda eritir, kimimiz kusurlarını başkasına yükler, kimimiz ise her şeye mantıklı bir kılıf uydurur. Bu test, kriz anlarında gerçekliği nasıl büktüğünü tamamen bilimsel bir altyapıyla yüzüne vuracak.
Hazırsan, zihninin en gizli savunma duvarlarını keşfetmeye başlayalım!
1. Cinsiyetini seçerek başla!
2. Şimdi de yaşını seç!
3. Çok yakın bir arkadaşınla durup dururken, incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebeple çok büyük bir kavga ettiniz. O an içinden geçen ilk düşünce ne olur?
4. ş yerinde ya da okulda haftalarca geceni gündüzüne katarak hazırlandığın o büyük proje yöneticilerin tarafından sertçe eleştirildi ve reddedildi. Ne yaparsın?
5. Romantik ilişkinde partnerin seni hiçbir mantıklı açıklama yapmadan, aniden terk etti. Bu durumla nasıl baş edersin?
6. Hayatında her şeyin üst üste geldiği, finansal ve duygusal olarak tam anlamıyla kapana kısıldığın bir dönemdesin. Günlük modun nasıl olur?
7. Geçmişte yaptığın ve düşündükçe seni utandıran, vicdanını sızlatan çok büyük bir hatan aklına geldiğinde ne yaparsın?
8. Çok değer verdiğin bir insanın aslında senin arkandan konuştuğunu ve seni kıskandığını öğrendin. Tepkin ne olur?
9. Seni çok öfkelendiren, haksızlığa uğradığını düşündüğün bir aile meclisi veya iş toplantısı bitti. Eve geldiğinde ne haldesin?
10. Çok istediğin, senin için dönüm noktası olacak bir iş başvurusundan veya burs programından ret cevabı aldın. Teselli yöntemin hangisidir?
Yansıtma!
Senin stres altındayken egonun başvurduğu mutlak kale Yansıtma mekanizması! Sigmund Freud’un en çok üzerinde durduğu bu yönteme göre; kendi iç dünyanda kabul etmekte zorlandığın, seni suçlu, yetersiz veya öfkeli hissettiren o 'karanlık' dürtüleri alıyor ve bir ayna gibi karşıdaki insanların üzerine yansıtıyorsun. Yani aslında içten içe birini kıskanıyorsan zihnin seni korumak için 'O beni kıskanıyor' yalanını söylüyor; ya da sen çok gerginsen etrafındaki herkesi agresif olmakla suçluyorsun. Bu, egonun seni o sarsıcı suçluluk ve yetersizlik duygusundan korumak için geliştirdiği muazzam bir savunma kalkanı. Bu mekanizma sayesinde kriz anlarında kendi özsaygını sıfır hasarla korumayı başarıyorsun; çünkü senin dünyanda hata neredeyse hiçbir zaman sende olmuyor, hep dış etkenler, torpiller, anlayışsız arkadaşlar veya kötü niyetli yöneticiler suçlu kalıyor. Kendini acımasız özeleştirilerden korumak için harika bir yöntem gibi görünse de, uzun vadede seni insan ilişkilerinde sürekli bir 'savunma ve saldırı' modunda bırakıyor. İnsanların sana cephe aldığını düşünerek aslında sen onlara cephe alıyor ve farkında olmadan kendi kehanetini kendin yaratıyorsun. Ruhunun bu sihirli aynasını biraz kendine çevirme vakti geldi. Stres anında birini suçlamaya, onun kötü niyetli olduğunu iddia etmeye başladığın o ilk saniyede dur ve kendine sakince şu soruyu sor: 'Şu an karşı tarafta gördüğüm ve beni deli eden bu kusur, aslında benim içimde kabul etmekten korktuğum hangi duyguya ait?' Kendi gölgelerinle, yetersizliklerinle ve hatalarınla yüzleşmek seni zayıflatmaz; aksine seni o sürekli başkalarını suçlama yorgunluğundan kurtarır ve çok daha özgür, olgun bir insana dönüştürür.
Bastırma!
Senin stres ve kriz anlarındaki mutlak savunma stratejin, Anna Freud’un teorisinde tüm mekanizmaların anası olarak kabul edilen Bastırma! Sen, zihninde depremler yaratacak o acı verici anıları, ayrılık sızıntılarını, başarısızlıkları ve travmatik duyguları alıyor, üzerine ağır çelik kapılar kilitliyor ve onları bilinçaltının o en karanlık, en derin mahzenine fırlatıyorsun. Dışarıdan bakıldığında o kadar güçlü, o kadar soğukkanlı ve 'hiçbir şeyi takmaz' görünüyorsun ki insanlar senin bu vurdumduymazlığına ya hayran kalıyor ya da hayret ediyor. Büyük bir felaketin veya ayrılığın ertesi günü bile kahkahalar atarak hayatına devam edebiliyorsun. Egonun seni o anlık felç edici acıdan korumak için bulduğu bu yöntem kısa vadede muazzam bir hayatta kalma becerisi sunuyor; işine odaklanabiliyor, sosyal hayatını sürdürebiliyorsun. Ancak unuttuğun çok ufak bir psikolojik gerçek var: Bilinçaltına gömülen hiçbir duygu orada uslu uslu ölmeyi beklemez. Sen onları görmezden geldikçe onlar yerin altında enerji biriktirir ve günün birinde hiç alakasız bir anda; panik ataklarla, sebepsiz ağlama krizleriyle, kronik beden ağrılarıyla ya da uykusuzlukla yüzeye sızar. Acıyı yok saymak, onun varlığını ortadan kaldırmaz; sadece patlama anını geciktirir. Ruhunun o kilitli mahzen kapılarını yavaş yavaş aralama zamanı. Hayatta üzülmek, kırılmak, başarısız hissetmek veya yas tutmak da en az neşeli olmak kadar insani ve gereklidir. Bir kriz yaşadığında kendine acı çekmek, gerekirse günlerce yatağa kapanıp ağlamak veya öfkelenmek için izin ver. Unutma, duygular yaşanıp bittiğinde gerçekten kaybolurlar; bastırıldıklarında değil. Kendine şefkat göster ve ruhunun o dürüst, kırılgan çığlıklarını duymaktan artık korkma.
