BitTorent: 'Bu Albüm Bir Deney'
Radiohead'in solisti Thom Yorke'un yeni solo albümünü internet üzerinden yayınlayan BitTorent'ten açıklama geldi. Yorke'la uzun süredir çalışmak istediklerini belirten BitTorent ekibi, “bu albüm bir tür deneydi” dedi. Bir süredir Twitter'dan yaptığı gizemli paylaşımlarla sevenlerinde merak uyandıran, yayınlayacağı albümün sadece kendisine mi ait olacağı yoksa solistliğini yaptığı Radiohead'in çalışması mı olacağı konusunda hayranlarını belirsizliklere sürükleyen Thom Yorke, Cuma günü bu gerilime son vererek Tomorrow's Modern Boxes adlı solo albümünü yayınlamıştı. BitTorent'in dijital mağazası üzerinden 6 dolara satışa çıkarılan albüm, kısa sürede büyük bir ilgi görmüştü.Thom Yorke'un son albümünün büyük ilgi görmesi üzerine, geleneksel olmayan bir yöntemle albüm lansmanının yapıldığı BitTorent cephesinden de bir açıklama geldi. Radiohead'le uzun süredir çalışmak istediklerini belirten Bittorent'in İçerik Müdürü Matt Mason, yaklaşık bir sene önce Yorke ve Radiohead'in prodüktörü Nigel Godrich'le iletişime geçtiklerini söyleyerek, albümün BitTorent üzerinden satışa sunulmasını bir deney olarak gördüklerini açıkladı.'Yeni mecraya giren ilk isim'Daha önce de Radiohead'in In Rainbows albümünün dinleyicinin belirlediği fiyattan satışa sunulmasının ve Yorke'un Spotify'a yönelik eleştirilerinin kendilerini etkilediğini belirten Mason, Tomorrow's Modern Boxes'ın yayınlanması sürecindeki çalışmanın çok rahat olduğunu söyledi. Albüm çalışması için buluştuklarında müzisyenler için internetin nerede durduğu ve BitTorent üzerinden ödeme kanalları oluşturmanın ihtimallerini tartıştıklarını söyleyen Mason, bu konuşmanın sonunda ise Yorke'un bu yeni açılacak mecraya giren ilk isim olmak istediğini açıkladı.Müzik sektörünün dijitaldeki ilerleyişi üzerine en çok kafa yoran müzisyenlerden biri olan Yorke ve üzerine yapıştırılan “korsan CD'ci” etiketinden kurtularak dijitalde yeni bir yer edinmeye çalışan BitTorent'in birlikte yürüttükleri deney, başarıya ulaşmış gibi gözüküyor. İkilinin dijital müzik sektörüne yeni bir yön verip vermedikleri konusunda konuşmak için henüz erken olsa da, Tomorrow's Modern Boxes'ın yayınlandığı ilk gün 100 binden fazla kişi tarafından indirilmiş olması bile değişimin sinyallerini veriyor.HaberSol
Audrey Hepburn’ün Torunu Büyüledi
1994 Doğumlu olan Audrey Hepburn’ün torunu Emma Ferrer, büyükannesini hiç tanıma fırsatı bulamamış olmasına rağmen stil çizgisini miras biçiminde yaşatmaya devam ediyor.  Audrey Hepburn dünyanın en kalıcı tarz yaratan kadınlarından biriydi. 1993 yılında hayata gözlerini kapayan Hepburn’ün büyük oğlu Sean Ferrer Hepburn’den olan torunu Emma Ferrer, Paris moda haftasında gözleri üzerinde buluşturdu.Floransa’da bir sanat okulunda eğitim alan Ferrer terzilik ve tasarım işleriyle bu günedek gözlerden uzak kalmayı tercih etmişti. En son geçtiğimiz yıl Eylül ayında Amerikan Bazaar dergisi'ne konuk röportajı yayınlanan Ferrer bugün Paris moda haftasında görüntülendi.Magazin çevrelerince büyük annesine pek benzetilmese de bu 20 yaşındaki tatlı kız İngiliz aksanı, elmacık kemikleri ve içten gülüşüyle bize göre ilerleyen yıllarda büyük annesinin tıpatıp kopyası olacak.
Clooney ve Alamuddin Çiftinin Düğününe İtalyan Basınından Tepki
'Hollywood'un gözde bekârı' unvanına Venedik'te veda eden George Clooney, İtalya'da hem heyecan hem de hayal kırıklığı yarattı.3 gün 3 gece süren bir merasimle Lübnan asıllı İngiliz avukat Amal Alamuddin'le evlenen Clooney, bir yandan bu kadar gösterişli bir düğün yaparken bir yandan da büyük bir gizlilik kalkanı oluşturduğu için tepki çekti.Clooney-Alamuddin çifti ve yakınları geçen Cuma günü Venedik'e gittiğinden beri, hem konukları hem de onların peşindeki gazetecileri taşıyan tekneler kentin ünlü kanallarını bloke etti.Çiftin ve yakınlarının kaldığı otellerin kara yolundan girişleri de kapatıldı. Düğün resepsiyonunun yapıldığı Aman Canal Grande otelinin kanala açılan girişine de özel bir çadır gerilerek ekstra gizlilik sağlandı.Fotoğraf sızdırana 5 milyon dolar tazminatDüğün resepsiyonu sırasında 400 kadar güvenlik görevlisi çalışırken, otel çalışanları ve konukların cep telefonu kullanması yasaklandı. Düğüne katılanlara bir sözleşme imzalatılarak, fotoğraf sızdırmaları halinde 5 milyon dolar tazminat ödeyecekleri uyarısında bulunulduğu öne sürüldü.Kimi Venedikliler ve turistler Hollywood yıldızlarını yakından görme ihtimalinden memnun olsa da kimileri ise düğün için uygulanan kısıtlamalardan şikayetçiydi.Venedik yakınlarındaki Padova kentinden sırf düğüne tanık olmak için geldiğini söyleyen Nanni Tamborino 'Tüm yolu bunun için geldim ama her yeri kapatmışlar. Clooney madem bu güzel şehirde böyle gösterişli bir düğün yapmak istiyor, o zaman bizim de görmemize izin vermeli' diyerek tepki gösterdi.İtalyan medyası da, 'yılın düğünü' olarak lanse edilen törenin ilk heyecanını atlattıktan sonra olağanüstü gizlilik tedbirlerini eleştirmeye başladı.La Stampa** gazetesi 'Eğer evlilik yemininin kısıtlı bir grup tarafından görülmesini istiyor idiyseler Venedik'i seçmek çok da iyi bir fikir olmayabilir' diye yazdı.RaiNews24** televizyonu da düğünün görüntülerinin Vogue dergisine satıldığını hatırlatarak tüm bu gösteriş içindeki gizliliğin aslında bir pazarlama taktiği olup olmadığını sorguladı.Clooney politikaya mı atılacak?Bazı yorumlarda ise Clooney'nin politikaya atılmayı planladığı öne sürüldü.Il Foglio** gazetesinden Fabiana Giacomotti, Amal Alamuddin'in ilk başlarda 'fazla göz önünde olmamak için' Clooney ile ilişki yaşamak istemediğini söyledi ve 'Peki şimdi ne oldu da böylesine gösterişli bir törenle evlenmeyi kabul etti? Bu bir pazarlama operasyonu mu? Esas amaç ne? Yoksa Clooney politikaya mı atılmak istiyor? Eğer öyleyse Amal Alamuddin harika bir eş seçimi' dedi.La Stampa gazetesi de Oxford mezunu insan hakları avukatı Amal Alamuddin'in 'harika bir first-lady' olacağını yazdı.Clooney-Alamuddin çiftinin Venedik'te evleneceği açıklandığında nikahın Pazartesi günü yapılacağı belirtilmişti. Ancak Cumartesi gecesi yapılan resepsiyon sırasında Clooney'nin sözcüsü bir resmi açıklamayla çiftin evlendiğini duyurdu.Düğünün detayları sır gibi saklansa da Venedik'e akın eden İtalyan basını çöpleri karıştırmak ve 'otele yakın kaynakları sıkıştırmak' gibi taktiklerle bilgi edinmeyi başardı.Çeşitli kaynaklarda yayınlanan bu bilgilere göre Cumartesi gecesi saat 20.18'de çift evlilik yeminini etti.Töreni, eski Roma Belediye Başkanı ve Clooney'nin yakın arkadaşı Walter Veltroni yönetti. Ancak İtalyan yasalarına göre çiftin nikahı ancak Pazartesi günü resmi olarak imzaların atılmasıyla geçerli olacak.George Clooney'nin yemin töreni sırasında çok heyecanlandığı ve elleri titrediği için düğün pastasını kesmekte zorlandığı da öne sürüldü.Clooney törende Armani smokin, Alamuddin ise İngiltere Prensi William'ın karısı Kate Middleton'ın da gelinliğini yapan Sarah Burton tasarımı bir gelinlik giydi.Düğüne, Bill Murray, Ellen Barkin, Cindy Crawford, Emily Blunt, Matt Damon, Bono gibi ünlülerin de aralarında bulunduğu 200'e yakın konuk katıldı. Cindy Crawford'un kocası Rande Gerber'in, Clooney'nin nikah şahidi olduğu tahmin ediliyor.Düğünün masraflarını da gelinin babası Ramzi Alamuddin'in karşıladığı söyleniyor.Clooney ve Alamuddin'in Venedik'te kullandığı teknenin adının 'Amore' (Aşk) olduğu dikkatlerden kaçmadı.Ancak, aslında bu teknenin adının 'Confusione' (Karışıklık) olduğu ve çiftin düğününe özel olarak 'Aşk' olarak değiştirildiği ortaya çıktı.İtalyan basını ise 'George ve Amal, İtalya'da tekne adı değiştirmenin uğursuzluk getirdiğine inanıldığını bilmiyor olmalı' diye yazdı.Övgü Pınar | BBC Türkçe
Yılmaz Güney'in İmralı Günlerinden Daha Önce Görmediğiniz 18 Fotoğraf
Türk sinemasının unutulmaz ustası Yılmaz Güney'in yaşamının büyük kısmı cezaevlerinde geçti. Güney'in bir süre yattığı İmralı Cezaevi günleri ise ilk kez gün ışığına çıktı. Yılmaz Güney'in İmralı'da çekilen fotoğrafları kitaplaştırıldı ve Everest Yayınları tarafından yayınlandı.
