article/comments
article/share
Haberler
Bronz Süvari'nin Medeniyet Önerisi

etiket Bronz Süvari'nin Medeniyet Önerisi

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bir modernlik eleştirisi kitabını bitirdiğinizde genellikle iki duygudan birine kapılırsınız: Ya 'her şey bu kadar karanlıksa çıkış yok' hissiyle bir çaresizliğe, ya da yazarın son sayfada aceleyle sıkıştırdığı iyimser bir formülle yetinmeye. Mahir Ünal'ın Bronz Süvari'si bu iki tuzaktan da kaçınmayı başaran nadir kitaplardan. Kitabın dördüncü, beşinci ve altıncı bölümleri, önceki bölümlerde kurulan yoğun modernlik eleştirisini bir çöküş hikâyesinde bırakmıyor; onu bir medeniyet önerisine, üç kavrama -tevhid, mizan, emanet- bağlıyor.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Ama bu bağlanma ne kolay bir iyimserlik ne de nostaljik bir kaçıştır; tam tersine, kitabın en zorlu ve en cesur kısmı burasıdır.

Ama bu bağlanma ne kolay bir iyimserlik ne de nostaljik bir kaçıştır; tam tersine, kitabın en zorlu ve en cesur kısmı burasıdır.

Dördüncü bölüm, 'İslam Dünyası ile Karşılaştırmalı Okuma' başlığını taşıyor ve kitabın belki de en riskli hamlesini içeriyor: Batı'da moderniteyi doğuran tarihsel hattı, İslam dünyasının moderniteyle karşılaşma biçimiyle ontolojik ve kurumsal düzeyde yan yana koymak. Yazar bu karşılaştırmayı yaparken, birinci bölümde kurduğu 'Kilise'nin Roma mirasını taşıması' tespitini tersinden okuyor: İslam dünyasında hakikatin taşınma ve korunma mekanizmaları nasıl işledi? Burada dikkat çeken, yazarın İslami insan tasavvurunu tanımlarken kullandığı ifade: insan, yalnızca 'yapan' bir varlık değil, 'eşrefi mahluk ve ahseni takvim' üzerinden tanımlanan, niyet taşıyan, sorumluluk yüklenen ve eylemlerinin hesabını veren hür bir varlıktır. Bu tanım, kitabın beşinci bölümünde ele alınan modern öznenin -kendini bir 'veri-nesne' olarak gören, performansıyla ölçülen özne- tam karşıtı olarak konumlanıyor. Yazar bu karşılaştırmayı yaparken tarihsel çatışmaları da gizlemiyor; erken dönemdeki siyasal çatışmaları, mezhebi ayrışmaları, iktidar mücadelelerini kabul ediyor, ama bunların 'çağrının metinsel çekirdeğini' ortadan kaldırmadığını savunuyor.

Beşinci bölüm, "İnsanın Dönüşümü" başlığıyla, modern öznenin doğuşunu ve çözülüşünü iki uç arasında okuyor: özgürleşme ile kırılma, özerklik ile yalnızlık, başarı ile çöküş.

Beşinci bölüm, "İnsanın Dönüşümü" başlığıyla, modern öznenin doğuşunu ve çözülüşünü iki uç arasında okuyor: özgürleşme ile kırılma, özerklik ile yalnızlık, başarı ile çöküş.

Bu bölümün en çarpıcı sahnesi fabrikadır. Yazar, fabrika sirenlerini, vardiyaları, zilleri, mesai çizelgelerini yalnızca iktisadi düzenekler olarak değil, zihinsel ritimler üreten ve ahlaki davranışlar kuran aygıtlar olarak okuyor. Bu okuma, kitabın ilk bölümündeki 'zaman bir rejimdir' tezini bedene, gündelik hayata indiriyor. Ama bölümün asıl gerilimi, 'içkinlik' kavramında yatıyor: Aşkın bir anlama yaslanmayan her şey, dünyayı anlama taşıyan bir zemin olmaktan çıkıp, anlamın üretileceği bir yüzeye dönüşüyor. İnsan, eskiden 'düzenin içinde yerini bulan' bir varlıkken, şimdi 'düzeni kendisi kurması gereken' bir varlığa dönüşüyor -bu da beraberinde bir yorgunluk, bir anlam bunalımı getiriyor.

