'Oğlum Dağda Üşür, Bırakın'
Bitlis Hizan'da bir ay önce PKK tarafından kaçırılan Vedat Aydın'ın annesi Leman Aydın, Anneler Günü'nde oğlu için çağrıda bulundu.Bitlis Hizan’da bir ay önce PKK tarafından kaçırılan lise öğrencisi Vedat Aydın ’ın (16) annesi Leman Aydın , Anneler Günü hediyesi olarak kaçırılan oğlunu istedi. Bugün'de yer alan habere göre acılı anne “Benim oğlum hasta dağda dayanamaz üşür. Analar artık ağlamasın Evlat acısı kadar büyük bir acı yok” dedi. Hatay'daki Gezi eylemleri sırasında hayatını kaybeden Abdullah Cömert'in annesi Hatice Cömert, oğlunun mezarını ziyaret etti. Cömert “Abdullah bana çiçek, hediye getirecekti. Beni dışarıya çıkaracak, yemeğe götürecekti. Elimi öpecekti, Acım çok büyük” dedi. T24
Hollandalı Gruptan Orgazmlı Şarkı
Hollandalı elektronik müzik grubu ADAM’dan orgazmlı esintili bir parça geldi. Yeni müzik klipleri “Go to go”da 3 solistin vibratör etkisi altında şarkı söyledikleri anlar paylaşım rekorları kırmaya başladı. Şarkının sonlarına doğru zorlanan grubun bu klibi birçok ülkede daha şimdiden yasaklanacak gibi.
Bir Kasada Saklı Van Gogh İmzalı Tablo
İspanya’da yeni bir Van Gogh tablosu bulundu. İspanyol vergi dairesi yetkilileri, bir vergi usulsüzlüğünü araştırırken Madrid’deki bir evden aldıkları kasada Vincent Van Gogh’un Cypress, Sky and Country adlı tablosunu bulduklarını açıkladı. 40 yıl önce Viyana’da kaybolan tablonun ünlü ressama ait olup olmadığı İspanya Kültür Bakanlığı’nın incelemeleri sonrasında kesinlik kazanacak. Ne ki, tablo üslup ve konu bakımından sanatçının işlerine benzerlik gösteriyor. KOMÜN GÜNLERİNDEN Üstünde Van Gogh’un imzası bulunan tablonun arkasında üç “saygın kurumun” damgasının yer aldığı belirtildi. Amsterdam’daki Rijksmuseum’un 1944 yılından, Berlin’deki Museum der Schöne Künste ve Viyana Enstitüsü’nün 1974’ten damgaları bulunan ve bir servi ağacını betimleyen tablonun yaklaşık 1889’da tamamlandığı tahmin ediliyor. Uzmanlar, ressamın tabloyu Fransa’nın Saint-Rémy-de-Provence komününde kaldığı esnada çizmiş olabileceğini belirtiyor. Van Gogh’un aynı dönemde çizdiği tablolarda servi ağacı sıklıkla görülürken, eserlere örnek olarak The Starry Night/ Yıldızlı Gece tablosu da gösteriliyor. Arkadaş kurbanı Daha önce Viyana’daki Kunsthistoriches Müzesi’nde sergilenen tablonun İspanya’ya nasıl gittiği bilinmiyor. Konuyla ilgili soruşturma başlatılırken, İspanyol yetkililer hırsızlık şüphesi üzerinde duruyor. Kasanın sahibi ise, 2010’da, yabancı bir milyonerin kendisinden tabloyu saklamasını istemesi üzerine eseri kasaya koyduğunu ifade etti. Tablonun değeri henüz bilinmiyor. El Mundo
Latife Hanım'ın Boşanma Mektubu Satılacak
Latife Hanım'ın Atatürk'ten boşanırken taleplerini de içeren 7 sayfalık mektubu, müzayede ile satışa sunulacak. Levant Antika tarafından 17 Mayıs'ta Rixos Pera Otel'de düzenlenecek müzayedede satışa sunulacaklar arasında, Cumhuriyet'in ilk dönemlerine ışık tutacak bir belge niteliğindeki Latife Hanım'ın Atatürk 'ten boşanırken taleplerini içeren 7 sayfalık mektubu da bulunuyor. AA muhabirine açıklamalarda bulunan Levant Antika sahibi Kemal Can Süleymaniye, özel bir koleksiyoner aracılığıyla kendilerine ulaşan mektubu incelediklerinde çok heyecanlandıklarını söyledi. Mektupta, Latife Hanım'ın taleplerinin yanı sıra cumhuriyetin ilk dönemiyle ilgili çarpıcı bilgiler yer aldığını anlatan Süleymaniye, 'Latife Hanım mektubuna, 'dikte edilen' diye başlamış. 7 sayfadan oluşan notlar, kurşun kalemle kaydedilmiş' dedi. Latife Hanım'ın, notlarında ilk önce İsmet Paşa ile aralarındaki konuşmaya yer verdiğini belirten Süleymaniye, 'Ben evden temelli olarak çıkmadım. Ne eşya aldım, ne de almak maksadıyla eşyadan bahsettim. Yalnız bu çıkışın şeklini beğenmediğimden İsmet Paşa hazretlerine, 'Paşam temelli çıkıyorsam ona göre çıkayım. Paşa hazretlerinin hesapları, parası ve bütün evi bana teslim edilmişti' şeklinde ifadeler yer aldığını anlattı. Latife Hanım'ın, mektupta kendisine ait eşyaların hatıra niteliği ve maddi kıymet taşıyan bazılarının listesine yer verdiğini bildiren Süleymaniye, bunların mektupta, 'Üç adet şal merhum büyük validemden hatıra kalmıştır, bir de altın sedef saplı bir tabanca' şeklinde yazıldığını ifade etti. Aile içi yaşananlarla ilgili detaylı bilgiler de yer alıyor Latife Hanım'ın mektubun sonunda 'Ben bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da leh ve aleyhte hiçbir kelime sarf etmeyeceğim' şeklinde ifadeye yer verdiğini vurgulayan Süleymaniye, şunları kaydetti: 'Mektupta dikkat çekici detay, Latife Hanım'ın evden ayrılırken sadece ailesi tarafından verilen özel eşyaları talep etmesidir. Mektubun geneli incelendiğinde cumhuriyetin ilk dönemine ait gerçekten çok çarpıcı bilgiler yer alıyor. Mektupta aile içi yaşananlarla ilgili geniş ve detaylı bilgilerin yer alıyor. Mektubun gizeminin bozulmaması ve alacak kişinin hakkına saygı amacıyla bu konularda fazla bilgi veremeyeceğim.' Kanuni'nin fermanı da satışa sunuluyor Süleymaniye, müzayedede satılacaklar arasında Atatürk'ün imzası bulunan bir fotoğraf , 1891'de Osmanlı topraklarında ilk kez kurulan bir sigorta firmasının tabelası, Kanuni Sultan Süleyman'ın Erzurum Beyler Beyine gönderdiği fermanın da dikkat çekici diğer eserler olduğunu belirterek, fotoğraf, harita, cep saati, Osmanlı madalya ve nişanları ile hat levhalarının arasında bulunduğu bin 500 civarında eserin koleksiyonerlerin ilgisine sunulacağını sözlerine ekledi.CNN Türk | AA
