Buhranlara Girmenize Neden Olacak 10 Şarkı
Bazı şarkılar vardır ki Allah'ın sopasının varlığına delil niteliğini taşır. Bu şarkıları dinlemek için hayatınızın en kötü dönemini geçiriyor olmanıza, sevdiceğinizden yeni ayrılmış olmanıza yahut da ülkenin kötü durum da olmasına (zaten daha kötü olamaz.) gerek yoktur. Öyledir ki playlistin sonlarına geldiğiniz de olmayan sevgiliye naralar (küfürler) söylerken bulabilirsiniz kendinizi.  Bu şarkıların türemesi üzerine Azrail'in müzik piyasasına önemli yatırımlar da bulunduğu söylenmekte olsa da siz bu tür şehir efsanelerine kulak asmayın.  Lokman ver oğlum müziği!!
Akademisyenlere ‘Demeç Verme’ ve ‘Eylemlere Katılma’ Yasağı
YÖK’ün Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nde yaptığı yeni değişikliğe göre, basına uzmanlık alanı dışında demeç veren akademisyenlere cezası geliyor. Hak arama, grev ve iş yavaşlatma gibi eylemlere katılım ise üniversiteden ihraç sebebi oluyor. YÖK, disiplin yönetmeliğinin “kınama cezası gerektiren fiiller” başlıklı 6. maddesine yapılan ekleme ile öğretim görevlilerinin kendi uzmanlık alanları dışında görüş vermesi engelleniyor. Artık öğretim görevlileri “bilimsel tartışmalar dışında” gazetelere ve televizyonlara görüş verdikleri takdirde “kınama” ile cezalandırılacak. GREV ÜNİVERSİTEDEN ATILMA SEBEBİ Evrensel gazetesinden Metin Akarsu’nun haberine göre; yönetmelik aynı zamanda Anayasa tarafından güvenceye alınan hakları da suç kapsamına alıyor. Üniversitelerde örgütlü öğretim üyelerinin grev hakkını kullanmaları, üniversitedeki görevlerine son verilmesine neden olabilecek. Sadece grev değil, iş yavaşlatma ve boykot gibi eylemler de öğretim görevlilerinin üniversitedeki görevlerine son verilmesi için gerekçe olabilecek. Disiplin yönetmeliğinde yapılan değişiklikle ilgili, ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği adına değerlendirmede bulunan Ali Gökmen, “Öğretim görevlileri bilim ile uğraşıp ülkenin sorunları ile uğraşmayacak mı?” diye sorarak eleştirinin ileriye doğru gitmenin ve yanlışları düzeltmenin en etkili yolu olduğunu ifade etti. “Eleştiri ve görüş bildirme”nin engellenmesinin ülkenin geleceği için karanlık bir tablo anlamına geldiğini söyleyen Gökmen, yönetmeliğin bu hali ile kabul edilemeyeceğini kaydetti.“ONLAR DIŞINDA KİMSE KONUŞMASIN İSTİYORLAR” Eğitim Sen İstanbul 6 No’lu Üniversiteler Şubesi Başkanı İsmet Akça, değişiklikle birlikte, “kimsenin konuşmasına izin vermeyecek bir zihniyetin açıkça ortaya çıktığını” söylüyor. “Artık kendileri dışında birinin konuşmasına tahammülleri yok” diyen Akça, bu yönetmeliğe göre televizyona çıkan bütün akademisyenlerin kınama cezası alması gerektiğini belirtti. Grevin kamu görevinden çıkarma yani üniversiteden atılma sebebi sayılmasını da değerlendiren Akça, disiplin yönetmeliğinin bu yönüyle Anayasaya da aykırı olduğunu ifade etti.“ÜNİVERSİTEYE YÜKLENEN MİSYONU BİTİRİR” Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nejla Kurul, yapılan disiplin yönetmenliğinin ilk başta bile üniversiteye yüklenen misyonu bitirdiğini ve akademik özgürlüğü kısıtladığını belirtti. Amaçlananın “konuşmayan, duymayan, 3 maymunu oynayan bir üniversite” olduğunu kaydeden Kurul, “Bizler sürekli baskı altındayız ve sürekli bu baskılara maruz kalıyoruz. Akademik özgürlük dediğimiz üniversitenin kendi kendini yönetmesidir” dedi. Kurul, öğretim görevlilerinin ne ceza öngörülürse görülsün sözlerini söylemekten vazgeçmemesi gerektiğini de ifade etti.“DÜNYADA BÖYLE BİR UYGULAMA YOK” Prof. Dr. Serdar Değirmencioğlu dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yönetmeliğin olmadığını belirtirken, değişikliğin ne akademik özgürlüklerle ve bilimsel düşüncelerle bağdaşmadığını söyledi. Değirmencioğlu, “bir yandan vitrinde iyi şeyler oluyormuş gibi gösterilirken bir yandan alınan bu kararların akademik özgürlük ve bilimsel düşüncenin ne seviyede olduğunu gözler önüne serdiğini” ifade etti. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ise, yaşananların 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen Anayasa Referandumunun sonuçları olduğunu belirtirken, öğretim görevlileri ve üniversitenin YÖK’ü çoktan reddetmiş olması gerektiğini söyledi.YÖK: YASAK VAR AMA… YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği ise yaptığı yazılı açıklama ile basına konuşma yasağı hakkında söylenenlerinin doğru olmadığını savundu. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:“Getirilen yasak, akademik ve bilimsel araştırma veya tartışmaların yasaklanması ya da öğretim elemanlarının güncel konulara ilişkin medyadaki tartışmalara katılmasının yasaklanması değil, yetkili olmadığı halde ilgili üniversite adına o üniversiteyle ilgili resmi konulara ilişkin beyan ve demeç vermeyi engelleme amacı taşımaktadır”İŞTE O MADDELER Madde 6: “Kınama cezası gerektiren fiil ve haller” başlığına eklenen “ö” bendi: “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek,” Madde 11: “Kamu Görevinden Çıkarma cezası gerektiren fiil ve haller” başlığı altında sıralananlardan bazıları; a- İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak; boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak, ğ- Yurt dışında devletin itibarını düşürecek veya görev haysiyetini zedeleyecek tutum ve davranışlarda bulunmak, i- Yükseköğretim kurumlarının çalışmalarını sekteye uğratacak nitelikte bir disiplin suçuna üniversite öğrencilerini veya mensuplarını teşvik veya tahrik etmek. Zete
Yuh Be Dedirten Çalışmalar
