Bilim İnsanlarından Yeni Araştırma: Kişiliğimiz Aslında Genlerden mi Geliyor?
Kişilik, yüzyıllardır “doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı şekillenir?” sorusunun merkezinde duruyor. Genetik araştırmalardaki son bulgular ise bu tartışmayı daha da derinleştiriyor. Uzmanlara göre kişilik, tek bir kaynağa indirgenemeyecek kadar karmaşık; binlerce genin küçük etkisiyle çevresel faktörlerin sürekli etkileşimi içinde şekilleniyor.
Kişiliğimizin ne kadarının genlerden, ne kadarının çevreden geldiği sorusu uzun süredir bilim dünyasının en tartışmalı başlıklarından biri olmaya devam ediyor.
BBC’ye konuşan uzmanlara göre ise bu sorunun artık tek bir cevabı yok: İnsan davranışı ne yalnızca genetikle ne de sadece çevresel koşullarla açıklanabiliyor.
Genetik araştırmalardaki ilerlemeler, özellikle son 20 yılda tabloyu daha da karmaşık hale getirdi. Eskiden kişiliğin birkaç “etkili gen” tarafından belirlendiği düşünülürken, bugün bu yaklaşımın geçerliliğini büyük ölçüde yitirdiği belirtiliyor. Amsterdam UMC’de görev yapan psikiyatri uzmanı Aysu Okbay’a göre artık bilim dünyası kişiliği “poligenik” bir yapı olarak ele alıyor. Yani tek bir gen değil, binlerce genin çok küçük etkilerinin toplamı kişilik özelliklerini şekillendiriyor.
Benzer şekilde çevresel faktörlerin etkisi de sanıldığından daha lineer değil.
Tek bir büyük olaydan ziyade, yaşam boyunca biriken çok sayıda küçük deneyimin daha belirleyici olduğu ifade ediliyor.
BBC’nin aktardığı dikkat çekici örneklerden biri ise 2009’da İtalya’nın Trieste kentinde görülen bir dava. Abdelmalek Bayout isimli sanık, işlediği bir cinayetin cezasını hafifletmek için DNA’sında “savaşçı gen” olarak bilinen MAOA varyantını öne sürmüştü. Mahkeme bu argümanı kısmen dikkate alarak cezayı bir yıl azaltmıştı. Ancak sonraki yıllarda yapılan araştırmalar, bu tür tek gen üzerinden yapılan açıklamaların bilimsel olarak yetersiz kaldığını ortaya koydu.
İkiz çalışmaları da genetik ve çevre etkileşimini anlamada önemli veriler sunuyor.
Özdeş ikizlerin genetik yapıları tamamen aynı olmasına rağmen kişiliklerinin birebir örtüşmemesi, çevresel faktörlerin etkisini açıkça gösteriyor. 1958-2012 yılları arasında yapılan geniş kapsamlı analizler, kişilik farklılıklarının yaklaşık yüzde 40 ila 50’sinin genetik, geri kalanının ise çevresel etkenlerle açıklanabileceğini ortaya koydu.
Ancak daha yeni genom çalışmalarında bu oranların bile kesin olmadığı görülüyor. Bazı araştırmalar, genetik etkinin yüzde 9 ila 18 bandında kalabileceğini öne sürüyor. Bu durum bilim dünyasında “kayıp kalıtım” problemi olarak adlandırılıyor ve kişiliğin neden bu kadar karmaşık olduğunu açıklamaya çalışıyor.
Öte yandan çevresel etkilerin de sanıldığı kadar mutlak olmadığı vurgulanıyor. Brent Roberts gibi araştırmacılara göre yetişkinlikte yaşanan büyük travmalar, kişilik üzerinde kalıcı ve belirleyici değişimler yaratmakta genellikle sınırlı bir etkiye sahip. Daha güçlü etkiler ise erken çocukluk döneminde ve hatta anne karnında başlayabiliyor.
“Fetal programlama” olarak bilinen yaklaşım, gebelik sırasında annenin yaşadığı stresin bebeğin ileriki dönemlerdeki mizacını etkileyebileceğini öne sürüyor. 2022’de yayımlanan bir çalışma da yüksek stres altında geçen gebeliklerin, bebeklerde daha yüksek korku ve huzursuzluk eğilimiyle ilişkili olabileceğini gösterdi.
Uzmanların ortaklaştığı nokta ne?
Genetik yatkınlıklar ve çevresel koşullar birbirinden bağımsız değil, sürekli etkileşim halinde çalışıyor. Bazı genler çevresel koşullara bağlı olarak “aktifleşebiliyor” ya da etkisini artırabiliyor.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!





Yorum Yazın