Samsung, Tizen'li Telefonlarını Rusya ve Hindistan'da Satışa Çıkarıyor
Samsung Electronics, kendi işletim sistemi Tizen ile çalışan akıllı telefonunun ilk önce Rusya ve Hindistan'da satışa çıkaracak. Konuya yakın kaynaklar Samsung'un bu işletim sistemi ile Google ve Apple'a karşı yarışacağını belirtiyor.Aynı kaynaklar Güney Koreli şirketin Tizen ile çalışan akıllı telefonunun gelecek haftalarda Moskova'da yapılacak bir etkinlik ile tanıtacağını belirtiyor. Samsung'un bu etkiliğinin Galaxy ile çalışan amiral gemisi telefonlarının tanıtımı ile aynı olacağı belirtiliyor. Etkinliğin Tizen için Haziran başında San Francisco'da yapılacak geliştiriciler konferansı ile aynı zaman denk gelmesi bekleniyor. Yine konuya yakın bir kaynak Samsung'un Hindistan'da piyasaya süreceği Tizen akıllı telefon için de sona yaklaştığını ifade etti. Şirket aynı zamanda işletim sistemini televizyonlarda kullanılacak şekilde geliştirmeye de çalışıyor. Kaynaklar Tizen TV ürünün piyasaya sürülmesi için henüz tam bir tarih olmadığını söylüyor. Samsung ise konuyla ilgili açıklamada bulunmadı. Tizen işletim sisteminin gelişimini denetleyen Tizen Association'dan da konuyla ilgili bir yorum gelmedi. Her ne kadar akıllı telefonlar, TV'ler ve buzdolaplarından milyar dolarlar kazansa da Samsung yazılım alanında henüz kayda değer bir ilerleme gösterebilmiş değil. Yeni işletim sisteminin kullanıcılar arasında yer bulması için Samsung ve diğer ortağı Intel, Tizen'i çeşitli cihazları bir birine bağlayacak bir işletim sistemi şeklinde geliştiriyor. Samsung daha önce Tizen ile çalışan bazı kamera ve akıllı saat Gear 2'yi piyasaya sürmüştü. Tata Motors da araçlarında çalışan harita ve eğlence uygulamaları için de Tizen'i kullanmıştı. Ancak Tizen'de en fazla akıllı telefon cephesine öncelik veriliyor. Samsung ABD gibi pazarlarda Google ve Apple ile doğrudan yüzleşmekten kaçınma stratejisini uyguluyor gibi görünüyor. Bunun yerine şirket Samsung'un iyi yer edinmiş olduğu Rusya ve Hindistan gibi gelişen pazarları hedefliyor. Samsung bu pazarlarda kullanıcıların, Google'ın Android işletim sisteminin sunduğu özellikleri ve uygulamaları karşıladığı sürece özel bir işletim sistemini tercih etmeyeceğinden Tizen'in bu pazarlarda yer bulabileceğine inanıyor. Android, günümüzde Samsung'un telefonlarının neredeyse tamamına güç veriyor. Samsung ve Intel, daha önce yapılan geliştiriciler konferanslarında üçüncü parti uygulama geliştiricileri Tizen için yazılım ve hizmet geliştirmeye ikna etmeye çalıştı. Yine de Tizen akıllı telefonlar için planlar sığ ilerliyor. 2011 yılında Samsung yaptığı açıklamada Tizen ile çalışan cihazın 2012'in ilk çeyreğinde piyasaya sürüleceğini belirmişti. Ancak bu olmadı. Son olarak Tizen ile çalışan akıllı telefonun Ocak ayında piyasaya sürülme planı da ortakların bazılarında yaşanan çekinceler nedeniyle hayata geçmemişti. Ancak Tizen her şeye rağmen Samsung'un öncelikleri arasında kalmaya devam etti. Samsung'un son amiral gemisi Galaxy S5'in Android ile çalışması nedeniyle Google, bu donanım üzerinden satılan yazılım ve hizmetlerin gelirlerinin büyük kısmını kendisine alıyor. WSJ
Kenan Işık'sız Kim Milyoner Olmak İster'de Duygu Dolu Anlar
Tiyatro sanatçısı Kenan Işık , 21 Mart'ta beyin kanaması geçirerek Amerikan Hastanesi'ne kaldırılan ve halen yoğun bakımda rehabilitasyonu süren sanatçının sağlık durumunun netleşmemesi nedeniyle Kim Milyoner Olmak İster'in sunuculuğunu bir önceki gece Zafer Ergin üstlendi. Kenan Işık sağlığına kavuşana kadar Kim Milyoner Olmak İster'i yakın arkadaşları sunacak. Yeni bölümdeki en dikkat çekici ayrıntı sesli soruda Kenan Işık'ın okuduğu şiir oldu. Seyircilerin duygulandığı anlar dikkatlerden kaçmadı.T24
Reklam
Reklam
Kevin Durant Annesine Söyledikleriyle Herkesi Ağlattı
Kevin Durant'in MVP konuşmasında duygu dolu anlar yaşandı...Kevin Durant yılın en iyi oyuncusu seçildiği ödül töreninde çocukluğunda yaşadıklarını ve annesinin ona olan desteğini anlatırken duygusal anlar yaşandı. Genç yıldız mvp ödül konuşmasını da 'Gerçek mvp sensin'diyerek noktaladı.