Yuh dedirten çalışmaların geçmişte yapılmış olması bu yuh kelimesini kullanırken daha da heyecanlanmamaneden oluyor. Çok sayıda sıra dışı niteliğinde çalışma veya deney yapılmış yıllar öncesinde; sağlık alanında. Bugüne kadar bilim alanında yapılan birçok deneyden kimi başarılarıyla adını duyurmuş, kimi de sıradışıözellikleriyle ünlenmiştir. BBC Focus dergisi, beyin ve nöroloji alanında yapılan en ilginç 5 deneyi derledi ve ben de sizlere bunları yansıtmak istedim. 1. KAFA NAKLİ: 1954 yılında Sovyet bilim adamı Vladimir Demikhov, bir köpek yavrusunun başını, ön ayaklarıyla birlikte bir Alman Kurt köpeğine naklederek çift başlı köpek elde etti. Her iki baş da ayrı ayrı süt içebiliyordu. Köpekler bir aydan az yaşadı. Demikhov, 15 yıl içinde ameliyatla 20 tane çift başlı köpek yaptı. Cerrahın deneyinden esinlenen Amerikalı cerrah Robert White, bir maymunun başını başka bir maymunanakletti. Cerrahi komplikasyonlar nedeniyle maymun 1 gün yaşadı. 2. ZİHİN KONTROLÜ: 1953 yılından 1960′ların sonuna kadar CIA, ‘MK-ULTRA’ kod ismiyle bir program yürüttü. Bir belgebunların beyin yıkama faaliyetleri olduğundan bahsediyordu. Siviller üzerinde de deneyler yapan CIA, durumdan habersiz denekler üzerinde radyasyon, elektrikşoku, elektrot yerleştirme, mikrodalga, ultrasound ve geniş kapsamlı ilaç testleri uyguladılar. Bu deneyler daha sonra toplumda görülen çeşitli toplu intihar vakaları, ölüm ve kazalarlailişkilendirilmiştir. 3. VÜCUT DIŞI UYARIM: Cenevre Üniversitesi Hastanesi uzmanlarından Nörolog Olaf Blanke ve ekibi, bir hasta üzerindeyaptıkları deneyde, hastanın vücut dışı deneyim yaşamasını sağladılar.  Hastanın beynini elektrotlarla uyardıklarını belirten bilim adamları, bu uyarma sonucunda hastanın, yatakta yatan kendi vücuduna yukarıdan baktığını hissettiğini kaydettiler. Doktorlar uyarının şiddetini artırınca, hastanın kollarının kısaldığını belirttiğini söylediler. 4. BEYİNDEKİ MIKNATISLAR: Allan Snyder, insanın matematiksel ve sanatsal yeteneklerini artıran şapka geliştirdi. Şapkadakimıknatısların meydana getirdiği manyetik dalgalar, beyindeki yetenek merkezlerini uyarıyor. Ancak, şapkanın etkisi kalıcı değil. Michael Persinger’in geliştirdiği, “God Helmet” isimli başlıkta ise mıknatıslar kullanılıyor ve insanlara ölüm sırasında manevi huzuru yaşatacağı belirtiliyordu, ancak deney başarısız oldu.5. BİYOLOJİK BEYİNLİ ROBOT: İngiltere’deki Reading Üniversitesi’nden Kevin Warwick başkanlığındaki ekip, “Gordon” adı verilen robotun beyninin, fareden alınan sinir hücrelerinden meydana getirildiğini söyledi. Warwick, robotu odanın içinde dolaşması ve duvarlara çarpmaması için tasarladı. Robotun beyni, 60kadar elektrottan oluşan bir düzeneğe bağlı 50 bin ile 100 bin sinir hücresi içeriyor. Bunlar fare hücrelerinden mekanik motorlara sinyaller gönderiyor. Kısacası bu beyin, insan beynindene olup bittiğinin basitleştirilmiş hali. Bakalım gelecek; daha ne tür deneylere sahne olacak ya da bana ‘’yuh be!’’ dedirtebilecek mi? Mehmet GÜNATA | İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi                                                                                                                      www.mgunata.com                                                                                                                 mehmetgunata@yandex.com
Dâhilerin Hastalığı Disleksi!
Einstein, Mozart, Leonardo da Vinci gibi dâhilerin yaşadığı disleksi hastalığı, okuma becerisini etkilediği için ilköğretimin ilk yıllarında fark ediliyor. Öğrenmeyi etkileyen bu sorun çocuğun özgüvenini yitirmesine neden oluyor. Okuma-yazmada zorlanan çocuk okuldan uzaklaşıyor ŞAKA değil gerçek. Einstein'dan Mozart'a, Beethoven'dan Leonardo da Vinci'ye kadar birçok dâhinin yaşadığı bir rahatsızlık disleksi. Temel olarak okuma becerisini etkilediği için yaygın olarak ilköğretim yıllarında fark ediliyor ya da fark edilmesi bekleniyor. Ancak bazen bu sorunu anlamak ve belirlemek çok kolay olmayabiliyor. Disleksiyi nasıl fark edebileceğimizi ve diğer tüm merak ettiklerimi Günce Psikolojik Danışma Merkezi'nden Uzman Psikolog Ece Akın Bakanay'a sordum sizler için... DİSLEKSİ BİR DİL SORUNUDUR İngiltere Disleksi Derneği'nin tanımına göre disleksi okuryazarlığı ve dil ile ilişkili becerileri etkileyen özgül bir öğrenme güçlüğü. Buna rağmen her okumakta zorlanan çocuğun dislektik olduğu sonucuna varmak doğru olmayabiliyor. Bunun yanı sıra disleksi öğrenmeyi etkileyen sorunlar içerisinde en yaygın olarak ortaya çıkanlardan biri. Disleksi, Latince kökenli olan 'bozukluk' ve 'kelime' sözcüklerinin birleşiminden oluşan bir terim. Nesneleri isimlendirmek, sesleri öğrenmek, hafıza alanlarında yaşanılan sorunlar bireyin sahip olduğu bilişsel beceri ve potansiyeli kullanamamasına neden olur. 'ÇOK ZEKİ AMA...' Bu çocuklar eğitim hayatlarının başından itibaren 'Aslında çok zeki ama... ' ile başlayan cümle kalıbını pek çok kez duyarlar. Aileler ve eğitimciler için kafa karıştırıcı olan ise çok daha zor şeyleri yapabilirken bir satır önce okuduğu kelimeyi bir sonraki satırda yanlış okumasıdır. Bu durum bazen çocuğun 'haylazlığına' ya da 'dikkatsizliğine' bağlanır. Aslında sorun bu iki tespitten çok daha ciddi olabilir. Disleksi nörolojik temelleri olan bir sorun. Ancak tanı koymak her zaman çok kolay değil. Bunun bir nedeni bu sorunu yaşayan her çocuğun farklı özelliklere sahip olması. Yine de araştırmacıların ve bilim insanlarının üzerinde anlaştığı bazı kriterler var. Öncelikle bireyin normal veya normal üstü zekâya sahip olması, okuma alanında yaşadığı sorunların yetersiz eğitim koşulları ve çevresel faktörlerden kaynaklanmıyor olması ve nörolojik bir hastalığın sonucunda ortaya çıkmış olmaması bu kriterlerin en önemlileri. TÜM HAYATI ETKİLİYOR! Disleksi her ne kadar okuma-yazma alanını etkileyen bir sorun olsa da çocuğun hayatı üzerindeki etkileri sadece bu alanla sınırlı kalmıyor. Okuma-yazmada zorlanan çocuk için okul giderek daha zorlayıcı bir yer haline geliyor. Arkadaşları için çok kolay olan okuma ve yazma onlar için bir kâbusa dönüşüyor. Çünkü diğer kişilere göre çok daha fazla efor harcamak zorunda kalıyorlar ve kendilerini doğal olarak kötü hissediyorlar. Bunun yanı sıra eksik, yanlış okumak bir süre sonra arkadaşları tarafından alay konusu olmalarına neden olabiliyor. Disleksi ile ilgili yürütülecek tedavi sürecinin