Reklam
Ünlü Rapçi Ceza'nın Bilinmeyen 13 Yönü
etiket
Birçoğumuzun 2006'da Yerli Plaka ile tanıdığı ünlü rapçi CEZA hakkında bilinmeyenler...1977 Üsküdar'da doğdu, rap konusunda Türkiye'nin çıkardığı ilk jenarasyondan gelmekte....
Reklam
Gülben Ergen ve Erhan Çelik Evlendi
Oğulları Atlas, Ares ve Güney'in babası Mustafa Erdoğan'la 7 yıllık evliliğinin ardından Nisan 2012'de ayrılan Gülben Ergen yaklaşık bir yıldır beraber olduğu televizyoncu Erhan Çelik'le bugün evlendi.Hayatında ikinci defa 'Evet' diyen Gülben Ergen ve Erhan Çelik'in nikah törenine yakın dostları katıldı. Çiftin nikah şahitliğini ise yakın dostları Taşkın Sabah ve Ciner Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Tekdağ yaptı. Selçuk Belediye Başkanı Dr. Dahi Zeynel Bakıcı'nın kıydığı nikah töreniyle çift dünyaevine girdi.Nikah için seçilen mekan ise Şirince'nin dağ köylerinden birinin asırlık konağı oldu.Nikah konsepti olarak taze başak ve taze lavanta kullanıldı.'SOYADIN ARTIK SOYADIM'Ergen nikahtan sonra gelin damat fotoğrafını İnstagram hesabına koyarak duygularını takipçileriyle paylaştı.Ergen, 'Önce 'Güven' dedi, aşktan önce gelir 'Kabul mü?' dedi, 'Evet' dedim. Sonra saygı dedi, kabul mü, evet dedim. Senin anneliğin benim babalığım bir ömür boyu önceliğimiz dedi. Kabul mü diye sormadı.Milliyet
Venedik Venedik Olalı Böyle Düğün Görmedi
Amerikalı oyuncu George Clooney ve Lübnan asıllı İngiliz insan hakları avukatı Amal Alamuddin Venedik’te evlendi.Dört gün dört gece sürecek düğüne Anna Wintour, Matt Damon, Bill Murray ve Emily Blunt’ın da aralarında bulunduğu 90’ı aşkın ‘meşhur şahsiyet’ hücum edince Venedik’in kimyası bozuldu.Ünlü isimleri görmek için halkın hücumu bir yandan, görüntü peşindeki papparaziler bir yandan Büyük Kanal’da karmaşaya neden oldu.Diken
Geçtiğimiz Haftanın Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Videosu
Geçtiğimiz haftanın en çok izlenilen, tartışılan ve dikkat çeken videoları karşınızda. İyi seyirler...  Daha fazla eğlenceli video için Videolar butonunu ve her videonun üzerine gelince solunda açılan paylaş kısmını kullanabilirsiniz!
Reklam
İşte Dünya'nın En Derin Mağarası Krubera
Dibi görünmeyen mağara, görenleri hayrete düşürüyor.Uluslararası mağaracılardan oluşan ekip dünyanın en derin mağarası sayılan Abhazya’da Kafkaslar’ın eteklerindeki Krubera’ya indiler. Mağaracıların ulaştığı son nokta 2 bin 80 metre.Yani içerisine Amerika’daki ünlü Empire States gökdelenini boylu boyunca 4 kez sığdırabilirsiniz…Hatta fazla fazla yeriniz bile kalır…Bu ekip, herkesin kolay kolay giremeyeceği bu doğa harikası mağarayı görüntüledi. Tam 2 kilometre derinliğindeki bu çukur ‘dünyanın en ölümcül çukuru’ olarak adlandırılıyor.Kâşiflerin Fransa’da ilk kez 1000 metrenin altına indiği 1956 yılından bu yana, kuşaklar boyu sayısız mağaracı 2 bin metre derinliğe ulaşmayı düşledi. İşte dünyanın en derin mağarası sayılan Krubera, bu 50 yıllık düşün gerçekleşeceği yerdi.Karadeniz kıyısındaki Arabika masifinin kireçtaşı dokusu boyunca zikzaklar çizerek Krubera Mağarası’na giden patika, bir dizi basamak, şelale ve bazıları 100 metreyi derinliğe ulaşan ve birbirine dar koridorlarla bağlanan şaftlar boyunca aşağıya iniyor.Abhazya’daki bu mağaranın adı Rus jeolog Alexander Kruber’den geliyor. Gürcistan’dan araştırmacılar 1960’ta mağarayı 90 metre derinliğe kadar incelemeyi başardı. 2001’de Ukraynalı Yuri Kasjan’ın liderliğindeki ekip, Krubera’da bin 710 metreye inerek dünya rekorunu elde etti. 2004 yılında Moskova’dan bir ekip rekoru bin 775 metreye yükseltti. Uluslararası mağaracılardan oluşan son ekip, 2 bin metreyi aşacak bir yol bulmayı umuyordu.“GEÇMEMİZ İMKÂNSIZ”Yedi ülkeden gelen 56 mağaracıdan oluşan ekip 700, 1.215, 1.410 ve 1.640 metre derinliklerde, bir dizi kamp kurdu. Ekip üyeleri bu kamplarda yemek pişirdi, her bir çadırda beş ila altı kişi uyudu, ısınmak için birbirine sokuldu ve yeri geldiğinde de aralıksız 20 saat çalıştı.Yolculuğun üçüncü haftasına gelindiğinde, 1.775 metrede mağaracıların karşısına çıkan bir sifon inişi engelledi. Gennadiy Samokhin, 10 metre derinliğindeki gölün dibinde dar bir geçit bulmak için yaptığı dalışın ardından yüzeye çıktı: “Geçmemiz imkânsız.”DÜŞE GİDEN YOLSifonun çevresinden bir yol bulmaya çalışan Sergio García-Dils de la Vega, neredeyse dondurucu soğukluktaki şelaleye girdi. Bu deneme de başarısız olduğu gibi, su geçirmez kuru elbisesinde delikler olduğunu farketti.Denis Kurta ve Dmitry Fedotov, son bir çabayla, ‘Düşe Giden Yol’ adını verdikleri 100 metre uzunluktaki dar geçit boyunca güçlükle ilerlemeyi başardılar. Sonra anlaşıldı ki, bu geçit sifonunun etrafından dolaşarak dik bir biçimde aşağıya uzanıyordu. Ertesi gün Bernard Tourte ve diğerleri de onları izledi. Mağaracıların 2 bin 80 metre’ye inmelerin sağlayan düş kapısı işte bu geçitti. Mağaracılar bunu, düşe giden yol harekâtı olarak adlandırdı.ilgincbirbilgi
'Atatürk'ün Sandalına Takılan Veletlerden Biriydim'