Game Of Thrones'un Tarihteki 7 Paralel Hikayesi
Lancaster'lı Edward, VI. Henry'nin ve Anjou'lu Margaret'ın oğludur,aynı zamanda tıpkı Joffrey gibi gayrimeşru çocuk olduğu konuşulmaktadır. Edward da tıpkı Joffrey gibi deli,kötü huylu ve düşmancıl tavırlara sahipti. Milan elçisi bir kere Edward hakkında 'Bu çocuk, 13 yaşında olmasına rağmen, sadece kafa koparmaktan ve savaş çıkarmaktan bahsediyor, sanki her şey ona bağlıymış ve avucunun içindeymişçesine.' demiştir. Aynı zamanda hikaye tatmin edici bir sonla bitiyor, Edward, York'lu IV.Edward tarafından tokatlandıktan sonra bıçaklanarak öldürülüyor.
Reklam
İnanılmaz Güzellikteki 25 Bulutlarla Kaplı Mekan
Birçoğu instagram kullanıcıları tarafından paylaşılan bu eşsiz fotoğraflar, üzerinde yaşadığımız dünyamızın farklı bir güzelliğini tekrar tekrar gözler önüne seriyor. İyi eğlenceler dileriz...
Reklam
Ölümünün 60. Yılında Sait Faik'i Anlattılar
Bugün Türk edebiyatının ‘Kelebek Avcısı' Sait Faik Abasıyanık 'ın 60. ölüm yıldönümü. 50 yıldır her 11 Mayıs'ta onu Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı ile anılıyor. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı’nın sahibi bu sene Mahir Ünal Eriş oldu. Abasıyanık bu sene bir de, Sait Faik öykü zincirine eklenen yazarların görüşleriyle hatırlandı. Ödülün sahipleri “Sait Faik'in, özelde sizin öykücülüğünüz, genelde Türk öykücülüğü üzerindeki etkisi nedir?” sorusuna verdikleri cevapla Sait Faik’i anlattı. Jülide Güngör ile Eda Üçer ’in Zaman gazetesinde yer alan habere göre, Mahir Ünsal Eriş, Ahmet Büke ve Behçet Çelik gibi hikayeciler Sait Faik’i şöyle anlattı: Mahir Ünsal Eriş (2014 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi) “Sait Faik Abasıyanık benim için bir yazma faaliyetine niyet ettiğim günden beri üzerine yazdığım kağıdın ta kendisi. Sadece satır aralarında kalmış boşlukları doldurmaya çalıştım bu zamana kadar, kendi tanıdığım kendi bildiğim insanlarla kendi tanıdığım coğrafyayla. Her şeyden önce Sait Faik’in okuru olmak çok değerli. Ödülün de adımın yanına bir unvan gibi hayatım boyunca beni takip edecek olmasından duyduğum onuru anlatamıyorum.” Yalçın Tosun (2012 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi) 'Kendi adıma insanın derinlerindeki, o karanlık odalardaki arzularını anlatmasındaki yücelik en çok etkilemiştir beni. Arzunun görünümleri çeşit çeşittir Sait Faik'te. Bir şeyler hep duralatmaya çalışsa da yaşamın özü de sayılan arzunun yolculuğunu, yazıyla karşı çıkar buna. Öykülerinde bunu duyumsatışıysa can yakıcı güzelliktedir. Yaşamak kokar buram buram. O tramvaylardaki bütün güzel ve kirli çocuklar, denizlerdeki öpülerek geri bırakılmış tüm balıklar ile bir de biz -yazıyla kalbini kanatmışlar- gönül borcu duyarız ona. Daima.' Ahmet Büke (2011 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi) 'Sait Faik, öykümüzün hep güzel kalan annesidir. Uyurken üstümüzü örter; iyi insan, iyi öykücü olmamıza yardım eder.' Behçet Çelik (2008 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi) 'Birbirlerinden pek çok açıdan farklı olan insanların, insan onurunu ve yaşama sevincini merkeze alan yeni bir ahlakta buluşabileceklerini ifade ettiği edebi metinlerini kaleme alırken de özgür ruhludur Sait Faik. Yerleşik edebi ölçütleri, alışkanlıkları, anlatım ve kurgu biçimlerini tersyüz etmekten çekinmemiş, yeni bir dilin, yeni bir edebiyatın ilk filizleri onun öykülerinde yeşermiştir. Sait Faik'in insanın yaratıcılığını kışkırtan, ifade etmeye çalıştığım bu öykü âlemi benim için de her zaman esaslı bir esin kaynağı olmuştur.' Ayşe Sarısayın (2005 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi) 'Sait Faik, pek çoğumuz gibi beni de Türk hikâyeciliğiyle tanıştıran ilk isimlerden biri. Çocukluk yıllarımda onun ilk hikâyesi İpekli Mendil ile başlayan tanışıklığımız, edebiyatımızda bir dönüm noktası sayılan Alemdağ'da Var Bir Yılan'a dek uzandı zaman içinde. Tıkandığımı hissettiğimde, has Türkçeyi, yalın