Survivor'ın Kadrosu Tamamlandı!
Survivor Ünlüler Adası’nın son yarışmacısı belli oldu!Survivor Ünlüler Adası’nın son yarışmacısı Eda Özerkan oldu. 2014’ün Survivor Türkiye macerası, bu yıl Dominik Cumhuriyeti’nde yaşanacak. 2 Mart’ta yayına girecek olan Survivor’da Ünlüler Takımı’nın son yarışmacısı Aşk-ı Memnu’dan tanıdığımız oyuncu Eda Özerkan. Takımın daha önce açıklanan diğer isimleri ise; Ünlü oyuncu Tolga Karel Milli futbolcu Ahmet Dursun Milli voleybolcu Duygu Bal Milli atlet Merve Aydın Sabit Kanca tiplemesiyle fırtınalar estiren, komedyen İsmail Baki TuncerMuhteşem Yüzyıl oyuncularından, aynı zamanda profesyonel futbolcu da olan Serenay Aktaş Oyuncu ve şarkıcı Gökhan Keser... Haziran ayında Kıbrıs’ta final yapacak Survivor’ın ekipleri önümüzdeki günlerde Dominik Cumhuriyeti’ne hareket edecek ve Survivor 2 Mart’ta ekranlarda olacak.Vatan
Oscar'ı Kazanan İsim Yanlışlıkla Açıklandı!
Oscar heykelciğinin yapılış aşamasını gösteren bir televizyon programında ödülün altında Leonardo DiCaprio’nun isminin görülmesi sosyal medyayı karıştırdı. Program, Oscar sonucunu açıklamakla suçlandı. Ancak durum düşünülenden farklıydı... Sinema dünyasının en önemli ödülü Oscarlar için geri sayım başladı. 2 Mart’ta sahiplerini bulacak ödül için tahmin yürütülürken, CNN’de yayınlanan bir program alevli bir tartışma başlattı. Oscar heykelciklerinin yapım aşamasını gösteren programda sunucu, eline hazırlanan ödüllerden birini alarak farkında olmadan alt kısımda yazan ismi canlı yayında gösterdi. Ödülün altında ise 'En İyi Erkek Oyuncu' kategorisinin Leonardo DiCaprio’ya gittiği yazıyordu. Birçok izleyeci bu anın görüntüsünü kaydederek sosyal medyadan paylaştı. DiCaprio’nun kazanmasına sevinen de vardı, ödül töreninde yaşanacak heyecanı yok ettiği için CNN’e kızan da... ÖDÜLLER ÖNCEDEN HAZIRLANIYOR Akademi çıkan tartışmaların ardından CNN’in kazananı ortaya çıkarmadığını, Oscar için oylamaların 14 Şubat’ta başlayacağını açıkladı. Milliyet
Filipinli Sanatçı Noel Cruz'dan Barbie Bebek Ünlüler
Bu oyuncak bebekler gerçeklerine çok benziyor!Amerikalı sanatçı Noel Cruz, kendi elleriyle yaptığı Hollywood'un ünlü yıldızlarının bebekleriyle tanınıyor. Cruz'un elinden çıkan bu müthiş oyuncaklar eBay'da 120 dolardan başlayan fiyatlarla satılıyor. Yıldızların hayranları, oyuncak bebekleri kapışıyor.
Kaşsız Ünlüler
Dün Keşfettiğim sanıyorum yeni bir site olan www.komedi.com'da gördüğüm bir içerik çok hoşuma gitti.Yapanların ve fikir üretenlerin ellerine sağlık. Sanıyorum devamı gelecektir.
Obama-Beyonce Aşkını Uyduran Gazeteci Konuştu
Europe 1 kanalında katıldığı programda ABD Başkanı Barack Obama’nın ünlü şarkıcı Beyonce ile birlikte olduğunu öne süren Pascal Rostain, “Ben dev bir şaka yapmak istedim. Dünyada olayın yaptığı yankıyı görmek çok şaşırtıcı. Yüzlerce telefon aldım, Beyaz Saray yalanladı, televizyonlar yayınladı! Sadece mesleğimin absürd bir biçimde nasıl bozulduğunu göstermek istemiştim” dedi. Rostain, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande ile aktris Julie Gayet arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmıştı.Diken.com
Reklam
Sıla'dan 'Alper Tunga Öldü mü?' Şakası
Sıla'nın yeni albümü 'Yeni Ay' için düzenlenen Radyo dinletisi gecesinde Sıla, radyocu dostlarına çıkış parçası olarak 'Vaziyetler'den önce bu şarkıyı dinletince ortam; önce şaşkınlığa, sonrasında ise kahkahalara boğuldu.
Yayından Kaldırdılar Ama Yayınlanmasını Engelleyemediler!
Ali İhsan Varol'un hazırlayıp sunduğu sevilen yarışma programı 'Kelime Oyunu'nun Cem Yılmaz'lı yılbaşı özel programı vimeo'da yayımlandı. Varol, yılbaşı özel programını Cem Yılmaz'la çekmiş ancak bu özel yayın, program aniden yayından kaldırıldığı için yayınlanamamıştı. Bloomberg ekranlarında yayınlanırken, Gezi direnişi sırasında, direnişe gönderme yapan sorularıyla dikkat çeken program yaz döneminden sonra Show TV ekranlarında boy göstermeye başlamıştı. Toplumsal olayları da yarışmalarında işleyen Varol, 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu sonrası da 'Halk ağzında rüşvet alan kişi” sorusunu sormuş, program birkaç gün sonra 'beklenilen performansı sergilemediği' iddiasıyla yayından kaldırılmıştı. Programın yayından kaldırılması üzerine Cem Yılmaz, Twitter hesabından yaptığı açıklamada 'TV'deki en temiz, düzgün program Kelime Oyunu yayından kaldırılmış. Ayıp. Gönüllü konuk olmuştum. En sevdiğimiz programdı. Yakıştıramadım' demişti. Programın sosyal medyadan yayınlanması üzerine Twitter'da 'Bu devirde sansür zor' yorumları yapıldı. Evrensel Onedio Notu: Program Vimeo'dan da kaldırıldı... Youtube aracılığı ile tekrar paylaşıyoruz...  | Güncelleme 23:07
Reklam
Meryem Uzerli'den 'Muhteşem' Dönüş!