Fotoğrafın efsanevi ismi Ara Güler anılarını anlattı...86 yaşındaki fotoğraf sanatçısı Ara Güler, Atatürk ile ‘tanışmasından’, 6-7 Eylül’e, Adnan Menderes'ten Picasso'nun evine kadar anılarını ‘fırçalar’ eşliğinde İzzet Çapa'ya anlattı.Dünyaca ünlü isimlerin fotoğraflarında imzası bulunan sanatçı Charli Chaplin'i felçli halde çekme fırsatı olduğu halde çekmediğini belirtirken, çektiği en güzel kadının İtalyan oyuncuAntonella Rinaldi olduğunu dile getirdi.Hürriyet gazetesinden İzzet Çapa'ya konuşan Ara Güler'in söyleşisinin ilk bölümü şöyle:Ara Abi sen kim bilir şimdi neler anlatacaksın da ben nereden başlayacağımı bilemiyorum...- O zaman ne demeye gelip karşıma oturdun ulan!Dakika 1 Gol 1! Ne soracağımı da unuttum. Bari gazetecilik ezberinden gidelim; çocukluğunuzdan başlarsak efendim.- Bir yaz günüymüş, 16 Ağustos perşembe... Anamın sancıları tutmuş ve altıyı çeyrek geçe de ben doğmuşum. O günden bugüne kadar da yaşıyoruz işte.Allah daha çok ömür versin. Anne babandan bahsedelim mi biraz?- Babam aslen Şebinkarahisarlı, annemse İstanbullu. İkisi de Ermeni. Dedemin yalnız Kadıköy'de altı tane evi vardı, o yüzden annemlerin İstanbul'da tam nerede oturduğunu bilmiyorum.Annen zengin bir ailenin kızı yani...- Evet öyleydiler.Peki ya baba tarafı?- Baba tarafında kimse yoktu ki! 1915 Ermeni Tehciri sırasında sürüldükten sonra bir daha ailesinden haber alamamış. Kalmış mı adam yetim! Bizimkini yatılı Ermeni mektebine yollamışlar da o yüzden ölmemiş. O mektebe gitmese, bunu da öldüreceklerdi. Büyük facialar vardır bu memlekette! Allah'ın belası bir memleketti, ne zaman ne olacağı da belli değildi.Neyse biz ülkeyi bırakıp babana geri dönelim...- Eczane sahibi zengin bir herifti. Bakma o zamanlar zaten 4, bilemedin 5 eczane vardı İstanbul'da. Ayrıca öyle şimdiki gibi bakkaldan alışveriş eder misali 'Bana bilmem ne ilacını ver' falan yoktu. İlaçlar dükkanın arkasında yapılırdı. Büyük kimyacıydı benimki. Eczacıbaşı'nın kurucusu Süleyman Ferit Bey de sınıf arkadaşıydı.Eczacıbaşı sonradan aldı yürüdü ama...- Babamın yanında çoluk çocuk gibi kalıyordu aslında. Fakat 1956'da Adnan Menderes kalkınma fonundan Türk sanayici ve eczacılara büyük yardımlar etti. İşte ondan sonra Eczacıbaşı da Eczacıbaşı oldu.Nasıl bir ortam vardı evde?- O zamanlar buradaki Ermeniler, Fransız aileleri gibi yaşardı. Entelektüel bir yapımız vardı. Her birimiz en az 2-3 lisan konuşurduk. Beni de en iyi mekteplerde okuttular hep.Sen kaç lisan biliyorsun peki?- Türkçe, Fransızca, İngilizce, Ermenice biliyorum. Gerisini saymayayım, s*ktir et. Sınıfta kalmayan herif adam olmazSeni sınıfta oturmuş öğretmeni dinleyen bir çocuk olarak hayal bile edemiyorum Ara Abi. Hakikaten nasıl bir öğrenciydin?- Nasıl olacağım, haylazın tekiydim. 3 kere sınıfta kaldım. Zaten bana sorarsan, sınıfta kalmayan herif, adam olamaz. Hep bir korku vardır dersleri iyi olan öğrencilerde, o korkudan dolayı da sürekli çalışırlar.Evdekiler ne diyordu senin bu adam olma 'stratejine'?- Sokaklarda serserilik yapmayayım diye babam ortaokulun sonunda İpek Film'de işe koydu. Sinema şirketlerinin patronu, İsmail Cem'in babası İhsan Bey eczaneden arkadaşıydı.Ne iş yapıyordun film şirketinde?- Ne yapacağım ulan? Verdikleri her işe koşuyordum.Çekirdekten sinemacısın yani...- Benden başka orada çalışan herkes sinemacı oldu ama benim macera yarım kaldı.O niye?- Yeni bir filmin fragmanını göstermek için onlarca insanı şirkete davet etmişlerdi. Gösterim sırasında odanın kapısını bir açtım, baktım her taraf yanıyor. Ama öyle böyle değil, çok büyük bir yangın çıkmıştı binada. İtfaiyenin damdan en son kurtardığı adam bendim. Anam üzüntüden şeker hastası oldu o gün. Babam da bir daha izin vermedi sinema yapmama.Sen de 'sinema olamazsa tiyatro yaparım' mı dedin?- Muhsin Ertuğrul babamın arkadaşıydı zaten. Oyunlar için gerekli bütün makyaj malzemeleri bizim eczanede yapılırdı. Tiyatroyla hep ayrı bir bağım vardı. Her akşam piyesleri sahne arkasından izlerdim. Tahsilim de tiyatro üzerinedir zaten.Oyun da yazmışsın duyduğum kadarıyla...- Dokuz tane bir boka yaramaz piyes yazdım. Her şiir yazan kendini şair zanneder ya... Çocukça bir hevesti benimkisi, öyle çıkıp da oyun yazarıyım diyemem. Hikayeler falan da yazıyordum ayrıca. Hatta Ali İhsan Aygün takma adıyla Yeni İstanbul gazetesinin öykü yarışmasına katılmışlığım bile var.Neden takma isim kullandın Ara Abi?- Ermeni olduğumdan işin içine kamış koymasınlar diye, neden olacak? Ama kazandıktan sonra gittim dedim ki benim adım Ara Güler'dir.Küçükken Atatürk'le tanıştığın doğru mu?Florya Köşkü'nün yanındaki halk plajının üstünde evimiz vardı. Atatürk de zaman zaman oraya gelir denize girerdi. Atatürk'ü görmüşümdür. Çünkü hep orada otururdu, çizgili mayosuyla. Öyle barikat falan da yoktu. O geldiğinde biz de bütün veletler toplanırdık. Daha küçüğüz tabi, Atatürk'ün kim olduğunu bilmezdik bile.Sonra tanıştın mı bari?Ulan ne tanışması? Küçüğüz diyorum, kafan mı basmıyor. Arkası kesik bir sandalı vardı. İşte ben o sdandalın arkasına takılıp yüzen veletlerden biriydim. Olay bundan ibaret.Gelelim o zaman muhabirlik 'virüsünü' kapmana!Sinema şirketi yanınca bvabam beni hikaye yazıyorum diye Yeni İstanbul Gazetesi'nde işe soktu. 1950'de muhabir oldum. Ondan sonra da b*ku yedim; işte bugüne kadar geldim.6-7 Eylül olayları sırasında muhabirdin öyleyse?Tabii o günleri çok iyi hatırlıyorum. Yıl 1955. Hakj Oyunlarını Yayma ve Yaşatma Kurumu vardı. Açıkhava Tiyatrosu'nda bir gösteri olacaktı. Benim vazifem de gidiğ fotoğraf çekmekti. Neyse ben çıktım yola İstiklal Caddesi'nde yüyüryorum. Bir de ne göreyim? Camı çerçeveyi indiriyorular her yerde.Ne yaptın peki?Taksim Sineması'nın karşısında balkonu olan bir kahvehane vardı. Hemen oraya sığındım. Dışarda o ona bağırıyor, camlar kırılıyor, tüm dükkanlar yağmalanıyor, anlayacağın tam bir kaos. Millet dükkanların vitrinlerinden içeri dalıp yeni elbiselerle çıkıyordu. Kocaman herifler 3 paltoyu birden üstlerine giyiyorlardı. Soygun oldu resmen soygun!Tam bir rezillik...- Mehmet Cemal’in anasının Gilda diye bir dükkanı var, süs eşyaları satılıyordu. Gittiğimizde “Cemal Paşa’nın dükkanıdır burası” diye engel olmaya çalışıyorlardı. “Gilda Türk değildir. Gilda ne demek?” diye başladılar yıkmaya. O zihniyet bugün olsa bütün Türkiye yıkılır, bir tane dükkan kalmaz çünkü gavur isminden geçilmiyor.Aklın sizin eczanede kalmıştır...6 Eylül öğleden sonra başlayıp 7 Eylül sabahına kadar süren olaylarda 73 klise 7 ayazma 2 manastır bir fabrika ile 5538 gayrimenkul tahrip edildi ama bu olayda Beyoğlu'nda tek dokunulmayan dükkan babamın dükkanıdır.Şanslı adammış baban...- Ne şanslısı ulan? Bizim eczaneyi ilkyardım kliniğine çevirmişlerdi de ondan yıkmamışlar. Yaralananların hepsi oradaymış. Bu da işlerine geldiği için dokunmamışlar. Yoksa etraftaki tüm dükkanları talan etmişler. İptidai bir memleketti burası, iptidai!Dönemin başbakanı Adnan Menderes’le çok vakit geçirmişsin...- Sorma, Adnan Menderes benim canıma okumuştur o dönem.Hayrola niye?- İstimlaklar yapılırken devamlı yanında olmamı isterdi de ondan.Sen pek istemediğin yerde duracak bir adama benzemiyorsun halbuki...- O zamanlar Hayat Dergisi’nde çalışıyordum. Mecmua ilk çıkacağı zaman 100 bin satar diye hesap etmiştik. Ona göre kağıt stoğu yaptık, fakat 400 bin satınca boku yedik. Düşün bir, kağıt ta Macaristan’dan geliyor.Yeni kağıt siparişi verseydiniz siz de...- Ulan sen hangi dönemden bahsettiğimin farkında mısın? Matbaada baskı yapılacak kağıdın dağıtımı hükümete bağlıydı. İstedikleri haberleri basmayanlara kağıt mağıt vermiyorlardı. Biz de mecbur kalıyorduk bu p*zevenkin suyuna gitmeye. Beni sevdiği için Adnan Menderes’e yağ çekme görevi de bana verilmişti. O yüzden her gittiği yerde peşindeydim.O çalkantılı dönemde meslektaşların öoğu ya gözaltına laındı ya da hapse girdi. Senin var mı böyle bir tecrüben?Bu memleketin çalkantısız dönemi mi var? 27 Mayıs ihtilali olduğunda gittim çektim, tankları falan... O sırada Time Life, Stem ve Paris Match'ın buradaki temsilcisiydim.Hemen içeri aldılar tabii..Sorduğun suale cevap mı vereyim, yoksa sen mi anlatırsın?Tamam sustum dinliyorum?Neyse ihtilal oldu, fotoğrafları çektim, Filmleri yıkamadan beş rulo hazırladım, yurtdışına göndermek için üzerine etiketlerini yapıştırmıştım. Filmleri gören gümrükçü 'Abi hergün buradasın. Seni tanıyoruz. Ama bu tank resimlerini nasıl göndeririz? Bizim ağzımıza s*çarlar' dedi.Sen ne yaptın peki?Ne yapacağım? Resimleri tasdik ettirmek için Radyoevi'ne gittim. Sonuçta her şey oarad bitiyor. Kenan diye bir albay resimlere bakıp 'Bunlar ne?' diye sordu. UIan sanki p*ezevenk bu memlekette yaşamıyor. Başladı beğenmediklerini atmaya. Aklı sıra bana sansür uyguluyor. 'Hepsini atıyorsun, ben Time muhabiriyim. Adamlara kartpostal mı göndereyim? Sen istediğin kadar ihtilal yap, ben o resimleri göndermezsem dünyanın hiç bir şeyden haberi olmaz' dedim. O da yanındakilere 'Çok konuşuyor, alın şu i*bneyi' diye bağırdı.Nereye götürdüler seni?Daha bir gün önce makineli tüfekle o radyoevini basan herifler tutup kolumdan beni genel müdürün boş odasına götürdü. Kapının önüne e kaçmayayım diye bir er koydular. Arada gidip çocuğa 'Bana sigara ver ulan!' falan diyordum. Sabaha karşı aşağıdaki beni çağardı, resimleri verdi 's*ktir git' dedi.Sonuçta yurtdışına yollayabildin fotoğrafları..Yolladım yollamasına da bu olay yüzünden Türkiye'deki ihtilal dünyada 24 saat 'rötarlı' çıktı.Sophia Loren beni arkadaşı sanıp poz verdiBiraz havayı yumuşatalım... Fotoğrafını çektiğin en güzel kadın kimdi?- Kesinlikle Antonella Rinaldi! Müthiş bir İtalyan hatundu.Sophia Loren'den de mi güzeldi?- Yahu bırak onu bunu, Antonella muazzamdı.Sophia'yı da çektin ama değil mi?- Hem de ne çekmek! 11 kere gittim Cannes Film Festivali'ne. Bir keresinde Sophia, kocası Carlo Ponti'yle gelecekmiş. Otelin önünde müthiş bir kalabalık, her taraf fotoğrafçı kaynıyor. Hiç ipimde değil, ben milyon kere çekmişim Sophia Loren'i... Ben o fotoğrafçıların arasına girmiyorum, lüks muhabirim randevuyla çalışıyorum anladın mı? Neyse 'Kim bekler bunları?' deyip asansöre doğru yürüdüm. Arkamdan kim geldi dersin?Albay Kenan mı?- Zevzeklik etme. Bir baktım Sophia ve Carlo da asansöre doğru yürüyor. Hop ben de otel müşterisi gibi bindim arkalarından. Suratımı tanıyorlar ama kim olduğumu bilmiyorlar. Gazeteci olduğumu bilseler anında atarlar. Dokuzuncu katta indiler. Takibe devam ettim. Hep birlikte yürüyoruz, zannedersin aynı ailedeniz. Neyse süitlerine geldik, 'Oh be patırtıdan kurtulduk' dediler. Makinemi bir kenara bıraktım, bunlarla sohbet etmeye başladım.Sen, Carlo ve Sophia mı var sadece odada?- Birkaç kişi daha vardı canım. Ben de aralarında kaynayıverdim işte. Baktım Sophia yatak odasına geçti. Ayakkabılarını çıkarttı rahat etmek için, yatağın üzerine oturdu. Hemen 'Böyle birkaç kare resmini çekeyim mi senin' dedim, o da 'Çeeek' dedi. Beni hâlâ arkadaşlarından biri zannediyor (gülüyor).Ara istedi bir göz, Sophia verdi badem göz...- Fotoğrafları çektim, İstanbul'a yolladım. Rezalete bakar mısın, gazete 'Muhabirimiz Sophia Loren'in yatak odasında' diye manşet yapmış. Karıyı düzmüş gibi olduk iyi mi?Her ünlü kolay kolay 'çeek' dememiştir herhalde?Ne kolayı resim çekmek uğruna akıl hastanesine yattımNeden yaşadıkların yüzünden sinirin mi bozuldu?Yok ulan o kadar da değil Ürdün Kralı Talal akıl hastanesinde yatıyordu. Adamın öyle bir karısı vardi ki kafayı üşütmemesi işten bile değildi. Tüm dünya basını devrik kralın bir kare fotoğrafını çekmek için yarış halindeydi ama başaran yoktu. Neyse ben bunun resmini çekmek için hastaneye gitti. Tabii almıyorlar içeri. Başladım garip garip hareketler yapmaya, 'hastayım' falan demeye. Maksat hastaneye deli olarak girip fotoğraf çekebilmek!