bir anlatımı özlediğimde başvurduğum yazarlardan biri oldu Türk edebiyatında bir ‘ada' olarak gördüğüm bu büyük usta. Son yıllarda adada yaşamamın da etkisiyle olsa gerek, çalışan ve üreten kalabalıklardan beslenen, sıradan yaşamların tanığı olmaktan sevinç duyan, güzelliklerin hakkını veren, çirkinliklerle karşılaştıkça ıssızlıklara, doğaya, denize, en çok da ‘ada'ya sığınan Sait Faik'i daha sık anıyorum.' Murat Gülsoy (2001 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi) 'Sait Faik, edebiyatımızın en Batılı kalemlerinden biridir, insanlarla, toplumla, toplumsal olanla sorunları olduğunu keşfeden bireyin arketipidir. Bu nedenle de hemen her yazar günü gelir Sait Faik'le hesaplaşmak gereği duyar. Benim kişisel olarak geç keşfettiğim yazarlardandır. Belki aldığımız eğitim nedeniyle Sait Faik'i yanlış tanımış, önceliği Sabahattin Ali'ye, Orhan Kemal'e, Kemal Tahir'e vermiştim Türk edebiyatı ile tanıştığım yıllarda. Ancak sonradan, yazmaya başladığım zaman nasıl da ciddi bir akrabalığım olduğunu anlayacaktım. Nâzım'ın dediği o “zıpırlıkla hassasiyetin karmaşası”nın bugünden baktığımda Türkiye'de bireysel özgürlük fikrinin gelişiminde çok önemli olduğunu düşünüyorum.' Necati Tosuner (1999 Sait Faik Hikâye Armağanı sahibi) 'Sait Faik'in daha lise öğrencisiyken yazdığı ‘İpekli Mendil' öyküsünü, bir yetenek tanımı olarak düşünmek hiç de yanlış olmaz. O öykünün bitişindeki “su gibi fışkıran” şiirsellik, onun yazarlığında –sonra da hep göreceğimiz gibi- anlatıma temel oluşturan, bir duygusal renk katar. Yazarlıktan başka bir iş yapmayacaktır ve yazarken, kendisini ‘Lüzumsuz Adam' diye adlandıracak kadar da içtenlikli olacaktır. Erken yaşta yitip gitse de, insan sıcağını aktaran yenilikçiliği onu hep ayakta tutacaktır. Ama Sait Faik için işler daha kolaydır. Çünkü Sait Faik için kendisinden önce gelmiş bir ‘Sait Faik' yoktur.'T24
Reklam
9 Soruda Reyhanlı Katliamı
Bugün, Hatay-Reyhanlı katliamının birinci yıldönümü. İlçe merkezinde iki bombalı aracın patlatılmasıyla, 52 kişinin öldüğü, 146 kişinin yaralandığı korkunç olay, Türkiye’de yapılan en büyük terör saldırısı olarak kayıtlara geçti. Peki katliamdan bir yıl sonra ilgili dava ne durumda, kurbanların yakınları ne düşünüyor?
Instagram’ı Aile Albümüne Dönüştüren Harika Anneler Günü Kutlaması: 3cocukannesi
Sevgililer Günü gibi Anneler Günü de markaların müşteriyle olan iletişimlerini güçlendirmek için önemli bir fırsatı teşkil ediyor. Ancak elbette Anneler Günü sadece markaların değil. Sosyal medyada yer alan hemen herkes bir şekilde annelerinin bu özel gününü farklı şekillerde kutlamayı tercih ediyor. Bu kutlamalardan biri sosyal medyayı aktif olarak kullanan üç kardeş Batuğ Oymak, Beril Oymak ve Bertu Oymak‘ın anneleri Berrin Oymak için Instagram‘da hazırladığı Anneler Günü hediyesi. Zira anneleri için Instagram’da “3cocukannesi” kullanıcı adıyla bir hesap oluşturan üç kardeş bu hediyeyle aynı zamanda harika bir aile albümü oluşturmuş durumda. Hazırlanan Instagram hesabında Berrin Oymak’ın ilk çocuğunun doğumundan bugüne kadar ailesiyle birlikte geçirdiği mutlu anlar, zaman tüneli formatında karşınıza çıkıyor. Hesabı incelerken cihazınızı dik konumda tutarsanız albümden pek bir şey anlamıyorsunuz. Ancak cihazınızı yatay konuma getirip baktığınızda “Dünyanın en özel annesi…” mesajıyla Berrin Oymak’ın 1986 yılında başlayan annelik macerasına fotoğraf ve videolar eşliğinde tanık olabiliyorsunuz. Instagram’ın bu şekilde kullanımı ilk kez Toronto Silent Film Festivali‘nin tanıtımı için gerçekleştirilmişti. Charlie Chaplin filmlerinin 100. yılını kutlamak için geliştirilen kampanya dahilinde usta yönetmenin filmografisi “tsff2014” hesabında bir zaman tüneli formatıyla kullanıcılara sunulmuştu. Bu yaratıcı kullanım örneğini bir Anneler Günü hediyesi olarak Türkiye’de de görmüş olduk. Umarız kullanıcıların sevdikleri için hazırladığı dijital hediyelerin sayısı böyle yaratıcı örneklerle daha da artar.
Cüneyt Arkın: "Ben James Bond Olmayı Reddedince Roger Moore'u Yaptılar"
Türk sinemasının efsanevi ismi Cüneyt Arkın , İngiliz ajan James Bond karakterinin başrolde olduğu Bond serisinde oynaması için teklif aldığını söyleyerek, “Adamlar buraya kadar geldiler ama ben sıcak bakmadım. Benim yerime de Roger Moore ’u James Bond yaptılar” dedi. Cüneyt Arkın, “Hollywood’da özel hayat falan kalmıyor. Ne istediğin gibi gezebiliyorsun ne de dostlarla bir-iki laf edebiliyorsun. Burada da özel hayatım yoktu ama milletimin içindeydim en azından. Kendi çöplüğümde ötüyordum. Yıllar sonra bir davette Ömer Şerif’le karşılaştık. ‘Her şeyim var ama vatanım yok’ dedi bana. O dolarları kazanabilmek için vatansız olacaksın arkadaş. Bu da bana uymaz” diye konuştu. “Panzehir” ile uzun bir aranın ardından beyazperdeye dönen Türk sinemasının efsanevi ismi Cüneyt Arkın, Hürriyet gazetesinden İzzet Çapa 'ya konuştu. İzzet Çapa’nın Cüneyt Arkın ile yaptığı söyleşinin bir kısmı şöyle: Bizanslılara mı, hayata karşı mı savaşmak, hangisi daha zordu? Savaşçılık genlerimde var. Sülalem Tatar soyundan; Kırım’dan gelmişler. Babam da İstiklal Savaşı gazisiydi. Eskişehir’de doğup büyüdüğüm bozkırlar için “Engerek yılanı bile yaşamaz” denirdi. Güneş toprağı öylesine yakardı ki, fırına girmiş gibi olurdunuz. Bir yanda kuraklık, bir yanda hastalık almış başını gidiyordu. Kediden geçtik, bir uçurtmam bile yoktu diyorsunuz... Ne uçurtması? Bütün oyuncaklarım, hatta bilyelerim bile topraktandı. İki odalı kerpiçten bir gecekonduydu oturduğumuz yer. Düşün, tuvaleti bile en az evin 200 metre dışındaydı yahu... Gerçekten de film gibi... Öyle zamanlar olurdu ki ablalarım, anam, babam toprağı kazardı, bulduğumuz acı kökleri yerdik. Açlık onursuz bir şeydir, insanı insanlıktan çıkarır. Uzun yıllar, bu onursuzluğun sefaleti ile yaşadım. Üstüm başım hep hayvan ve ekşi küspe koktuğundan diğer çocuklar benden uzak dururdu. Mutsuzluk, umutsuzluk diz boyu... Çok da mutsuz değildim açıkçası. Çocukluğun en iyi tarafı sorumluluk hissinin olmaması ve ben de bütün sorumluluklardan uzaktım. Fakat ister istemez sonradan yükleniyor sorumluluk omuzlara. Öyle tabii. Fakülte yıllarımda da hep çalıştım. İstanbul’da Tıp Fakültesi’nde okurken ilk iki yılımı Sirkeci’de bir otel odasını iki inşaat işçisiyle paylaşarak geçirdim. Ders zamanı okula gider, kalan zamanda da onlarla inşaatlarda çalışırdım. Bir yanda anatomi dersi, öte yanda inşaat işçiliği... Stajımı yaptıktan sonra az çok hasta tedavi edebilir duruma geldiğimde hocam Cihan Abaoğlu beni evlere hastabakıcı olarak göndermeye başladı. Hastanın başında 24 saat bekleyip, acil durumda müdahale etmekti görevim. Fakat tabii yeri geldiğinde adamı tıraş da ediyordum, altını da temizliyordum. Cebiniz para gördü mü peki? Ayda burs parası olarak 60 lira alırdım. Hastabakıcı olarak bir eve gittiğim zaman ise günde 15 lira kazanıyordum. Ama ev sahiplerinin artık yemeklerini önüme koymaları çok ağrıma giderdi. İlk paramı aldığımda fırına koşup paranın hepsiyle ekmek aldım. Çiğnemeden yuttum, patlayana kadar yedim. Sonunda da kustum. Ekmeğin yanında biraz da peynir alsaydınız... Ekmekleri görünce açlık korkumu yeniyor, huzur buluyordum. Yıllar sonra bile kaldığım otel odalarında baş ucumdaki komodinin üzerine bir somun ekmek koyar, ancak ona bakarak uyuyabiliyordum. Bu tünelin sonunda hiç mi ışık yok Cüneyt Bey, hep mi böyle karanlık? Öğrencilik yıllarımda hoş günler de geçirdim. Eskişehirli birkaç arkadaş beraber kalıyorduk. Adam başına 45 lira kira düşüyordu. Ben hikâyeler karalıyorum, Tekin (Elagöz) şiir yazıyor, Cengiz (Çelikten) de düz yazı denemeler. Cengiz ayrıca iyi balıkçıydı... Hah şöyle, güzel bir balık yiyelim bari en azından. (Gülüyor) Haftada bir Cengiz tuttuğu palamutları getirirdi, yanına da bir şişe 75 kuruşluk Güzel Marmara şarabı açardık. Cemal Süreya, Turgut Uyar gibi isimler de aramıza katılır, sohbetin dibine vururduk. Kadife yumuşaklığında bir sesi vardı Cemal Süreya’nın. O muhabbetlere doyum olmazdı. Acı tatlı günlerle fakülte bitti... Peki ya sonra? Hocalarım üniversitede kalıp akademik kariyer yapmam için çok ısrar etti. Ama ben elimde bir tek steteskopla tuttum yine Anadolu’nun yolunu. Yıl 1963, Artist dergisinin yarışmasına katılıyorsunuz. Doktorluğu bırakıp oyuncu olmak büyük bir kumar değil miydi? Aslında nörolog olmak istiyordum ama boş kadro yoktu. Hastanede boğaz tokluğuna çalışıyorsun. Kadrolu olmadığın için yemek de vermiyorlar. Hoş ben hemşirelerin yemeklerini yerdim ama (gülüyor)... Yakışıklı olmanızın avantajını kullanıyordunuz anlaşılan. Çalışmaktan, yakışıklı olup olmadığımın farkında bile değildim. Üniversite son sınıfta bir kız gelip, “Gözlerin ne güzel öyle yeşil yeşil” deyince, hayatımda ilk kez bir aynaya baktım, ulan hakikaten yeşilmiş... Ancak o zaman, 23 yaşında fark ettim gözlerimin rengimi. Ve kızların peşinden koşmaya