psikolojik yönü oldukça önemli. Öğrenmeyi ve okul başarısını etkileyen bu sorun daha büyük çerçeveden bakıldığında çocuğun özgüvenini ve benlik algısını da etkiliyor. Zekâ ile ilgili bir sorunları olmamasına rağmen disleksisi olan çocuklar çoğunlukla kendilerini 'aptal' olarak nitelendiriyorlar. Hatta zaman zaman bunun gibi uygun olmayan yargıları çevrelerinde de duyabiliyorlar. Bu durum var olan öğrenme problemini daha da perçinleyerek çıkmaza sokabiliyor. Sonuç olarak hem çocuk hem de aile çok üzülebiliyor. Zamanında ve doğru müdahale bu yüzden çok önemli. Disleksi zekâdan bağımsız bir sorun ama zekânın doğru ve etkili şekilde kullanılması önünde engel oluşturuyor. Okurken kelime atlıyorsa dikkat! DİSLEKSİ ile ilk bulgular 1896 yılında Dr. W. Pringle Morgan tarafından paylaşılmış. Dr. Morgan 14 yaşındaki hastasının yaşıtları kadar zeki, oyunlarda ve günlük hayat ile ilgili becerilerde oldukça iyiyken okuma yazmada zorlandığını fark ediyor. O dönemde disleksinin görme sistemi ile ilgili bir bozukluk olduğu düşünülüyor, çünkü sorun harfleri doğru okuyamama ve kelimeleri karıştırma olarak kendini gösteriyor. Sonraki yıllarda, Samuel T. Orton, disleksi üzerinde ilk çalışan nörologlardan biri olup, 1920’lerde disleksinin sık karşılaşılan özelliklerini şöyle belirlemiş: Yazılı kelimeleri öğrenme ve hatırlamada zorluk. b ve d harflerini, 6 ve 9 gibi sayıları ters algılama; kelimelerdeki harfleri ya da sayıları karışık algılama, ne’yi en; 3’ü E; 12’yi 21 olarak algılamak gibi. Okurken kelime atlamak. Hecelerin seslerini karıştırmak ya da sessiz harflerin yerini değiştirmek, sıklıkla yazım hatası yapmak. Yazı yazmada zorluk. Konuşurken duruma uygun kelimeyi bulmada zorluk. Yön (yukarı, aşağı gibi) ve zaman (saat, gün, ay, yıl) kavramları konusunda sorunlar. Bu belirtilerden yola çıkarak disleksi tanısı koymak elbette yeterli ve doğru bir yaklaşım değil. Ancak eğitimciler ve aileler yukarıdaki sorunları gözlemlediklerinde mutlaka durumu ciddiye almalı ve gerektiğinde uzmana başvurmalılar. Disleksi ve diğer tüm öğrenme güçlüklerinde erken tanı ve tedavi sorunun çözülmesinde çok önemli bir role sahip oluyor. Özel eğitimle zorlukların üstesinden gelebilirsiniz OKUMA yazma alanında yaşanılan bir zorluk olsa da okul öncesi dönem ile ilgili bazı ipuçları sorunun erken tanınmasına yardımcı olabilir. Disleksi tanısı alan bireyler ile yapılan araştırmalarda bu çocukların okul öncesi dönemde aşağıdaki sorunlardan bir ya da birkaçını yaşadıkları belirlenmiştir. Konuşmanın gecikmesi Yeni ve uzun kelimeleri öğrenmekte zorluk Bazı kelimeleri yanlış söylemek (tuvalet yerine tulavet vb) Kafiyeli sözcükleri bulmakta zorluk (kediyedi, cam-çam, tencere-pencere vb) Kelimedeki harflerin yerini değiştirmek (kibrit yerine kirbit) Sağ-sol kavramını öğrenmekte zorluk Sınırlı boyama yapmakta zorluk (karalama halinde yapmak, tamamlamamak) Dikkat konsantrasyon süresinin yaşıtlarına göre daha kısa olması Renk, sayı gibi kavramları öğrenmekte zorluk Zaman kavramında zorluk (dün-bugün-yarın, sabah-akşam vb) Kelimenin başındaki ve sonundaki sesi ayırt etmekte zorluk DİRENÇ GÖSTEREBİLİRLER Disleksi yaşam boyu süren bilişsel beceriler ile ilgili bir farklılık olarak kabul edilebilir. Çoğunlukla bu çocuklar standart eğitim yöntemleriyle zorlanırlar, öğrenmeye direnç gösterebilirler. Bunun çözümü bireysel özelliklerini ve güçlü yanlarını ortaya çıkartabilecek fırsatların sunulması ve öğretim yöntemlerinin çeşitlendirilmesidir. Disleksinin de dahil olduğu öğrenme güçlükleri söz konusu olduğunda bu çocukların örgün eğitim sistemi içinde yaşıtlarıyla birlikte okula devam etmeleri önemlidir. Ancak yaşadıkları zorlukların üstesinden gelmelerine yardımcı olacak özel eğitim desteğinden yararlanmalıdırlar. Doğru şekilde yardım alamadıklarında sahip oldukları potansiyeli kullanmadıkları için eğitim sisteminin dışında kalmaları hem bireysel hem de sosyal anlamda bir kayıptır. Bu önerileri dikkate alın! EĞER çocuğunuza disleksi teşhisi konmuşsa; Çocuğunuzun yaşadığı sorun hakkında mümkün olduğunca fazla bilgi edinmeye çalışın. Zorlandığı ve yapamadığı becerileri zaten fark edeceksiniz, bunların yanı sıra çocuğunuzun güçlü yanları, olumlu özelliklerini destekleyin. Başarılı olduğu, becerilerini gösterebileceği bir alan keşfetmesine ve başarıyı yaşamasına yardımcı olun. Öğrenmesini destekleyecek farklı yöntemler deneyin . Öğrenmenin tek bir yolu yoktur, farklı öğrenme yöntemlerini kullanarak (görsel, işitsel, yaparak ) çocuğunuzun öğrenmeden keyif almasını sağlayabilirsiniz . Örneğin para kavramını öğretmek için birlikte alışveriş yapmak , masa başında çalışmaktan daha etkili olabilir. Sevginizi ve desteğinizi koşulsuz olarak verin. Sadece başarılı olduğunda, sınavdan iyi not aldığında değil her zaman onu sevdiğinizi bilmesini sağlayın . * Yaşadığı zorluklar hakkında onunla konuşun . Ona zor gelenleri ve bunlarla baş etmek için neler yapabileceğinizi birlikte tartışın. Kimse çocuğunuzu kendisinden iyi tanıyamaz.Günlük hayatının planlı ve düzenli olmasına dikkat edin. Odasının, masasının ders çalışmak için uygun (yeterince ışık alan, sessiz bir ortamda , dikkat dağıtacak uyaranlardan uzak) halde olmasına özen gösterin . Zorlandığınız durumlarda profesyonel destek için uzmanlara başvurun.
Sinema Tarihindeki En Korkutucu 20 Canavar
Sinema tarihinde oldukça fazla kötü karakter, canavar/yaratık bulunuyor bildiğiniz üzere. Klasik metafizik korku filmleri haricindeki bu yaratıklar, dönemlerine göre oldukça başarılı teknikler kullanılarak ortaya çıkarılmış. Hem yaptıkları, hem de görünümleriyle korkutucu olan canavarlardan 20 tanesini sizin için seçip, kısa kısa açıklamaya çalıştım. Bazıları duygusal fakat tehlikeli, bazıları korkunç ve tehlikeli, bazıları hem duygusal hem tehlikeli, bazıları sadece korkunç. İşte sinema tarihinin en korkutucu 20 canavarı...
İntihara Kadar Götüren Uğultu'nun Sırrı Nedir?