Çekebilsin mi bari?Gittiğimin ilk günü bana bir iğne yapmazlar mı feleğim şaştı. Fotoğraf çekmeye teşebbüs edince Talal'ın korumalarrı 'Bir daha seni görürsek vururuz' dediler. O gece hastaneden kaçtım.İçende ukte kalmış fotoğrafını çekemediğin başka kimler var?Bir tane çok zorlamama rağmen çekemediğim bir de fırsat olmasına rağmen bile bile çekmediğim var.Senin gibi adam fırsatını buluğ deklanşöre basmaz mı?pire gibi dolanarak dünyanın en cevval tipini yaratmışCharlie Chaplin'i felçli halde çekmek bana yakışmazdı da ondan. Chaplin benim dünyamı kuran bana vizyonu veren hayata bakmayı öğreten adam... O zamanlar İsviçre'de bir satoda yaşıyordu.. Karısı daAmerikalı ünlü yazar Eugene O'Neill'in kızı Oona'ydı. Bunların şatosunun önünde 3 gün kar kıyamet demedim bekledim. Sonunda Oona donmamdan korkup 'Konuşursan konuş ama resim çekme' dedi.E yine çaktırmadan çekseydin, son fotoğrafı olurdu...Adam yürüyen iskemlede felçli resimlerini çektirip akıllarda böyle bir imaj bırakmak istemiyordu. Çünkü o da benim gibi elimdeki fotoğraf möakinesinin acımasız olduğunu biliyordu.Objektifinden kaçan isim kimdi?Jen Paul Sartre! Tam ayağının altına alıp dövmelik, şımarık Fransız Rosif diye bir sekreteri vardı herifin. Gece sokakta görsem de karanlıktra benzetsem şu p*zevengi diye içimden çok geçirdim ama yapamadım. Aslında kazığı şuradan yiyorsun; Türk olduğun için.. Türk gazeteci olduğunu duyduklarında yarı yarıya kaybediyorsun. Bir de o it araya kamış koydu. Sonunda bir kaç resmini çektim Sartre'nin ama kendisiyle konuşma fırsatım olmadı.Sağlık olsun sende gidip koskoca Picasso çektin!Ulan çektim ama çekene kadar nele çektim sen gel onu bana sor. Herkes adamı tanımak istiyor fakat bir o kadar da çekiniyo. Oğlu benim arkadaşımdı Bir gün yemeğe davet etti gittim. Masada muhabbet ederken 'Babamla seni bir araya getirmemi istyiyorsun ama o beni hiç sevmez' dedi.Neden sevmezmiş?Yahu Picasso kaç çocuğu olduğunu bile bilmezdi. Mahallede atlamış durmuş işte. Antika bir herif...Sonunda nasıl kesişti peki yollarınız?Fotoğrafçılığını yaptığım Skira Yayınevi, Picasso'nun kitabını basacaktı. Patron da arkadaşım. 'Beni yanında götürmezseb senin için ne bir fotoğraf çekerim ne de bir daha seninle konuşurum' dedim. Ev atmosferindeki fotoğrafları çekme görevini yaptım.Tehditle ulaştın Picasso'ya yani...Gittim, üç gün evinde kaldım. Bir ara bana dönüp 'Sen benim bu kadar fotoğrafımı çekiyorsun, ben de senin remini çizeyim' demez mi! Düşünsene çağın en büyük ressamı Picasso beni çizecekti, ama herif 90 küsur yaşında ulan. Verdiği sözü bes dakika sonra unutur diye başladım etrafıda boş kağıt aramaya. Her yere baktım, bir temiz sayfa bulamadım. En sonuda çektim kütüphanesindn bir kitap, açtım kağapını, uzattım Picasso'ya. İçimden de 'Naıl olsa sayfayı yırtıp alırım' diye geçiriyorum.Sözünü unutmadan çizdi mi resmini?Çizdi tabii. İmzasını da attı. Türkiye'de b,r tane orjinal Picasso vardır o da benim evimde.Kitabını geri verseydin adamın?Ulan sonra baktım kitap da antika. Sayfasını yırtmam imkansız. Onu da öylece alıp, yanımda getirdim. Dali 10 dakikalık poz için 25 bin dolar istediRessamlarla devam edelim... Salvador Dali desem...- Herif Dali değil bildiğin deli. O da az uğraştırmadı beni. İlk tanışmamız Paris Meurice Otel'de kaldığı süitte oldu. Kapısını çaldım, içeri girdim. Burun burunayız herifle. Öfkeli gözlerle bana baktı, 'Niye fotoğrafımı çekmek istiyorsun?' diye sordu. Benden 'Ünlü bir kişisiniz de ondan' cevabını aldıktan sonra şöyle bir baktı; 'Peki. 10 dakika poz veririm ve 25 bin dolar isterim' dedi.Pamuk eller cebe...- 'Yanımda nakit yok gidip alayım' diye ayrıldım otelden. Parayı bırak, istediğim gibi çekim yapmam için en az bir saat lazım. Neyse biz hem vakit hem de nakit konusunda pazarlığımızı yaptık. Tekrar gittim bunun yanına. Fakat herif yerinde durmuyor, zannedersin makineyle eskrim yapıyor.Neymiş derdi?- Dali günlük yaşamında da gerçeküstü öğelerin peşinde bir adamdı. Öyle bir hava yaratıyordu işte. Bir ay boyunca böyle uğraştırdı beni, sonunda 'Ya dosdoğru çekeriz fotoğrafları ya da çeker giderim' dedim.Dali'ye resti çektikten sonra ne oldu?- Ertesi gün için söz verdi. Bir gittim, bu sefer odada üç Fransız gazeteci var. 'Bunların gözü önünde çalışamam' dedim. Onları göndereceğine söz verdi.Fotoğraf değil rest çekiyorsun adama...- Bu aldı gazetecileri karşısına; 'Katranın kimyasal formülünü bilir misiniz?' diye sordu. Ulan nereden bilsin adamlar? Neyse baktı hiçbirinden ses yok, Dali kendisi verdi formülü. Sonra da 'Ben bastonumu bir kazan katranın içine soksam, o baston 25 bin dolar eder. Siz aynısını yapsanız, hepinize aptal derler. Anladınız mı?' dedi. Gazeteciler başlarını sallayınca da 'İyi o zaman gidip yazın ne anladıysanız' diye adamları gönderdi. İşte ben de o gün Salvador Dali'nin fotoğraflarını çektim. Resimlerden birini de imzalattım. Herif ne kullandıysa 24 saat kurumadı attığı imza. Ee haydi artık keselim, yoruldum ulan!Tamam tamam son bir soru... Genelde huysuz ve aksi bir izlenimin var. - Enayiliğe kızıyorum da ondan. Herif enayi bir şey soruyor, azarlıyorum. O zaman da aksi olmuş oluyorum. Anladın mı? Bitti mi şimdi?T24
Dünya'nın En Hızlı 10 Süper Spor Otomobili
Süperspor arabaların birçoğunun olduğu gibi İtalyan yapımı olan Huayra farkını tasarım harikası sayılabilecek dış görünüşü ve dünyanın en hızlı otomobillerinden biri olmasıyla ortaya koyuyor.2011 yapımı araç 730 beygir gücünde, 1000nm torka sahip otomobilde kullanılan 6lt'lik V12 twin turbo motor Mercedes AMG üretimi.Aşina olmayanlar bu süpersporu transformers serisinin son filmiyle tanıma fırsatı buldular.