Kitap, bu iki bölümde inşa ettiği gerilimi —bir yanda İslami insan tasavvurunun sorumlu, hür öznesi, öte yanda modern öznenin yalnız ve tükenmiş hali— altıncı bölümde bir öneriye bağlıyor. 'Hakikate ve İnsana Dönüş' başlıklı bu son bölüm, kitabın en yoğun ve en iddialı kısmı. Yazar burada üç kavram öneriyor: Tevhid, varlığın parçalanmamış bir bütün olduğunun hatırlanması; mizan, gücün kendini meşrulaştırmasına karşı adalet ve ölçü; emanet, özgürlüğün sorumluluktan koparılmasına karşı bir hesap bilinci. Bu üçlünün en somutlaştığı an, kitabın 'bir bronz antika heykeli plastik bir leğenle değiştirmek, kıymeti yanlış bir teraziyle tartmaktır' cümlesinde -kitabın açılış sahnesi, burada bir kavrama, mizana dönüşüyor.

Emanet kavramı ise belki de kitabın en özgün siyasi-ahlaki önerisi.

Emanet kavramı ise belki de kitabın en özgün siyasi-ahlaki önerisi.

Yazar, modern öznenin kendini bir 'mülk sahibi' olarak kurduğunu -beden benim, karar benim, zaman benim- söylüyor ve bu sahiplik dilinin özgürlüğü keyfiliğe taşıdığını iddia ediyor. Buna karşı önerdiği emanet bilinci, insanı 'sahip' değil 'sorumlu' kılıyor. Bu soyut ilkeyi somutlaştırmak için yazarın seçtiği örnek dikkat çekici: Yavuz Sultan Selim'in, Mısır seferi sonrası Haremeyn için 'Hakimül Haremeyn' yerine 'Hadimül Haremeyn' -Haremeyn'in hizmetkârı- unvanını tercih ettiği rivayeti. Yazar bu tercihi sembolik bir jest olarak değil, dilin yönünü değiştiren bir hamle olarak okuyor: Efendilik, buyurma yetkisi değil, yük alma cesareti; önde olmak ayrıcalık değil, sorumluluktur.

Kitabın bu üç bölümüne yöneltilecek en ciddi soru şudur: Tevhid, mizan ve emanet üçlüsü, modernliğin somut kurumsal mekanizmalarına -platform ekonomisine, veri toplama pratiklerine, küresel tedarik zincirlerine- karşı ne ölçüde uygulanabilir bir alternatif sunuyor? Yazar bu üçlüyü bilinçli olarak bir 'kurum programı' değil, bir 'hal düzeltmesi' olarak tanımlıyor; somut politika önerilerine ya da kurumsal reçetelere fazla girmiyor. Bu tercih, kitabın kendini bir 'deneme' olarak konumlandırmasıyla tutarlı; ama okur, altı bölüm boyunca bu kadar keskin bir tarihsel-kurumsal analiz okuduktan sonra, aynı keskinlikte bir çözüm haritası bekleyebilir. Yazarın burada tercih ettiği yol, daha çok bireysel ve toplumsal bir yönelim değişikliği öneriyor: niyet, ölçü ve sorumluluk sorularını yeniden hayatın merkezine koymak. Bu, bazı okurlar için yetersiz görünebilir; ama kitabın kendi iddiasına göre, asıl kriz zaten kurumsal değil, ontolojiktir -insanın kendini ve varlığı nasıl gördüğüyle ilgilidir. Bu çerçevede, önerilen çözümün de aynı düzeyde, yani bir 'bakış' düzeyinde kalması bir tutarsızlık değil, bir seçimdir.

Bitirirken diyelim, kitap baştan beri bir tez değil, bir yöneliş öneriyordu; son cümle de bu yönelişin en yoğunlaştığı nokta.

Bitirirken diyelim, kitap baştan beri bir tez değil, bir yöneliş öneriyordu; son cümle de bu yönelişin en yoğunlaştığı nokta.

Sonuç olarak, kitabın dördüncü, beşinci ve altıncı bölümleri, bir modernlik eleştirisinin nasıl bir çaresizlik anlatısına dönüşmeden, ama aynı zamanda kolay bir iyimserliğe de sığınmadan bir öneriye ulaşabileceğini gösteriyor. Bu öneri her okuru ikna etmeyebilir; ama en azından, 'kıymet nedir' sorusuna kaçmadan, sonuna kadar, tarihten ontolojiye, ontolojiden ahlaka uzanan bir cevap arayışı sunuyor. Ve belki de bir kitaptan beklenebilecek en dürüst şey de budur: bir soruyu sonuna kadar taşıma cesareti.

Instagram

X

Linkedin

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam