Cezayir Dışişleri Bakanı Bukadum, Rus Mevkidaşı Lavrov İle Libya Krizini Görüştü
CEZAYİR (AA) - Cezayir Dışişleri Bakanı Sabri Bukadum ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Libya krizini, Batı Sahra meselesini ve yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla mücadeleyi ele aldı.Bukadum, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Rus mevkidaşı Lavrov ile telefonda görüştüğünü belirtti.Cezayirli Bakan, Lavrov'la iki ülke için ortak öneme sahip bölgesel meseleleri, Libya krizini, Batı Sahra meselesini, Kovid-19 salgınıyla mücadele ve Rusya’dan Sputnik V aşısının temin edilmesi konularını ele aldıklarını ifade etti. Cezayir yönetimi, ocak ayı sonunda Rusya'dan Sputnik V aşısının ilk partisinin ülkeye ulaşacağını duyurmuştu.Cezayir Dışişleri Bakanı Bukadum dün komşu Libya'ya resmi ziyaret gerçekleştirmişti. Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac ve Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid el-Mişri ile bir araya gelen Bukadum, Libya krizinin çözümü için siyasi diyalog süreci, güvenlik ve ekonomi konularını görüşmüştü.Cezayir'le Fas arasında Batı Sahra meselesinde anlaşmazlık yaşanıyor. Fas, Cezayir'i Batı Sahra bölgesinde ayrılıkçı Polisario Cephesi'ni desteklemekle suçluyor. Cezayir'in de komşusu Fas'ın Batı Sahra'daki adımlarını desteklemediği biliniyor.
CHP Ekonomi Masası Heyeti, Kırıkkale'de İş Dünyasının Sorunlarını Dinledi
KIRIKKALE (AA) - CHP Ekonomi Masası Heyeti, Kırıkkale'de iş dünyası ile ekonomik sorunları ve taleplerini değerlendirdi.Kırıkkale Kültür Merkezi'ndeki toplantıya heyet üyesi 11 milletvekili, meslek odalarının başkanları, esnaf temsilcileri, sivil toplum kuruluşlarının başkanları, küçük ve orta ölçekli sanayi kuruluşlarının temsilcileri ve muhtarlar katıldı.CHP Antalya Milletvekili Çetin Osman Budak, sunum eşliğinde, Türkiye’nin ekonomik sorunlarını ve CHP'nin çözüm önerilerini anlattı.Daha sonra basına kapalı devam eden toplantıda katılımcılar, Kırıkkale'de yaşadıkları ekonomik sıkıntılarla ilgili sorunları ve taleplerini iletti.Budak, toplantının ardından gazetecilere, CHP Ekonomi Masası olarak Kırıkkale'de yaşanan ekonomik meselelerin Türkiye'nin genelinde yaşananlardan bağımsız olmadığını gördüklerini söyledi.Çiftçinin ve sanayicinin sorununun üretip kazanamamak olduğunu aktaran Budak, bu kesimin ayrıca kredilerini ödemekte güçlük çektiğini kaydetti.CHP'li milletvekilleri, toplantının ardından gruplara ayrılarak, kent merkezi ile yeni ve eski sanayi bölgelerinde esnafı ziyaret etti, ekonomi konusunda görüş alışverişinde bulundu.