başladınız... Para yok, pul yok nasıl koşacaksın? Bir defasında beraber olduğum kadının iç çamaşırlarıma iğrenek bakmasını hiç unutmam. Niye kirli miydi? Hayır, yamalı da, kirli de değildi. Onları anam Sümerbank pazarından alıp kendi elleriyle dikmişti. Ama çivitle o kadar çok yıkamıştı ki kirli gibi duruyordu. O gün ceketimi satıp iç çamaşırı aldım kendime. Bu olay nasıl içime işlemişse, şöhret olduktan sonra durmadan atlet, kilot alıyordum. Hastalık haline gelmişti bende. Sinemada çılgınca işler yaptınız. Özel hayatınızda da var mıydı böyle delilikleriniz? Olmaz mı? Bir keresinde Paris’te Ajda’nın misafir edildiği köşkte yemeğe davetliyiz. Hülya Koçyiğit, Erkan Özerman falan da var. Baktık at üstünde bir adam geldi davete. Otomobil daha icat edilmemiş miydi? (Gülüyor) Cüneyt Arkın’dan dayak yemek ister misin İzzet? O kadar da yaşlı değiliz. Neyse adam elmas kralı Tosunyan’mış. Masadakilere elmas dağıtmaya başladı. Ben de biraz içmişim. “Ulan” dedim kendi kendime “Sen atla gelirsin de ben gelemez miyim”... Eyvah eyvah! O kafayla çıktım evden. Paris’te şiir gibi bir pazar yeri vardır, meyveler sebzeler atlı arabalarla gelir. Oradan bir at satın aldım. Atladım sırtına, Ajda’nın evinin kapısına dayandım. İnan oraya kadar nasıl geldim bilemiyorum. Ajda’nın o anki suratı hâlâ gözümün önünde (gülüyor). Yılmaz Güney’i aratmıyorsunuz kafanıza eseni yapmak konusunda. Yılmaz müthiş bir insandı. Bazen bana gelirdi, oturup içerdik. Anadolu geleneklerine göre saygı icabı kadehi alttan tokuşturmak gerekir. Kim daha alttan vurursa karşısındakine o kadar saygı duyuyor demektir. Kim kazanırdı bu “yarışı”? Sen daha alttan vuracaksın, ben daha alttan vuracağım derken bir gün baktım Yılmaz evin bodrumuna inmiş. Oradan aşağısı yok ya (gülüyor)... Öylesine güzel dostluğumuz vardı ki... 12 Mart döneminde Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz’ın hak ettiği ödülü siyasi nedenlerle ona değil bana verdiler. Ben de reddettim tabii. Tavrı ne oldu? “Ağam helal olsun, içkiler benden” dedi. Artist dergisinin yarışmasında neler oldu? Aslında ondan önce Eskişehir’de askerlik yaparken, bizim kışlanın yakınında Göksel Arsoy ile birlikte “Şafak Bekçileri”ni çeken Halit Refiğ ile tanışmıştım. Yarışmaya girmemi Halit Abi istedi. Kazanınca da “Gurbet Kuşları”nda verdiği rolle sinema maceram başladı. Peki Dr. Fahrettin Cüreklibatur’u Cüneyt Arkın yapmak kimin fikriydi? Artist dergisinin yöneticisi Recep Ekicigil, Cüneyt Gökçer’in Cüneyt’ini, Arkın Kitapevi’nin sahibi Ramazan Arkın’ın da Arkın’ını birleştirip beni öyle lanse etti. Çapkınlık günleri de başlamıştır şöhretle birlikte herhalde. Vallahi hiç vaktim yoktu çapkınlığa falan. Cumartesi pazar dahil günde 16 saat çalışırdım. Senede 24 film çektiğim olurdu. (O ana kadar sessizce bizi dinleyen eşi Betül Hanım lafa giriyor...) - B.A: Şah döneminde Cüneyt, İran’da öyle meşhurdu ki kadınlar Fahrettin diyorlar başka bir şey demiyorlardı... Evli miydiniz o zaman? B.A: Gizli gizli çıkıyorduk. Beni etrafa sekreteri diye tanıştırıyordu. O aralar İran’dan Stella Sait diye bir kadın geldi, prensesmiş. Kadın nasıl aşık bizimkine anlatamam. Cüneyt’e hediye etmek için avuç dolusu mücevher getirdi. C.A: Meğer mücevherler kraliyet ailesine aitmiş. Hepsini iade ettik tabii. Kadın inanılmaz zengin, saçını yaptırmak için sabah kalkar uçakla Tahran’dan Paris’e gidermiş düşünsene. B.A: Sonunda Cüneyt için bileklerini kesip intihar etmeye kalktı. Nasıl sabrettim bütün hepsine bilmiyorum. C.A: İlber Ortaylı bir gün yemekte bunlardan bahsetti bana. “Ulan sen nereden biliyorsun?” diye sordum. “Senin yüzünden neredeyse İran’la Türkiye arasında savaş çıkacaktı” dedi. B.A: Vallahi güzel de kadındı ha. Evet deseydin, bütün İran şimdi senindi. C.A: Demek seni ne kadar seviyormuşum ki gözüm hiçbir şey görmüyormuş. Betül Hanım, nasıl tanıştınız Cüneyt Bey’le? B.A: Bir toplantıda karşılaştık. Biri Hanya’dan, diğeri Konya’dan gelmiş iki insandık... Herkes Cüneyt Arkın diye peşinden koşuyor, ben bir köşede oturmuş hiç ilgilenmiyorum. Bu tavrım dikkatini çekmiş olmalı ki, geldi dansa davet etti. C.A: Yahu ben öyle yalnızdım ki o kalabalığın içinde. Halbuki en popüler olduğunuz günler... C.A: Kiminle konuşacaksın ki? Atıf Yılmaz, Lütfi Akad, Halit Refiğ ile zaman zaman şiirden, edebiyattan falan bahsederdik. Onların dışında kafa dengim kimse yoktu. O gün baktım Betül de yalnız, dikkatimi çekti. Betül Hanım’ın ailesi tepki gösterdi mi kızlarının Türkiye’nin en meşhur jönüyle birlikte olmasına? B.A: Hem de nasıl! İlk günlerde “Asla olmaz böyle şey” diye kıyameti kopardılar. C.A: Sonra babası beni tanıdı; doktorluk geçmişimi, Anadolu geleneğimi falan öğrendi de öyle razı oldu. Cüneyt Arkın’a “Nayır” diyen kadın oldu mu hiç? Hiçbir kadınla o kadar yakın ilişkiye girmedim, öyle bir cevap alacak teklifte de bulunmadım. Duyan da karşımda bir melek oturduğunu sanır... Bir