Yücelleştirme!
Sen stres, öfke, hayal kırıklığı veya hayattaki o büyük reddedilişlerle karşılaştığında, bu yıkıcı ve tehlikeli enerjiyi alıp toplum tarafından kabul gören, son derece üretken, sanatsal veya sportif bir başarıya dönüştürüyorsun. Sevgilin seni terk ettiğinde oturup ağlamak yerine hayatının en yaratıcı metnini yazıyor, trafikte birine delirdiğinde o öfkeyi sporda ağırlık rekoru kırmak için yakıt olarak kullanıyor ya da büyük bir strese girdiğinde evini baştan aşağı bir sanat eserine çeviriyorsun. Sen tam bir ruhani simyacısın; içindeki o çiğ ve yakıcı elektriği, dış dünyayı güzelleştirecek saf altına dönüştürmekte üstüne yok. Bu yüzden kriz dönemleri senin hayatında aslında en çok ürettiğin, kariyerinde veya kişisel gelişiminde devasa sıçramalar yaptığın dönemlere dönüşüyor. Toplum seni her zaman çok çalışkan, üretken, sanatsal veya azimli biri olarak görüyor. Egon, seni yıkabilecek o ilkel dürtüleri o kadar asil bir kanala akıtıyor ki, hem ruhunu koruyor hem de dünyada harika izler bırakıyorsun. Ancak bu muhteşem mekanizmanın bile gizli bir tuzağı var: Sürekli 'üretmek' ve 'başarmak' zorunda hissetmek, seni kendi ham ve çıplak acınla bağ kurmaktan alıkoyabilir. Bazen sadece durup, hiçbir şeyi yüceleştirmeden, o kırgınlığı ve stresi tüm çıyaslığıyla yaşaman gerekir. Sürekli parıldayan bir başarı hikayesi yazmak zorunda değilsin; ara sıra hiçbir işe yaramayan, sadece canı yanan o ilkel parçana da sarılmayı ihmal etme. O üretkenliğinin arkasındaki yorgun ruhu dinlendirmek, seni çok daha güçlü kılacaktır.
Rasyonalizasyon!
enin stresli durumlarda egonun en sevdiği, en konforlu sığınağı Rasyonalizasyon, yani mantığa büründürme! Hayatta ne zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşasan, reddedilsen ya da bir hata yapsan; zihnin saniyeler içinde devreye giriyor ve o durumun aslında senin için neden 'en doğrusu, en mantıklısı ve en hayırlısı' olduğuna dair kusursuz, akademik düzeyde mantıklı bir tez hazırlıyor. Çok istediğin o işe kabul edilmediğinde 'Zaten maaşı düşüktü, çalışma saatleri beni bitirirdi, böylesi daha iyi oldu' diyorsun; ya da biri seni kırdığında 'Onun çocukluk travmaları var, o yüzden böyle davranıyor' diyerek durumu rasyonel bir zemine oturtuyorsun. Sen hayatı ve yaşadığın acıları saf bir mantık, neden-sonuç ilişkisi ve istatistik süzgecinden geçirerek evcilleştiriyorsun. Bu mekanizma sayesinde egon, o ani gelen ego yıkımlarından, haksızlık duygusundan ve hayal kırıklığının getirdiği o keskin sızıdan harika bir şekilde korunuyor. Çevrendeki insanlar seni her zaman çok olgun, felsefi, olaylara yukarıdan bakabilen ve bilge biri olarak tanımlıyor. Kriz anlarında panik yapmak yerine durumun matematiksel analizini çıkarıp sakince oturabiliyorsun. Fakat bu entelektüel savunma duvarı, seni hayatın en büyüleyici ve iyileştirici kısmından koparma riski taşıyor: Saf duygulardan. Hayat her zaman mantıklı bir denkleme oturmaz; bazen sadece çok istersin ve olmaz, bunun da hiçbir mantıklı veya hayırlı açıklaması yoktur; sadece canın yanar. Olayları sürekli kafanda analiz edip rasyonalize etmeye çalışmak, kalbinin o durumu hissetmesini engeller. Bazen o felsefi kitapları kapatmalı, mantıklı açıklamaları bir kenara bırakmalı ve sadece 'Şu an canım çok yanıyor ve bu durum berbat' diyerek o çiğ duyguyla kalabilmeyi öğrenmelisin. Zihninden biraz kalbine inmek ruhuna çok iyi gelecek.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!





Yorum Yazın