Konya'daki Altın Dolandırıcılığı Davasının Sanıkları Yargılanıyor
KONYA (AA) - Konya kent merkezi ile İstanbul'daki kuyumculardan, indirim çadırında sattıktan sonra geri ödeme vaadiyle aldığı yaklaşık 30 kilogram altınla kayıplara karıştığı öne sürülen sanık ile onla bağlantılı olan sanıkların yargılanmasına devam edildi. Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmaya, tutuksuz yargılanan sanıklar Musa Göksu, Hasan Göksu ve Mehmet Ali Doğan ile taraf avukatları katıldı. Musa Göksu, hakkındaki suçlamaları reddederek beraatını istedi. Müştekileri dolandırmak istemediğini, alışveriş yaptığını iddia eden Göksu, 'Müştekileri zararları kendi beyanlarındaki kadar değildir.' ifadesini kullandı. Sanık Hasan Göksu da daha önce verdiği ifadelerini tekrarlayarak suçlamaları kabul etmedi.Sanık Doğan, sanıklar ve müştekiler arasındaki alacak verecek davasıyla bir ilgisinin olmadığını, Musa Göksu'nun yanında çalıştığı için soruşturmaya dahil olduğunu öne sürdü.Müşteki Durmuş Ali Elibol ise 'Sanıklardan şikayetçiyim. Zararım hala karşılanmadı.' dedi. Duruşmada tanık olarak dinlenen Adil H, olay tarihinde Musa Göksu'ya yardım etme amacıyla indirim çadırında bir hafta çalıştığını söyleyerek beyanını şöyle sürdürdü: 'Ben oradayken çantacı Aret, Nazif ve Ümit ismindeki şahıslar çantalarıyla birlikte geldiler. Nazif kendi getirdiği pırlantalarının satışını yaptı. Ümit de kendi getirdiği altınları sattı. Bir hafta sonra çadırda satışın 3 gün daha uzatıldığını söylediler. Bunun üzerine Aret, Nazif ve Ümit, sanık Musa'ya hitaben 'Bu çantalar 3 gün daha kalsın. Bir hafta sonra gelir alırız' dedi. Ancak sanık Musa bunu kabul etmedi, bu şahıslara ödemelerini yaptı. Aralarında alacak verecek meselesini konuştular. Bu şahısların çantalarını da arabalarına biz yerleştirdik.' Mahkeme heyeti, dosyadaki eksikliklerin tamamlanması için duruşmayı erteledi. OlayMeram ilçesindeki Bedesten Çarşısı'nda 7 yıldır kuyumculuk yapan Musa Göksu'nun, Temmuz 2019'da kuracağı stantta vatandaşa ucuza altın satma vaadiyle kentteki kuyumcular ile İstanbul'da bulunan altın toptancılarından, ileri tarihte geri ödeme şartıyla yaklaşık 30 kilogram altın aldığı iddia edilmişti.Göksu'nun dükkanının önüne açtığı indirim standının son gününde, kendi dükkanındaki altınlar, kurduğu stantta yaptığı satıştan elde ettiği para ve kalan altınları da alarak kayıplara karıştığı iddiasında bulunulmuştu.Konya'da 15 esnaf, 24 Temmuz 2019'da dükkanın kapalı olduğunu görünce aradıkları Musa Göksu'ya ulaşamayınca Konya Cumhuriyet Başsavcılığına dolandırıldıkları iddiasıyla şikayetçi olmuştu. Soruşturma kapsamında aranan Göksu, İstanbul'da yakalanmış, hakkında 'dolandırıcılık' suçlamasıyla dava açılmıştı.
Birleşik Krallık Yetkilisi Janvrin Türkiye İle Ticari İlişkilerin Geleceği Konusunda İyimser
ANKARA (AA) - BEHLÜL ÇETİNKAYA - Birleşik Krallık Başbakanlık Türkiye Ticaret Elçisi Lord Robin Janvrin, Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticaretin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına büyük direnç gösterdiğini belirterek, 'Küresel krizden çıktığımızda, bu olumlu ilerlemenin devam edeceği konusunda iyimseriz.' dedi.Lord Janvrin, İngiltere ile Türkiye arasında yapılan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) ve ikili ticarette 2021 yılı beklentilerini AA muhabirine değerlendirdi. Birleşik Krallık'ın Brexit sonrası oluşan bağımsız ticaret politikasını, 'Britanya'nın dünyanın en işletme dostu uluslarından biri olma' konumunu güçlendirmek amacıyla kullanmaya kararlı olduğunu belirten Lord Janvrin, şu ifadeleri kullandı:'Birleşik Krallık, 2 yıldan kısa sürede 63 ülke ve Avrupa Birliği (AB) ile 885 milyar sterlin ticaretini kapsayacak şekilde anlaşma imzalamayı başardı. Bu, daha önce örneği görülmemiş bir durum. Bugüne dek, bu kadar çok ticaret anlaşmasını eş zamanlı olarak müzakere eden hiçbir ülke olmamıştı.'