kanatlarınız eksikmiş Cüneyt Bey... (Gülüyor) Sözü hep çapkınlığa getirmeye çalışıyorsun ama vallahi yoktu o taraklarda bezim. Betül’le nişanlı olduğumuz dönem birkaç ufak maceram olmuştur o kadar. Zaten bu yüzden yapmadık dedikodu bırakmadılar arkamdan. Ne tür dedikodular? Bir ara ayrıldık Betül’le. Tek başıma dolaşıyorum geceleri, birkaç duble içip eve dönüyorum. Kadınlarla hiçbir ilişkim yok, kapatmışım o defteri. Bir gün arkadaşlarla oturuyoruz; “Sen şey misin?” dediler. Şey ne demek? Eşcinsel mi? Zamparalık yapmayınca etrafa da bu dedikoduyu yaydılar. Zaten öyle çok yalanlar yazılıp çizildi ki hakkımda... Bir gazete patronu Türkan Şoray ile aşk yaşadığımı söylememi bile istedi. Durup dururken neden aşık olacakmışsınız Türkan Şoray’a? Gazetenin tirajı düşüyormuş, bunu hazmedemiyorlardı. Sansasyon lazımmış. Birden kafam attı, “Ben nişanlıyım, Türkan da Rüçhan Adlı ile beraber. Siz bizi kendiniz gibi mi sanıyorsunuz? Şöhret uğruna gururumuzu feda etmeyiz” dedim ve vurdum kapıyı, çıkıp gittim. Arkamdan “Cüneyt, bittin oğlum sen, öldün. Bak gazeteler hakkında neler yazacak” diye bağırmaya başladı. “Türkan Şoray uğruna intihar etti” diye yazamayacakları kesin.... Onu yazmadılar ama o günden sonra gazeteler en iğrenç iftiralarla saldırdılar. En kötüsü de “Cüneyt Arkın, karısı ve çocuklarının olduğu evde erkeklerle seks partisi yapıyor” diye yazmalarıydı. Gerçekten fazla abartmışlar... Neyse aradan birkaç yıl geçti, Gülşen Bubikoğlu ile film çekiyorduk. Setin dışında müthiş bir kalabalık, bizi görmek için toplanmış. Baktım bu meşhur gazete patronu geldi. Kalabalığa şöyle bir baktı; “Gerçekten halkın sevdiği sanatçıya, kimsenin gücü yetmezmiş. Yenildik!” dedi. Sonra bir de utanmadan “Sizin şöhretiniz benim de param ve gücümle Türkiye’de neler yaparız kim bilir” demez mi! Cevap bile vermedim, çünkü değmezdi. Şöhretin bedelini ruhen olduğu kadar biraz fiziksel olarak da ödediniz sanırım... Biraz lafı hafif kalır. Malkoçoğlu’nun çekimleri sırasında balkondan atın sırtına atlayacaktım. At ürküp kaçtı, kıç üstü betona çakıldım. İnanılmaz bir acı duyuyordum. Alt tarafım tutmuyordu. Doktordum, anladım omurgam kırılmış, felç olmuştum. Korkunç bir duygu olmalı... Tek düşündüğüm şey çalışamayacak olmamdı... Karım ve iki oğlum açlığa mahkum olacaklardı. Ertesi gün teşhis kondu, sol bacağım artık benim değildi. Geceleri uyuyamıyordum. Betül sabahlara kadar ağlıyordu. Bir gece aklıma delice bir şey geldi. İntihar değil herhalde? Dur da dinle... Sürünerek mutfağa gittim, titriyordum, boğuluyordum. Masanın üzerindeki ekmeği aldım, öptüm alnıma koydum. Boğazlanmış bir hayvan gibi “çalışmalıyım, çalışmalıyım” diye ağlıyordum. Kararımı verdim, ayağa kalkıp... (Cüneyt Arkın’ın burada gözleri doluyor, konuyu değiştiriyoruz). Kaç kırık var vücudunuzda? Kalbim hariç her yerimde kırık var (gülüyor). Şaka bir yana bu işi yapmak için ya sevdalanacaksın ya da manyak olacaksın. Bir dönem alkol problemiyle de “boğuştunuz”... Düşün daha 25-26 yaşındayken girdim bu dünyaya. Yılın neredeyse 365 günü çalışıyordum. Ayda bir-iki kadeh içmek hakkım bile yoktu. Her sabah 7’de sağlıklı, refleksleri saat gibi çalışan bir şekilde sette olmam lazımdı. “Benim” diyen dublörden fazla at üstünde koşturup, oradan oraya zıplıyordunuz üstelik. Mecburen 45 yıl 72 kiloda kaldım. Trombolinlerim, yüksek atlama sırığım, atlarım, hepsi bu kiloya göre ayarlanmıştı. Bedenim değil ruhum yorulmuştu. Kendime ait hiçbir şey yoktu hayatımda. “Şişede balık olayım” bari mi dediniz? Önce akşamları birkaç duble ile başladı. Altı ay sonra şişeleri dipliyordum. Bir gece Safa Önal boş şişelere bakıp “Sen sarhoş olmak için değil ölmek için içiyorsun, intihar ediyorsun” demişti. “Yolun sonuna” yaklaştığınızı ne zaman fark ettiniz? Bir gece Kulüp 12’nin kapısındaki iri yarı adam sinirime dokundu. “Buranın fedaisi misin?” dedim “Evet, haracını da ben yerim” deyince “Silahın var mı?” diye sordum. Bir Smith&Wesson çıkardı, elinden alıp kurşunlarını boşalttım sonra içine tek bir kurşun koyup namluyu kafama dayadım. Filmlerde çok gördüm ama gerçek hayatta Rus ruleti oynayan biriyle ilk kez konuşuyorum. Çektiniz mi tetiği? Çektim ama patlamadı. Silahı fedaiye uzattım “Şimdi sıra sende” dedim. Korkudan gözleri büyümüştü. O an anladım ki artık ölüm hakkımı kullanıyorum. Kırılma noktası bu olay mı oldu? Evet. Ardından bir psikiyatra gittim, durumu anlattım. Adam “Sonun ya ölüm ya intihar, kendinden öç alıyorsun” dedi, “Senin yaşında genç bir adam bütün bunları kaldıramaz”... Sonradan bu acı tecrübeleri gençlere ders vermek adına paylaştınız. 