Ünlü oyuncu, dizinin sinema filmi olarak çekilecek final bölümünde rol alacak. Dört sezondur izlenme rekorları kıran 'Muhteşem Yüzyıl' dizisi, bu yıl seyircilerine veda ediyor. Dizinin final bölümü, 'Asmalı Konak'ta olduğu gibi sinema filmi olarak çekilecek. Filmin sürprizi ise Meryem Uzerli olacak. 'Muhteşem Yüzyıl'da Hürrem Sultan'ı canlandıran Meryem Uzerli, geçen yıl 'tükenmişlik sendromu' yaşadığı gerekçesiyle çekimleri yarıda bırakıp Almanya'ya gitmişti. Yapım şirketi de onun yerine ekibe Vahide Perçin'i dahil etmişti. Ayrıldığı sevgilisi Can Ateş'ten bebek bekleyen ve hamileliğinin dokuzuncu ayında olan Uzerli, önümüzdeki günlerde doğum yapacak. Oyuncu, bebeğini dünyaya getirdikten sonra Türkiye'ye dönecek ve 'Muhteşem Yüzyıl'ın sinema filminde Hürrem Sultan'ı oynamak için kamera karşısına geçecek. f5haber.com
Bilimle Uğraşmayı Herkese Tavsiye Etmem!
ABDULKERİM BEDİR HABERLER AksiyonAhmet Yıldız, Amerika’da parmakla gösterilen genç akademisyenlerden. Araştırmalarıyla bilim tarihine adını yazdırmayı başardı. Son olarak ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’yle onurlandırıldı.ABD’nin Kaliforniya Üniversite-si’nde Fizik ve Moleküler Biyoloji bölümlerinde yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren Ahmet Yıldız, önemli bir başarıya imza attı. ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’ne layık görüldü. Genç bilim adamı, prestijli ödülü önümüzdeki günlerde Beyaz Saray’da Obama’nın elinden alacak.Ahmet Yıldız’ın öğrenim hayatı tahmin edileceği üzere başarılarla dolu. Sakarya’nın Arifiye Beldesi’nden, emekli bir ailenin çocuğu olan Yıldız, İstanbul Fen Lisesi’ni 1996’da bitirdikten sonra fizikçi olmaya karar verdi. Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden 2001’de mezun oldu. Kazandığı özel bursla bilimsel çalışmalarına ABD’de devam etti. Illinois Üniversitesi’nde ‘Bir Nanometre Doğrulukta Işıma Okuması’ metodunu geliştirdi ve proteinlerin nasıl hareket ettiğini bilim tarihinde ilk defa deneysel olarak ispatladı. 2003’te de Foresight Enstitüsü’nce her sene verilen Seçkin Öğrenci Ödülü’nü kazandı. Ayrıca Feynman Nano Teknoloji Ödülü ve Gregory Weber Uluslararası Ödülü’ne layık görüldü. California Üniversitesi’nde, insan hücresindeki motor proteinlerin nasıl yürüdüğüyle alakalı tezi ile doktor oldu. Bu çalışması sayesinde dünyanın prestijli bilim dergisi Science tarafından ‘2005 Yılının Genç Bilim Adamı’ seçildi ve dergiye kapak oldu. Bu ödülü alan ilk Türk olarak tarihe geçti. Doktoranın ardından çalışmalarını Kaliforniya Üniversitesi San Francisco Kampusu’nda devam ettirdi. Hâlen aynı okulun Berkeley Kampusu’nda Fizik ve Moleküler Hücre Biyolojisi bölümlerinde araştırmalarını sürdürüyor. İlgisini tüm insanlığı alakadar eden körlük, sağırlık, felç, Alzheimer ve kanser gibi hastalıkların tedavisi üzerine yoğunlaştırmış durumda. California’da eşi ve iki çocuğuyla yaşayan Yıldız, en son dershanelerin kapatılması tartışmalarında gündeme gelmişti. Üniversiteye FEM Dershaneleri’nde hazırlanan Yıldız, bu kurumların kapatılmaması için hazırlanan reklam filminde rol almıştı. Yıldız, dershanelerle ilgili de “Testlerden kurtulmamız lazım. Dershaneler o zaman kendiliğinden dönüşecektir.” demişti.ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’yle onurlandırıldınız. Bu prestijli ödülü Obama’nın elinden alacaksınız. Neler hissediyorsunuz?PECASE, Amerika’da genç bilim insanlarına ve mühendislere devlet tarafından verilen en prestijli ödül. Bizzat başkan tarafından veriliyor. Böyle bir ödüle layık görülmek kendi adıma ciddi bir mutluluk vesilesi oldu. Aynı zamanda daha çok çalışmam ve büyük projeler pesinde koşmam için önemli bir teşvik olarak görüyorum. Bu ödülün genç akademisyenlerimiz için hedef büyütmek manası taşıdığını da düşünüyorum.Kendinize nasıl bir hedef koydunuz? Lise sıralarındayken bugünleri hayal eder miydiniz?İki hedefim var. Birincisi; kendi bilimsel alanımda dünyada söz sahibi üç-beş kişiden biri olmak. İkincisi; ileride insan sağlığı ve biyoteknoloji uygulamalarında önemli gelişmelere sebep olabilecek çalışmalar yapmak ve alanımdaki temel sorulara cevap bulabilmek. Bunlara ulaşabilmek için de bir ömür boyu hedeften sapmadan yüksek tempoda çalışmak ve sürekli yenilenmek gerekiyor. Umarım bu hedefler hayalde kalmaz. Lise yıllarında bilim adamı olmayı aklıma koymuştum, fakat bugünleri görmem mümkün değildi. Belki de bunun en önemli etkeni çevremde o zaman örnek alabileceğim bilim insanlarının olmayışı veya bu kişilere kolay ulaşmamın mümkün olmayışıydı. Bu sebeple, Türkiye’ye her geldiğimde elimden geldiği kadar üniversite ve lise öğrencileri ile ilgili programlara katılmaya, onlarla tecrübelerimi paylaşmaya çalışıyorum.Tamamladığınız veya şu an üzerinde çalıştığınız projelerinizden biraz bahsedebilir misiniz?Doktoraya başladığım yıllarda, hücre içerisinde yol vazifesi gören filamentler üzerinde yürüyen proteinlerin bunu nasıl başardıklarını çalıştım. Bu proteinler, kendilerinden katbekat büyüklükteki kargoları (mesela organeller, vezikuller, proteinler) hücrenin bir köşesinden öteki köşesine kısa zamanda taşıyabiliyor. Özellikle sinir hücrelerindeki bu proteinler 1 metreden daha uzun olabilir. Bu taşımacılık görevi çok önemli; çünkü mesafeler uzak olduğundan kargoların başka şekilde hedeflerine zamanında ulaşma imkânı yok. Bu sebeple, motor proteinlerle alakalı bozukluklar ve problemler, özellikle motor nöron dejenerasyonu ve Alzheimer gibi sinir sistemi ile ilgili hastalıklara sebep veriyor.Biraz daha açabilir miyiz?Motor proteinlerin yapısı insanınkine benziyor: İki ayakları, iki bacakları, bir gövdesi ve iki elleri var. Elleri ile kargolara, ayakları ile filamentlere bağlanıyorlar. Bacaklar yürümeyi sağlıyor, ama nasıl? Bunu gözlemlemek için biz laboratuvarda bu proteinlerin bir ayağına sarı ışık yayan, diğer ayağına kırmızı ışık yayan boya molekülü yapıştırdık. Önce, bu boyaların pozisyonunu 1 nanometre (metrenin milyarda biri) çözünürlükte gözlemleyen bir metot geliştirdik. Daha sonra proteinler yürürken boyaların porsiyonlarının nasıl değiştiğini anladık. Bu deney, karanlıkta göremediğimiz bir insanın ayaklarını takip etmek için bir ayağına sarı, diğer ayağına kırmızı lamba bağlayıp lambaların hareketinden kişinin nasıl yürüdüğünü anlamak gibi.Deneyin sonucunda, motor proteinlerin insanlar gibi sağ-sol adımlar attığını gördük. Daha sonraki yıllarda çok çalışılmamış olan dynein proteinin nasıl yürüdüğü, niçin diğer proteinlerin tersi istikamette gittiği, adımları atmak için güç ve enerjiyi nasıl sağladığı soruları üzerine yoğunlaştım. Son zamanlarda kromozomların ucunda hücreyi kanser ve yaşlanmaya karşı koruyan telomer DNA’sı üzerine çalışmaya başladım. Bu DNA parçasının ne şekilde korunduğu ve nasıl sentezlendiğinin mekanizmasını anlamaya çalışıyorum.Gelecekte sizin ilgi alanlarınızdan hayatımızı değiştiren ne gibi yenilikler göreceğiz?Bu alanlardaki önemli gelişmelerin ileride kanser, yaşlanma ve norolojik hastalıkların tedavisinde daha etkin ilaçlar geliştirme konusunda yardımcı olacaklarını düşünüyorum. Günümüzde birçok hastalığın sebebinin bir proteine, hatta bazen proteindeki bir amino asidin mutasyonuna bağlı olduğu anlaşılıyor. Bizim amacımız hücre içinde proteinlerin ve DNA’nın bu harika fonksiyonları nasıl yerine getirdiklerini anlamak. Bunların anlaşılması tedavi yöntemlerini daha spesifik, daha etkin ve zararsız kılabilir.Üniversite sınavında yüksek puan aldınız. Daha popüler bir bölüm okumak yerine niçin bilim adamı olmayı seçtiniz?Fizik bölümünü birinci tercih olarak yazmaya karar verdiğimde ailemden ve çevremden ciddi tepkilerle karşılaştım. Haksız da sayılmazlardı, çünkü fizik bölümünden mezun olan birisinin Türkiye’de piyasada iş bulması kolay değil. Üniversitede akademik pozisyona geçmeleri sonu belli olmayan uzun bir maraton. Bugün bu mantık daha fazla ağırlığını hissettirmiş gibi; çünkü temel bilim bölümleri Türkiye’de tercih sıralarında sonlarda. Bilkent, Boğaziçi gibi üniversiteler dahi çok düşük tercih sırasında öğrenci alıyor bu bölümlere. Acaba memleketimizde en iyi öğrencilerin hepsi gerçekten doktor mu olmak istiyor, yoksa bu meslekte daha kolay para kazanabileceklerini mi düşünüyorlar? Bu işin içinden çıkamıyorum. Öğrenciler belki de geçmişteki bazı acı tecrübelerden dolayı kolaycılığı ve sağlamcılığı tercih ediyor. Oysa olması gereken, herkesin kendi ilgisine uygun meslek seçmesidir; yüksek puanlı popüler bolümler neyse ona göre sıralama yapması değil.Ama bizim yüksek puanlı tıp, mühendislik, hukuk gibi bölümlerden mezunlara da ihtiyacımız var.Elbette, bizim bilim insanlarının sayısından daha çok doktora ve mühendise ihtiyacımız var ama kaliteli bilim insanlarına da ihtiyacımız var. Ben ilgimin bilimsel araştırma olduğuna inanıp kendime güvenerek bu riski aldım. Çevremdeki insanların uyarılarını umursamadan hayatta istediğim şeyi yaptığıma inanıyorum. Hiç de pişman değilim. Bu arada bilimle iştigal etmeyi herkese tavsiye etmiyorum. Bir alanda fazlasıyla yoğunlaşmak ve soyutlanmaktan gocunmayan, sürekli analitik düşünüp kendini yenilemekten usanmayan, ömür boyu yüksek tempoda çalışıp rekabetten çekinmeyen ve bunun neticesinde de çok yüksek bir gelir beklemeyen maceraperest insanların işidir bilim. Rekabette ezilebilecek kişiler için akademik hayatı tavsiye etmiyorum. Amerika’da, sadece en iyi performansı gösterebilen öğrenciler akademisyen olabilir. Doktora programına 50 öğrenci girer, ortalama iki üç kişi hoca olur.Master ve doktora çalışması için neden yurtdışını tercih ettiniz?Bu iş en üst seviyede yurtdışında yapıldığı için. Akademik çalışma yapmak isteyen herkese tavsiyem yurtdışı tecrübesi edinmeleri. İngilizcelerini akıcı bir üslupla konuşacak ve yazacak hâle getirmeliler. Sadece ülkemiz için değil, Almanya ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde de doktora öğrencileri ve post doktora yapanlar için yurtdışı tecrübesi genellikle birinci tercihtir. 