Reklam
"Kimse Türkiye'yi Tehdit Edemez"
Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, 'Kandil'den yapılan sorumsuz birtakım açıklamalar var, tehditvari. Kimse Türkiye'yi tehdit edemez' dedi.Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Türkiye'yi kimsenin tehdit edemeyeceğini belirterek, 'Blöf yapıyor demişim de bize göstereceklermiş vesaire. Bu tehditvari şeyler doğru değil. Senin bir şey yapmaya gücün yetiyorsa git IŞİD'e yap, Türkiye'ye ne meydan okuyorsun? Var mı bir gücün kardeşim? Niye Türkiye'den yardım istiyorsun o zaman? Yani uçmayı bilmiyor, çıkmış çatıya konuşup duruyor. Kandil'de yan gelip yatıyor, Kobani'dekilerle ilgili edebiyat yapıyor. Sen orada konuşacağına, git o zaman orada mücadele et. Böyle bir kandırmaca, sahtekarlık olmaz' dedi.Akdoğan, Kanal 7 televizyonunda yayınlanan 'Başkent Kulisi' programında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretinin ardından, IŞİD'e karşı oluşturulan koalisyona verilecek destek konusunda ABD'nin ve Türkiye'nin ne istediğine ilişkin soru üzerine Akdoğan, Türkiye'nin yol haritasını kendisinin belirleyeceğini kaydetti. Akdoğan, 'Türkiye, kendi iradesiyle, kendi milli çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar ve bugüne kadar da onu yapmıştır. Bu, müttefiklerimizle işbirliği yapmamamız anlamına gelmiyor. Elbette onlarla işbirliği yaparız ama Türkiye Cumhuriyeti kendisi bu kararı verir. Bu noktada, sanki ABD işbirliği için Türkiye'yi zorluyormuş gibi bir yaklaşım, bence son derece büyük bir yanılsama olur' diye konuştu.Askeri işbirliğinin sadece 'kurşun sıkmak' anlamına gelmediğine dikkati çeken Akdoğan, 'Bunun birçok farklı boyutu var. 'Askeri işbirliği yapacağız ama kesinlikle sıcak temasın içinde olmayız', bunu önceden zaten öngöremezsiniz. Bu işin tabii bir parçasıdır, tabii bir riskidir. Önemli olan bunun bir şekilde planlanmasıdır' ifadesini kullandı.'Biz de Amerika istiyor diye değil kendi çıkarımız için bunları yapıyoruz''ABD ile bir anlaşma sağlanmış değil herhalde, bir rol paylaşımı, eşgüdüm...' ifadesi üzerine kimin hangi katkıda bulunabileceğinin değerlendirildiğini belirten Akdoğan, 'Her şey önceden öngörüldüğü gibi olamayabiliyor. Suriye'ye daha önce de birtakım askeri operasyonlar yapılacaktı, bir hafta sonra her şey rafa kalktı veya hiç beklemediğiniz sıkıntılar çıkabiliyor, yeni planlar devreye girebiliyor. Bu biraz şartların göstereceği bir durum' değerlendirmesini yaptı.ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey'in 'Tampon bölge, belli bir noktada mümkün olabilir ama şu anda bu bizim kampanyamızın bir parçası değil' sözlerinin ve Beyaz Saray'dan yapılan 'Amerika'ya iyilik olsun diye değil ulusal çıkarı için Türkiye'den işbirliği göreceğimizi umuyoruz' açıklamasının hatırlatılması karşısında da Akdoğan, 'Biz de Amerika istiyor diye değil kendi çıkarımız için bunları yapıyoruz elbette. Kendi ulusal güvenlik meselemiz için yapıyoruz' dedi.IŞİD'e karşı hava harekatlarının yapıldığını ancak bunun meseleyi çözmek için yeterli olmadığını dile getiren Akdoğan, daha kapsamlı bir Suriye politikasının ortaya koyulması gerektiğini kaydetti. 'Orada IŞİD, Özgür Suriye Ordusu, PYD, rejim ordusu var. Hepsi birbiriyle savaşıyor. Siz bir tanesine seçici davranıp müdahalede bulunuyorsunuz. Peki sorun çözülüyor mu' diyen Akdoğan, daha kapsamlı, çok boyutlu bir mücadele stratejisine ihtiyaç olduğuna vurgu yaptı.'Şartlar öne sürmenin doğru olduğunu düşünmüyorum'Türkiye'nin 'Suriye'nin geleceğine dair planlamalarda Esed rejiminin devrilmesini dahil ederseniz biz varız' görüşünde mi olduğunun sorulmasına karşılık Akdoğan, şu yanıtı verdi:'Bu bir şart koşma meselesi değil. Bu sorunların göğüslenmesi için işbirliğine ihtiyacı olan, işbirliğini yıllardır zorlayan taraf Türkiye. O yüzden birtakım şartlar öne sürmenin çok doğru olduğunu düşünmüyorum ama Türkiye'nin, müttefiklerin nasıl bir Suriye öngördüğünü görmesi, bu konuda belli bir noktaya gelinmesi lazım. Yoksa diğer sıcak hadiseler konusunda bakılır, kim nasıl bir katkı verebilecekse bu katkıyı verir.Orada birbiriyle mücadele eden dört unsur var. Sizin bir tanesine bir şey yapmanız sorunu çözmüş olmuyor. Sizin, ayağı yere basan, arazideki müttefikiniz kim olacak? Bu soruya cevap verilmesi gerekiyor. Siz bir örgütü bombalayarak orada netice alamıyorsunuz, diğer mücadele eden unsurlardan hangisini destekliyorsunuz? Özgür Suriye Ordusu'na tavrınız ne olacak, onu ne kadar destekleyeceksiniz? Yerde sizin için birisi kurşun sıkacak, kimdir o kurşunu sıkacak adam? Orada mücadele eden bu örgütlerle siz bir doğal işbirliği geliştirmek durumundasınız, onları desteklemek durumundasınız. Bu noktada, Özgür Suriye Ordusu'na daha ciddi destek verilmesi gerektiği kanaatindeyim.''Ahmet Türk'e kızmadım tabii'Başbakan Yardımcısı Akdoğan, 'Kobani'nin düşmek üzere olduğu yönünde haberler var. Kandil'den yapılan 'çözüm sürecini bitirme' açıklamaları, tehditleri... Sizin de Mardin'de 'Suriyeli Kürtler doğal müttefikimiz' açıklamanız oldu. İşin bu ayağında ne oluyor?' sorusunu yanıtlarken, çözüm sürecinde, içeride kırılganlık üretenler olduğunu, dışarıda da süreci zorlaştıran birtakım gelişmeler yaşandığını söyledi.Yaşanan asayiş ve şiddet olaylarının içeride kırılganlık ürettiğini kaydeden Akdoğan, eylemsizlik kararının içerisinde bunların da olması gerektiğini dile getirdi. Akdoğan, yol kesme, haraç alma, iş makinesi ve okul yakmalara rağmen eylemsizlik kararı bulunduğunun söylenmesinin kandırmaca olduğunu ifade etti.Suriye'nin kuzeyinde yaşananların çözüm sürecinin ana konularından biri olmadığını, süreci dolaylı olarak etkilediğini belirten Akdoğan, şöyle konuştu:'Bu konu sürecin tabii unsuru değildir. Öyle olursa yarın, öbür gün Irak'ta, İran'da veya başka yerlerde yine Kürtlerin veya PKK uzantısı birtakım örgütlerin yaşadığı hadiseler, her konu... Türkiye kendi içinde bir soruna çözüm bulmaya çalışıyor, bütün bölge ülkelerinin Kürt sorunlarını çözmeye çalışmıyoruz