20 yıla yakın Türkiye’nin dört bir yanını gezdim. Gençlere alkol ve uyuşturucu konusunda bilgiler verdim, ailelerle dertleştim. Çünkü aile değerleri sağlam olursa çocuklar da bu belalardan uzak kalıyor. James Bond olmayı reddettiğiniz konusunda bir şehir efsanesi dolanır dillerde. Efsane falan değil, gerçekten reddettim... Adamlar buraya kadar geldiler ama ben sıcak bakmadım. Benim yerime de Roger Moore’u James Bond yaptılar. Hoppala! Ayağınıza kadar gelen fırsatı niye elinizin tersiyle itiyorsunuz? Hollywood’da özel hayat falan kalmıyor. Ne istediğin gibi gezebiliyorsun ne de dostlarla bir-iki laf edebiliyorsun. Burada da özel hayatım yoktu ama milletimin içindeydim en azından. Kendi çöplüğümde ötüyordum. Yıllar sonra bir davette Ömer Şerif’le karşılaştık. “Her şeyim var ama vatanım yok” dedi bana. O dolarları kazanabilmek için vatansız olacaksın arkadaş. Bu da bana uymaz. Biraz da hayal kırıklıklarınızdan söz edelim. “Dünyayı Kurtaran Adam” gelmiş geçmiş en kötü filmler arasında gösteriliyor. Türk sinemasında o kadar kalitesiz filmler çekildi ki “Dünyayı Kurtaran Adam” onların yanında zemzemle yıkanmış gibi kalır. O filmde emek vardır, absürddür, saçmadır ama kötü değildir. O peluş canavarlar dillere destan... İskeletleri de, canavarları da gece sabaha kadar uğraşıp ben yapıyordum. Sabah olunca da çekimlerde parçalıyordum. Bunca film arasında neden hiç kötü adamı oynamadınız? Oynamaz olur muyum? “Yaralı Kurt”taki topal kiralık katil rolüyle ödül bile aldım. Yeni filmim “Panzehir”de de bir kez daha kötü adamım çok şükür. Niye “Çok şükür” dediniz? (Gülüyor) Artık kötü adamlıkta para var. Bizim oğlan (Murat Arkın) girdi önce “Panzehir”e. “Baba birlikte oynayalım mı?” dedi. Onunla oynamak büyük zevk benim için. Bir de mafyayı çok iyi tanırım ben, hayatım onların içinde geçti. Rolün hakkını verebileceğimi düşündüm. Yönetmenimiz Alper Çağlar da çok iyi bir iş çıkardı. Hollywood ayarında sıkı bir film oldu. Konusu ne filmin? Çağa ayak uydurup “kurumsallaşan” acımasız bir mafya babasını canlandırıyorum, bizim oğlan da benim gençliğimi oynuyor. Filme, Türkiye dışında Norveç, Amerika, İtalya, Fransa ve Almanya olmak üzere beş ayrı ülkeden oyuncular katıldı. Çatışma sahnelerinde polise 12 ihbar yapılmış, hatta Bülent Ersoy da Zincirlikuyu’dan geçerken gerçek sanıp “Niye dövüyorsunuz çocukları?” diyerek çekimleri durdurdu (gülüyor).T24
TSK'nın Gizli Silahları
Milli imkanlarla üretilen 'Yıldırım' füzeleri ile 80 saniyede 40 roketi fırlatabilen çok namlulu roketatar sistemleri, Türk Silahlı Kuvvetlerinin önemli ateş gücünü oluşturuyor. AA ekibi, Türk Silahlı Kuvvetlerindeki milli üretim çok namlulu roketatar ve füze sistemlerini görüntüledi. Füzelerin ve çok namlulu roketatarların konuşlandığı birliklerin 'gizli' olmasından dolayı çekimler alınan özel izinle yapıldı. 600 milimetrelik füze sistemi 'Yıldırım', düşmanın yüksek öncelikli hedeflerini istenilen yer ve zamanda ateş altına alabiliyor. Karadan karaya atış yapan Yıldırım füzesi, taktik tekerlekli araç üzerine monteli olduğundan yüksek hareket kabiliyetiyle dikkat çekiyor. Milli imkanlarla üretilen güdümlü füze, Türk Silahlı Kuvvetlerinin önemli bir ateş gücünü oluşturuyor. Füze sistemi, taşıma-yükleme aracı, komuta aracı ve teknik alan aracından oluşuyor. Komuta aracından atışa yönelik planlama, koordinasyon ve atışın takibi yapılıyor. Füze, teknik alan aracında ise atışa hazır hale getiriliyor. Sistemin atış kısmını fırlatma aracı oluşturuyor. Üzerindeki kara navigasyon sistemiyle ihtiyaç duyulan konum bilgileri hassas olarak sağlanıyor. Bu sayede Yıldırım füzesi, kısa sürede mevzilenerek atışını gerçekleştirebiliyor. Komuta aracından gelen atış görevleri, fırlatma aracındaki atış kontrol bilgisayarıyla kısa sürede hesaplanıyor. Hesaplamanın ardından füze otomatik olarak hedefe yönlendiriliyor. Yıldırım füzesinin 80-150 kilometre menzili bulunuyor. Türk mühendislerince üretilen 'Sakarya' ve 'Kasırga' çok namlulu roketatar sistemleri de Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir diğer önemli ateş gücünü oluşturuyor. Karadan karaya atış yapan, taktik tekerlekli araç üzerine monteli, hareket kabiliyeti ve atış hızı yüksek serbest uçuşlu roket sistemleri, çok namlulu roketatar olarak adlandırılıyor. Yüksek ateş gücü olarak nitelendirilen çok namlulu roketatarlar, ihtiyaç duyulduğunda düşman ateş destek vasıtaları, komuta merkezleri, kıta toplulukları, hava savunma sistemleri, liman ve hava üstleri gibi hedefleri vurabiliyor. 'Sakarya' adı verilen çok namlulu roketatar, 40 roketi 80 saniyede fırlatarak 3-40 kilometre arasındaki düşmanın yüksek öncelikli hedeflerini vurabiliyor. Milli imkanlarla üretilen 122 milimetrelik çok namlulu roketatar sistemi, fırlatma aracı, komuta aracı, mühimmat aracı ve metro desteği ünitelerinden oluşuyor. Metro desteği, atışların doğruluğunu artırmak için sistemin balistik hesaplamasında kullanılan meteorolojik verilerin sayısal olarak sağlanmasını gerçekleştiriyor. 100 kilometredeki hedefleri vuruyor 'Kasırga' çok namlulu roketatar sistemi ise üzerindeki 4 roketle 18 saniyede 40-100 kilometre arasındaki hedefleri vurabiliyor. milliyet.com.tr
Reklam