2001’de ekonomik krizin olduğu günlerde üniversiteden mezun oldum. Türkiye’de bilimsel araştırma fonları komik denilebilecek rakamlardı. Sadece birkaç yerde saygıdeğer dergilerde yayınlar çıkıyordu. Şimdilerde daha iyi durumdayız. Araştırma fonları çok daha yüksek, beş altı ayrı üniversiteden güzel yayınlar çıkıyor. Bu da bizleri sevindiren, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan gelişmeler.Çalışmalarınızı Türkiye’de sürdürme imkânı var mı? Türkiye’de Ar-Ge için sağlanan sosyal ve mali ortamı nasıl buluyorsunuz?Akademik çalışmalar ve üniversitenin niteliği ve imkânları ile alakalı son 10 yılda oldukça önemli gelişmeler yaşandığı doğru. Fakat Türkiye’deki araştırma fonları geçmişe göre çok daha iyi olsa da Avrupa ve Amerika’nın hâlen çok gerisinde. Birçok genç araştırmacı verilen ödüllerle ülkeye geri kazandırılsa da uzun dönem çalışmaları besleyecek oturmuş bir fonlama sistemi yok. Ayrıca ırk, din, görüş ve arkadaşlık bağları gözetilmeden, objektif olarak önüne gelen projeyi değerlendirme kültürünün yerleşmiş olduğunu kaç kişi iddia edebilir? Türkiye’ye kesin dönüş yapan arkadaşlar en büyük zorluğu üniversitedeki sistemle ve kişisel ilişkilerde yaşıyor. Daha çok özgürlüklerinin bölüm başkanları ve dekanlar tarafından tahakküm altında tutulduğundan, ders yükünün fazla olmasından dolayı araştırma yapmaya vakit bulmadıklarından, hizipçiliğin ve adam kayırmanın yaygın olmasından, hocaların dünya görüşüne göre değerlendirmesinden, akademisyenlerin birbirleriyle ortak proje yapmak yerine kutuplaşması neticesinde kavgalı olmasından şikâyet ediyor. Türkiye’de bilimsel araştırma yapacak gerekli niteliklere sahip öğrenci bulmak ve uygun şartları taşıyanları burada tutmak da çok kolay değil. Bu ancak sürekli üstüne koyarak, imkânları ve bilimsel atmosferi geliştirerek mümkün olabilir.Sizin çalıştığınız üniversitede bu türden sorunlar yaşanıyor mu?Bu tip problemlere bazen burada da rastlıyoruz; fakat burada sistem uzun yıllar öncesinden oturtulmuş. Herkese kendi işine bakması, yöneticilere de altındaki çalışanları mutlu etmesi öğretilmiş. Ben mesela kendi üniversitemde mesai saatlerinde politika, din, futbol, siyaset ve dedikodu konuşulduğuna fazla rastlamadım. Ne zaman bu mevzuları aşarsak gerçek başarının onun akabinde geleceğine inanıyorum.ABD’de durum nasıl? Ne gibi teşvik edici veya tam tersi işinizi zorlaştıracak kişi ve uygulamalarla karşılaştınız?Mesela, ben Amerika’nın en saygın üniversitelerinden birinde çalışıyorum. Buradaki ortam araştırma yapmak için çok uygun. İyi öğrenci bulmakta zorluk yaşamıyorum. Bu öğrenciler özgüveni, genel bilgisi, bağımsız düşünebilme ve kendini ifade edebilme yönüyle Türk öğrencilerinden genelde daha iyi eğitim almışlar. Bizden de çok iyi öğrenciler çıkıyor ama içindeki cevheri ortaya çıkarmak için saçlarınızın bir kısmından feragat etmek zorunda kalabilirsiniz. Bu da eğitim sistemimizin hâlen ezberciliğe, sınava ve teste dönük olmasından; eleştiriye, sunuma, projeye, aktiviteye Batı ülkeleri seviyesinde yer vermemesinden kaynaklanıyor. Burada sistem oturmuş, dönemde maksimum üç saat ders veriyorum, geri kalan vaktimi öğrencilerime ve araştırmalarıma adıyorum. Kimse benim Türk olmama, Müslüman olmama, İngilizceyi aksanlı konuşmama vesaire takmış gibi gözükmüyor. İşimi yapmak için idarecilerle ve üniversite sistemi ile mücadele etmeme gerek kalmıyor. Açıkçası zihin olarak rahatım ve başarılı olamazsam bunun tek sorumlusu benim. Bu duygu da beni mutlu ediyor ve çalışmamak ve tembellik yapmak için bahane üretemiyorum.Amerika’da hiç mi zorluk yok?Engeller yok mu, elbette var. Mesela bir yabancı olarak Amerikalılarla çok sıcak ilişkiler geliştirmek veya bazı kişilerin kurduğu arkadaşlık ortamına dâhil olmak kolay olmuyor. Çevre edinmek için ekstra gayret göstermek gerekiyor. Bazı öğrenciler kendi kültürüne daha yakın olduğundan yerli hocaları tercih edebiliyor. Bir de burada yerli yabancı herkesi ilgilendiren zorluklar var. Mesela, üst seviyede araştırma yapmaya çalışan kişiler arasında rekabet bazen dayanılması zor bir hâle gelebiliyor. Öndeki kişiler sürekli değişebiliyor ve sadece sürekli iyi iş üretebilen kişiler ayakta kalabiliyor. Ayrıca, son birkaç yılda bütçe kesintileri sonucu araştırma fonları çok düştü. Eskiden yüzde 20’lik kesim rahattı. Bugün bu oran yüzde 4 seviyelerinde. Geri kalanı ise ‘Araştırmalarımı devam ettirebilir miyim?’ endişesi yaşıyor.Bir gün memlekete dönmeyi düşünüyor musunuz?Neden olmasın? Memleketimde yaşasam çok daha mutlu olacağım. Sosyal hayatımın şimdikinden katbekat daha aktif olacağına eminim. Benim için Türkiye’nin yemekleri, tarihi, kültürü, aileme yakın olmak, futbol maçlarını akşam saatlerinde televizyondan seyredebilmek gibi sayısız avantajları var. Fakat hâlen üniversite sistemindeki sorunlar, temel bilimlere karşı ilgisizlik ve memleketteki siyasi belirsizlikler –ki her şey eninde sonunda buna bağlı– burada kalmamın şu an daha mantıklı olduğunu hatıra getiriyor.Dünyadaki yaygın kapitalizm bilimsel çalışmaları bir yönden teşvik edici gözükürken diğer yandan para ve kâr ile ölçerek fren görevi görmüyor mu? Bu konuda devletin teşvik edici görevi hakkında neler söylersiniz?Elbette! Özellikle küçük ülkeler bilimsel çalışmalara pragmatik yaklaşıyor. Verilen paranın üç sene sonunda 10 katıyla geri gelmesi hayallerini kuruyor. O sebeple teknoloji desteklenirken temel bilim atıl kalıyor. Fakat teknolojik araştırmalar temel bilimden beslendiğinden ülkede bu konuda yeterli birikim yoksa 10 sene sonra nefes kesiliyor. Maratona devam edemiyorsunuz. Ayrıca, sürekli o ülke ile alakalı sorunları çözücü araştırmalar yapılıyor. Mesela bizde Kırım-Kongo kenesi veya sadece ülkemizde bitkilerde görülen özel bir hastalığın çaresi gibi. Bu araştırmaların çoğu başkalarını fazla ilgilendirmediğinden dünya çapında fazla ilgi göremeyebiliyor. Doğru olanı, teknoloji, sanayi, sağlık ve tarım problemlerimizi çözmeye çalıştığımız gibi meseleyi bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. Mesela ilaç sanayiinin memleketimizde özgün bir ilaç üretebilmesi için öncelikle hayvanlar üzerinde ilaç test edebilen akredite sahibi laboratuvara ihtiyaç var. Ayrıca o kurumda çalışabilecek nitelikte biyolog yetiştirebilecek altyapı lazım. Biri olmadan diğer basamağa zıplayamazsınız.Türkiye’deki üniversitelerin istenilen yere varmasının önündeki en büyük engel nedir?Konunun uzmanı olduğuma inanmıyorum. Mevzunun televizyon kanallarında hatta TBMM’de enine boyuna tartışılması gerektiğine inanıyorum. Kendi dar anlayışımla, en önemli sorun bence sistem eksikliği. Mesela burada post doktorasını tamamlayıp tüm enerjisi ile Türkiye’ye yardımcı doçent olarak dönenler şunları söylüyor: “Haftada 10-20 saat derse giriyorum, bırak makale yazmayı konuşacak hâlim kalmıyor. Dersin asistanı yok, haftada 200 sınav kâğıdı okuyorum. Bölümlerde finansal, yönetimsel ve lojistik yardım sunabilecek sekreterler yok. Her şeyi hocaların kendisinin yapması bekleniyor. Yeni gelen her bölüm başkanı bölümü krallıkla yönetmeye kalkıyor. Kendi yönetimsel fantezilerini hayata geçiriyor. Mesela her hocaya gelirken ve çıkarken kâğıt imzalattıran bile var.” Vakıf üniversitelerine, Boğaziçi ve İTÜ gibi okullara gidenler daha iyi bir ortamla karşılaşıyor. Fakat bu okullar üzerlerine düşen liderlik vazifesini ne kadar yerine getiriyor? Ne kadar ses getiren bilimsel çalışma yayımlayabiliyor? Doktora yapacak nitelikli öğrenci bulamamanın, fonların kısıtlı olmasının, ders yükü yoğunluğunun, politik ve kişisel ayrışmaların buralarda da geçerli sorunlar olduğuna inanıyorum. Aslında keşke buradaki birçok araştırmacı ile kapsamlı bir araştırma yapılsa. En temel mevzulara YÖK ve TÜBİTAK çare arasa, belki bir kısım sorunları kısa zamanda aşabiliriz.MAKALE SAYISI PATLADI AMA ATIF SAYISI YERLERDETürkiye’de nasıl bir sistemle bilimsel gelişmenin önündeki engeller kalkar?Aciliyeti olan meseleler var. Araştırma fonlarını artırmak, üniversite sayısını artırmak, üniversitelerde kadro açmak, ders yükünü limitlemek, gelişen alanlara yatırım yapıp, geçerliliği kalmamış bölümleri azaltmak, eğitim teknolojilerine kaynak yatırmak gibi. Bir de bazı temel sorunlar var ki bunları kâğıt üzerinde çözmek o kadar kolay değil. Bir kere insanımızı çalışarak ve alanında başarılı olarak hak ettiği yerlere gelebileceğine ikna etmemiz lazım. Sürekli başarıyı ödüllendirmek, teşvik etmek ve imkânları ilk başta bu kişilere sunmak lazım. Başarıyı ödüllendirme sisteminin boşluklara meydan vermeden oluşturulması, boşluklardan fayda sağlamak isteyebileceklere fırsat tanınmaması lazım. Mesela, TÜBİTAK makale başına para vermeye başladı. Türkiye’de çıkan makale sayısı İsrail’dekini geçti. Fakat makale başı atıf sayısı yerlerde geziyor. Demek ki makalenin niceliği değil, niteliği önemli. Uluslararası konferansa katılanlara teşvik amaçlı para önerildi. Bu sefer Bulgaristan’da Azerbaycan’daki adı sanı duyulmamış konferanslara gidişler arttı. Alınan her fon başına hocalar kendilerine ekstra maaş yazabiliyor. Bu sefer iş ticarete döner oldu. Tabii ki başarılı olan akademisyenler daha çok kazanmalı. Ama diğerlerinden beş on kat daha fazla değil. Ayrıca insan kayırmanın, fişlemenin, ahbap çavuş ilişkisinin, torpilin olduğu bir ortamda bu dediklerim olmaz. Mesela burada rektörler ve dekanların çoğunluğu tartışılamayacak derecede başarılı isimlerdir. Ödüller üç aşağı beş yukarı hak edene verilir. Böylelikle insanlar bütün gün başkalarını ve yapılan haksızlıkları konuşmaz, işlerine bakar. Son olarak, tartışmaya açık bir önerim var; Türkiye’deki akademik ortamın bir adımda düzelmesi mümkün değil. Bunun yerine beş on tane pilot üniversite belirlenip onların 10 sene içerisinde dünya standartlarına çekilmesi ve diğer kurumlara örnek olmaları daha isabetli bir strateji olabilir. Her üniversitenin doktora programı açmasına gerek yoktur. Bir kısmı öğretim, bir kısmı araştırma üniversitesi olarak ayrılır, imkânlar gereksizce dağıtılmamış olur. Dünyanın birçok ülkesinde üniversiteler arası farklı kategoriler vardır. Bizdeki gibi her şey tek elden, merkezî yönetilmeye çalışılmaz.