Ülkesinin bu alandaki hedefine de değinen Lord Janvrin, 'Birleşik Krallık, ticaretinin yüzde 80’ini kapsayacak serbest ticaret anlaşmaları yapmayı hedefliyor.' diye konuştu. 'Son birkaç yıldır gerçekten çok yakın iş birliği içerisinde çalıştık'Lord Janvrin, Türkiye ile ticaret hacminin 2019'da 18,6 milyar sterline ulaştığını belirterek, 'Ticaretimizi destekleyecek ikili STA'yı Aralık 2020'de imzalayarak, tarifesiz ticaret anlaşmalarını güvence altına alabilmek amacıyla, son birkaç yıldır gerçekten çok yakın iş birliği içerisinde çalıştık.' dedi.STA'nın, otomotiv ve tekstil gibi kilit sektörlerde faaliyet gösteren Türk işletmelere sıfır tarife uygulamasının devam edeceği anlamına geldiğine dikkati çeken Lord Janvrin, 'Türk ihracatçılar için Birleşik Krallık'ın çamaşır makinesi ve televizyon ithalatına uygulanan tarifeler de yüzde 0 olarak devam edecek ki Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) bu iki ürün kolu için sırasıyla yüzde 2 ve 14'lük bir tarife öngörüyor.' ifadesini kullandı. Lord Janvrin, anlaşmayla Türk işletmeler ve tüketicilerin Birleşik Krallık'ın önde gelen teknolojilerine, metallerine, ilaçlarına ve araçlarına tarife bariyeriyle karşılaşmadan erişeceğine de işaret ederek, şunları söyledi:'Bu anlaşma, mevcut AB-Türkiye ticaret anlaşmalarının sunduğu karşılıklı kolay pazar erişimimizi ve avantajlarımızı korumamızı sağlayıp gelecekte daha iddialı bir ticaret anlaşması imzalayabilmek için yapmamız gereken çalışmanın da temelini oluşturacak. Aralık ayında imzalanan STA, Türkiye'nin başka bir ülkeyle imzaladığı en büyük ticaret anlaşmasıdır. Birleşik Krallık'ın ithal ettiği, neredeyse 11 milyar sterlin değerinde mal ile Türkiye'nin en büyük ikinci ihracat pazarı olduğu ve Britanyalı firmaların da Türkiye'ye neredeyse 8 milyar sterlin değerinde mal ihraç ettiği çok iyi biliniyor. Ancak uzun yıllara dayanan ortaklıklarla geliştirilmiş karmaşık ve avantajlı temin zincirlerimiz sayesinde firmalarımızın kattığı değer ile ticaret ortaklığımız, yukarıdaki bu 2 rakamın toplamından çok daha büyük bir hacme sahip. Yeni imzalanan bu anlaşmayla korumaya alınan önemli otomotiv temin zinciri bunun güzel bir örneği.''Olumlu ilerlemenin devam edeceği konusunda iyimseriz'Ford firmasının ülkesinde 7 bin 500, Türkiye'de de 12 bin 500 kişiye istihdam sağladığını aktaran Lord Janvrin, Londra’'nın doğusundaki Degenham'dan Kocaeli'ye araç parçaları ihraç edildiğini ve montajı yapılan araçların 3'te 1'inin ise İngiltere'ye ihracatının yapıldığını dile getirdi. Lord Janvrin, Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki ticari ilişkileri bir 'başarı hikayesi' olarak nitelendirerek, şunları kaydetti:'İkili ticaretimiz son 10 yıl içerisinde neredeyse yüzde 70 oranında büyüyerek 2019'da 19 milyar sterlin ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Pandeminin ekonomik sonuçları, bu rakamları biraz düşürmüş olsa da ticaretimizin büyük bir kısmı direnç gösterdi ve bu küresel krizden çıktığımızda, bu olumlu ilerlemenin devam edeceği konusunda iyimseriz.'Birleşik Krallık ve Türkiye arasındaki STA'nın, salgın koşullarının ardından güçlü bir iyileşme ortamı sunacağını belirten Lord Janvrin, anlaşmayla ilgili, 'Birleşik Krallık'ı dinamik ekonomilerle yapılan modern anlaşmalar ağının merkezine yerleştirme planımızın bir parçası olarak, yakın gelecekte Türkiye ile yapmak istediğimiz yeni ve daha iddialı bir anlaşmanın da yolunu açıyor.' değerlendirmesinde bulundu.
Ercan Altuğ Yılmaz Yazio: 2020 Pandemi Döneminde Oyunlaştırma ile Başaranlar
Değişen ve dönüşen dünyada işletmelerde çalışan personelin bir taraftan motivasyon ve performansını artırıp bağlılığını sürdürmek amacıyla diğer taraftan da pazar payını korumak ve artırmak amacıyla çeşitli yöntemlere başvurulmuştur. Bunlardan en önemlisi ise 2010’lu yılların başında hayatımıza giren ve her geçen yıl etkinliğini arttıran oyunlaştırma olmuştur. Günümüzde ise eğitimden, sağlığa, spordan, iş dünyasına kadar başarının sürdürülebilirliğini sağlamak için oyunlaştırmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin 2020 yılında birçok işletme bu konuda çalışmalar gerçekleştirmiş ve pek çok başarıya imza atmıştır. Gelin hep birlikte bunlara bir göz atalım.
Britpop Tarihine Adını Altın Harflerle Yazdırmış 7 Albüm
1990'lı yıllardan bu yana büyüyerek müzik zevkimize büyük katkılarda bulunan Britpop, The Stone Roses'dan başlayıp Coldplay'e uzanan uzun bir listeyle müzikseverlerin favori türleri arasında yerini alıyor.Bu türün kendi tarihindeki en iyi albümleri sizler için derledik.
Merkez Bankası Raporu: 2021 Sonu Enflasyon Tahmini Yüzde 9,4
Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal, 2021 yılının ilk Enflasyon Raporu'nu açıkladı. TCMB 2021 sonu enflasyon beklentisini yüzde 9.4 olarak korurken Ağbal 'Parasal sıkılık uzun bir süre kararlılıkla sürdürülecek. Gerekirse ilave sıkılaşma yapacağımızı son Para Politikası Kurulunda ifade ettik. Yüzde 5 hedefi için Para Politikası kurulu elindeki bütün araçları kullanmaya devam edecektir' dedi.
Kastamonu'nun "Beyaz Altın"Inda Ekim Dönemi Başladı
KASTAMONU (AA) - Kastamonu'da Taşköprü sarımsağının ekimine bu yıl, kuraklık endişesi nedeniyle erken başlandı.Önemli sarımsak üretim merkezlerinden Taşköprü ilçesinde her yıl şubat ve mart aylarında ekilen sarımsak, bu yıl kuraklık tehlikesi nedeniyle toprakla erken buluşturuldu.Taşköprü Kaymakam Vekili Çağlar Partal ile Taşköprü Belediye Başkanı Abdullah Çatal, ilçeye bağlı Çetmi köyünde sarımsak ekimi yapan üreticileri ziyaret etti.Partal, AA muhabirine, ilçede sarımsak ekimine başlandığını söyledi.Ziyaret ettikleri tarlanın ilçede bu yıl sarımsak ekimi yapılan ilk yerlerden biri olduğunu anlatan Partal, 'Taşköprü'de son yağışlardan sonra çiftçimiz, üreticimiz bunu fırsat bildi. Ekim sezonu başladı. Taşköprü sarımsağı toprakla buluşuyor. Taşköprü'de müthiş bir hareket var, herkes tarlalarda. Beyaz altınımızın hayırlı olmasını diliyorum. ' dedi.Taşköprü sarımsağının çok kaliteli olduğunu vurgulayan Partal, 'Taşköprü sarımsağının çok farklı bir marka değeri var, bu değer tüm Türkiye'de biliniyor.' diye konuştu. Çatal ise Taşköprü sarımsağına 'beyaz altın' dediklerine işaret ederek, bu yıl sarımsağının toprakla erken buluştuğunu dile getirdi.Dünyada ve Türkiye'de kuraklık tehlikesinin yaşandığını belirten Çatal, şunları kaydetti:'Sarımsağımızın toprakla buluşması normalde mart ayının ilk haftasıdır. Bu sene ocak ayında başladı. İnşallah güzel mahsul bekliyoruz. Türkiye'nin her tarafında sarımsak üretiliyor ama Taşköprü sarımsağı gibi değildir. Toprağın selenyum ve kükürt oranının çok olması nedeniyle Taşköprü'nün sarımsak ekilen bölümünden hariç başka hiçbir yerde böyle sarımsak olmaz.'İlçede 4 bin çiftçinin sarımsak ekimi yaptığını aktaran Çatal, 'Her yıl ortalama 20 ile 25 bin ton civarında hasat yapıyoruz. Ekim sezonunun Mart ayının 15'ine kadar süreceğini tahmin ediyoruz.' dedi.Sarımsak üreticisi Ahmet Ünvar ise kuraklıktan korktukları için bu yıl ekime erken başladıklarını ifade ederek, ekimin ardından yağmur yağmasının güzel olacağını söyledi.
Analiz - Trump'ın Körfez'e Koşulsuz Destek Günleri Geride Kaldı
İSTANBUL (AA) -NECMETTİN ACAR- ABD’de Donald Trump’ın seçim yenilgisinin tüm dünyada olduğu gibi Orta Doğu siyasetinde de önemli sonuçlar doğuracağına yönelik güçlü bir beklenti bulunmaktaydı. Bölgede Trump döneminde ABD’nin koşulsuz desteğini elde eden iddialı ve müdahaleci aktörler bu desteği nüfuz alanlarını genişletmek ve kendi lehlerine politik bir düzen kurmak için kullanmaktan çekinmemişlerdi. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bu süreçte Trump yönetiminin sunduğu bu cömert destekten en çok istifade eden aktör oldu. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’in Jared Kushner üzerinden Trump ile kurduğu kişisel yakınlık, BAE yönetiminin kendi güç ve kapasitesinin üzerinde sorumluluklar üstlendiği ve çok geniş bir jeopolitik hat boyunca kendi lehine politik bir düzen kurmak için çalıştığı iddialı ve maceracı politikalar için önemli bir destek sağladı.Biden’ın, Obama dönemindeki çizgisi, seçim sürecindeki söylemi ve en önemlisi de seçimi kazandıktan sonra kabinesini oluştururken seçtiği bazı isimler ABD’nin bölgeye yönelik dış politikasında yaşanması beklenen bu değişimin ilk işaretlileri olarak okunabilir. Biden yönetiminin ilk haftasında BAE’ye F-35, Suudi Arabistan’a silah ve mühimmat satışını askıya alması, Filistin meselesinde iki devletli çözüme dair vurgu ve İran ile nükleer anlaşmaya dönüş sinyalleri Trump döneminde koşulsuz ABD desteğine alışmış olan bölgenin iki iddialı aktörü olan BAE-Suudi ekseninin yöneticilerini zor günlerin beklediğini ortaya koyuyor. Bütün bunlara ilaveten El-Cezire haber sunucusu Ghada Oueiss’in telefonunun hacklenmesi ve uygunsuz resimlerinin servis edilmesine dair ABD’de açılan bir davada Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’in sanık olarak mahkemeye çağrılması BAE-Suudi ekseninde ciddi bir paniğe sebep olacaktır.Körfez’de Trump devriTrump’ın dört yıllık görev süresince Orta Doğu’da çok sayıda olağandışı gelişmeye şahit olduk. Özellikle küçük bir Körfez şeyhliği olan BAE’nin kendi güç ve kapasitesinin çok üzerindeki iddialar peşinde koşan etkili bir aktör haline gelme çabası bölge üzerinde çalışan uzmanların en çok dikkatini çeken husus oldu. Çünkü BAE yönetimi bu süreçte Kuzey Afrika’dan Güney Arabistan’a, Kafkaslardan Levant bölgesine çok geniş bir jeopolitik alanda varlık gösterdi ve bölgede kurulması planlanan yeni düzende öncü bir rol oynamaya çalıştı. Trump döneminde BAE yönetiminin takip ettiği üç önemli politikadan bahsedebiliriz.İlk olarak; bu dönemde en dikkat çeken BAE politikası hiç şüphesiz Muhammed bin Zayid’in Jared Khusner üzerinden Trump yönetimi ile kurduğu kişisel ilişkiler sayesinde ABD’yi, Suudi Arabistan’daki veraset düzenine dolaylı yollardan müdahaleye teşvik etmesi öne çıkıyor. ABD’nin dolaylı müdahalelerinin bir sonucu olarak BAE Veliaht Prensi'nin favori adayı da olan Muhammed bin Selman, taht rekabetinde amcaları Ahmed bin Abdülaziz ve Mukrin bin Abdülaziz ile kuzenleri Muhammed bin Nayef ve Mutaib bin Abdullah’ın önüne geçmeyi başardı. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’in Suudi veraset sistemi üzerinde etkili olarak kendisine yakın bir prensin tahta oturmasını kolaylaştırmak istemesindeki asıl amaç, BAE’nin iddialı ve müdahaleci dış politikası için Suudileri etkili bir kaldıraç olarak kullanmaktı. Çünkü Suudi Arabistan demografik yoğunluk, jeopolitik pozisyon, askeri/ekonomik kapasite ve sahip olduğu dinsel meşruiyet açısından bölgenin en önemli aktörlerinden biridir. Suudi iç işlerine bu şekilde müdahil olarak genç ve tecrübesiz bir veliahdın fiili yönetici haline geldiği Suudileri kendi peşine takmayı başaran BAE yönetimi bölgesel dizayn girişimleri için çok önemli bir avantaj elde etmiş oldu.İkinci olarak; BAE yönetimi bu dönemde alışılmışın dışında müdahaleci bir politika takip etmeye başladı. Arap Baharı sürecine özellikle de Trump dönemine kadar BAE’nin adı hem bölgesel çapta hem de küresel çapta gıpta ile bakılan iktisadi gelişmelerle anılmaktaydı. Şöyle ki 1971 yılında İngiltere’nin Körfez bölgesinden çekilmesiyle bağımsızlığını kazanan yedi emirliğin birleşmesiyle oluşan BAE, petrol gelirlerinin de katkısıyla 1990’lı yıllardan itibaren göz kamaştırıcı bir ekonomik ivme yakalamıştı. Turizm, inşaat, finansal hizmetler, lojistik ve liman hizmetleri başta olmak üzere önemli sektörlerde elde ettiği başarılar ülkeyi kısa sürede küresel ekonominin parlayan yıldızı haline getirmişti. Genel olarak “rantiyer ekonomiler” olarak tanımlanan hidrokarbon ihracatçısı Körfez ekonomileri arasında en planlı ve sürdürülebilir ekonomiye sahip olan BAE’nin yakaladığı bu ivme ekonomi literatüründe “Dubai modeli” kavramı ile ifade edilmeye başlandı. Ülke 1990’lı yılların başından itibaren öyle hızlı bir ekonomik büyüme ivmesi yakaladı ki 1990 yılında 50 milyar dolar olan milli geliri 2014 yılında 400 milyar dolara kadar ulaştı. Bu haliyle BAE, ekonomilerini petrole bağımlılıktan kurtarmak isteyen Körfez ülkelerine ilham kaynağı oldu. Ancak son dönemde ABD’nin koşulsuz desteğini arkasına alan BAE’nin geniş bir jeopolitik hat boyunca askeri müdahaleler, darbeler, insan hakları ihlalleri ve terör örgütleriyle ittifaklar gibi alışılmışın dışında bir politikaya yöneldiğine şahit olduk.Üçüncü olarak; özellikle 2020 ortalarından itibaren İsrail’le perde gerisinde zaten normal olan ilişkilerin alenileştirilmesine öncülük eden bir BAE yönetimi ile karşılaştık. Bu süreçte BAE geçmişte takip ettiği Filistin politikasından uzaklaşarak İsrail’le “normalleşme” dalgasına öncülük eden bir aktör haline geldi. İsrail’in askeri, endüstriyel, nükleer ve Batı başkentlerindeki lobi kabiliyetini arkasına alarak bölgede oluşacak yeni güvenlik mimarisinin başat gücü olmaya soyundu. Şöyle ki; 1970’li yıllara kadar İngiltere bölge güvenlik mimarisinin başat aktörüydü. Bu tarihten sonra Nixon (1969), Carter (1980) ve Bush (1990, 2003) doktrinleriyle ABD bölge güvenlik mimarisinin başat aktörü haline geldi. 2010 sonrası ABD’nin “Asya Pivot” stratejisi gereğince yükselen Çin’i dengelemek için yönünü Asya-Pasifik’e çevirmesi Orta Doğu güvenlik mimarisinde bir değişimi tetikledi. Oluşan bu güç boşluğu BAE’yi İsrail’le de yakınlaşarak bölgesel denklemde profilini yükseltemeye teşvik etti. Özellikle Trump’ın son aylarında imzalanan “İbrahim” anlaşması bir taraftan BAE-İsrail ilişkilerini normalleştirmesini içerirken diğer taraftan İsrail lobisinin de desteğiyle ABD’den F-35’ler dâhil yüklü miktarda silah alımlarıyla BAE’ni bölgesel askeri bir güç haline getirmeyi amaçlıyordu. Burada İsrail yönetimi hem Körfez ülkeleriyle normalleşerek önemli bir diplomatik zafer elde etti hem de Biden yönetiminin F-35 satışını askıya almasıyla bölgede tehlikeye giren askeri üstünlüğünü korumaya devam ederek askeri bir kazanım elde etmiş oldu. BAE'ye F-35 satışının askıya alınmasıyla bu anlaşmanın önemli bir gerekçesi de ortadan kaldırılmış oldu.Biden’ın ilk haftadaki icraatları bölge açısından ne anlama geliyor?Biden’ın, Obama yönetiminin önemli isimlerine kabinede yer vermesi, BAE-Suudi eksenine silah ve mühimmat satışını askıya alması, İran nükleer anlaşmasına dönüş sinyalleri, Filistin meselesinde iki devletli çözüme yaptığı vurgu ve insan hakları odaklı bir dış politika gündemi gibi yaklaşımları BAE yönetiminin geçmişte Trump’ın desteğiyle elde ettiği nispi kazanımları ortadan kaldırabilecek bir kapasiteye sahip. Biden’ın Trump yönetiminin uzun döneme yayılan dış politika adımlarını kısa sürede tersine çevirme konusunda sergilediği kararlı tutum ileriki yıllarda çok daha önemli adımların gelebileceğini göstermesi açısından da oldukça önemli. Burada özellikle silah satışlarının askıya alınması ve El-Cezire haber sunucusuna yönelik bir davada Muhammed bin Zayid’in ABD mahkemesince suçlanıyor olması kritik önemde.Başta F-35 olmak üzere BAE-Suudi eksenine ABD’nin sağlamayı taahhüt ettiği silah ve mühimmat sistemleri, Arap Baharı sürecinde kendi içerisinde bir rejim güvenliği endişesi yaşayan ve bölge genelinde jeopolitik nüfuzunu genişletmek isteyen BAE-Suudi ekseni açısından hayati önemdeydi. Halihazırda BAE-Suudi ekseni Yemen’de doğrudan Suriye ve Libya’da ise dolaylı olarak savaşın tarafı durumunda. Bütün bu çatışmaların sonuçları ABD silah, mühimmat, istihbarat ve diplomatik desteğine oldukça bağımlı. ABD’nin, Trump döneminde şatafatlı törenlerle imzalanan yüz milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları gereğince taahhüt ettiği bu silahları sağlamayı kesmesi ve BAE-Suudi eksenini “insan hakları karnesi” açısından eleştirmesi tüm bu çatışma alanlarında BAE-Suudi ekseninin başarı şansını azaltacaktır. Uzun yıllardır ABD güvenlik garantilerine yaslanarak rejimlerini korumayı başaran bu ülkeler açısından silah ambargosu anlamına gelen bu politikanın psikolojik sonuçları da en az cephedeki sonuçları kadar olarak ağır olacaktır.El-Cezire haber sunucusu Ghada Oueiss’in telefonunun hacklenmesi ve uygunsuz resimlerinin servis edilmesine dair ABD’de açılan davada Muhammed bin Zayid’in sanık olarak mahkemeye çağrılması da insan hakları ihlalleri ve basın özgürlüğü gibi alanlarda BAE-Suudi eksenini zor günlerin beklediğini gösteriyor. Burada Muhammed bin Selman’ı işaret eden Suudi istihbarat yetkilisi Saad el-Cebri’ye yönelik suikast girişimi ve Amazon’un kurucusu ve Washington Post’un sahibi Jef Bezos’un telefonunun Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman tarafından hacklendiğine dair çıkan haberle ve her iki ülkede çok sayıda insan hakları savunucusunun maruz kaldığı muamele Biden yönetimi ile BAE-Suudi ekseni arasında yeni bir gerginlik alanı olarak ortaya çıkacaktır.Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla Muhammed bin Zayid’in ABD mahkemelerinde sanık olarak anılmaya başlanması, Kaşıkçı cinayeti ve Yemen’den yansıyan insani kriz manzaralarının Biden döneminde ABD ile BAE-Suudi ekseni ilişkilerinde önemli bir gündem maddesi olarak ön plana çıkacağını göstermesi açısından önemli. Nitekim son günlerinde ABD basınında Kaşıkçı cinayetine ve bu olayda Muhammed bin Selman’ın sorumluluğuna dair çok sayıda yazı çıkmaya başladı bile.Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) ve azalan petrol gelirlerinin yol açtığı ciddi ekonomik sorunlarla uğraşmak zorunda olan BAE-Suudi eksenini önümüzdeki günlerde daha da zor bir sürecin beklediğini söyleyebiliriz. Trump döneminde ABD koşulsuz desteğinin oluşturduğu konformizme alışmış BAE-Suudi ekseninin yönetici kadroları bu günlerde Biden yönetiminin Trump’ın uygulamalarını birer birer geri almasından ve geçmiş dosyaları açma ihtimalinden derin bir endişe duymakta. ABD’nin askeri, diplomatik ve istihbarat desteğini kaybetme ihtimali BAE-Suudi ekseninin son on yıl boyunca tüm bölgede sürdürdüğü iddialı ve müdahaleci politikaların tümünün başarısız olmasına yol açabileceği gibi bu ülkelerin içerisinde de ciddi güvenlik sorunlarına yol açabilir.ABD desteği olmadan BAE yönetiminin, Yemen ve bütün bölge genelinde sürdürdüğü örtülü açık askeri operasyonlarını tehlikeye girebileceği gibi Muhammed bin Selman'ın ülkedeki pozisyonunun zayıflaması durumunda Suudiler üzerindeki nüfuzu da azalabilir. Zaten Yemen meselesinde BAE ile Suudilerin politikaları uzun süredir ayrışmaktaydı. Katar krizinin çözüldüğü El-Ula zirvesinde BAE’nin ablukanın kaldırılmasını öngören anlaşmaya gönülsüzce imza koyması, BAE ile Suudiler arasındaki mevcut çatlağı derinleştirecektir. Suudi Arabistan yönetimi ise uzun süredir gözaltında tuttuğu Ahmed bin Abdülaziz ve Muhammed bin Nayif’in serbest bırakılmasına yönelik bir baskıya maruz kalacaktır. Her iki ismin serbest kalması durumunda Muhammed bin Selman’ın tahta giden yolda oldukça zorlanacağı öngörülebilir. [Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]