çözüm süreciyle. Onlar farklı farklı meseleler, kendi bağlamında ayrıca değerlendirilmesi gereken konular. Elbette bunların da önem taşıyan birtakım boyutları var, bizim içerideki meselemizle bağlantılı birtakım boyutları var. Ama her konuyu bununla ilişkilendirmek bu işi tamamen çözümsüzlüğe mahkum etmek anlamına gelir. Bu yüzden ayırmak lazım.Ben dünkü konuşmada, biraz da sert çıkıyor gibi bir görüntü oluştu, 'Ahmet Türk'e mi kızdın' dediler bana. Ben Ahmet Türk'e kızmadım tabii. Kandil'den yapılan sorumsuz birtakım açıklamalar var, tehditvari. Kimse Türkiye'yi tehdit edemez.''Esed seni getirdi getirdi, bak orada yalnız bıraktı'Akdoğan, Ahmet Türk'ün 'Kobani'de bunlar yaşanırken, kadınlarımıza tecavüz ediliyor, Türkiye suskun seyrediyor, haletiruhiyem uygun değil konuşamayacağım'' sözleri üzerine kendisinin de 'Benim haletiruhiyem de uygun değil, üç polisimiz şehit oldu, daha onların naaşını toprağa vermeden, bu konuları konuşmak bana da çok anlamlı gelmiyor' dediğini aktardı. Türk'ün 'Bölgeye hiçbir şey yapılmıyor' ifadesine karşılık da GAP çerçevesinde 55 katrilyon yatırım yapıldığını hatırlattığını söyleyen Akdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:'Duble yollar, otoyollar, hastaneler belli. Bunları hem kullanıp da hem hiçbir şey yapılmıyor demek doğru olmaz. Onunla ilgili polemiğimiz bu çerçevedeydi. Ama onun ötesinde söylediğim şeyler, doğrudan Kandil'den yapılan sorumsuz birtakım açıklamalara dönük. 'Blöf yapıyor' demişim de bize göstereceklermiş vesaire. Bu tehditvari şeyler doğru değil. Senin bir şey yapmaya gücün yetiyorsa git IŞİD'e yap, Türkiye'ye ne meydan okuyorsun? Var mı bir gücün kardeşim? Niye Türkiye'den yardım istiyorsun o zaman? Yani uçmayı bilmiyor, çıkmış çatıya konuşup duruyor. Kandil'de yan gelip yatıyor, Kobani'dekilerle ilgili edebiyat yapıyor. Sen orada konuşacağına, git o zaman orada mücadele et. Böyle bir kandırmaca, sahtekarlık olmaz.Benim, Suriye Kürtleri ile ilgili söylediğim 'doğal müttefik' elbette baktığımızda, Suriye'deki Kürtler, Esed rejiminin değil Türkiye'nin tarihi dostu ve müttefikidir. Bizim onlarla akrabalık ilişkilerimiz var, bir köy ortadan bölünmüş, yarısı bu tarafta yarısı o tarafta. Bizim oradaki Kürtlerle bugüne kadar hiçbir sorunumuz olmamış, akrabalık ilişkilerimiz var, tarihi olarak dostumuz. Esed rejimi değil onların dostu. Orada benim eleştirim şuydu, sen sırtını nereye dayayacağını iyi düşüneceksin. Sırtını yanlış yere dayadığında, başın sıkıştığında da 'Biz kardeşiz, niye beni kurtarmıyorsun' diye bana bağırmayacaksın. O zaman böyle zor durumda kalırsın. Bütün bunları bir tarafa bırakıp, artık yeni dönemde yeni pozisyonlar belirlemek gerekiyor. Kiminle ittifak kuracaksın, kimin yanındasın? Esed rejimi seni parmağında oynattı, sen de 'bekle gör' dedin, orada bir menfaat sağlarım dedin, onu karşına almadın. Esed seni getirdi getirdi, bak orada yalnız bıraktı şimdi. Bu ilişkileri yeni baştan tanımlamak gerekiyor, kimin nerede durduğunu yeniden düşünmek gerekiyor. Bizim Suriye'de yaşayan Kürtlerle hiçbir sorunumuz yok. İki günde 150 bin insana kucağımızı açtık. Hem biz kucağımızı açacağız hem biz bu yükü göğüsleyeceğiz hem insani, ahlaki duruşu sergileyen biz olacağız, ondan sonra siz bizi eleştirecek ve taşlayacaksınız. Bu, istismar siyasetidir.''Hükümete, devlete etmiyorsan millete teşekkür edin bari''Türkiye'nin yaşanan insani meseleye duyarsız kaldığı' yönünde bir dezenformasyon yapıldığını dile getiren Akdoğan, her konuda 'Süreci bitiririz, ateşkes biter' ifadelerinin kullanılmaması gerektiğini belirtti. Süreç çok olumlu giderken bile öngörülemeyecek birtakım sorunların yaşanabileceğine işaret eden Akdoğan, 'Her sorun çıktığında bu tür tehditler yapmak doğru mudur? Sorunlar oturulur, konuşulur' dedi.'Türkiye'nin IŞİD'e yardım ettiği' gibi bir iddianın da gündeme taşındığının hatırlatılması üzerine Akdoğan, 'Türkiye neden IŞİD'e yardım etsin? Bu, Türkiye'de paralel medyanın zaman zaman uydurduğu zaman zaman da Türkiye'yi belli bir noktaya getirmek için, uluslararası medya kanalları üzerinden Türkiye'yi baskı altına almak için uydurulan bir şey. Türkiye'nin bu konudaki tavrı son derece açık. Biz geçen yıl bu örgütü terörist ilan etmişiz' ifadelerini kullandı.AK Parti'nin temel felsefesinin IŞİD zihniyetine ve yöntemine karşı olduğunu vurgulayan Akdoğan, 'Silahlı mücadele, terör, şiddet, masum insanların öldürülmesi, bir vahşet görüntüsüdür. AK Parti bunun panzehiridir, reçetesidir. Bunun karşı kutbunda olan felsefedir' diye konuştu.Türkiye'nin 150 bin kişiye kapısını açtığını, iyi niyetli davrandığını söyleyen Akdoğan, sözlerine şöyle devam etti:'İyi bir şey yapıyor, teşekkür etmiyorsan, devlete, hükümete etmiyorsunuz, millete edin bari. Bu aziz millet, 1 buçuk milyon Suriyeliye, 150 bin Kürde gönlünü, kapısını açtı. Kıt imkanlarını onlarla paylaşıyor, siz çıkıp da teşekkür etmek yerine taş atıyorsunuz, gerilim çıkarıyorsunuz. 'Kampa gitmeyin' diye engel oluyorsunuz. Adam can havliyle kaçmış, yanında çocuk, yaşlı, kadın, sığınacak bir merci arıyor. Devlet orada imkan kurmuş, oraya gitmesinler diye bir sürü tezvirat, engelleme yapıyorsunuz. Bu nasıl bir insanlıktır?Biz hem yardım yapmakla uğraşıyoruz, hem bunlarla uğraşıyoruz. Dönüp teşekkür bile etmek yerine hükümeti suçluyorlar. Her şeyin faturasını hükümete kesiyorlar. Türkiye burada yapması gerekenleri yaptı, bundan sonra da yapar. Ama Suriye bağlamında herkes de nerede durduğunu iyi bilecek, iyi karar verecek. Sırtını kime dayıyorsun, kiminle işbirliği yapıyorsun? Türkiye'ye karşı genel duruşun nedir? Bunları da yeni baştan değerlendirmek gerekiyor.'Muhabir: Eda Ünlü Özen | AA
Reklam
Pulp Fiction Hakkında Bilmediğiniz 20 Gerçek
Tarantino’nun ünlü filmi Pulp Fiction’ın galası, bundan 20 yıl önce Amerika’da gerçekleşti. Filmi 20.yılında anmak ve film meraklılarını biraz da olsun şaşırtmak için Pulp Fiction hakkında çok az sayıda insanın bildiği 20 gerçek ile karşınızdayız.