Kılıçdaroğlu Kürsüyü Yumrukladı, Tape Dinletti!
Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisinin grup toplantısı konuşması öncesi salonda dev ekran kuruldu. CHP Lideri, konuşmasına başladığı anda salondaki bir kişinin sözleri gerginliğe neden oldu. Sözünün kesilmesi üzerine sinirlenen ve kürsüyü yumruklayan Kılıçdaroğlu, “ Parti kültürünü benimsemeyen ve Genel Başkanı’nın sözünün kesen hemen burayı terk etsin. Atın bunu dışarı” dedi. İşte Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından satır başları Kamuoyuna sızan ancak geniş kitlelerin bilmediği telefon konuşmalarından bir demet dinletmek istiyorum. Parti kültürünü benimsemeyen genel başkanını sözünü kesen, derhal burayı terk et kardeşim. Çıkarın dışarıya. Gençlere ve kadınlara yer açacağım. Kim ne derse desin daha fazla kadın daha fazla genç yer alacak. “Ben olmazsam CHP olmaz” zihniyetini kaldıracağım. CHP varsa hepimiz için var. Ben varsam CHP” anlayışı yok… Biz varsak CHP var… Bu dinlemelerin tamamı yasal. Tümü mahkeme kararıyla tespit edilmiş dinlemeler. Yasadışı dinlemelerle bizim işimiz olmaz. Biz devletin resmi kayıtlarına girmiş olan ve ısrarla dillendirdiğimiz halde Erdoğan ve tayfasının görmezden geldiği dinlemeler. “BUNLAR YASAL DİNLEMELER” Kılıçdaroğlu daha sonra bazı iş adamlarının Sabah ve ATV’nin satın alınmasıyla ilgili havuz oluşturulduğuna dair konuşmalar olduğu iddia edilen ses kayıtlarını dinletti. Bunlar tümüyle mahkemenin verdiği kararlar üzerine yapılan yasal dinlemeler. Urla’daki villaların nasıl yapıldığı, iş adamının kaymakamı nasıl görevlendirdiği, valinin yasal görevini yaparken Diyarbakır’a nasıl sürüldüğünü hepimizi biliyoruz. Havuz işini gördünüz burada bir medya kuruluşun başka bir holdinge devretmek için bizzat başbakanın devreye girip Binali Yıldırım’ın işi nasıl örgütlediğini. “RÜŞVETTİR BU” İhalelerin nasıl verdiğini artık hepimiz biliyoruz. Bir Recep Tayyip Erdoğan var bir Binali Yıldırım var. Büyük ihaleleri bunlar dağıtıyor. İhaleden sonra salma salıyorlar. Şu kadar parayı bize vereceksiniz diyorlar. Verilen paranın ardından iş adamlarına verilen paranın tutarı 87 milyar dolar. Rüşvettir arkadaşlar bu. Böyle bir Türkiye’de yaşıyoruz. Bugüne kadar ayakkabı kutusu dedik, 700 bin liralık saat dedik, yatak odasında kasalar dedik, kasalar içinde milyonlar dedik, genel müdürün evinden 4,5 milyon dolar çıktı dedik tık yok… Söylediği ne paralel devlet var dedi. “DEVLETE GÖZDAĞI VERİYOR” İki resim arasındaki farkı görüyorsunuz devlete gözdağı veriyor. Ben olduğum sürece benim oğluma kimse dokunamaz diyor. Ben devletim diyor. Sen nasıl bir devletsin sen paralel bir devletsin. Vatandaşa ayrı sana ayrı hukuk uygulanıyor. Diğer tarafta bir baba ve sırtında 1,5 yaşında çocuğunun naaşı var. Hüzün içinde götürüyor. AKP’ye oy veren kardeşlerime sesleniyorum. Bu fotoğrafı sindiriyorsanız gidin oy verin. Ama hayır bu ülkenin temiz siyasete ihtiyacı var hiçbir baba çocuğunun cenazesini sırtında taşımasın diyorsanız bu iktidardan bıktık deyin. Bunu karşısında ne denilebilir ki. Birisi diyor zaten, “Bunları millet duysa yer yerinden oynar” diyor. Minik Muharrem’in ablası devlet zorluklar için vardır biz aradık kimse bizimle ilgilenmedi” diyor. 13 yaşındaki kızın sesini acaba Recep Tayyip Erdoğan duyacak mı.Senin vicdanın acaba duyuyor mu? Oğluna bir vakıf kurdurmuş adı Türgev. İhale alanların rüşvet ödedikleri bir yer var adı Türgev. Rakamı kuruşlu kuruşuna verdim. 99 milyon 990 dolar. 100 milyon dolardan 10 dolar eksik. “BU PARAYI PARALEL DEVLET Mİ YATIRDI” Türk parası ile 221 trilyon lira. Bu para geliyor onun vakıf hesabına yatıyor. Defalarca sordum bu neyin parasıdır. Tık yok. Hep söylediği paralel devlet. Bu parayı senin oğluna paralele devlet mi yatırdı. Yatırdıysa götür ÇYDD’ye ver onlar da fakir öğrencilere versin. Rüşvetten, Zarrab’tan, 700 bin liralık kol saatinden bahsediyoruz sesi çıkmıyor. AKP’ye oy veren yurttaşlarıma sesleniyorum, hiçbir şeyi düşünmüyorsanız ayakkabı kutusunu bir düşünün. 4,5 milyon dolar bu kutuda ne arar. “BİNALİ YILDIRIM NE DEMİŞTİ…” Oradan ayrılmamasını isteyen Recep Tayyip Erdoğan’dır. Onu oraya getiren de Binali Yıldırım’dır. Milletin anasını belleyeceğiz diyor. Sen onu söylediğinde İntes’in başsında nasıl kalacaksın. Binali yıldırım yasadışı dinlemeler ilgili CHP milletvekillerine ne demişti: “Yanlış işiniz yoksa dinlemelerden korkmayın” Bu dinlemelere milyon Ali de takılmıştır yanlış işi olduğu için. Ama bu tapeler yasal dinlemelerdir… Muammer Güler – BARIŞ GÜLER KONUŞMASI Burada bir konuşmayı daha sizlere sunmak istiyorum. 17 Aralık’ta operasyon sabahı barış Güler babası İçişleri bakanı Mumammer Güler’i arıyor. Ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor: Barış Güler: 6 buçukta geldiler Celal kara diye bir savcı arama kararı çıkarmış Muammer Güler: Ne var oğlum senin evinde Barış Güler: Hiçbir şey yok baba Muammer Güler: Para ne var. Barış Güler: Kendi param üç beş kuruş kalan param. Muammer Güler: Kaç para Barış Güler: Sen biliyorsun Muammer Güler: Kaç lira oğlu.. Barış Güler: 1 trilyon civarı param var o kadar… Muammer Güler: Evet evet. Tamam oğlum. El koydular mı paraya Barış Güler: Yok arama yapıyorlar. Muammer Güler: Senin şimdi anladığım akdarıyla Rıza Zarrabla bir rüşvet ilişkisinden bahsediyorlar. Diyeceksin ki bir danışmanlık işim var. Gayr-ı resmi yapıyorum. Benim alacaklı olduğum dayımın oğlu bunların yanında çalışıyor. “BU TAPELER YASA DIŞI DEĞİL…” Bu tamamen telaş sonucu söylenen laflar… Arama yapılıyor, babasını arıyor. Babası bunların hepsini biliyor. Burada AKP’ye oy vermiş vatandaşlarıma sesleniyorum… Bu tapeler mahkeme kararıyla alınan tapelerdir. Bunlar yasadışı değil. Kimsenin kimseye darbe yaptığı yok. Eğer darbe yapıldıysa senin cebine darbe yapıldı sevgili vatandaşım senin cebine… “TÜRKİYE’NİN YENİ BİR ÜNLÜ ŞAHSI OLDU: ALO FATİH” Türkiye’nin yeni bir ünlü şahsı oldu Alo Fatih… Yalçın akdoğan biz meclis TV’yi kapattırıyoruz siz yayınlıyorsunuz diyor arayarak. Biz yasak getirdik siz canlı veriyorsunuz diyor. TBMM’deki görüşmeler milletten neden yasaklanıyor… Hani milli iradeye saygı vardı. Vatandaş ister dinler ister dinlemez. Tabi bununla da sınırlı değil Fas’tan arıyor, daha konuşması bitmeden emredersiniz diyor… Bu tablo yasakçı bir Türkiye’yi öngören bir tablodur. “BU MİLLETİN ANASINI BELLEYECEĞİZ” DEDİLER Öyle bir noktaya geldi ki yandaş gazetenin genel yayın yönetmeni Halkbank genel müdürünü arayarak “Süleyman 2 milyon gönder bunların paralarını vereceğiz” dedi. En sonunda çıkıp bu milletin anasını belleyeceğiz dediler. Buradan tüm vatandaşlarımıza sesleniyorum. Bunu sindiriyorsanız 30 Mart geliyor gidin oyunuzu verin… “ANANIZA KÜFÜR EDENE DERS VERECEKSİNİZ” Hayır ‘benim annem çok değerlidir, benim anneme kimse söz söyleyemez’ diyorsanız sizin ananıza küfür edene ders vereceksiniz. Buradan Adanalılara sesleniyorum bir vali çıktı burada söylemekten utandığım şeyler söyledi. Buna layık olmadığınız gösterin…Vagus Tv
Reklam
Obama Beyonce ile Aşk mı Yaşadı?
ABD Başkanı Obama ile şarkıcı Beyonce arasında bir ilişki olduğu iddiası ABD kamuoyunun gündemine oturdu. İtalyan paparazzi-fotoğrafçı Pascal Rostain'in bir dergi ve radyoya verdiği röportajda dile getirdiği 'Amerikanın gündeminde çok önemli bir konu var. Başkan Barack Obama ile ŞarkıcıBeyonce'nin yaşadığı aşk ilişkisi... Washington Post gazetesi bile Obama-Beyonce kaçamak ilişkisini Salı günü manşetine taşıyacak. Magazin gazeteleri demiyorum Washington Post diyorum' iddiası bir anda ülke gündemine oturdu. Sosyal medyada iddialara ilişkin görüş açıklayan Amerikalılar, iddiayı 'inanılması güç ve gülünç' olarak yorumladı. Geçtiğimiz günlerde de eski başkan Bill Clinton benzer bir iddia ile gündeme geldmişti. İngiliz film oyuncusu Elizabeth Hurley'in eski sevgilisi Tom Seizemore, Hurley'in o dönem ABD Başkanı olan Bill Clinton ile ilişki yaşadığını öne sürmüş, daha sonra da bu konuda yalan söylediğini itiraf etmişti. Seizemore, 1998 yılında, Türkiye'de 'Er Ryan'ı Kurtarmak' (Saving Private Ryan) adıyla gösterime giren filmin Beyaz Saray'da yapılan çekimleri sırasında, ABD eski başkanlarından Bill Clinton'ın kendisine 'Ben Başkomutanım. Onu bana ayarla' diyerek kendisinden Elizabeth Hurley'in telefon numarasını istediğini, Clinton'ın ısrarı üzerine telefon numarasını verdiğini, o dönem ABD Başkanı olan Clinton'ın, Elizabeth Hurley'i telefonla arayıp, kendisini almak için özel uçağını gönderdiğini ve ikilinin bir yıl boyunca ilişki yaşadığını öne sürmüştü. 'Elizabeth'e sordum, onunla yatmak nasıl bir şey, Hillary sorun çıkarmadı mı diye. O da bana, 'Hayır, ayrı yataklarda yatıyorlar zaten' diyerek iddiasını sürdüren Seizemore daha sonra yaptığı açıklamada ise yayınladığı ses kayıtlarını hatırlamadığını ve o dönem yüksek dozda uyuşturucu kullandığını belirtmişti.Haber3
Taylor Swift: 'Müziğimde Yalnızlığım Var'
ABD’nin country dalında son yıllarda yetiştirdiği en başarılı isim olan Taylor Swift, müziğe başlamasını “yalnızlığına” borçlu olduğunu açıkladı ABD’nin country dalında son yıllarda yetiştirdiği en başarılı isim olan Taylow Swift, müziğe başlamasını “yalnızlığına” borçlu olduğunu açıkladı. İngiltere’de yayımlanan Daily Star Sunday gazetesine konuşan Swift, “Hiçbir partiye davet edilmezdim. Sevdiğim çocuk yüzüme bile bakmazdı. Ben de şarkı yazmaya başladım” dedi. 1989 doğumlu Swift, “Şarkı yazmak bana çok şey öğretti. Hayatta öğrenilecek en zor derslerden biri, bazen birinin sizi sevmesini sağlamak için yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Bazen sadece boşvermelisiniz” dedi.BILLBOARD | Taraf
Reklam
Justin Timberlake'den İlginç İstek!
İlk kez Türkiye'de konser verecek olan Justin Timberlake'in, İstanbul'da kalacağı 3 gün için ilginç isteklerde bulunduğu belirtildi.Justin Timberlake, 64 konserli dünya turnesinin 41. ayağı için mayıs ayında Türkiye’de olacak. Konser 26 Mayıs’ta İTÜ Stadyumu’nda ve herhangi bir değişiklik olmazsa 3 gün İstanbul'da kalacak olan Timberlake, tam bir temizlik hastası çıktı. ‘Obsesif kompulsif’ olduğunu kabul eden pop yıldızının, asansöre yalnız binmek, kapı kollarının sürekli dezenfekte edilmesi, kalacağı otelin bir katının kendine ayrılması gibi isteklerde bulunduğu kaydedildi. Timberlake'in ayrıca; klima filtrelerinin değiştirilmesini, ısınının 22 derecede sabitlenmesini, kendisi için bir spor salonu ve bir adet Playstation tedarik edilmesini istediği belirtildi.İhlas Sondakika
Reklam
Siyahi Popstar, Siyahları Beyazlatan Krem Üretti!
Afrika kökenli bir popstar cildi beyazlaştıran bir krem üretti. Şarkıcı, açık tenli olmayı teşvik etmediği iddiasında T24 Afrika kökenli popstar Dencia siyah teni beyaza çeviren krem üretti. Dencia’nın kendi ürettiği Whitenicious adlı krem, üç yıl sonunda siyah olan ten rengini beyaza çevirdi. Şarkıcının siyahi insanlar için ürettiği ürün internet sitesinde “Doğal renginize sonsuza dek hoşçakal deyin, sadece 7 günde cildinizdeki farkı görün!” sloganıyla satılıyor. Dencia ise açık tenli olmayı teşvik ettiği yönündeki iddialara “Ürünü kullananlar, Afrikalılar değil. Afro- Amerikalılar. Onlar da beyaz değil, siyah olmak istiyor. Bugün dünyadaki başarılı Afrikalılara bakarsanız, hepsinin manken Alek Wek kadar siyah olduğunu görürsünüz. Ben de Alek kadar siyah olsaydım, rengi açmazdım” şeklinde yanıt veriyor.
Kırmızı Halıya Kafasında Kese Kağıdıyla Çıktı
Nymphomaniac Filminin Yıldız Shia Labeouf, Kırmız Halıya Kafasında 'Ben Artık Ünlü Değilim' Yazan Kese Kağıdı İle ÇıktıDanimarkalı yönetmen Lars von Trier’in sansasyonel filmi Nymphomaniac’da rol alan Amerikalı aktör Shia LaBeouf filmin Berlin Film festivali premierine kafasında kese kağıdı ile geldi. Üzerinde “Ben artık ünlü değilim” yazan kesekağıdı ile kırmızı halıda smokini ile boy gösteren Shia LaBeouf geçitiğimiz günlerde Twitter üzerinden yazdığı mesajlarda ünlü futbolcu Eric Cantona’nın sözlerini çalmakla eleştirilmişti. Bunun üzerine Shia LaBeouf ”sosyal hayattan emekli oluyorum” açıklaması yapmıştı. İlginç açıklamaları ile kafaları karıştıran Shia LaBeouf tüm hayatının uzun bir performans sanat çalışması olduğunu söylüyor. Shia LaBeouf Berlin’deki basın toplantısında filmdeki seks sahneleri ile ilgili sorulan soru üzerine: şeklinde cevap verdikten sonra salonu koşar adım terketti.Dipnot Tv
Okan Bayülgen'e İstifa Şoku!
Okan Bayülgen’in ekibinden yönetmen Efe Hızır, yönetmen yardımcısı Gizem Kızıl, editörler Tolga Üyken ve Esin Görür’ün istifa ettikleri bildirildi. Programlarına HaberTürk ve Show TV’de devam eden Okan Bayülgen’in ekibinde yaşanan ayrılıkların nedeni ile ilgili resmi bir açıklama yapılmadı.Vatan
Ünlülerin Pasaportları
Biyometrik fotoğraf sevdasına kapılana kadar, herkesin en sevdiği kimlik olan pasaport, ikonların elinde yine bambaşka bir nesneye dönüştü. Pasaport fotoğrafı; normal vatandaşın, gittiği ülkeyi bombalamaya yemin etmiş terörist gibi çıktığı bir öğedir. Nice koç yiğitleri yabancı ülke sınırlarında; “Acaba adam beni tanıyabilecek mi lan o fotoğraftan?” diye düşüncelere sevk edip, şekilden sokmuştur. Sınır memurlarına, “Keh keh. Baya kötü çıkmışım o resimde abi ya. Çok komik. Takam mı gözlüğümü?” gibi zorlama muhabbetler yapmaya sürüklemiştir gençliğimizi... Dünyanın en gerilimli çekim sürecine sahiptir bu biyometrik illeti. Fotoğrafçı neredeyse “Anan ölmüş gibi bak!” bile diyebilecek hayal gücüne sahiptir. Joe Strummer’la kendini hemşehri ilan eden Ankaralılar gibi, ikonlarla ortak nokta bulmayı hobi edinmişlere müjde! Ünlülerin de pasaportları yok mu? Var. Ünlülerin de pasaportlarında fotoğrafları yok mu? O da var.
Reklam