Dünyanın çeşitli bölgelerinde ve özellikle küçük yerleşim birimlerinde geceleri ortaya çıkan bir uğultu, etkilediği insanları çıldırtmak üzere. İngilizce'de ‘Hum' olarak tanımlanan uğultu, dünyanın en esrarengiz olaylarından biri olduğu gibi, insanları intihara sürükleyen bir işkence haline dönüşmüş durumda. Genellikle izole ve küçük yerleşim birimlerinde geceleri duyulmaya başlayan ve önüne geçilemeyen 'uğultu', dünyanın birçok köşesinde binlerce insanın sinirlerini iflas etme noktasına getirdi. İngiltere'nin Bristol kenti; ABD'nin New Mexico eyaletindeki Taos ve İskoçya'nın Largs kasabası, 'Hum' eziyeti çeken yerleşim birimlerinden sadece birkaçı. Bilim insanlarının yıllardır süren araştırmalarıan rağmen, gizemli uğultunun neden sadece belli bölgelerde, populasyonun belli bir kısmını etkilediği hala sırrını koruyor. İlk olarak 1950'li yıllarda ihbarları gelmeyen başlayan gizemli uğultu, ilerleyen yıllarda daha fazla bölgede düşük frekanslı, bir 'zonklama ve gümbürdeme' tarzı bir gürültü olarak daha fazla yerleşim biriminde duyulmaya başlandı. 'Hum' hakkındaki genel görüşler ise uğultunun genelde kapalı alanlarda duyulduğu ve geceleri gündüzlerden çok daha fazla hissedildiği. Ayrıca, şehirlerdeki gürültüyü içermeyen kırsal bölgelerde yaygın olduğu. 'BAZEN ÇIĞLIK ATASIM GELİYOR' İngiltere'nin Surrey kentinde yaşayan akustik mühendisi Geoff Leventhall'ın 2003 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, 'Hum' bulunan bölgelerdeki nüfusun sadece yüzde 2'si uğultuyu duyuyor. Bu gürültüye maruz kalanlar ise genelde 55-70 yaş arası insanlar oluyor. 'Hum' mağduru insanlar, gürültüyü 'rölantide çalışan bir dizel motoru' gibi tanımlıyor. İngiltere'nin Leeds kentinde uğuldamaya maruz kalan Katie Jacqures, BBC'ye, 'Bu bir nevi işkence... Bazen gerçekten çığlık atmak istiyorsunuz' yorumunda bulundu. Jacques, 'Geceleri çok daha kötüleşiyor... Uyumak zorlaşıyor çünkü arka planda sürekli bu sesi duyuyorsunuz. Sürekli dönüp duruyor ve kafanızı daha fazla bu sese takıyorsunuz' dedi. Duyma sorunu bulunmayan mağdurlardan birçoğu, şikayetleri dikkate alınmadığı zaman daha da sinirleniyor. Madurlar, baş ağrısı, mide bulantısı, halsizlik, burun kanaması ve uyku bozukluğu gibi rahatsızlıklar çekiyor. BBC'ye göre, İngiltere'de bugüne kadar en az 1 kişi 'Hum' yüzünden intihar etti. 'HUM' BÖLGELERİ LiveScience sitesinin haberine göre, gizemli uğultuların ilk belirdiği yerlerden biri İngiltere'nin Bristol kenti. Kıyı şeridindeki kentte 1970'lerde bildirilen şikayetlerin sorumlusu olarak araç trafiği ve 24 saat çalışan fabrikalar gösterilmiş. ABD'nin uğultusuyla meşhur olan yeri ise Taos kasabası. İlk olarak 1991 yılında yerel halk düşük frekanslı, gümbürtü benzeri bir sesten şikayetçi olmuş. New Mexico eyaletinde yer alan Los Alamos Ulusal Laboratuvarı'ndan araştırmacıların yanı sıra, yerel uzmanların yaptığı inceleme bir sonuç getirmemiş. Araştırmacıların bugün uğultuların kaynağını belirmeye çalıştığı diğer yerleşim birimleri arasında Ontorio eyaltinin Windsor ve Avustralya'nın Sydney kenti sınırlarında yer alan Bondi bölgesi bulunuyor. Telegraph gazetesine konuşan Avustralyalılar, çaresizlikten ya fanlarını ya da müzik setlerini açık tutmaktan başka bir çözüm üretemediklerini belirtiyor. Bu çaresizliğin en büyük kurbanı ise ABD'nin Indiana kentinde bulunan Kokomo kasabası. Bir zamanlar 47 bin kişinin yaşadığı kasaba, 'Hum' nedeniyle 2003 yılında boşaltıldı. Adı Kokomo Hum'a çıkan kasabada yapılan araştırmalar, iki sanayi bölgesinin düşük frekanslı uğultuların kaynağı olabileceğini gösterdi. Ancak yerleşimciler geri döndükten sonra bazı kasaba sakinleri uğultu şikayetlerine devam etti. SEBEP NE? Hakkında birçok komplo teorisi üretilen ve bazıları tarafından gizli bir psikolojik silah olduğu iddia edilen 'Hum', inanması güç teorilerin doğmasına bile yol açmış durumda. Ancak araştırmacılar, gizemli olayın gerçek olduğunu ve uzaylıların Dünya'ya yolladığı ve sadece bazı insanlar tarafından algılanan sinyaller olmadığı konusunda emin. Kokomo Hum'da yapılan araştırmaların ardından, bilim insanları ana sorumluların sanayi bölgelerindeki ısıtıcı üniteleri, elektrik akım hatları, iletişim cihazları veya yüksek basınçlı gaz hatları gibi sanayi bögeleriyle bağlantılı kaynaklar olduğunu düşünüyor. Bir diğer teori, uğultunun sadece bazı insanlar tarafından algılanan, düşükfrekanslı elektromanyetik radyasyondan kaynaklandığı. Hatta, bazı insanlardan çok daha yüksek frekansları duyan insanların uğultuya maruz kaldığı vakalar da mevcut. Ortaya sürülen diğer teoriler ise okyanus dalgaları ve tektonik plakaların oluşturduğu sismik faaliyetlerden, askeri deney ve denizaltıların iletişimlerine kadar uzanıyor. Ancakhiçbiri kesin bir bulgu sunabilmiş değil. İngiliz araştırmacı Leventhall, gizemli olayın yakın zamanda çözülebileceğinden şüpheli. Leventhall, 'Bu 40 yıldır süren bir gizem. Daha uzun bir süre de böyle kalacağa benziyor' dedi.
Reklam
Kırşehir'de 800 Yıl Önceki Uzay Çalışmaları
Kırşehir Belediyesi, Selçuklu Devleti döneminde Kırşehir Emiri Cacabey tarafından yaptırılan rasathane ve medresenin bulunduğu alana astronomi müzesi kuracak. Kırşehir Belediyesi, Selçuklu Devleti döneminde Kırşehir Emiri Cacabey tarafından yaptırılan rasathane ve medresenin bulunduğu alana astronomi müzesi kuracak. Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Cacabey Medresesi'nin kentin önemli kültür ve turizm değeri olduğunu söyledi. Bu değerin daha etkin tanıtımı için çalışma yürüttüklerini ifade eden Bahçeci, Cacabey Meydanı Düzenleme projesi ve Açık Hava Astronomi Müzesi'nin bunların başında geldiğini vurguladı. Medresenin, Türkiye'nin de önemli eserleri arasında yer aldığına dikkati çeken Bahçeci, şöyle konuştu: 'Cacabey Medresesi, Türkiye'nin en önemli eserlerinden bir tanesi. Ecdadımız, Selçuklu Devleti döneminde 1272 yılında uzayı araştırmak için astronomi üniversitesi kurmuş. Bu çok önemli bir eser. Bu eseri hem turizme kazandırmak hem de gençlerimize ecdadının neler yaptığını göstererek onların öz güvenine katkı sağlamak amacıyla burada meydan düzenlemesi yaptık. Cacabey'in etrafını sadeleştirip, biraz daha ön plana çıkaran, aynı zamanda Kırşehir'in kültürünü de yansıtabileceğimiz uygulamalarla farklı kent meydanını oluşturacağız.' Güneş saatleri, yıldız saatleri, açı ölçerler... Cami olarak hizmet veren medresenin yapım amacındaki özelliğini hala koruduğunu dile getiren Bahçeci, kuracakları müzede, o dönemde kullanılan aletlerin prototipini sergileyeceklerini kaydetti. Bahçeci, Cacabey Medresesi'nin yanına Açık Hava Astronomi Müzesi yapacaklarını ifade ederek, 'Türk İslam medeniyetine mensup bilim adamlarımızın icat ettiği ve kullandığı 20 aleti buraya koyacağız. Bu objelerin tamamı İstanbul Gülhane'deki Türk İslam Medeniyetleri Müzesi'nde mevcut. Biz de onlardan 20'sini seçtik. Prototiplerini yaptırarak bu alana yerleştireceğiz. Güneş ve yıldız saatleri, açı ölçer gibi farklı amaçla kullanılan eserleri getireceğiz. Bunların Türkçe, İngilizce ve Japonca anlatımları olacak' dedi. Yaklaşık 800 yıllık uzay çalışmalarının yaşatılacağı müzeyi bu yıl bitirmeyi hedeflediklerini belirten Bahçeci, Ahi Evran Külliyesi projesinin tamamlanmasıyla da Cacabey ile Ahi Evran-ı Veli'yi buluşturmayı planladıklarını kaydetti. Zaman içerisinde Cacabey ile ilgili farklı projeler uygulayacaklarına da değinen Bahçeci, 'Amacımız, hem Cacabey'i Kırşehir turizmine kazandırmak hem de gelecek nesillere en güzel şekilde aktarabilmek. Bunların dışında yine aynı dönemleri içeren Ahi Evran Külliyesi projemiz de devam ediyor. Zanaatkarlar çarşısı, müzesi, araştırma merkeziyle yaşayan bir külliye olacak. İki proje tamamlandığında Ahi Evran ile Cacabey'i birleştirmiş olacağız' diye konuştu. Bahçeci, Kırşehir'in, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalan önemli tarihi özellikleri bulunduğuna dikkati çekerek, burasının Kapadokya turizminin giriş kapısı olarak algılanmasını istediklerini sözlerine ekledi. Cacabey Medresesi'nin özellikleri Kent merkezinde bulunan Cacabey Medresesi, Selçuklu döneminde Kılıçaslan'ın oğlu Keyhüsrev zamanında Kırşehir Emiri Nurettin Cibril Bin Cacabey tarafından 1271-1272 yıllarında gözlem evi ve medrese olarak yaptırıldı. Eser, sonradan camiye çevrildi. Kesme taştan yapılan iki eyvanlı kapalı avlulu medrese, döneminde astronomi yüksek okulu olarak hizmet verdi. Yapıdan ayrı olan tuğladan yapılmış çinili ve tek şerefeli minaresi ilk önce gözlem yeri olarak kullanıldı. Ana eyvanda yer alan karşılıklı iki sütun koni ve küre biçimlerinin üst üste bindirilmesiyle oluşturuldu. Caminin giriş kısmında güneş ve gezegen sistemlerini andıran geometrik şekiller yer alıyor. A Haber
Bilim İnsanları Uyardı: 'Ya Kanal ya İstanbul...'
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘çılgın proje’ olarak lanse ettiği Kanal İstanbul Projesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsünde konunun uzmanlarınca masaya yatırıldı. Uzmanlar ekolojik dengenin bozulacağını belirterek, ''Ya kanaldan ya İstanbul'dan vazgeçeceğiz'' dedi.Prof. Dr. Naci Görür, olası İstanbul depreminde Kanal İstanbul’da yaşanacak yıkıma karşı uyardı: 'Kanal nerede yapılırsa yapılsın Marmara’ya girdiği yerde en az 10 şiddetinde etkilenecek. Daha fazla olabilir.' EKOLOJİK DENGE BOZULACAK, DEPREMİN RİSKİ ARTACAK İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın moderatörlüğünü yaptığı ‘Hukuki, Kentsel ve Ekolojik yönleriyle Kanal İstanbul’ isimli panele Prof. Dr. Emin Özsoy, Prof. Dr. Fikret Adaman, Prof.Dr. Naci Görür, Doç. Dr. Hürriyet Öğül, Yrd. Doç. Dr. Dolunay Özbek, Dr. Nilüfer Oral, Dr. Sedat Kalem katıldı. Bilim insanları, Erdoğan’ın 2011 yılında genel seçimleri öncesinde kamuoyuna duyurduğu Kanal İstanbul projesinin ekolojik dengeleri bozacağı, İstanbul’da deprem riskini arttıracağı, maliyeti dahi hesaplanamayacak bir risk oluşturacağının altını çizdi. ''ÇATLAK PROJE DİYORUM'' Panelde konuşan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Özsoy projenin olmayacağını varsaydığını söyleyerek 'İstanbul mega kent ama aynı zamanda haritadan baktığınızda kanserli bir akciğere benziyor. Yeşil alanlar çok az. Yeşil alanlar kuzey ormanları ve biz şu an onları tehdit ediyoruz. İnsanın etkisiyle oluşan bir diğer afet Kanal İstanbul’dur, eğer olursa. Ben olamayacağını varsayıyorum. Benim kanımca olamaz' dedi. Çanakkale ve İstanbul boğazlarını uydudan görünümünü iki çatlağa benzeten Özsoy, 'İstanbul ve Çanakkale Boğazı haritada çok ince iki tane kılcal çatlak şeklinde. Onun için Kanal İstanbul için uzaydan görünen yeni bir çatlak açıyoruz. Onun için ben çatlak proje diyorum' diye konuştu. Özsoy, kanal hakkında değerlendirme yapabilmek için yeterli bilgiye sahibi olmadıklarının altının çizdi ve 'Şu anda kanalın ne yeri, ne ölçüsü, ne altyapısı belli' diye konuştu. ''YA KANAL’DAN VAZGEÇECEĞİZ YA İSTANBUL’DAN'' Doğa Koruma Direktörü (WWF) Dr. Sedat Kalem ise Kanal İstabul’la kaybedilecek içme suyu havzalarına dikkat çekti: 'İstanbul’un iklimini, suyunu biz bu ormanlara, bu doğal alanlara borçluyuz. Bunların başında içme suyu geliyor. Böyle bir proje, içme suyu rezervlerinden vazgeçmek anlamına gelir. Bugünkü nüfus 13 milyon. 25 milyona ulaştığında azalacak su kaynakları nereden telafi edilecek. Bugün Melen’den Istranca’lardan telafi ediyoruz, yarın Tuna’dan Fırat’tan mı getireceğiz suları?' Kanal İstanbul’un İstanbul doğasının bugüne kadar karşılaşmış olduğu en büyük mühendislik operasyonu olduğunu iddia eden Kalem, 'Sadece Kanal İstanbul değil, 3. Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu, havalimanı, limanlar, Yenişehir… Bütün bunları yan yana koyduğumuzda İstanbul’un yarısının bir şantiye alanına dönüşeceğini öngörmek yanlış olmaz' ifadelerini kullandı. Gelecek kuşaklara karşı sorumluluklarımızın olduğunu belirten Kalem, 'Kazanacağımızı umduğumuz şeyler karşısında kaybedeceğimiz değerler bedava değil. Bunları sadece ulusal ihtiyaçlarımız için değil, aynı zamanda uluslararası sorumluluklarımız ve gelecek kuşaklara karşıda bunları korumaktan sorumluyuz' dedi. Kalem sözlerine şöyle devam etti: 'Bu konuda bilime kulak verilmesi, sürecin mümkün olduğunca kamuoyuna açık olması. Çünkü bu konu sadece inşaat projesi bağlamında, ekonomik ölçülerde tartışılıyor. Dolayısıyla hem Kanal hem İstanbul bir arada mümkün değil, ya kanaldan vazgeçeğiz, ya İstanbul’dan.' ''KANAL NEREDE YAPILIRSA YAPILSIN DEPREMDE EN AZ 10 ŞİDDETİNDE ETKİLENECEK'' İstanbul Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür de İstanbul’da yaşanacak deprem riskine değindi. Böyle bir projenin İstanbul’u yaşanmaz hale getireceğini savunan Prof. Dr. Naci Görür, 'İnanılmayacak boyutta kazı, dolgu, dinamit ve iş makinesi kullanımı, gürültü, egzoz, yapacağınız güzergah boyunca oluşabilecek kayma, göçük oluşacak. Doğu Trakya’nın drenaj sistemini tümüyle etkileyecek, sadece yer altı suyu kaybı bile İstanbul’u yaşanmaz hale getirebilir' dedi. Görür olası İstanbul depreminde Kanal İstanbul’da yaşanacak yıkıma karşı uyardı: 'Kanal nerede yapılırsa yapılsın Marmara’ya girdiği yerde en az 10 şiddetinde etkilenecek. Daha fazla olabilir.' ''KANAL İSTANBUL 3.HAVALİMANI KARDEŞ PROJELER'' Mimar Sinan Üniversitesi Şehir Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hürriyet Öğdül, Kanal İstanbul’un kardeş projesinin 3’üncü havalimanı olduğunu belirterek aradaki bağıntıyı hafriyat aktarımı ile açıkladı. Öğdül, havaalanını yapmak için doldurulacak sulak alanların, Kanal İstanbul projesi nedeniyle çıkacak tarım toprağı ile doldurulacağını savundu. ''BUNU YAPARKEN KOMŞUMUZA ZARAR VERİR MİYİZ?'' Panelde projenin hukuki boyutu ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalarla uygunluğu da ele alındı. Kanal İstanbul projesinin 1992 yılında imzalanan Bükreş Sözleşmesi ve 2011 yılında yürürlüğe giren ‘Karadeniz Biyolojik Çeşitlilik ve Peyzajın Korunmasına ilişkin Protokol’ başta olmak üzere Türkiye’nin imzaladığı pek çok anlaşmayla ters düştüğünü ifade eden Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Nilüfer Oral projenin sadece İstanbul’u değil, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri de ilgilendirdiğini savundu. Oral, komşularımıza karşı sorumluluklarımız olduğunu savunarak 'Biz bunu yaparken komşumuza zarar verir miyiz? Verirsek de bunun bir sorumluluğu var. Her şeyi tek taraflı yapmaya çalışıyoruz. Hiç mi bu ülkelere danışmayacağız? Bükreş sözleşmesinin hedeflediği, Karadeniz’i balıklarından tutun da doğal hayatı, sadece deniz değil kıyı, bunları korumak iyileştirmek' diye konuştu. Ezgi ÇAPA/İSTANBUL (DHA)
Reklam
Memelerin cinsellikteki işlevi ve evrimsel süreci
Göğüs lerin ya da meme lerin cinsel açıdan nasıl bir işlev i olduğunu hiç düşündünüz mü? İster açık olsun ister kapalı, ister yukarı kaldırılmış ister olduğu gibi bırakılmış, büyük ya da küçük, kadın ların meme leri her zaman cinsel açıdan çekici olmuştur. Moda dünyası değişkendir. Bazen kadın ın bacakları ön plana çıkarılır, bazen belinin inceliği vurgulanır. Ancak moda tarihinde erkekleri çekmek açısından göğüs lerin kullanılmadığı bir dönem hemen hemen yoktur. Bazı bilim adamlarına göre memelerin cinsel işlevi daha ağır basmaktadır. Günümüzde bebek malları bollaşmıştır ve annelerin sütleri eskiye oranla azalmıştır. Ancak kadının meme lere sahip olmasının temel nedeni süt üretimidir. Memelerin cinsellik teki rolü sadece insanlara özgüdür. Bütün memeli hayvanlar süt üretmesine rağmen cinsellik açısından bir işlevi yoktur.
''Kara Delik Diye Bir Şey Yok''
Ünlü İngiliz fizikçi Stephen Hawking 'kara deliklerin var olmadığını' iddia ederek bilim dünyasını şaşırttı. Çalışmalarını Cambridge Üniversitesi’nde sürdüren Hawking, internette yayımladığı yeni bir makalede “Klasik teoriler kapsamında bir kara delikten kaçmak mümkün değildir, ancak kuantum fiziğinde bir kara delikten kaçmayı mümkün kılacak enerji de bilgi de mevcut” dedi ve bu nedenle bilinen anlamıyla kara deliklerin gerçekte var olmadığını ve gözlemlenenlerin de ancak “gri delikler” olarak tanımlanabileceğini iddia etti. Birce BORA / LONDRAHürriyet
Yüz Yıl Aradan Sonra Yeni Bir Nehir Yunusu
1918 yılından bu yana ilk kez yeni bir nehir yunusu türü keşfedildi. Brezilya'da keşfedilen ve dünyanın bilinen beşinci nehir yunusu türüne, bulunduğu nehre ithafen Araguaia adı verildi. Plos One adlı dergide keşfedilen türü anlatan uzmanlar, Araguaia'nın diğer Güney Amerika nehir yunuslarından iki milyon yıl önce ayrıldığını anlattılar. Araguaia nehri havzasında 1000 kadar farklı hayvan türünün yaşadığı tahmin ediliyor. Nehir yunusları dünyanın en nadir hayvan türlerinden. Uluslararası Doğadaki Türleri Koruma Birliği'ne (IUCN) göre bu son keşfe kadar dünyada dört nehir yunusu türü vardı ve bunlardan üçü 'kırmızı liste'de yani yokolmak üzere olan türlerdi. Yeni bulunan tür deniz yunuslarının çok uzaktan akrabası. Nehir yatağındaki çamurların içinde balık avlamalarına olanak sağlayan gagaya benzer ağızları var. Dünyada en çok bilinen nehir yunusu türü 2006 yılı civarında yokolduğu düşünülen Yangtze (Uzun Nehir) yunusuydu. 'Bu yunuslar her gün insanların görebileceği yerlerde yüzüyor, büyük memeliler. Fakat kimse dikkat etmemiş.' Güney Amerika'da pembe yunus ya da boto adlarıyla da bilinen Amazon nehir yunusu ise, nehirde yaşayan tüm hayvan türlerinin en zekisi olarak biliniyor. Yeni keşfedilen yunusun Amazon yunusuyla akraba olduğu ancak türlerin iki milyon yılı aşkın bir süre önce ayrıldıkları düşünülüyor. Amazonlar Federal Üniversitesi'nden Doktor Tomas Hrbek 'Amazon yunusuna çok benziyor. Çok şaşırtıcı oldu bu keşif. Aslında insanlar sürekli görüyor bu yunusları, büyük memeliler bunlar. Fakat kimse dikkat etmemiş' diyor. Uzmanlar iki türün diş sayısının farklı olduğunu ve Araguaia'nın muhtemelen biraz daha küçük olduğunu düşünüyorlar. Fakat farklılıkların net olarak ortaya çıkması için genetik bir inceleme gerekti. Amazon ve Araguaia nehirlerinden onlarca yunusun DNA'larını inceleyen uzmanlar Araguaia'nın gerçekten farklı bir tür olduğu sonucuna vardılar. Ama iki tür arasındaki farkın çok küçük olduğunu söyleyenlerin de çıkabileceğini biliyorlar. Doktor Hrbek 'Bilim böyle bir şey. Hiç bir şeyden tam olarak emin olamazsınız' diyor. 'Biz, hayvanın soyunun nereden devam ettiğini ortaya koyan mitokondriyal DNA'lara baktık. Soyağaçları aynı değil. Ayrıca gözlemlediğimiz farklılıklar diğer bilinen yunus türleri arasındaki farklardan daha büyük. Ama bu iki tür birbirine başka yerlerdeki yunuslara olduklarından daha yakın. Bu da, birbirlerinden çok uzun bir süre önce ayrılmış olduklarına işaret ediyor' diye açıklıyor. Uzmanlar yeni türe Araguia Boto'su denmesini öneriyorlar. Amazon ile birleşmeden önce 2 bin 600 kilometrelik uzunluğu olan Araguia nehrinde bu yunuslardan 1000 kadarının yaşadığı tahmin ediliyor. Fakat uzmanlar yeni keşfettikleri türün geleceğinden endişeli. Genetik çeşitliliğin çok dar olması, ayrıca nehir çevresindeki insan yerleşimleri ve faaliyetlerinin artması onları kaygılandırıyor. Doktor Hrbek tarım ve besicilik faaliyetlerindeki artış ve hidro elektrik baraj inşaatlarına işaret ediyor. Balıkçılıkla geçinen insanların yunusların rekabetinden hoşlanmadığını ve onları yok etmeye çalıştığına da dikkat çekiyor. Uzmanlar bu yüzden Araguaia yunusunun da soyu tükenme tehlikesiyle yüzyüze hayvanlar listesine alınması gerektiği kanısında.
Reklam
Manisa'da Uranyum Tedirginliği
Fırat Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Şaşmaz’ın 2008’de hazırladığı bir rapor Manisa’nın Köprübaşı ilçesinde tedirginlik yarattı. Şaşmaz’ın TÜBİTAK’a sunduğu rapora göre, 1970’lerde MTA’nın uranyum işletmesi yaptığı Kasar Köyü’nde canlı sağlığını tehdit edecek seviyede radyoaktive bulunuyor. Rapor, kaymakamlığa da sunulmasına rağmen aradan geçen 6 yılda bölgede önlem alınmadı. Konu üç milletvekilinin verdiği önergelerle Meclis’e taşındı. 1970-1980 yılları arasında Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) Köybaşı ilçesinin Kasar Köyü’nde uranyum üretimi yaptı. Ancak MTA, işletme yaptığı ocakları açık bıraktı. Bölgedeki tehlikeyi ölçen Prof. Şaşmaz’ın çalışmasına göre, uranyum insan ve hayvan sağlığını tehdit edecek seviyede. Şaşmaz, Radikal’e şunları anlattı: “Ortada bir risk var. Bölgedekiler eski maden sahasının tozundan, radyasyonundan, içme suyundan, etkileniyor. Uranyum doğal bir risk ancak madenlerin açık bırakılması bu riski arttırmış. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, uranyumun 10 ppb (milyarda bir) olması gerekiyor. Örnek aldığımız bir kuyudaki suda bu oran 87 çıktı. Hemen yanındaki kuyuda ise sıfır çıktı. 180-200 ppb çıkan yerler de vardı. Örnek aldığımız sular oralet gibi sapsarıydı. Bölgede daha detaylı analizler yapılmalı. ” Serkan Ocak | Radikal
Reklam
Sera Etkisi Nedir? Sera Etkisi Anlamı ve Hakkında Bilgi
Dünya , enerjisinin büyük bir bölümünü fosil yakıtları yakarak sağlar; sadece petrol değil, kömür ve doğal gaz da dâhil . Bu yanma sonucunda karbondioksit açığa çıkar. Karbon , yüz milyonlarca yıldır yeryüzündeki fosil yakıtlarda depolanmıştır. Özellikle son yüzyılda, büyük miktarlarda fosil yakıt yakılması sonucu, açığa çıkan karbondioksitte de artış olmuştur. Bütün karbondioksit atmosferde kalmaz; bir kısmı okyanus ve göl sularında çözünür ve bir kısmı da, kalsiyum ve magnezyum karbonat formunda kayaya dönüşür. Fakat ölçümler, atmosferdeki karbondioksit miktarının her yıl yavaşça arttığını gösteriyor.
Reklam
Nadir Bilinen En Yararlı Meyve ve Gıdalar
Günümüzde çok fazla tüketilmeyen ancak sağlığımız için olmazsa olmaz vitamin ve mineraller bakımından en yüksek değerlere sahip olan bu nadir meyveleri sizin için derledim.Gelin bu özel meyvelere bir göz atalım;
Feminizm Tam Bir Salaklık
Eski Rus 'kızıl ajan' Anna Chapman: Cahiller milliyetçi olur.Gerçek vatansever ülkesini en çok seven değil, hayatta her şeyi gören, gördüğü güzellikleri de ülkesine getirendirT242010'da casus olduğu saptanınca FBI tarafından tutuklanan eski Rus 'kızıl ajan' Anna Chapman , 'Feminizm tam bir salaklık. Çıkış noktaları yanlış. Bir kadın, hakkı için savaşıyorsa, baştan erkekle eşit olmadığını söylüyordur. Tüm insanlar ayrıdır. Tanıdığım her erkekle bu konuda tartışırım. Kadınların daha iyi olduğunu düşünmüyorum sadece kadın-erkek herkesin eşit olduğunu savunuyorum' dedi.Hürriyet’ten Aslı Barış ’a konuşan Anna Chapman, tutuklanmasını, moda görüşünü, feminizmi ve Kremlin ile olan yakınlığını anlattı. Bir dönem Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile aşk yaşadığı iddia edilen Chapman ‘Kapitalizmden nefret etmiyorum. Benim ülkemde de kapitalizmin muhtelif öğeleri var’ diye devam ediyor.Aslı Barış'ın Chapman ile yaptığı röportajın bir kısmı şöyle:Türkiye’de son dönemdeki durumu takip ediyor musunuz? Örneğin Gezi Parkı olayları hakkında ne düşünüyorsunuz?Tabii ki fikrim var ama uzak durmaya çalışıyorum politik meselelerden. Çünkü bir kez politikaya kafa yormaya başlarsam, şiddetle bu işin içine çekiliyorum. Elimde değil, bir kere bilgi toplamaya başladım mı, hemen işe bulaşıyorum. Bilgi konusunda kendime belli limitler koyuyorum, politikadan uzak durmaya, başka işler yapmaya çalışıyorum.Kendinizi uzak tuttuğunuzu söylüyorsunuz ama Putin’le, Kremlin’le olan yakın ilişkiniz biliniyor…Rusya’ya geri döndüğümde medya yüzünden inanılmaz derecede popüler oldum. Bunu da milliyetçi hisleri körüklemek için kullandılar. “İşte ülkesi için iyi bir şeyler yapan genç bir kız” diyerek örnek gösterdiler. Son 20 yılda iyi bir ekonominiz yoksa, kuvvetli bir ideolojik düşünce oturtamamışsanız, bir şeyleri değiştiren bir kahraman aramaya başlarsınız. Ben de bu gücü kullanarak gençlere önderlik etmeye, örnek teşkil etmeye çalıştım. Çünkü bende örnek alınması gereken çok önemli değerler var. Kendim için bir şey istemiyorum, tamamen toplumumuz için çalışıyorum. Mesela Rusya’ya döndükten bir ay sonra gençlik için bir vakıf kurdum.Ne konularda çalışıyor vakfınız?Mikrobiyoloji ve genetik alanında genç bilimadamlarına kaynak yaratan bir fon oluşturdum. Ülkemizde bilim yeteri kadar desteklenmiyor. Halbuki altyapımız ve geçmişimiz çok kuvvetli: Uzaya gittik, bilişim sektöründe oldukça önemli gelişmeler kat ettik. Şimdi ise durum pek parlak değil. Oluşturduğum fon özellikle kanser tedavisi alanında çalışanlara kaynak sağlıyor. Bu çalışmalar çok önemli. İnsan ömrü bu sayede en az 40 yıl uzayacak. Zaten ülkemizde kanser tedavisinde çok önemli yollar kat edildi. AIDS’in tedavisi de bulundu gibi, herhalde önümüzdeki sene açıklanır.Tutuklandıktan ve Rusya’ya iade edildikten sonra uluslararası anlamda büyük şöhret kazandınız. Neler değişti hayatınızda?Ünlü değilseniz, bir konuda değişim yapmak istediğinizde imkânlar çok kısıtlı oluyor. Ancak tanınıyorsanız, bir yerde çıkıp fikrinizi söylüyorsunuz, insanlar fark ediyor. Şöhreti kendi hakkında konuşmak için kullananları inanılmaz salak buluyorum. Kafam farklı çalışıyor. Başarının formülünü çözdüm. Beni dünyanın en başarılı insanı yapacak değerlere sahibim. Nedir bunlar derseniz, ilki aktif olmak. İkincisi pozitif enerji. Bunları hepimiz biliyoruz ama üçüncü özellik çok önemli. Bunu hapisteyken öğrendim. Başkalarına bir değer katmak için çalışmanız lazım. Kafanızda bir fikriniz varsa, diğer insanlara da aşılamanız, çalıştığınız örgütlere de yaymanız gerekiyor. Önemli olan toplum, birey değil. Toplum halinde hareket edersek, daha başarılı oluruz.Hapis günlerinden bahsedelim. Ne düşündünüz ilk tutuklandığınız zaman?İlk tutuklandığım zaman, “Beni oldukça uzun bir süre burada tutacaklar” diye düşünmüştüm. Dışarı çıkabileceğim konusunda hiç umudum yoktu. Ama bu hayatımın bittiği anlamına da gelmiyordu. Daha ilk günden düzenli spor yapmaya başladım. İkinci gün orada eğitimin konusunda nasıl ilerleyebileceğim konusunda araştırma yaptım. İçeriden de diploma alabilmek mümkünmüş, 'Anlaşılan önümüzdeki 5 yıl buradayım, iyisi mi hukuk diplomamı alayım” diye düşündüm. Zaten istiyordum bunu. Yani hep pozitif kaldım.Playboy ve Maxim gibi dergilerdeki karelerinizden sonra seks sembolü olarak anılmaya başladınız. Koleksiyondaki parçalar da bu imajınızı destekleyecek şekilde mi? En çok hangi parçaları beğeniyorsunuz tasarımlar arasında?Açıkçası modadan, giysilerden hiç anlamam ve hayattaki en fuzuli şey gibi gelir. Yemek yapmayı da bilmem. Bu ikisi dışında geri kalan her şeyi yapabiliyorum. Mesela iyi ekip kurmasını ve yönetmesini bilirim. Onun için iyi bir tasarım ve üretim ekibi kurdum. Çıkış noktam da şu: Akıllı kadınların kendi zekâlarını yansıtacak kıyafetlere ihtiyacı var. Bir kadın seks sembolü ya da potansiyel anne olarak görünmemeli. Dünyayı değiştirecek bir kadın olarak görünmeli. Dünya sorunlarıyla ilgilenen, kitap okuyan kadınların giyebileceği bir koleksiyon hazırladım. Mesela kitap şeklinde çantalar var. Desenlerde ülkemizin destanlarında yer alan figürler kullanıyoruz. Sadece Batı'nın bize empoze ettiği değerleri kabul etmemeliyiz. Bizim derdimiz gücümüz para değil, kendi değerlerimiz, kendi kahramanlarımız var.Batı değerlerine karşı bir düşmanlık mı var?Kapitalizmden nefret etmiyorum. Benim ülkemde de kapitalizmin muhtelif öğeleri var. Ama kendi değerlerimize daha fazla sarılmalıyız. Bunlar güç verir insana.Kendinizi milliyetçi olarak tanımlar mısınız?Nefret ederim milliyetçilikten de, milliyetçilerden de. Cahiller milliyetçi olur. Hayatlarında yurtdışına çıkmazlar, dünyada olup bitenden haberleri olmaz, sonra “Ülkemi çok seviyorum” derler. Tamamen eğitimsizlikten kaynaklanıyor. Benim için gerçek vatansever ülkesini en çok seven değil, hayatta her şeyi gören, gördüğü güzellikleri de ülkesine getirendir. Stephen Covey’nin ‘Kazan-kazan’ ilkesinde olduğu gibi, başka ülkeye gidip, insanlarla konuşup onların iyi özelliklerini alır, kendi ülkenize taşırsınız, ona bir artı değer katarsanız, onu güçlendirirsiniz…Bilgilerini aktardığınız ülkenin ne gibi bir kazancı var burada? Pek ‘Kazan-kazan’ durumu gibi gelmedi bana…Önemli olan sinerji yaratmak. Yaratmış olduğum koleksiyondan örnek vereyim. En iyi tasarım ekibini ülkemden topladım. İş imkânı yaratmak için. Ama baktım en iyi kumaşlar Türkiye’de üretiliyor, en iyi malzemeler burada, her şeyi İstanbul’dan aldım. “Ayy, Türklerde ne kadar iyi kumaşlar var, lanet olsun” demedim. Nefret etmedim, saygı duydum, iş yaptım. Bana hocalarım 20 yıldır böyle öğrettilerSizi acımasızca eleştiren Punk grubu ‘Pussy Riot’ ve ‘FEMEN’ hareketine gelelim…Feminizm tam bir salaklık. Çıkış noktaları yanlış. Bir kadın, hakkı için savaşıyorsa, baştan erkekle eşit olmadığını söylüyordur. Tüm insanlar ayrıdır. Tanıdığım her erkekle bu konuda tartışırım. Kadınların daha iyi olduğunu düşünmüyorum sadece kadın-erkek herkesin eşit olduğunu savunuyorum.Seksapele önem vermediğinizi söylüyorsunuz ama sizin de bir hayli seksi pozlarınız var. Biraz çelişkili bir durum değil mi?Hayır, seksapel daha ziyade içgüdüsel bir şey. Eğer (mankenlik gibi) bir işi profesyonel olarak yapmıyorsanız, içgüdülerinize sarılarak kendinize göre yorumlarsınız. Yine başarılı olursunuz o alanda. Ben her zaman içgüdülerime güvenirim.Size şu an saldırsam, beni etkisiz hale getirmeniz ne kadar zamanınızı alır? İsteseniz ağzımı yüzümü kırabilir misiniz?Kendimi savunma konusunda her zaman çok sakin davranırım. Ama tabii ki etkisiz hale getirebilirim karşımdakini. Yine de buna ihtiyaç duymadan halletmeye çalışıyorum meseleleri.
Buz Çağına mı Giriyoruz?
Bilimadamları hepimizi ilgilendiren korkutucu bir tahminde bulundu. Güneş yüzeyindeki aktivitelerin son 100 yılın en alt seviyesinde olduğunu belirten uzmanlar bu seviyelerin en son 1645 senesinde gerçekleştiğini ve yaşanan ‘mini buz çağında’ (Maunder Minimum) Londra’da Thames nehrinin bile donduğunu anımsatıyor. Veriler göz önüne alındığında dünyanın ikliminin büyük bir değişiklik yaşaması olası. İngiltere’de bulunan Rutherford Appleton Laboratuvarı’ndan...
Reklam