Bu Eserlere Bakmadan Geçmeyin
Miro'dan Banks'ye, Ai Weiwei'den Anish Kapoor'a, Nuri Bilge Ceylan'dan Marina Abramovic'e dünya sanatının yıldız isimlerini İstanbul'a getiren Art Intentaional sanat fuarı Haliç Kongre Merkezi'nde açıldı. Cem Erciyes, pazar günü sona erecek fuarı gezdi ve dikkat çeken eserleri yazdı.Duyarsız
Selin Şekerci Hayranları İçin Arşivlik Kolaj
Kaçak Gelinler dizisi tüm Türkiye’yi sarsmaya devam ediyor.. Çok tatlı bir aşk hikayesi konu edinen dizi, önü alınamayan derecede Selin Şekerci hayranları da oluşturmuş durumda. Kaçak Gelinler dizininin genellikle hayranları tarafından Instagram’da paylaşılmış olan onlarca kolajını tek bir galeride hayranları için topladık! İşte dev bir Kaçak Gelinler kolajları arşivi.. En iyi Selin Şekerci instagram resimleri ve asla unutamayacağınız Kaçak Gelinler hikayesi.. Şimdi işinizi gücünüzü bırakın ve bu harika hikayeye bir an önce dahil olun..
Türkiye'de Kadın Kahraman Eksikliği Var, Çok 'Erkek Filmler' Çekiliyor
Yeşilçam'ın efsane isimlerinden Hale Soygazi, Türk yapımı dizi ve filmlere ilişkin olarak, son zamanlarda iş yapan genç yönetmenleri iyi bulduğunu ama çok 'erkek filmler' çekildiğini söyledi. “Kadın kahraman yaratmak zor' diyen Soygazi, 'Türk dizilerinde de sinemasında da ciddi bir kadın kahraman eksikliği var' ifadesini kullandı.Taraf gazetesi yazarı Murat Belge ile evli olan Hale Soygazi, 2006’da Belge’nin düşünce suçundan hapse girme riski ortaya çıkınca, olur da ceza alırsa görüş günlerinde görüşemezler diye evlenmişler. Soygazi evliliklerini şu sözlerle özetliyor:“O anlamsız kâğıt parçasının varlığı bu yüzden. Yoksa biz evlenmeyi düşünmüyorduk. Aynı evde yaşıyorduk, hayatı paylaşıyorduk, zaten evlendikten sonra da hiçbir şey değişmedi.”Sibel Arna 'nın yazısı şöyle:Sinemaya adını ‘Kadının Adı Yok’, ‘Bir Yudum Sevgi’ ve ‘Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri’ gibi filmlerle yazdıran oyuncu Hale Soygazi’ye göre artık yeni kadın karakter yaratılmıyor.Hale Soygazi eski güzellik kraliçelerimizden. 1972’de Saklambaç gazetesinin düzenlediği yarışmada Türkiye Güzeli, ardından gönderildiği İtalya’da Avrupa SinemaGüzeli seçildi. Aradan 42 yıl geçti. Sohbetimize güzellikle başladık: “Türkiye Güzeli seçildiğimde kıvrımlı kadın en güzel olandı. Hatlar belirgin olmalıydı. Sonra koca gözlü Twiggy ile incecik modeller moda oldu. Günümüzdeyse maskülen kadınlar cazip. Maskülenliği ben de çok seviyorum. Abartıdan, bas bas bağıran seksilikten hiçbir zaman hoşlanmadım. Değişmeyen nadir yönlerimden biri de budur.”Peki ya değişenler? “Geçmişten bugüne en çok hangi noktada değiştiniz” diye soruyorum. Eskiden daha sivri biri olduğunu söylüyor, “Düşündüğümü hemen söylerdim. Şimdi de söylüyorum ama çevreyi, koşulları hesaba katıyorum artık. Gençken gerçekten dilimin kemiği yoktu. Şimdi daha çok empati kuruyorum” diyor.Bilenler bilir Hale Soygazi, Türk sinemasının en devrimci kadın oyuncularından biri. Onun kuralları değil kuralsızlığı meşhurdur. Duygu Asena’nın kitabından uyarlanan Atıf Yılmaz’ın yönettiği ‘Kadının Adı Yok’ filminin son sahnesi için kamera karşısında çırılçıplaktı: “Sinema kanıma girdiği günden beri kendi kararlarımı kendim veriyorum ve oyunculuk adına faydalı olabilecek şeylere ‘evet’ diyorum.”‘Gustosu olmak’ diye bir tabir var ya Hale Soygazi öyle bir kadın işte. Lüks değil ama iyi yemekten, iyi içkiden, iyi müzikten, iyi kumaştan anlıyor. Kendini bildi bileli parfüm olarak Chanel No5 kullanıyor. “İstanbul’un bozuk yolları dört çekerle çekilir” diye düşündüğü, “Makinenin ideolojisi olmaz” dediği için cip kullanıyor, yaz tatillerinde bir hafta tekne turuna çıkıyor: “İki kez arı soktu ama alerjim yok, o koyların huzuru da başka hiçbir yerde bulunmaz” diyor. Gözlerinde daima meraklı bir bakış var, 64 yaşında ama liseli bir kız muzırlığıyla bakıyor hayata... Yan masada biri zayıflamak için akşamları tarçınlı yoğurt yiyorum diye anlatıyorsa hemen tarifini istiyor. Örneği diyetten verdiğime bakmayın, inanılmaz yemek yiyor: “Kilolu bir kadın olmak istemiyorum tabii... Hayatım iki dönemden oluşuyor, hiç düşünmeden sınırsız yediğim dönem ve kilo aldığımı fark edip dikkat ettiğim dönem. Haftada üç gün pilates yapıyorum, yürüyorum.”Hayatta hiçbir şeyi kategorize etmiyor, çerçevelemiyor. En dramatik anlarda bile komik bir taraf bulup çıkarmakta ustalaşmış: “Diyelim ki çok kızıyorum, bağırıyorum, sesimin oktavına gülüp sakinleşebiliyorum. Ama hayatta bir ok bana doğru geliyorsa sağa çekiliyorum, duvara saplanıyor. Hiçbir şeyi kişiselleştirmiyorum, üzülmüyorum. Öbür türlü nasıl yaşanır ki!”Oyunculukla olan hesabına gelince... Oyunculuğu seviyor ve başka bir iş yapmayı da düşünmüyor. Son zamanlarda iş yapan genç yönetmenleri iyi buluyor bulmasına ama çok ‘erkek filmler’ çektiklerini söylüyor. Nedenini de çözmüş: “Kadın kahraman yaratmak zor. ” Soygazi’ye göre, daha meraklı olmak, daha çok araştırmak ve derinleşmek gerekiyor: “Bence Türk dizilerinde de sinemasında da ciddi bir kadın kahraman eksikliği var” diyen sanatçı, yerli dizileri de pek izlemiyor.Hale Soygazi sinema yapmayalı 10 yılı geçmiş. Sıradaki proje bir dizi değil de sinema olacak gibi duruyor. Her türlü teklife açık, yeter ki oyunculuk binasının üzerine bir tuğla daha koyabilsin.15 yıla yakın bir süredir Türkiye’nin en önemli entelektüellerinden Murat Belge ile birlikte... 2006’da Belge’nin düşünce suçundan hapse girme riski ortaya çıkınca, olur da ceza alırsa görüş günlerinde görüşemezler diye evlenmişler: “O anlamsız kâğıt parçasının varlığı bu yüzden. Yoksa biz evlenmeyi düşünmüyorduk. Aynı evde yaşıyorduk, hayatı paylaşıyorduk, zaten evlendikten sonra da hiçbir şey değişmedi.”Konu açılınca 20’li yaşlarda yaptığı ilk evliliğini hatırlıyorum. Şimdi Ahmet Özhan’la siyahla beyaz kadar farklı iki insanlar... Sözleri evlenmeyi düşünenlere öğüt gibi: “Genç yaşta evlenmek gerçekten çok riskli. Çünkü hayat durmuyor, kişilikler farklı yönlerde gelişebiliyor. Evleniyorsanız hayat arabasını birlikte süreceksiniz. Birbirinizi sahiplenmeden, sıkmadan, birey olarak...”Hale Soygazi aşkın içinde hayranlığın da olduğunu düşünüyor. “Karşılıklı hayran olursanız içinizdeki aşkı büyütebilirsiniz” diyor. Peki bunca yıl sonra aşk hâlâ var mı? “Büyüsü geçti. Kavuşunca aşk bitiyor ama yerini başka duygulara bırakıyor. Çok büyük sevgi. Bu sevginin bitmemesi için özgürlük duygusu şart. Kendini özgür hissedersen o ilişkiyi devam ettirebilirsin.”T 24
Reklam